Yazar: Şahin Torun

 

Hayretin alabildiğine küçüldüğü bu zamanda, şaşkınlık, varlığın metropol hatta megapol ölçüsündeki cesameti kadar büyüyecek ve öncelikle tanınamayan ölçülerin tanıtıcı kılavuzları tanınmak zorunda kalınacaktır. Zira bu zamanda hakim olan yegâne ölçü, koyu, kalın ve ağır bir duyarsızlıktır ve bu duyarsızlığın kalıplarıyla davranmak ta ayrıcalıklı olmak için bir garanti hükmündedir.

 

 

Günceli yaşama baskılarının gönüllü uygulayıcıları olarak, hayatı zamanın bir boyutundan diğer boyutlarına doğru taşıyarak, yaşamaya razı olmanın kaçınılmaz olduğu zamanlardayız.

Elbette, hayatın kendiliği de aynı kaçınılmazlık ölçeğinde tartışmalı hâle gelecektir. Kendiliğinden olmayan hayatların birey ve toplum nezdinde ortaya çıkaracağı en büyük gerçek ise yalan olacaktır.

Hakeza, hayatın bu biçimi, böylesi bir zamanda sanılanın aksine, hiç te basit olmayıp, iradenin sınırlarına bütün yoğunluğuyla etki eden bir acılık olacaktır. Ve insan, bu yaman gerçeğin farkına vardığı ilk an da ya “neden?” diye bir soru sorarak güncelin bütün tanımlamalarına şüpheyle bakacak ya da tek değişmez olduğu varsayılan değişimin ardında sürüklenmeyi kabul edecektir. İşte bütün bu zaman içerisindeki tek gerçek ise, artık hakikatin yerine konulan ve ondan daha gerçek hâle getirilen yalanın ardı sıra sürüklenmenin çaresizliği olacaktır.

O kadar ki, hayatın akışıyla birlikte her gün doğuşunda, bunu böylece kabul eden her insana özel bir yalan sunulacak ve ister istemez kabul edilecek bu yalandan sonra, zamanın devinimsel bir süreç olduğu ön kabulü kılığında sunulan bir başka yalan da ilk yalanı daha kolay sindirebilmek için dayatılacaktır. Sözgelimi insana, durağanlığın yegâne sebebi hâline getirilen ve insanlık değerlerini yükleyen aşk, sevgi, merhamet, sabır ve paylaşım gibi bütün ağırlıkların terk edilmesi gerektiği söylenecektir bu süreçte.

Ve takiben, bu devinimin ardı sıra koşturmaya başlanılan ilk andan itibaren adeta bir makine gibi kurulan insana, kolayca sürüklenebilmek için, bu geciktirici ağırlıklarından arınması gerektiğine dair hakiki anlamda devasa bir yalan ama hakikatin yerine ikame edilen, ondan daha gerçek haldeki bir tembih yüklenecek ve karşısında kızgın bir boğa gibi üstüne gelen güne bakan ve bu tembihi de böylece kabul eden insan, bu andan itibaren gerçekten de hemen her anlamda ‘hafiflemiş’ ve hiçbir biçimde bigane kalınamayacak bir modal bütünün esiri oluverecektir.

Bu noktadaki insan, gerçekten de bütün güç istenciyle birlikte çaresizdir artık. O kadar ki, neredeyse bir asırdan bu yana üretilen sayısız teorik açılımlar ve ne idüğü belirli kuramsal ezberle kuşatılmış haliyle artık günün her aşamasında kendisinin şekillendiremediği, dayatılmış bir gündeliğin peşinde sürüklenerek kaybolacak ve şaşırtıcı bir biçimde de herkesin kendini ararken bir başkasıyla karşılaştığı, giderek kendisine benzeyen insanlarla kol kola yürüdüğü, farkında olunamayan bir kayboluş içinde büyüyen, bir başka vahim gerçeğin cenderesine düşecektir.

Ne gariptir ki, J.Baudrillard’ ın adlandırmasıyla oldukça ‘cool’ bir havayı da beraberinde taşıyan bu vahim kayboluş içindeki insan, sürekli bir biçimde yine de mutluymuş gibi bir hayatı yaşadığını düşünecektir. Zira, bir yandan bütün kurulmuş ve kurgulanmışlığıyla gelişen ve her geçen an toplumsal bir boyut kazandırılarak güncel olanın, muhtemel sonuçlarının birer mecburi istikamet olarak sunumuna endekslenen böylesi bir hayatın, hiçbir derinlik içermeyen devinimiyle geçinip giderken bir yandan da hiç farkına varmadığı bir biçimde, mutluluğu kendisine sunulan salt yüzeyde bulan, sadece yüzeye bakmakla arızalanan, tarifi güç bir varlık hâline gelecektir.

Oysa bu ‘cool’ uyarılarla dolu sözleriyle beraber, bu zamanın bu insanına hakikatin kusursuz bir cinayetle öldürüldüğünü ve yerine ondan daha hakiki bir gerçeğin sunulduğunu da haber veren J. Baudrillard’ ın deyimiyle ‘cool’ olduğu kadar da ‘erotik’ bir içerikle süslenen bu yüzey üzerinde biriken bir uzun çöl de yıllar öncesinden bağıran Nietzsche’ye rağmen büyüyecek ve yayılacaktır.

Yayılan ve uzayan çöl, işte bu zamanın ve bu zamanda sadece bu hâlde yaşamaya zorlanan bu insanın modasıdır artık ve ne yazık ki asırların ağır çekip devinemedikleri iklimlerde geçerli olan bu ‘cool’ ve ‘erotik’ zaman artık her şey de akışkan ve zahmetsiz hazlar arayan, kurgulanmış jenerasyonların zamanı haline gelecektir.

Adeta yaşayan jenerasyonlara uyarlı bir jenerik olarak yaşanan bu zamana özel biçimde, trajikomik bir anımsama olarak ne aşk üstüne ne de gül üstüne hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz bir gerçeklik artık evden sokağa ve kente yayılan bir büyük gerçeklik olarak insanlığın eteklerinden dökülecektir.

Değil mi ki, hakikat ölçeğindeki zamandan bağımsız bir ölçünün egemen olduğu, bu garip haldeki devingen zamanın baskıcı yordamlarıyla şekillenen, yeni ve devingen bir eğlence topluluğu societe de plaisir da bu jenerik zamanın bir başka gerçeği olacaktır.

Zamanın hakikaten zaman olarak yaşanmaktan çıktığı bu yalan zamanın orta yerinde ise, hayat, nice profesyonel kösnüllüklerin yaşandığı ve bütün yaşayanların birbirlerini ve kendilerini sadece kendilerine gammazladıkları büyük bir yanılgı haline gelecektir.

İnsana böylece sunulan her yeni gün, zor bir gündür artık ve bu zor günler boyunca sadece muhayyilelerde saklanan beklentilerle, günübirlik parıltıların göz alıcı ayinlerinde donup kaybolmaya yüz tutan değer ölçülerini aramaya çıkan kitleler, bulsalar da tanıyamayacakları ölçülerin peşine düşürülecektir.

Hayretin alabildiğine küçüldüğü bu zamanda, şaşkınlık, varlığın metropol hatta megapol ölçüsündeki cesameti kadar büyüyecek ve öncelikle tanınamayan ölçülerin tanıtıcı kılavuzları tanınmak zorunda kalınacaktır. Zira bu zamanda hakim olan yegâne ölçü, koyu, kalın ve ağır bir duyarsızlıktır ve bu duyarsızlığın kalıplarıyla davranmak ta ayrıcalıklı olmak için bir garanti hükmündedir.

Eskiden, çok eskiden ‘sefer’ le yükümlü olduklarına inanan insanların yerini artık ‘zafer’ le yükümlü olduklarına inanan ve ne pahasına olursa olsun kazanmak için kurgulanan insanlar almıştır.

Ve her muhayyilede acıklı bir unutuşun kör edici parıltılarıyla yanıp sönen sahte ışıklar, sanal bir gökyüzünde büyüyen, uyduruk bir büyük yıldızı şekillendirecektir.

“Gerçeği söylemek insanın yüreğini yarması gibidir” der ya Umberto Eco; gerçeği söylemek gerekirse, hayattan ve anlamdan yoksun bırakılarak sadece tüketilen ve geçiştirilen böylesi bir zamanda ‘star’ laşmak ve unutmak artık bir mecburiyet, utanmak ve hatırlamak ise gündem dışı kelimeler olacaktır.

2019-03-12T01:12:40+03:00
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam