Rasim Özdenören ile spontane bir şekilde ses kaydı ile bir konuşma başladı. Söyleşiye başlarken kafamda hep şu vardı, Rasim abi ile yüzlerce söyleşi yapıldı. Şimdi sen ne soracaksın da yeni bir şey duyacaksın? Kimsenin aklına getirip de mevzu etmediği bir dünyanın, çocukluğun kapısını aralamaya çalıştım.

Her çocukluk eski bir masalın parçasıdır. Şimdi okuyacağınız söyleşi de bir masal dünyasından koparabildiğim cümleler.

Söyleşi bittiğinde, daha doğrusu gelen misafirler yüzünden kesilmek zorunda kalındığında Rasim abi bir şaşkınlığını itiraf etmek istedi ve şöyle söyledi, “Bu anlattıklarımı belki yetmiş yıldır ilk defa hatırladım ve konuştum. Çok ilginç! Bu nasıl oldu biliyor musun? Çünkü sen beni seviyorsun, ben de seni seviyorum. O yüzden bambaşka şeyler konuştuk.”

 

Söyleşi: Bülent Ata

 

-Sohbete doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne ve babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Biz ikiz kardeşim Alaeddin’le 1940 Mayısının ilk on gününden birinde dünyaya geldik. Önceleri doğum günümüzü Mayısın 6’sı olarak telaffuz ederdik ama annemiz bir Cuma günü sala okunduğu saatlerde doğduğumuzu söylüyor. Fakat ben 1940 yılına ait bir takvime baktığımda 6 Mayıs, cuma gününe denk gelmiyor. Dolayısıyla mayısın ilk on günü içindeki Cuma günü diyebiliriz. Eğer iki Cuma varsa ilkinin olma ihtimali daha yüksek.

O tarih, yani 1940 yılının mayısı; II. Dünya Savaşı’nın başlayıp doludizgin devam ettiği, Hitler’in Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönemlere denk geliyor. Türkiye her ne kadar savaşa katılmamış ise de savaşın bütün olumsuz etkilerini yaşamış bir ülke. Açlık, kıtlık, gece karartmaları -bu sırada Maraş’tayız- herhangi bir uçak bombardımana karşı yapılan siren kulelerinden gelen sesler -savaştan sonra bu sirenler Maraş’ta iftar ve sahur vakitlerini haber vermek için de kullanıldı.-

Ben iki buçuk yaşıma gelinceye kadarki olayları hatırlarım. Mesela 1943 yılının Mart ayında vefat etmiş dedemi hatırlıyorum. O hasta haliyle yer yatağında yatarken bizi karnına oturtup zıplatırdı. Öldüğü gün yine net olarak hatırımda, o gün üç kardeş bizi dayımların evine gönderdiler. Bir ölüm lafı geçiyor ama tam neyin nesi olduğunu kavrayamıyoruz. Bu arada dedemi nasıl götürecekleri merakındayız sonra ablamız birden “Dedemi götürüyorlar!” diye bağırdı. Üçümüz birden pencereye koştuk, önümüzden bir at arabası geçiyordu; arabanın üstünde bir at ölüsü, nalları yukarıya dikmiş. Dehşetle bağrışmaya başladık: “Dedemi götürüyorlar, dedemi götürmesinler!” Bu olaylar olduğunda biz üç yaşımıza girmemişiz, ikinci yaşımızı sürüyoruz.

 

-Dedenizin ya da varsa ninenizin anlattığı bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Yok, onu direkt hatırlamıyoruz. Yalnızca dedemin o yer yatağında yattığı halini hatırlıyoruz. O, bizi karnının üzerine oturtur, elimizden tutar ve hoplatırdı. Bunu hastalığına rağmen tüm yaşlılığıyla nasıl yapıyordu o da bir soru işareti… (gülüyor)

– Seviyordu demek ki sizi.

Seviyordu tabi. Ben çabuk yürümüşüm ve konuşmaya başlamışım. Rivayete göre altı aylıkken yürümeye, dokuz aylıkken de konuşmaya başlamışım. Teyzemizin kocası, yani eniştemiz sıklıkla “Bu çocuğu benim yanıma getirmeyin, o alelacayip bir çocuk, korkuyorum ondan” dermiş. Ama Alaeddin’in yürümesi zor olmuş, konuşması da uzun sürmüş. Hatta acaba yürüyemeyecek mi endişesi oluşmuş, çünkü doğumda ebe hatası yüzünden bir bacağı kırılmış. Günlerce çocuk ciyak ciyak bağırıyor, bir türlü sebebini anlayamıyorlar. Aç desen karnını doyuruyorlar. Neticede operatöre göstermişler, demiş ki “Bunun ayağı kırık.” Alçıyla değil de galiba tahtalarla bağlamışlar; çocuk yine ağlıyor, durmuyor. Maraş’ta kırık çıkıkçıya “sınıkçı” derler, bizim çocukluğumuzda namlı bir adam olan Sınıkçı Sabit’e götürmüşler ya da onu çağırmışlar. O da yanlış yerden tedavi ettiklerini söylemiş. Annem tam Maraş tabiriyle “Adam iki parmağıyla şöyle bir oynadı, çocuğun ağlaması hırpada kesildi” diyor. Alaeddin böyle bir olay başından geçtiği için sakat mı kaldı diye endişelenmişler. Maraş’ın bağ mevsimi vardır. Mayıstan eylül sonlarına kadar sürer.  Eskiden kalma bir adettir; şıra, zahire bağlarda yıllık olarak yapılır. Bu bağlarda çeşit çeşit üzümler olur. O üzümlerin yetişmesi de aydan aya değişir, her ay farklı bir üzüm cinsi olur. Bir kısmından şıra yapılır, diğer kısımları yemek ya da kurutmaya uygundur. Kışlıklar yapıldığı için mayıstan eylül sonuna kadar bağ hayatı devam eder. Alaeddin’in iki buçuk üç yaşına yakın iken dedemler onu bağa götürelim demişler, orada ayaklanmış anında yürümeye başlamış. Öyle olunca Maraş’a müjde vermişler, kurban kesmişler.

-Sizin çocukluğunuz hep kış hazırlıkları (tarhana, sebze ve meyve kurutmaları gibi) yapılan renkli bir cümbüşün içinde geçmiş.

Evet, biz o cümbüşleri eme eme yaşadık. Bağ hayatında gaz lambasının ışığında millet çalışmaktan sıkılmasın diye masallar anlatılırdı. Bir Abdurrahman Edemiz vardı o adamcağız bize Binbirgece masallarını, Köroğlu destanlarını anlatırdı. Tabi o dönemde biz bu anlatılanların tümüyle Maraş’a ait olduğunu ve çok orijinal versiyonlar olduğunu bilmiyorduk, bilemezdik.

 

-Zihninizde bir tablo, bir sahne gibi belki kendi hayalinizle birleştirdiğiniz, aklınızda kalan bir şeyler var mı?

Yok, onları hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, masal ya da destanı anlatırken en tatlı yerinde bırakır “Gerisi yarın” derdi. Çocuklar, büyükler “devamında ne olacak, ölecek mi kalacak mı?” kabilinde soru sorarlardı, “Olmaz!” derdi ve ancak ertesi gün anlatırdı. Haftalarca devam ederdi. Fakat sonradan öğrendim ki Abdurrahman Ede’yi Adana’da bir radyoya programlara çağırmışlar demek ki şöhreti ta oralara kadar gitmiş.

 

-Bu düz bir anlatım mıydı yoksa içinde def, müzik, ilahi, türkü de var mıydı?

Hayır, yalnızca şifahi anlatırdı. Anlatırken ses tonunu değiştirirdi. Mesela devi konuştururken farklı bir karakterde; kralı, köleyi, Alaeddin’i konuştururken onların haline tavrına göre jest ve mimikler araya girerdi. Tam bir Maraş şivesiyle anlatırdı.

 

-Peki o yıllarda türkü, ilahi dinler miydiniz?

Dayımın hanımı Makbule yengemiz ve onun kız kardeşi ud çalıp türkü söylerdi. Benim hali hazırda repertuarımda olan türkülerin neredeyse tamamı abla dediğimiz yengemizin söylediklerinden bizim kapabildiklerimiz. Arada bir Maraş’ta Pınarbaşı diye bir mesire yeri vardı. Biz ailecek oraya giderdik, Makbule ablamız ve kardeşi ud çalıp şarkı türkü söylerdi. Saadettin Kaynak’ın 40’lı yıllardaki repertuarını ablamızın ağzından işittim.

 

-Evde gramofon ya da radyo var mıydı?

Bizim evde yoktu. Yıllar sonra radyo sahibi olduk. Teyzemin radyosu vardı.

 

-O zaman siz çocukluğunuzda müziği hep canlı dinlediniz?

Tabi, mesela bir köşker (ayakkabıcı) vardı. Sabah akşam atıyla her geldiğinde Trakya, Rumeli türküleri söylerdi. “Cennet yüzü görmesin Süleyman” diye bir Rumeli türküsü söylerdi. Ben o türküyü yıllar sonra bu kısmı müstakil olarak söylediği için Süleyman’a beddua ediyor gibi algılamıştım. Meğer “Cennet yüzü görmesin Süleyman / Bizi birbirimizden ayıran / Bizi yardan ayıran” şeklindeymiş. Tekrar radyoda işittiğimde hayret etmiştim. “Uyan Suna’m uyan” vardı. Bir yerlerde işitsem aklıma gelir.

 

-Ev hayatı dışında, çevrenizde hatırladığınız başka olaylar var mı?

O dönemde Maraş’ta “Çete Bayramı” denilen Maraş’ın Fransızlardan kurtuluşunu kutlamak için 12 Şubat’ta yapılan bir kutlama vardı. Biz ilkokula giderken okullar da bayrama katılırdı. Adına “Çete Bayramı” denmesinin sebebi de şöyleydi; Maraş’ın delikanlıları o günün çete kıyafetine girerler. Siyasi partilerin de ocak teşkilatları vardı, her mahallede CHP ile DP’nin teşkilatları olurdu. Hepsi de birer davulcu tutardı, o davul zurnayı da abdallar çalardı. Abdal Halil Ağa da Maraş Harbinde davul çalması istenmiş ama kabul etmemiş. Hala bu olaylardan dolayı anılır. “Bana davulumun kasnağı dolusunca altın verseniz ben davula vuramam, vurduğum zaman dindaşlarımın karnına vuruyormuş gibi hissederim” demiş. O mahallenin çeteleri davulcuların arkasına katılır, her köşe başında halay çekerlermiş. Tabi sonra iş çığırından çıkınca silahlar atılmaya başlayınca kaldırıldı. Bir de içki içerlerdi, herkesin elinde rakı, gazoz içer gibi içki içerlerdi. Sarhoşluk olur, naralar atılırdı. Güzel yanları da vardı böyle yanları da. Hali vakti yerinde olanlar çeteleri avlularına davet eder, halay çektirirler o münasebetle bahşiş verirlerdi.

 

-Sizinle daha çok kim ilgilenirdi?

Benimle annem ilgilenirdi. Alaeddin ile herkes ilgileniyormuş, o güzel bir çocukmuş. Ömrü boyunca kendini sevdirdi, şeytan tüyü vardı Alaeddin’de.  Çabucak arkadaş olur fakat arkadaşlığı devam etmezdi. Saman alevi gibi ayrıldıktan sonra unuturdu. Umursamazdı. Aman arayayım, sorayım demezdi. Ama kendisi aranırsa vefa gösterirdi, aramazlarsa da oralı olmazdı. Ben öyle değilim. Benim zaman içinde çok az arkadaşım olmuştur. Fakat çocukluktan bugüne kadar olan arkadaşlarımın ne yaptıklarını tek tek bilirim; yakın arkadaşlık, dostluk kurarım.

DEVAM EDECEK…

 

2019-07-11T00:34:48+03:00Temmuz 11th, 2019|Bilmek Vaktidir, Koşan Düş|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam