Söyleşi: Adalet Çavdar

2019-03-12T01:11:41+00:00

Safiye Erol hakkında daha önce yazılar yazan Selim İleri ve yine hakkında bir yazı yazarak tanınmasına vesile olan sonrasında edebiyat dersinde okunmasına karar veren Murat Belge ile konuştuk.

 

Söyleşi: Adalet Çavdar

 

1902 doğumlu Safiye Erol eğitimini yurt dışında tamamladıktan sonra 1926 yılında İstanbul’a döndü. Çevirmenlik, gazetecilik ve yazarlık yaptı. 1938 yılında ilk romanı yayınlanan Erol, dönemindeki edebiyat çevrelerince tanınsa bile ön saflarda yerini alamadı.

Doğu batı meselesini kadın gözünden yazan ve kadınların birey olarak hayatta kalmalarını, kendi ekonomilerini kurmalarını ve yönetmelerini anlatan yazar yerli- milli aksın içinde yer almasına rağmen sesini duyuramadı ya da duyurmayı tercih etmedi. Edebiyatında müzik, kadın ve tarih önemli yer tuttu. Yıllar sonra Kubbealtı Neşriyat tarafından eserleri yeniden yayınlanan Erol’un kitapları belki biraz daha gün yüzüne çıktı ama hala değerinin çok gerisinde!

Safiye Erol hakkında daha önce yazılar yazan Selim İleri ve yine hakkında bir yazı yazarak tanınmasına vesile olan, sonrasında edebiyat dersinde okunmasına karar veren Murat Belge ile konuştuk.

Belge, yurt dışında olduğundan sorularımıza kısa cevaplar verebildi.

Selim İleri ise Safiye Erol’un eserlerinin bugün neden okunmasını gerektiğini uzun uzun anlattı.

Murat Belge

 

“Edebiyat” alanında bu roman uygun olur mu, diye okudum. Baktım ki buna “piyasa romanı” demek için sebep yok.

O zaman, “Ben neden bu yazarın adını bile duymadım” diye meraklandım.

 

 

Safiye Erol adıyla ilk kez bir sahafta kitap karıştırırken karşılaştım. O günlerde, “piyasa romanı” diye tanımladığımız edebiyat tarzıyla ilgileniyordum. Bu roman da (Kadıköy’ün Romanı), denize atlayan mayolu bir kadın resmi olan-aklımda öyle kalmış-kapağıyla bende böyle bir roman izlenimi bıraktı. “Alayım” dedim, “Bir ara okurum.” Aldım ama bir türlü okuyamadım.

Epey bir zaman geçti. Bu arada üniversitede “popüler kültür” üstüne bir sömestirlik ders vermeye başlamıştım. “Edebiyat” alanında bu roman uygun olur mu, diye okudum. Baktım ki buna “piyasa romanı” demek için sebep yok.

O zaman, “Ben neden bu yazarın adını bile duymadım?” diye meraklandım.

Neden duymadığım belli: Kimsenin andığı bir ad değil, hiçbir kitabı basılı değil. Ama zaten merak nedenleri de bunlar.

Safiye Erol zihninde sorular olan, düşünen biri belli ki. Yazmasını bilen biri. O halde niçin böyle unutuldu?

Merak etmekle kalmadım, yazdım da. O yazı bir miktar ilgi uyandırdı sanırım, çünkü Safiye Erol üstüne benim de konuştuğum bir açık oturum yapıldı. Bir zaman sonra da kitapları yeniden basıldı.

Selim İleri

 

 

Safiye Erol’un en çok üzerinde durulması gereken yönü, kendi bildiği yolda kendi rotasına gitmesi. Nurullah Ataç diyelim batıyı seçmiş, başka birisi doğuyu seçmiş ama Safiye Erol iki kültürün de bizde olduğunu ve onlardan bir senteze gitmenin Cumhuriyet için en değerli yöntem olduğunu söylemiş sayılı yazardan birisi. Ama hiçbir yankısı olmamış.

 

 

Sizin Safiye Erol’la tanışmanız, okumanız ne zamana tekabül eder? Nasıl keşfettiniz?

1960’ların ikinci yarısı herhalde. Ankara Caddesi’nde Semih Lütfi Kitabevi’nde, eskiden vardı şimdi tavukçu olmuş, onların kendi yayınlarından idi, 1930’lardan itibaren yayıncılığa başlamış bir yer burası. Orada “Kadıköy’ün Romanı” adında bir kitap bulmuştum. Ben de Kadıköylüydüm ve kitabın kapağında Moda Plajı’nın Münih Fehim imzası taşıyan bir resmi vardı. Tabii o yıllarda Münih Fehim’i hiç tanımıyordum. Ama çok etkileyici bir kitap kapağıydı ve Kadıköy’de geçtiği için o romanı almıştım. Öyle başladı benim Safiye Erol’u okuma serüvenim.

Çok sevmiştim o romanı, çünkü bildiğim yerlerin dünyasını 1930’ların sonunda, o dönemini bilmediğim ama izdüşümlerini takip edebildiğim bir dönemi anlatıyordu. Hatta 11-12 yaşlarında hep o gördüğüm sokaklardan, bahçelerden bahsetmişti. Bu bana çok etkileyici gelmişti. Neden etkileyici gelmişti? Yaşadığımız şeylerin bir romanda karşıma çıkması ilk defa oluyordu. Bir romanın konusu ve tasvirlerinin benim bildiğim yerlerle olmasıyla ilk defa karşılaşıyordum. O yıllarda o romandan en iyi anladığımı şimdi çözemem. Sonra tekrar okudum ve anladım ki devri için benzeri olmayan bir kitap. Çünkü aşk maceralarının etrafında gözükmesine rağmen doğudan batıya geçiş sürecimizi çok ustaca yansıtıyordu.

O romandan sonra Safiye Erol’un başka hiçbir romanını bulamadım. O yıllarda tekrar tekrar okudum ama bu kimdir, nedir hiçbir bilgi de bulamadım. Ta ki Necatigil’in Edebiyatımızdaki İsimler Sözlüğü’ndeki maddesine kadar. Ondan sonra tekrar Safiye Erol’a bir dönüşüm oldu ve kitaplarını buldum.

Ciğerdelen” romanı bizde yazılmış önemli, en artistik roman sayılır. Bunun kimse farkında değil.

Peki sizce döneminde tanınan bir kadın mıydı Safiye Erol?

Onu saptamak çok zor. Çünkü belli bir çevre içinde tanınan bir yazar ama ondan bahseden çok az kaynak var. Behçet Necatigil onlardan birisi. Zahir Güvemli’nin o yıllarda ünlü romanlar diye özet bir kitabı var. Orada da Ciğerdelen’in bir özeti var. Başka da hiçbir şey yok. Hâlbuki o yıllarda, “Ülker Fırtınası” çıkmış, gazete yazıları yayımlanmış. Doğu ve batı arasında gelgite çıkmış, sentez aramış tüm yazarlarımızın başına geldiği gibi onun da sığınacak hiçbir yeri olmamış. Bence Safiye Erol’un en çok üzerinde durulması gereken yönü, kendi bildiği yolda kendi rotasına gitmesi. Nurullah Ataç diyelim batıyı seçmiş, başka birisi doğuyu seçmiş ama Safiye Erol iki kültürün de bizde olduğunu ve onlardan bir senteze gitmenin Cumhuriyet için en değerli yöntem olduğunu söylemiş sayılı yazardan birisi. Ama hiçbir yankısı olmamış.

Bir de çok geç 1930’lu yaşlarında Türkiye’ye dönüyor. 

Geç dönüyor ama sadece onun payı olduğunu sanmıyorum. Müthiş bir donanımla döndüğü anlaşılıyor. “Ülker Fırtınası” romanında müthiş bir şekilde doğu ve batı müziğini ayrı ayrı, onu bir romana dönüştürecek kadar bildiği ortaya çıkıyor.

Bildiğimiz kadarıyla, aşktan değil, iki tarafın da kendi kültürel değerlerini ayrı ayrı savunmalarından doğan bir ayrılık söz konusu. Gözyaşlarıyla ayrılmalarıyla ilgili bir durum var. Adam Hint, Safiye Hanım Türk. Her ikisi de, hele o yıllar düşünülürse, kendi kültürlerine bir şey katmak isteyen iki aydın insan. Karşılıklı anlaşarak ayrılıyorlar. Sanıyorum ki ikisinin de hayatında derin iz bir bırakmış bir tecrübe bu. O acı ve hüzün şahsi hayattan gelen bir ışık olarak eserlerinde devam etmiş.

“Ciğerdelen” romanı bizde yazılmış önemli, en artistik roman sayılır. Bunun kimse farkında değil. Onu nasıl okuyorlar değerlendiriyorlar bilmiyorum ama bütün o Edirne tarihini o devirde yarattığı bir kurguyla anlatıyor. En sevilen romanı olmuş ama, okurlarının dörtte üçü Türk akıncılarının zaferi diye okumuş. Oysa orada anlatmak istediği şey çok ciddi bir kültür meselesi.

O döneme baktığımızda bu Doğu ve Batı meselesi, Türkiye’nin güncel meselelerinden biri mi? 

O devirde değil. Bence değil. Çünkü 1938’den baktığımız zaman batıya bir gidiş var. Geleneksel bir dünya da vardı; onu toptan gözden çıkarırsak başımıza ne gelir fikri henüz yerleşmiş değildi. Biraz herkesin tersine, dikine tıraş gitmiş. Mesela çok enteresan bir şey; tüm bunlarla çok ilintisi olmasına rağmen Ahmet Hamdi Tanpınar bile hiçbir yerde adını geçirmiyor. Halbuki Tanpınar, Türk Edebiyatı’nda modern çizgiyi, yeni akımları, yeni isimleri “Türk Edebiyatı’nın Cereyanları” adında bir yazıda değerlendirmiş o yıllarda. Safiye Erol’un adı geçmiyor. Burada bir tarikat çizgisi de var ama o kendi çizgisinde, Samiha Ayverdi başta olmak üzere, kendi çevresinde önemsenmiş bir yazar.

Bugün neden gözden kaçırıyoruz?

Bugün öyle olduğunu sanmıyorum. Kubbealtı ona yeni bir ruh üfledi. Genç kuşakta eğilimleri daha sağa, metafiziğe daha açık bir çizgide olan gençlerde bilinen bir isim artık.

Okullardaki eğitimde de mi bu insanların adı geçmiyor?

Safiye Erol’un geçtiğini zannetmiyorum.

En önemli romanı “Dineyri Papazı.” 2000’lerde yayınladı Kubbealtı. Çok başarılı bir roman. Genelde teması hep kadınla, kadının tek başına ayakta kalmasıyla ilintili. Aşk var ama ele aldığı ana tema, dört mutsuz kadın. Hepsinin temeli bir kadının tek başına bu toplumda nasıl ayakta kaldığına dair. Hepsinde yalnız başına ayakta kalmaya çalışan kadınlar var. En başarılısı Dineyne Papazı’ndaki Bülbül. O artık hayatını tek başına götürmeye karar vermiş. Ötekiler bir erkek korumasından, aşktan acılar çekmişler. Bülbül o aşkı yenebilmiş. Ama o kitap ne sattı onu da bilmiyorum.

Henüz toplum tam oturmamış. Ekonomik özgürlükler yeni. Dineyni Papazı’nda Bülbül, kendi ekonomik imkânlarıyla ayakta durabileceğini idrak ettikten sonra hayatındaki aşk çıkmazını yok eder. Onu sanıyorum ki bunlara yeni yeni yaklaşıldığı için çok erken konuşmuş Safiye Erol.

Döneminde başka yalnız kadın hikâyeleri yazan yazarlar var mı?

Hepsinde izdüşümler var ama bu çapta yok. Bu çapta yaşadığı toplumun gelenekten modernizme geçişini anlatan yalnız kadın yazarı yok. Çok enteresan, bunu ele alırken geleneği toptan yadsımamış. Onun için de modernist çizgiye yaklaşmaya uğraşmış.

 

Reddetmiyor geçmişi…

Hayır. Ülker Fırtınası’ndaki müzik meselesi başlı başına üzerinde tekrar tekrar durulacak bir şeydir. Geleneksel müziğin yavaşça meyhane müziğine evirilmesi ve kaybolup gitmesi meselesidir. Romanın erkek kahramanı evli bir adam. Kadının aşık olduğu adam, bir taraftaki uygarlığın öteki uygarlığı bozmasının sonuçlarının ne kadar yıkıcı olacağına işaret eder.

Bu farklılık sizce onun tanınmaması ve görülmemesine etken mi?

Onu tam bilemiyorum. Benim düşündüğüm şu; alışagelmiş bir tarafta yer almadığınız takdirde ortadaysanız, biraz da talihin getirdiği bir şekilde çok okunan bir yazar olamıyorsunuz. Herkese o talih gülmüyor. Talihin gülmemesinin de payı olduğu düşünüyorum, çünkü uzun yıllar o zaman Demokrat Parti çizgisinde olan Son Havadis Gazetesi’nde gazetecilik yapmış, makaleler yazmış. Ben onların her birinin birinci sınıf deneme olduğuna inanıyorum. Çok güzel yazılar, özellikle tarihi dokuyu çok iyi bilen birinin yazdığı yazılar. Sanıyorum o yıllarda Son Havadis Gazetesi’nin çizgisinin çok üstünde. O da belki önünü kesmiş. Entelektüel bir çizgide yer alırsanız edebiyatta çok iyi bir yere gelemezsiniz. Tasavvufla ilgili etütleri de çok ciddiye alınması gereken etütler. Onlar da hâlâ yepyeni duruyor.

Yaşadığımız toplumu anlamak için okumalılar. Bu tarz yazarlar okunmadıkça önümüzdeki yol hep kapalı ve çatallı kalmaya mecburdur.

Yerlici ve millici aksın içinde yer almamak da biraz etken galiba.

Bana sorarsanız bütünüyle yerli bir yazar aslında. Ama bugünkü yerlilikten anladığımıza göre değişebilecek bir şey.

Peki sizce bugün insanlar neden ya da nasıl okumalılar?

Yaşadığımız toplumu anlamak için okumalılar. Bu tarz yazarlar okunmadıkça önümüzdeki yol hep kapalı ve çatallı kalmaya mecburdur.

Bir yerde, sizin bir yazınızda galiba “aşk romancısı” da diyorsunuz kendisine.

Evet, orada bildiğimiz popüler aşk romancısı olarak söylemedim. Aşkı en iyi tarif etmiş romancılardan birisi olarak görüyorum. Ama öyle görmemiş insanlar. Murat Belge o dönemde Safiye Erol’un kültürel olarak hepsinin üzerinde olduğunu söyleyen ilk kişidir.

Beraber bir açık oturuma katılmıştık oradaki sözü hâlâ kulağımda; “Selim sakın bana kızmasın, onun bahsettiği öteki popüler romancılara hiç benzemeyen bir yazar.” demişti. Ama ben zaten Türkiye’deki popüler romancıları aynı sebepten önemsemiyordum, onların Türk toplumundaki etkilerini ifade etmeye çalışıyordum. Safiye Erol, Kerime Nadir’le aynı kulvarda değil. Safiye Erol’un çok başka bir meselesi var.

Ben bugün yazılan kitaplara bakıyorum en popülerinin bile dili Muazzez Tahsin’in, Kerime Nadir’in çok gerisinde. Onların anlatış sanatına olan müthiş bir yetenekleri ve bilgi birikimleri var. Safiye Erol’un üslubu çok yüksek ama ötekiler de Türkçe roman sanatını bilmeyen insanlar olarak asla değerlendirilemez.

Kubbealtı’ndan değil de daha büyük bir yayınevinden çıksaydı bu kitaplar, yeniden. Sizce kaderi farklı olur muydu?

Suat Derviş’i de her yayınevi bastı. Onların hepsinin arkasında ben varım. Ama hiçbir karşılığı olmadı. Hâlâ da olduğunu zannetmiyorum. Suat Derviş’in üzerine koca kitaplar yazıldı ama olmuyor bizde.

Neden böyle bir kader var burada?

Benim hissettiğim; tahlilci olan yazarların kaderleri az okunmak. Her Gece Bodrum olmasaydı, Atilla İlhan o ismi koymasaydı acaba onun kaderi ne olur diye düşündüğüm çok olmuştur. Tahlilci olduğunuz, ince eleyip sık dokuduğunuz vakit okura yakın gelmiyor. Türk okuyucusu bildiğinin ötesinden farklı bir şey okumak istemiyor.

Safiye Erol’un kitaplarından bugüne dair çıkarılacak çok şey var.

Dineyri Papazı’nda toplumun asla hoş görmeyeceği bir metres ilişkisi var. Ama onu metres diye biz adlandırıyoruz, romancı öyle adlandırmamış. Genç bir hanımın evli bir adama duyduğu aşkı anlatmış. O aşktan kırıla kırıla kendi ayaklarının üstüne basarak kurtulmasını anlatmış. Şunu da eklemek gerekir; makaleleri de çok önemlidir. Orada bir sahnesini hatırlıyorum; tam bir burjuva kadını diyelim. Eve papatyalar almış ve birdenbire vazoya koyarken dar bir vazoya koyduğunu ve aslında onların misafir olduğunu ve hiç değilse o misafirlik sırasında daha yayvan daha rahat bir vazoya konulması gerektiğini düşünecek kadar hassas. Bu arada, daha sonra bir evliliği de olmuş ona çok saygı göstermiş ama o çapta bir kadının çapında olan bir evlilik olmamış.

Müthiş bir yalnızlık var ve o yalnızlığı sonuna kadar zarafetle götürmüş.

 

Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam