“Yusuf’un Not Defteri”ni yazmak istiyorum

2019-03-12T01:11:40+00:00

Söyleşi: Zeynep Delav

 

 

“Sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikâyem olsun diye. Bıktım ardımda yarım kalmış hikâyeler taşımaktan. Çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim.” cümlelerini hiç unutmadık. Youtube kanalında milyonlarca defa izlenmiş bölümleri, replikleri ile on beş yıldan fazla zamandır akıllardan çıkmayan dizilerin senaristi Ali Ulvi Hünkâr.

İzmir’de gözlerden uzak yaşayan, tiyatro yaparak hayatına devam eden Hünkar, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu. Beş yıl Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra İzmir Devlet Tiyatrosu’nda göreve başlamış. Oktay Rifat’tan Öteki Yaz, Shakespeare’den Bahar Noktası, Albert Camus’den Doğrular başta olmak üzere yerli ve yabancı birçok oyunda hem yönetmen hem de oyuncu.

Usta senarist ile eski günleri, şimdiki izleyiciyi, ve neler yaptığını konuştuk.

 

*Yazdığınız diziler efsane bir şekilde hızını kesmeden izleniyor, caps’ler çıkarılıyor, ancak sizi göremiyoruz. Klasik olacak ama sormak istiyorum nerelerdesiniz? Neler yapıyorsunuz?

-Geçenlerde yayınlanan bir dizinin 184 dakika olduğunu duydum. Herhangi biri değil, benden senaryo isteyen bir yapımcı söyledi bunu. 184 dakika! Olacak iş mi? Hele benim gibi tek başınıza yazıyorsanız… Ne sağlığınız el verir buna, ne de iyi niyetiniz. Dolayısıyla bu tepkim nerede olduğumu açıklıyor değil mi? Tabii bu boş durduğum anlamına gelmiyor. Durmadan bir şeyler yazıyorum.

*Yazdığınız diziler kaç defa izlenirse izlensin, hayatlarının en güzel yerlerinde kalan insanlar her seferinde göze çarpıyor. Ama hep bir umut var. Sizce gerçek hayatta veya hikayede-kurmacada-insanı yaşatan şey hayatlarını o kaldıkları yere döndürme umudu mu?

-Bir mucizenin içindeyiz. Ama dünya gailesi bunu öyle örtmüş ki… Yine de bazen o his, o mucizevi haz, bir şekilde parlayıp sönüveriyor. O anlık şavkı tekrar görebilmek için kurmacaya -hikayelere- koşuyoruz. Bizi bir kere daha yaşama bağlayıp, korkularımızı geçici de olsa katlanılır kılıyor çünkü… Bazı filmler, diziler, kitaplar bunun için onca yıldır tekrar tekrar izlenip, tekrar tekrar okunuyor.  Mucizenin içinde olduğumuzu hatırlattığı için. Ve bu anımsama ilginç bir şekilde dert ortağımız oluveriyor. Birden kendimizi biraz daha iyi, az da olsa güçlü hissediyoruz.

*Senaryolarını yazdığınız dizi filmler neden o kadar yıl geçmesine rağmen halâ izleniyor? Bu sadece nostalji özlemi mi sizce?

Nostalji özlemi olduğunu sanmıyorum. İlk yayınlandığı gün neden seyredildiyse 15 yıl sonra bugün de aynı duygularla seyrediliyor. Birincisi sahici karakterle karşılaşıyorlar. Hepsi kendileri gibi. İkincisi, aşk, hayal ettiğimiz gibi, insanı iyileştiren bir şey olarak yüceltiliyor. Ve sonuncusu, bu diziler kendimize daha makul ve affedici yaklaşmamızı vaaz ediyor, tıpkı “Yeditepe” de Ali’nin, yıllar sonra ziyaretine gittiği hocasına aktardığı gibi: “Çünkü hepimiz hayata güzel şarkılar söylemek niyetindeyiz.” Kurmacanın böyle bir gücü var.

*En çok izlenen Yeditepe İstanbul ve Sultan Makamı dizilerini nasıl yazdınız? Biraz bu dizilerin yazım hikayelerinden bahseder misiniz?

-Biliyorsunuz, ben tiyatro bölümü mezunuyum. Ama daha önce İzmir Devlet Konservatuvarı’nda klasik müzik okudum. Bütün günü okulda geçirip akşam doğup büyüdüğüm kenar mahalleye dönüyordum. Ömer-Duru çelişkisinin kaynağına yani… Bütün hikaye kenar mahalleye gelen o kuyruklu piyanoda gizliydi. Yerini yadırgadı ve bu tuhaf insanların öyküsü çıktı ortaya. Sultan Makamı da yine bizim mahallenin hikayesiydi. Şehrin son yazlık sineması kışa girerken birkaç kafadarın sığındığı kurtarılmış bölgeye dönüşüyordu. Şehrin ortasında öyle acayip bir ıssızlık! Sonra oraya, doping ilaçlarıyla zehirlenmiş bir yarış atı getirip, onunla birlikte, hayattan bir şans daha istiyorlardı. Bu iki senar-

yonun arasında bir de Cesur Kuşku var… Maalesef altı bölüm yayınlanabildi. Onu da çok severim. Üzerine titrediğim bir hikayeydi. Yarım kaldı.

*İyi roman yazarları iyi senaryo yazabilirler diye bir öngörü her zaman vardır. Oysa tersi durumlarda bu pek söz konusu değil. Ancak sizin yazdığınız senaryolar adeta bir roman gibi. Bu sadece diyaloglarla sınırlı değil. Tıpkı İsmet Özel şiirinde “Şakaklarımda dövmeler beni ele verecek

cesur ve onurlu diyecekler

halbuki suskun ve kederliyim” diyen insanların suskunluklarından kederli oluşlarını anlatabilme başarısı gibi düşünebiliriz. Var mı yazdığınız bir roman? Veya hikâyeler?

-Hayır yok. Ama bir müddet önce bir arkadaşıma Yeditepe ile ilgili bir şey yazacağım sözünü vermiştim. Ne var ki bazı sebeplerden ötürü hep ertelendi.

İlk fırsatta o sözümü yerine getirmek istiyorum. Biraz daha açmam gerekirse, ‘Yeditepe İstanbul’daki romana (Sazanların Tarihi’ne) kafayı takan Yusuf defterini, koymayı düşündüğüm isimle “Yusuf’un Not Defteri”ni yazmak istiyorum.

 

*İsmet Özel, Müşfik Kenter, Afşar Timuçin hocalarınızdan bazıları. Nasıl bir duydu bu isimlerin öğrencisi olmak?

 

-İnanılır gibi değildi. Sürekli bir bilgi bombardımanı! Yine de o zamanların çok kıymetini bilemediğimi düşünürüm. Şimdi Afşar Timuçin’e, bir zaman öğrencisi olduğumu söyleseniz hatırlamaz bile! İtiraf etmem gerekirse, gençliğin o döneminde her teneffüs sevgiliye koşmak her şeyden daha cazipti. Bütün haytalığıma rağmen İsmet Hoca sayesinde kelimeleri şehvetle sevebilmeyi öğrendim, Müşfik Hocamla da bir karakter üzerine çalışırken onun insanlığına nüfuz edebilmeyi!

Hayatım boyunca iki konuda çok şanslı oldum; çok iyi hocalarım, ustalarım ve

çok değerli arkadaşlarım oldu. Sözgelimi rahmetli Erdal Tosun sınıf arkadaşımdı. İnanılmaz zeki bir adamdı. Zevk sahibi olmak denilen şeyden biraz olsun nasibimi almışsam, yine arkadaşım olan, Türkiye’nin en büyük sahne tasarımcısı Ali Cem Köroğlu sayesindedir. Bana bütün kapılarımı açan Tomris Giritlioğlu’nu ve ilk ustam rahmetli Ayberk Çölok’u da bu isimlerin arasına katmak isterim. Onlara minnettarım. Ve bir de Cahit Koparal’ı… Sevgiyle, minnetle anıyorum.

Sabah “Gelin-Kaynana” kavgalarını seyredenler öğle saatlerinde, aydınlatılmamış cinayetleri “alenen” ve “tereyağından kıl çeker gibi” çözen bir kadını izliyorlar. Akşam dizilerin karşısına geçen de bu kitle! Kibir gibi görünmesin, samimi düşüncemi söylüyorum; onlara yazacak bir şeyim olduğunu sanmıyorum. Hoş, onların da benden bir şey beklemediklerini gayet iyi biliyorum.   

 

 

*Kendisi de artık hoca olan Ali Ulvi Hünkâr için hoca olmak nasıl bir duygu, sorumluluk?

-İzmir Ekonomi Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde üç yıl ‘Senaryo’ derslerine girdim… Ama maalesef iyi bir hoca olmadığımı fark ettim. Bu arada öğretmenliğin ne kadar zor olduğunu gördüm. Ben usta-çırak ilişkisini biliyorum. “50 alır geçerim” diyen birinin karşısında ne söylenir, ders nasıl anlatılır bilmiyorum. İsteyen biri olursa bildiklerimi aklımın erdiğince ve zevkle aktarırım. Ama tecrübeyle gördüm ki, bir okulda hocalık benim becerebildiğim bir şey değil.

*Sektöre dair konuşulacak çok şey var elbet ama sizce günümüz dizi filmlerinin en çok ve en sert değişim gösteren yerleri nereler?

 

-Açıkçası dizi yazmak fikrinden her gün biraz daha uzaklaşıyorum. Başta da söylediğim gibi, her hafta üç saate yakın yazmak da bana anlaşılır gelmiyor. Öte yandan, sanırım, dizi izleyenler de epey değişti. Sabah “Gelin-Kaynana” kavgalarını seyredenler öğle saatlerinde, aydınlatılmamış cinayetleri “alenen” ve “tereyağından kıl çeker gibi” çözen bir kadını izliyorlar. Akşam dizilerin karşısına geçen de bu kitle! Kibir gibi görünmesin, samimi düşüncemi söylüyorum; onlara yazacak bir şeyim olduğunu sanmıyorum. Hoş, onların da benden bir şey beklemediklerini gayet iyi biliyorum.

*Neler okuyorsunuz? Dönüp dolaşıp okuduğunuz başucu kitaplarınız var mı?

-Mesleki bir bağımlılık olsa gerek, dönüp dolaşıp Shakespeare okuyorum. Pek çoğunu ezbere bilirim. Çehov’un oyunları ve öyküleri daima elimin altındadır. Ama tabii ki, Edip Cansever, İsmet Özel, Turgut Uyar hep… Daima!

Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam