HAYY’DAN ROBİNSON’A KENDİNİ BULMAK SERÜVENİ

2019-03-12T01:09:03+00:00

 

Gönül Yonar

 

 

Hayy’ın Kendini Bulduğu Ada

 

  1. yüzyılda Doğu dünyasında alegorik hikâye geleneği revaçtadır. Felsefi tartışmaların, yabancı tercüme eserlerin, gayri müslim filozofların, Harran Süryani geleneğinin ve en önemlisi Endülüs filozoflarının düşünce dünyasına getirdikleri dinamizm, Doğu için bir erken Rönesans niteliğindedir. Doğu’nun kendine has ‘ilimleri birbirinden ayırmama’ anlayışı nedeniyle felsefede görülen bu dinamizm kısa süre sonra edebi anlatıları da içine çekmiş ve felsefe içerikli edebi formlar ortaya çıkmıştır.

 

Böyle bir dönemde kaleme alınmış olan Hay bin Yakzan, hikâye türünde felsefi roman örneğini teşkil eder. Sistematik felsefe öğretilerinin edebi formda ele alınışı ve yazılışı geleneği, Doğu anlatı geleneğinde felsefi öğretilerin sembolik bir dille ifade edilerek daha iyi kavranmasını temin maksatlı yazılmışlardır.

 

Bu türden eserlerin ortak yanı felsefi aydınlanma öğretisine dayanmalarıdır. Felsefenin niçinleri sorguladığı noktada düşünce fizik ötesine yani metafiziğe uzanır. Böyle bir gayenin ürünü olan ve felsefe tarihinin en önemli romanlarından birisi kabul edilen Hay bin Yakzan’da, doğada yalnız başına büyüyen bir kişinin kendi kendini nasıl eğittiği hangi düşünsel süreçlerden geçtiği hikâye edilir. Söz konusu düşünsel süreçler insanlığın geçirmiş olduğu düşünsel süreçlerin adeta bir modellemesi gibidir.

Bir insanın çevresel etkiler olmaksızın kendi yetileri, aklı ve sezgileri ile neyi başarabileceği üzerine felsefi açıklamaları sembolik kurgularla bütünleştiren hikayede Hay, faal aklın bir sembolü olmaktan ziyade bir beşer olarak yaşamını devam ettiren, dış dünya ile temas halinde olan, bilen, düşünen ve gördüklerini somut dünya ile tecrübe eden bir insanı temsil eder. Onun felsefi olarak aydınlanma merhaleleri ise üç aşamada eserde verilmiştir. İlk olarak onun tabiatla münasebetinin tecrübi bilgiye dönüşmesi, ardından bu tecrübi seviyenin teorik bilgi ile desteklenmesi ve son olarak da kişinin mistik bir aydınlanışla gerçeği nefsinde tecrübe edişi. Bu aşamaların savunduğu temel tez eserin tamamına sinen, “bozulmamış fıtri aklın vahyedilmiş emirlerle bir bütünlük oluşturduğu” tezidir. Bu tez, “selim bir aklın doğruları ile sahih bir dinin doğruları arasında hiçbir tenâkuz bulunmadığı” inanışıyla örtüşür.

Bu eser aynı zamanda dönemin Orta Çağ İslam felsefesinin düzeyi yüksek tartışmalarının geldiği noktayı göstermesi bakımından da önemlidir. Özellikle Endülüslü filozofların İslam düşünce geleneğinde açtıkları çığır ve Süryani filozofların Harran birikimini bu bölgede aktif hale getirmeleri erken aydınlanma denilen dönemin izdüşümleri olarak görülebilir.

 

Tanrı- insan- tabiat konusunda felsefi derinlikli bu eserde İbn-i Tufeyl bu temsili hikâyeyle bir felsefi görüş ortaya koyar ve insanla tabiat, deneyle akıl, dinle felsefe, akılla mistik sezgi ve mistik bilgi ile din arasında düzenli ve kesintisiz bir ilişkiyi onaylar. Hay’ın bulduğu şey kendisidir ama kendisini aşan bir hakikate yolculuğu devam eder.

 

 

Robinson’un Dünyayı Bulduğu Ada

 

Batı aydınlanması, içinde barındırdığı yığınlarca sosyo-kültürel, politik ve dinsel hareketlerle Weber’in belirttiği protestan ahlakına ve kapitalist emperyal kurguya dayanır. Robinson tam da bu kurgunun ana kahramanı olarak yeni Batı’nın yeni insan tipini yaratır.

 

Daniel Defoe’nin 1719 yılında yazdığı ve batı dünyasında daha önceki versiyonlarının ses getirmediği roman, Batı aydınlanmasının erken işaretlerini verir. Bir adaya düşmüş bir adamın yalnız başına doğa ile mücadelesini, Tanrı kavramını yorumlayışını, kutsal kitap İncil ile münasebetini anlatır. Robinson, aklı ve fiziksel gücüyle hayatta kalmanın bilgisini edinir. Onun tecrübeleri kapitalist ve pozitivist bir felsefenin izdüşümlerini vermesi bakımından Batı medeniyetinin tüm aydınlanma emarelerini üzerinde taşıyan bir simgeler romanı şeklinde tüm dünyaya yayılmıştır.

Daniel Defoe’nin, Hay bin Yakzan anlatısından 6 asır sonra yazılmış olması, onun bu anlatıdan haberli olduğu yönünde iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştur. Bu ‘haberli olma’ durumu oldukça normal bir durumdur. Zira doğu-batı etkileşimlerinde asırlardır her iki coğrafya birbirini sürekli etkilemektedir. Kaldı ki Hay bin Yakzan anlatısının kökeninin batı olduğu (İbn Sina, Huneyn ibn İshak (ö.873)’ın Yunanca’dan çevirdiği ‘Salamân u Absal’ adlı kimin yazdığı belli olmayan bir hikayeyi bir kütüphanede bulur ve kendi felsefesine göre dönüştürerek yepyeni bir hikaye üretir.[1]) bilinmektedir. Bununla birlikte her eser etkileşime girdiği her kültürel havzada değişim ve dönüşümlerle o kültürün rengine bürünerek düşünsel dünyaya katkıda bulunmuştur.

 

Robinson Crusoe hikayesinde batı aydınlanmasının erken işaretlerini görmek mümkündür. Nitekim Robinson adaya düştüğü zaman batı insanının orta çağdan yeniçağa geçişteki tüm varoluşlar sancılarını geride bırakmış, aklı ve becerileri ile fiziki dünyayı tahakküm altına alma istek ve arzusuyla doğaya hükmeden bir insan tipi çizer. Yaşamını sürdürmek için alan açan, tarım yapan, hayvanları evcilleştiren, Tanrıya bunlar için teşekkür eden, ama olaylar karşısında kader denen olguyu da Tanrı kavramını da sorgulayan, kendisine köle edinen, efendi olmaktan haz duyan, fayda amaçlı girişimlerde bulunan, çıkarlarını korumak için ve kendisini güvenceye almak üzere hem cinsleri ile senetli anlaşmalara girişen, güven duymayan, kuşkucu, hümanist duyguları ve Protestan bir inancı benimsediği gibi onu kölesi Cuma’ya da dikte eden bir kişilik sergiler.

 

Robinson asıl itibariyle batı insanının bir tipolojisini sunar. Bu tipoloji, adaya düştüğünde yanında pek bir şey olmasa da zihninde beliren bir medeniyet fikri bulunan batı insanı tipidir. Buna göre o, kendi yaşamını inşa ederken doğa-tanrı-insan etkileşiminde batının Orta Çağ skolastiğinden çıkmış isyankâr ve tahakküm eden bir bireyi simgeler.

 

Batı medeniyetinin temel taşlarından biri olan Rönesans’ın yarattığı yeni insan tipi özgürlükler kavramı etrafında biçimlenen bireycilik anlayışına dayanır.  Bu noktadan hareketle Robinson’un temsil ettiği medeniyetin temel kriterleri hakkında birkaç tespitte bulunmak gerekir. Rönesans’ın ruhu insan edimlerinin yüceltilmesi üzerine kuruludur. Kilise ve diğer ruhani kutsalların tahakkümünden kurtulan insan için bu durum anlaşılır bir şeydir. Onun elinin değdiği her şey değişmekte ve kendi ‘yaratımı’ bir düzen inşa edilmektedir. Bu nedenle toplumsaldan bireysele doğru bir akış gerekliliği şarttır. Robinson’un daha en başından beri babasına –otoriteye, annesine- şefkat otoritesine karşı çıkarak denizlere açılması ve ‘ortalama insan’ düzenini kabul etmeyip, toplumsal kuralların belirlediği kriterlerin dışına çıkma mücadelesi vardır. Bu mücadeleyi, tek başına yaşadığı adada dahi elden bırakmayan Robinson, yanına gelen soydaşlarına ya da kendisinin adadan kaçmasına ve kurtulmasına neden olan hemcinslerine bile şüpheyle yaklaşır. Onun bu tavrı, bireysel önceliklerini ve tercihlerini kendi kararları ile donatmış aydınlanma insanının simgeleri olarak Robinson’un üzerinde görülür.

Dinamik bir yapıyla insan aklının ileriye doğru gelişimini de simgeleyen Robinson ‘insanın, eşyanın, dünyanın yeniden tanımlanması’ olarak batı insanının doğa-insan-Tanrı-madde-para-zaman-mekan gibi kavramlar arasındaki ilişkinin hümanist bir yapıda yeniden biçimlenmesidir.

 

İki Hikaye İki Medeniyet

 

Bu iki hikayede bir yandan Doğu-Batı medeniyetlerinin kimliklerinin bireyler üzerinde simgeleşen profilleri görülürken öte yandan kahramanların kendilerini ve hayatı biçimlendirme mücadelesinde bilgiye ulaşma yöntemleri de açığa çıkar. Bilgiye ulaşma medeniyet tasavvurunu biçimlendiren unsur olduğundan temelde bu iki eser üzerinden farklı medeniyet tasavvurları yorumu ağırlık kazanır.

 

Kahramanların kendilerine dair keşfi, hayatı ve çevreyi nasıl tanımladıklarıyla ilintilidir. Birisi (Robinson) benlik duygusunun etkisiyle alevlenen mücadele ve kibir kanallarını sürekli genişleten bir dinamizm içindeyken, diğeri (Hay) insanın tabiatını keşfe meraklı bir yapıyla kötünün yok edilmesi ve iyinin yayılması konusunda sakin ama kararlı bir yol tutar. Birisi hırs ve ego donanımı ile adadaki yoksunluğu gidermeye, tahakkümü hayvandan doğaya insana taşıyan bir zihniyetle planlar yaparken, diğeri ego-nefisin tuzakları konusunda uyanık, onu terbiye etmek hususunda istekli ve iştiyaklı, kontrollü bir yapı sergiler. Her iki yapıda kimliklerin bireyleri tanımlayan ve fakat aynı zamanda onların kültürel hinterlandını da muhkemleştiren bir özellik görülür.

 

Her iki metin, kendi alanları içinde kendi kültürel hinterlandlarında tanımlanmış insan tiplerini sergilerler. Bu insan tipleri medeniyetin biçimlendirdiği insan tipi olduğu gibi aynı zamanda medeniyete biçim veren unsurlar olarak da görülebilirler. Temelde bu metinlerde insanın kendini arayışı ve buluşu ile bir kurucu unsur olarak biçimlendirdiği medeniyet kimliği öne çıkar.

 

 

 

 

[1] Ziya Avşar, Evrensel Bir Hikaye Salamân u Absal ve Kökeni, Turkish Studies 2/4, Güz 2007, s.185.

Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam