Şark – Garb Ruh Aleminde Safiye Erol

2019-03-12T01:11:41+00:00

Yazar: Çetin Tokay

“Maalesef memleketin en değerli, dürüst, hamiyetli, îmanlı, münevver ve bilhassa son derece derin ve bilgili bir evlâdını, aziz ve sevgili arkadaşımız Safiye Erol’u kaybettik. Memleket, böyle muhteşem ve yerine konmaz bir âbidenin eksilişini âdeta duymadı… Umursamadı…

     Herhangi bir sahne sanatkârının arkasından kıyâmetler koparan kütlenin, bu telâfisiz ziyâ’dan haberi dahi olmadı. İşte irfan hayâtımıza, gerçek ve sağlam münevvere gösterilen aksülamel bu…”

      Sâmiha Ayverdi

Osmanlının 1850 sonrasında Batı tipi romanların yazılmaya ve okunmaya başlanmasıyla “Batılılaşma” bir sorun olarak hayatımıza katılır. Batılılaşmak veya Batılı olmak ne demektir? Batılı olmak sevdası veya zorunluluğu neden icap etmiştir? Bu soruların cevaplarının edebiyat çerçevesini çok fazla aşması sebebiyle şimdilik bu konuya girmiyoruz lakin şunu bilmek zorundayız; bir kavram hep karşıtıyla birlikte analiz edilebilir. Kavramımız Batılılaşma ise karşıtı da Doğululaşma olmalıdır. Doğu ve Batı, hiçbir zaman eşit ağırlıkta ve değerde iki kavram olamamıştır. Biz -Osmanlı Devleti tebaası ve sonra T.C. vatandaşı olarak demek ki-Doğuluyuz! Doğuluyuz ve bunu değerli ve önemli görmüyoruz ki Batılılaşmaya çalışıyoruz! Burada yine edebiyatımızın kurucu babalarından Ahmet Mithat Efendi’nin çok erkenden anladığı ve bizim halâ idrak edemediğimiz sorun altı sorunumuzu özetleyiverelim. A. Mithat Efendi, muhtelif eserlerinde mealen diyor ki “Batının fennini, ilmini alalım lakin kendi öz kimliğimizden asla ve kati olarak vaz geçmeyelim.” O aslında kimlik demiyor, onun dediği “İslam ahlâkı ve şeriatı”. Yani ilk dejenerasyonun yaşandığı Cadde-i Kebir’de gözlemlediği (Hanesi çok yakındır Cadde’ye) ahlâksızlık, yaşam tarzı bozukluğu, bildiği ve devam etmesini zaruri bulduğu aile ve mahalle ahlâkı veya yine Müslümanlığın örf, adet ve geleneği ile ilişkileri düzenleyen hukuku anlamında şeriat hükmü sürsün. Böylece temiz insanlar olarak kalarak, Batının topunu, tüfeğini, otomobilini, elektriğini faydalı nesi varsa alalım, kabul edelim. Özetle; madde gelsin Batıdan, ruh kalsın Doğuda! Ama öyle olmuyor maalesef. Önce “Ekmekler bozuluyor”.

Bu nedenle İslam ahlâkı ve şeriatının düzenlediği insanlar arası ilişkiler -henüz bir toplumsallıktan söz edilemeyeceğinden- göz göre göre bozuluyor. Erozyon kaçınılmaz oluyor çünkü batıdan insan geliyor. O insan hal, tavır, davranışlarıyla, giysisiyle, günlük yaşam rutini ile birlikte geliyor. Cadde’de simgeleşen yaşam tarzı ve bunun gerektirdiği alışverişi, birahaneleri, pastaneleri de beraberinde getirince “Herkese var da bize yok mu?” diyen Osmanlı insanı da bu yerlere, adetlere hemencecik ayak uyduruveriyor. Fransızca makbul lisan oluyor Monşer!

Bu deformasyonun ikinci yüzyılı yani 19. yüzyılın hemen başlarında, serhat boyu olan Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde dünyaya gelir Safiye hanım. Kaynaklarda babasıyla ilgili bir bilgiye rast gelmediğim için ailesi oranın yerlisi bir aile midir bilemiyorum. Sene 1902, II. Abdülhamid zamanı.

O daha çok küçükken 1908’de Abdülhamid devriliyor, İttihat ve Terakki geliyor. Asıl onun hayatını etkileyen 1912 Balkan harbi. On yaşındayken ailece İstanbul’a göç ediliyor. Fransız Mürebbiyeler Okulu’na giriyor. Osmanlı Devleti ise Almanların yandaşı olarak savaş batağına saplanmıştır. İstanbul’da artık Alman askeri ve sivil nüfusu vardır. Safiye, henüz on beş yaşındayken, 1917 yılında, Türk – Alman Cemiyeti’nin aracılığı ile Almanya’ya, okula gönderilir. Almanya’ya gidişinin hemen ertesi yılı savaş Almanya’nın yenilgisi ile biter. Bu aşamada çok ilginç bir durum karşımıza çıkmaktadır: Evet, Almanya’da eğitim gören çok sayıda Türk öğrenci vardır ve bunlar derhal geri çağrılırlar, ancak Safiye Hanım orada kalır. Safiye hanım Almanya’da nasıl kalmıştır? Bu hususa dair bir bilgiye ulaşamadım. Kaynaklar bize ekonomik ve sosyal çöküş halindeki Almanya’da -1920’li yılların başı- yüksek öğrenimini Felsefe ve Edebiyat dalında yaptığını hatta doktora tezini “Şarkiyat” konusunda hazırladığını söylüyor. Yine bilgi sahibi olduğumuz bir başka husus ta vatanına, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne 1926 yılında döndüğüdür.

Safiye Erol hanımefendinin tahsil hayatı ve yine konumuz gereği Doğu – Batı kıyası üzerinden söyledikleri hazindir:

“Tahsil hayatım üzerinde uzun boylu durmayacağım. O zaman Almanya’da pek çok Türk çocukları vardı. Kimi serserilik etti. Kimi şöyle böyle, kimi parlak muvaffakiyetle okudu. Fakat içlerinde kaç tanesi kendi millî varlığıyla bu haşmetli garp âleminin haklı ve muvazeneli bir terkibini bulmak için savaştı, bilmem. Garbın zahirî üstünlüğü için fazla söze lüzum yok değil mi? Fakat hakikî insanlık kemali aranırsa itiraf edeyim ki ben bu noktada garbın üstünlüğüne hiçbir zaman inanmadım. Milletimin yaratmış olduğu Şarkkâri medeniyeti tahlil ederken noksan noksan! diye tenkit ettiğim gibi bugünün Garb medeniyetini seyrederken de bağırıyorum: Büsbütün noksan!”

1917 – 1926 yılları arasında Almanya’da geçen on yılın bizi ilgilendiren kısmı şudur; on beş ile yirmi beş yaş arasında edindiği çok sıkı bir Prusya ekolü çalışma disiplini ile ileri derecede bir dil bilgisi ile -Fransızca bildiğini de biliyoruz- bunların yanında Hristiyan Protestan-Calvinist Ahlak-yaşam biçimi ile yoğrulmuş ama yurduna Müslüman-Türk bir genç hanımefendi olarak dönmüştür.

1927 yılında Milli Mecmua’da ilk makalesini yayımlar. CHP’de kısa süre çalıştığını biliyoruz fakat doktorasına karşın akademik bir kariyeri yok. Darülfünuna hiç başvurmamış.

1930’a kadar yıllar boyunca sadece makale yazarı olarak görüyoruz. Bu süre içinde kendisinden üç yaş küçük olan Samiha Ayverdi ile yolları kesişiyor ve onu kendisinin de bağlı olduğu Ken’an Rifai ile tanıştırıp tarikatına bağlıyor. Demek ki uzun yıllar içinde bulunduğu Hristiyan – Protestan – ve Almanca dil disiplinine rağmen bir nüve, bir töz olarak kadim ruh hali olarak içindeki şarklılık kaybolmamış. Yazmış olduğu makalelerin konularında da bunu gözlemleyebiliyoruz.

Kurtuluş ve Kuruluş’un lideri, önderi, devletin başkanı Kemal Atatürk’ün vefat ettiği yıl ilk romanı yayımlanır.  Daha sonra II. Dünya savaşının buhranlı yıllarında 1944’ de Ülker Fırtınası yayımlanır. İkinci Adam, milli şef İsmet İnönü’nün tek parti iktidarı döneminin baskıcı yıllarında, 1947’de Ciğerdelen ve daha sonra ülkede ikinci bir partinin kurulup seçimleri de kazanmasıyla, Türkiye’ye “demokrasi” nin geldiği varsayıldığı yılların tam ortasında 1955’ de de Dineyri Papazı romanı, gazetede tefrika edilir. “Dineyri Papazı” ilginç adıyla dikkatleri çekmiştir. Bu roman çok sonra, 2001’de, H. Açıkgöz tarafından kitaplaştırılacaktır.

Tercüme Bürosu için yaptığı iki çeviri ve Kenan Rifai hakkındaki bilimsel çalışması -ortak çalışmadır- da dahil edildiğinde ortada 1927 – 1962 arası otuz beş yıllık süre için, çok verimli bir edebiyat hayatı olduğu söylenemez. Bugün Kubbealtı tarafından yayımlanan “Külliyatı” da topu topu sekiz kitaptan oluşmaktadır ki, zaten bu eserlerden biri de gazete – dergi makalelerinin toplandığı kitaptır.

Peki bunca Batılılaşmış, hatta doğrudan doğruya Batı medeniyetinin içinde geçmiş bir hayattan sonra, bir kadın nasıl oluyor da Doğulu bir ruh haliyle yoğrulmuş bir yaşam biçimini sürdürebiliyor? Ahmed Hamdi’nin serzenişte bulunduğu “Sükût Suikastı” ona da uygulanıyor mu? Yayıncılık (Matbuat) piyasasının Kemalist veya Marksist solcularca ele geçirilmiş ve o çevre içinde olan yazarların kollandığı, eserlerinin basıldığı bir dünyaya gir(e)memek, yalıtılmış ve içine kapanmış bir dini / uhrevi yayıncılık içinde kalmak. Zaten tarikat usulü gereği dünyaya, dünyevî olana, yaratıcı bile olsa hırsa yer olmayan, her daim mülayim, her daim hoşgörülü olarak yaşamak, dünya ahvalini sorgulamak, karşı çıkmak, mücadele etmek yerine usulü dairesinde sakince kabullenmek, bağırıp, çağırmadan anlamaya çalışmak ama isyan etmek yerine kabullenmek. İşte Safiye Erol’un hayat felsefesi bu.

Türkiye’nin siyasi olarak sürekli çalkalandığı hem bireysel hem toplumsal düzeyde hasar gördüğü, mücadelenin asla fikir düzeyinde kalamadığı, kavganın hiç bitmediği, gürültünün hiç dinmediği bir toplumda, ülkede nasıl oluyor da toplumsal hezeyanlara, var oluş mücadelelerine hiç değmeden-en azından eserleri ve makalelerinde bunu göremiyoruz- yaşayabiliyor? Bakın içinde bulunduğu ruh halini yine Şark – Garb kıyası ve bu sefer birlikteliği ile ne güzel tahlil ediyor:

“İnsanlar bir altın çağ yaşadılar, eski Yunan zamanında. Eski Yunan, sinesinde şarkı ve garbı birleştirmek saadetine ermişti, bu yüzden mükemmel oldu. Sonra miras bölündü: Yunanın ilim iştiyakı, tasnif etmek, teşkilâtlandırmak kudreti, hürriyet iptilâsı garba gitti. Bu tarafa ne kaldı? Yaradılış sırrına hürmet, fanilik şuuru, ferde huzur ve ahenk verebilecek dünya görüşü (yani kader ve kısmete inanma), güzellik. İdeal insan, altın çağın dışında iki yerde daha üredi. Bir defa İspanya Araplarında, ikinci defa serhat Türklerinde. Bunlar, şarkı ve garbı karıştırıp kendilerinde birleştirmiş insanlardı. Dünya için eğer yeni bir ideal mukadderse ancak gene iki âlemin terkibinden doğabilir. O terkibi vücuda getirebilecek şartları ben Türk milletinde gördüm. İnsanlık tarihinde bize düşen, en kutsal ödev işte budur.”

Safiye Erol’un fikri zeminini çok daha sarih olarak ortaya çıktığı, metodik okuma ile anlayıp kavrayabileceğimiz, en az romanlarında kurduğu ahlâki alt yapı kadar önemli makalelerini de okumak gereklidir. Safiye Erol, kurgu karakterler ile “garplı olacağız inşallah” ile “şark ne şahane bir alemdir içimizde” yi anlattığı Kadıköyü’nün Romanı adlı eserine, Mükerrem Habip’in, Acıbadem’de Koşuyolu’ndaki köşkünde kına gecesi bölümünde canlı mekan / atmosfer tasvirileri ile başlar sonra karakterleri tanıtır. Bu kısacık bölüm ile iki alemli hayatımızı pek güzel tasvir eder.

“… Merhum Habip Paşa Abdülhamid zamanında nazırmış, köşk o vakit yapılmış, saray gibi bir bina; bahçesi, korusu, bağı, her şeyi mükemmel. İçerisi ağır halılarla sedefli Şam işi mobilyalar, oyma abanoz tahtalar. Çin küpleri, vizeler, yedi iklim, dört bucaktan toplanmış antikalarla tıklım tıklım döşeli. Köşkün sahipleri: Mükerrem’in ihtiyar annesi, ablası, eniştesi ve bir de bu akşam gelin olan öksüz teyzezade Hürriyet.”

Sonra batı – doğu meselesine giriyor:

“Mükerrem’in ablası bu düğünü bir gardenparti tarzında tertip etmişse de bütün planları alt üst olmuştu. Çünkü büyük hanımefendi, ince saz diye diretmiş, Mükerrem cazbantta ısrar etmiş, çocuklar karagöz, yeni damat da hokkabaz dilemişti. Nihayet kimse kırılmasın diye cümlenin arzusuna hizmet edildi, düğün çorba oldu. İki yüz kişi davet edilmiş, fakat dört yüz misafir gelmişti. Büyük hanımefendinin ahbapları uzak semtlerde oturduklarından, gece yatısına kalacaklardı. Bazı kimseler davete vaktinden önce dört beş saat evvel düştüklerinden bunlara akşam yemeği çıkarmak lazım geldi.

Halbuki ev sahipleri hazırlıklı değildi. Yalnız soğuk büfe hazırlamışlardı. Buna rağmen, erken gelenler için, aceleden etler, pilavlar pişti. Bunlar yemek sofrasındayken durmadan yeni gelenler oluyor ve cümlesi, yemek çıkarılıyor zannı ile masaya iltihak ediyor, bu tepeden inme ziyafet genişledikçe genişliyor. Ev sahipleri pürtelaş: Kadıköy’e, lokantalara, kasaplara, manavlara telefon ediyor, otomobil koşturuluyor. Mükerrem’in ablası Hadiye Hanım, yatak odasının penceresinden bahçeye bakıyor, sıkıntıdan şakaklarını bastırıyor, mendilini parçalıyordu. Kadıncağıza burada da rahat yoktu; hanımlar, mücevherlerini, çantalarını, mantolarını, yegâne emniyetli yer olan bu odaya yığmışlar, ev sahibini mesuliyet altında bırakmışlardı.

Bedriye’yi kapıdan karşılayan Mükerrem, onu elmaslar, inciler içinde görünce ablasının odasına çıkarmak istedi; çünkü davetiyesiz bir sürü yabancı, parmaklıkları aşıp bahçeye dalmış kalabalığa karışmıştı. Artık bekçi, garson, uşak gibi inzibat tedbirleri de kâr etmiyordu. Mükerrem’le Bedriye ahaliyi yarıp geçerken Orhan’ı daha şimdiden zil zurna sarhoş halde yabancı bir kızla dans eder gördüler; neredeyse öpüşecekler, o kadar birbirlerine sokulmuşlar. Mükerrem Orhan’a doğru bir hareket yaparken Bedriye gülerek mâni oldu. Bırakın dedi şimdi kendisini gördüğümüzü anlarsa utanır. Yürüdüler. Fakat henüz haremlik kapısına gelmişlerdi ki, bir uşak koşa koşa arkalarından yetişti, Mükerrem’e:

-Aman beyim, Sıtkı Paşalar geldi, enişteniz sizi istiyor.

Mükerrem hiddetle “Artık illallah!” diyordu. “Ben kendi misafirimle meşgul olamayacak mıyım? Haydi bu defa da beylere, paşalara kavuk sallayalım, sonra paydos! Siz, Bedriye Hanım, ablamın odasına emanetinizi bırakın, ben gelir sizi divanhanede bulurum.”

Yazar, Bedriye’nin köşk yolculuğunda hem şarklı hem garplı insanımızı da pek güzel ortalığa serer:

“Bedriye, Hadiye Hanım’ın odasını buluncaya kadar o dört katlı köşkün içinde adeta bir küçük seyahat yapmaya mecbur oldu. Belki yirmi tane kapı açtı. Bu bir alemdi: Namaza durmuş ihtiyar hanımlar, yere döşekler seren hizmetçiler, çocuklarına salıncak kuran anneler, tuvaletlerini temizleyen genç hanımlar vardı. Bir defasında bir poker karesi üstüne uğradı, akabinde bir aşık çifti ürküttü. Nihayet… Nihayet, birçok maceralardan sonra Hadiye Hanım’ı buldu.”

Mehmet Nuri’nin “Safiye Erol Kitabı” adlı eserinde onun doğu – batı görüşleri hakkında önemli bir tespiti var, şöyle ki;

“Safiye Erol, batıyı iyi bilen bir aydın ama doğunun güzelliklerini de fark edebilen bir münevver yazardır. Komplekslere kapılmış yarı aydınlardan, kendi yürüyüşünü terk eden ve başkalarına özenen mukallitlerden değil, eserlerinden ve fikirlerinden faydalandığı Doğu’nun bilge kişilerinden sık sık bahseder, makalelerinde düşüncelerini onların ışıklarıyla donatır, meselelerini onların hal çareleriyle çözümler. Batı’nın aydınlık kafalarını da ihmal etmez hiçbir zaman. Adeta bir sentez yapar bu makalelerde. İnsanlık birikiminin altın beyinlerini aynı bahçede dolaşırken bir demet çiçek gibi derleyen Safiye Erol, bu kişilerin düşüncelerinden, hayallerinden, ideallerinden kendisine uygun olanları seçer, öne çeker ve takdir eder. Ne var ki, yazarımızın peşin hükümleri yoktur. Kişilere, inançlara, akımlara karşı acımasız değildir. Aksine herkesten, her şeyden ve her olaydan ders alınabileceğini, hisse çıkarılabileceğini düşünür. Bu yönüyle o, kelimenin tam anlamıyla özel bir beyindir. Araştırmacıdır. Ehl-i Tahkik’tir. Zaten eserlerinin güçlü yönü de biraz buradan kaynaklanıyor.”

Netice olarak şimdilik şunu söylemek isterim; Safiye Erol, batı ile ve onun pragmatist, realist ve pozitivist taraflarını öğrenmiş, bilmiş ve içinde yaşamak zorunda kalmış, lakin şarkın mistisizmi ve tasavvufunu da idrak ettiği için o alemde kalmayı tercih etmiştir. Düşünceleri (Makaleleri) ve edebi eserlerindeki bu ikili yaşam hali tasviri, onun varoluş halidir.

Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam