Yazan: Janine Teisson

Çeviri:Üzeyir Gündüz

 Noel kutlaması sona erdi. Takvimler, biraz sonra 26 Aralığı gösterecek. Yatağımdayım. Işıklar sönük, ama beni uyku tutmuyor. Rüya gibi bir gün geçirdim. Noel armağanımı yastığımın altına koymuştum.

“Bu gecelik armağanınla birlikte uyuyabilirsin.” dedi Cici Annem. Ama yarın onu bana vereceksin; senin adına saklayacağım. Biliyorsun, bazen daha kıymetli eşyalarımız bile kaybolabiliyor.”

Evet, bunu biliyordum. Ama bu bir Noel armağanıydı. Onun kaybolabilme olasılığı beni şaşırtıyordu.

İyi hatırlıyorum. O sabah erkenden, Eloiz’le birlikte armağanlara bakmaya gitmiştik. Beni yatağımdan Eloiz kaldırmıştı:

“Tavuma!.. Tavuma!.. Haydi gel, Noel Baba’nın getirdiği armağanları görelim. Çabuk!.. Çabuk!…”

Eloize henüz altı yaşında olduğu için, Noel Baba palavrasına inanıyordu. Büyük salonun ışıkları açık bırakılmıştı. Armağan paketleri küçük, kırmızı toplarla süslenmiş çam ağacının altında; koca bir yığın hâlinde duruyordu. Her paketin üstünde, armağan sahibinin adı yazılıydı: Eloiz, Eloiz, Veronik, yine Eloiz, Jerard vb… Kocaman bir paketin üstüne, kırmızı kalemle, küçük erkek kardeşimizin adı yazılmıştı: Bouchon… Bouchon, henüz iki yaşındaydı. Paketin içinde, Benuva marka, plâstik bir traktör vardı.

Eloiz, sevinç çığlıkları atarak hediye paketlerinin ambalajlarını yırtmaya başladı. Bu arada, Veronik’le  babamı uyandırdı. Her ikisinin üzerinde de pijamaları vardı. O gece geç yattıkları için, uykulu gözlerle esneyip duruyorlardı.

Ortada benim adıma yazılmış bir paket görememiştim. Ama bir süre sonra, onu fark ettim. Biraz ötemde, her yanı koyu kırmızı tomurcuklarla bezenmiş bir çiçek duruyordu: Hibiskus (Bamya Çiçeği)… Hiç düşünmedim bile. Bunun bana ait olduğunu biliyordum. Çiçeğin dallarından birine, yaldızlı kurdelelerle küçük bir zarf bağlanmıştı. Zarfın üzerinde benim adım yazılıydı: Taourama… İnanasım gelmese de, nasıl bir armağana sahip olacağımı şimdiden anlamıştım.

Babamla Veronik, bana bakıyorlardı:

“Haydi, ne duruyorsun? Armağanını açmayacak mısın?”

Zarfı açtım. İçinden, küçük bir not çıktı. Üstünde şöyle yazıyordu: “Sponsorlar: Clair anne, Robert amca, Cristin teyze, Giyu nineyle kocası, Veronik ve Baba.”

Nota iliştirilmiş bir de uçak bileti duruyordu. Paris- Rangiroa arası gidiş- dönüş bir uçak biletiydi bu… O anda, biletin tarihine bakmayı bile akıl edemedim. Sadece, ağlamak isteyip de odama kaçtığım zamanlarda yaptığım gibi, heyecanla elimi ağzıma kapattım.

Böylesi bir armağan düşüncesinin Veronik’den çıktığını biliyorum. Hatta bu düşüncenin, onun aklına ilk ne zaman geldiğini de iyi tahmin ediyorum:

Sanırım, ekim ayının başlarıydı. Öğretmenimiz Bayan Bonal, kompozisyon ödevi olarak, bizden, tanıdığımız bir çiçeği betimlememizi istemişti. Altıncı sınıf ölçülerine göre, bir ders saati içinde, verilen konu üzerine en az on satırlık bir yazı yazmamız gerekiyordu. Oysa ben, belirlenen sürede, iki sayfa dolusu bir kompozisyon yazmıştım. Hem de durmak dinlenmek bilmeden… Bu bir rekordu.

Kompozisyon konusu olarak bamya çiçeğini seçmiştim. Bu çiçeğin, anılarım arasında özel bir yeri vardı: Büyük annem (Anneannem), ağarmaya yüz tutmuş saçarlını ense kökünde güzel bir topuz yapar; bu topuzun arasına da bamya çiçekleri sokardı. Çiçeğin kan kırmızı yaprakları, büyük annemin esmer tenine ayrı bir parlaklık kazandırırdı. Hafif yana kaymış, siyah gözleri vardı büyük annemin. Düşük göz kapaklarının arasından mahmur mahmur bakardı. Çinli kanı taşıyan kırışık yüz hatlarını, elmacık kemiğinin çıkıntılı görünümünü, güneş, küçük gölün üzerinde ağır ağır yükselirken, kulübemizin çevresinde büyük bir zevkle çiçek toplayan zayıf ellerini bu günkü gibi hatırlıyorum.

Kompozisyon ödevimde, büyük annemin, her sabah süt bardağımın yanı başına bıraktığı üç bamya çiçeğinden söz ettim. Çiçeklerin üzerimde bıraktığı duygu dolu mesajlarını açıklamaya çalıştım: Sevginin, şefkatin ve neşenin, içimde yer eden her türünü dile getirdim.

Hasta olduğum günlerde, sabahları çok geç uyanırdım. Ama uyanır uyanmaz, gördüğüm ilk şey; yastığımın üzerinde bırakılmış bamya çiçeklerinin kan kırmızı taç yaprakları olurdu. Büyük annemin odama ne zaman girdiğini pek anımsamazdım. Ama onun üzerime doğru eğildiğini; belki de ben uykudayken sert ve nasırlı elleriyle yanağımı okşadığını tahmin ederdim. Dolayısıyla, yastığımın üzerine bırakılan bamya çiçeğinin bana; “Gözüm üzerinde, hiç telâşlanma.” diye fısıldadığı izlenimini alır ve yeniden mutluluk dolu, derin bir uykuya dalardım.

Kompozisyon ödevimde, bütün bu duygularımı dile getirdim. Öğretmenimiz Bayan Bonal, bana 20 üzerinden 17 verdi. Hatta yazımın; “Çok hârika!..” olduğunu söyledikten sonra, ödevimi fotokopi ettirip bir nüshasını da kendi dosyasına koydu.

O gün, eve büyük bir mutluluk içinde döndüm ve yazımı Veronik’e gösterdim. Veronik yazıyı okurken, gözlerindeki takdir ve hayret dolu ifadeleri gördüm. Veronik yazıyı bir kenara bırakıp beni sevgiyle kucakladı. Ardından, gözlerimin içine bakarak;

“Anlattığın yerleri yeniden görmek ister misin?” diye sordu. Ben de şöyle cevap verdim… Sahi ne cevap vermiştim? Şu anda tam olarak hatırlamıyorum. Ama son derece sakin bir sesle şöyle demiş olabilirim: “Evet, elbette isterim… Tatillerimi orada geçirmek hoşuma gider.”

Ancak bunları söylerken, sesim her zamankinden daha boğuk çıkmıştır. Çünkü zor bir seçimle karşı karşıya idim: Bir yandan kendileriyle birlikte çok mutlu olduğumu; ama bir yandan da üç yıldır ayrı kaldığım büyük annemi ve diğerlerini aklımdan bir türlü çıkartamadığımı Veronik’e nasıl açıklayabilirdim? Ama o, fazla söze gerek duymadan beni anladı.

Zarfın içinden çıkan uçak biletinin hikâyesi buydu. 24 Kasım’da on iki yaşımı doldurmuştum. Önümüzdeki haziranın 27’sinde ise, Rangiroa’ya uçacaktım. Yaz tatilimin tamamını orada geçirecektim. Sevinçten deliye dönmüştüm. Banyoda dişlerimi fırçalarken, delişmen keçi yavruları gibi, zıp zıp zıpladım. Akıl almaz bir coşkuyla banyonun her yanına diş macunu fışkırttım.

***

Anılarım beni alıp, üç yıl öncesine götürdü. O zamanlar dokuz yaşındaydım. İlk kez uçağa biniyor ve Rangiroa’dan ilk kez ayrılıyordum. Gökyüzünde olduğuma bir türlü inanamıyordum.

Yarı uykulu gözlerle çevremdeki sonsuz maviliği ve beyaz bulutları izlerken, kendimi deniz altında, eşsiz mercan kayalıklarının arasındaymışım gibi hissediyordum.

Uçakta, yanında refakatçisi bulunmayan, benden başka iki çocuk daha vardı. Ama onlar birer popo’as (yani, beyaz ırka mensup) çocuklardı. Biri kız, diğeri erkekti. Kız benimle yakından ilgilendi: Yanında getirdiği kitapları okumam için bana ödünç verdi. Tuvaletlerin yerini, üşüdüğümüz zaman kullanabileceğimiz battaniyeleri ve film izlerken takacağımız kulaklıkları gösterdi. Ayrıca, bize uçağın birinci katını gezdirmesi için, kabin memuruna ricada bulundu. Boing- 747 tipi bir uçaktı. O güne kadar, bir uçağın içinde kocaman bir merdivenin bulunabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama yanımdaki kızın, uçaklar hakkında bilmediği yoktu. Sürekli elimi tutuyordu. Benden üç yaş büyüktü. Yani, on iki yaşındaydı. Adı da Magali’ydi.

Rangi’de iken, İsidor adında bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte, sık sık, uçakların piste iniş kalkışlarını izlemeye giderdik. Ama onlar küçük çapta, pervaneli uçaklardı. Ömrümde, bir tek uçağın bu kadar kalabalığı içine alabileceğine inanmazdım. Oysa 747’nin içindeki insan sayısı, Avatoru’daki Katolik kilisesinin yemeğinde gördüğüm insan sayısından daha çoktu. Üstelik, kilise yemeğine köyün yarıdan fazlası katılmıştı. Kilise yemeğini hiç unutamıyorum: Herkes, bayramlıklarını giyerek kiliseye koşuyordu. Kadınlar, saçlarını çiçeklerden örülmüş taçlarla süslemişlerdi. Hepsinin de bellerine kadar inen saçları vardı. Hayal meyal hatırlıyorum; küçücük bir çocukken, uzun saçlı bayanların saçlarının altına saklanmak için, onlara yakın masaların arasına dalmaya çalışırdım. Yumuşacık, çiçek kokulu o ipeksi saçları koklamaya bayılırdım.

Ben, Mava’yı (yani, annemi) hiç görmedim. Ama büyük annemin söylediğine göre (bunu her fırsatta söylerdi) onun da saçları çok güzelmiş. Koyu siyah ve dolgunmuş. Taradığı zaman, ta dizlerine kadar uzanırmış. (Rangiroa’nın en güzel saçlı kadınıymış.)

Yedi çeşit Çin yemeği ısmarlamaya gücü yetenler, uzun masaların çevresine sıralanıp oturuyorlardı. Sonra da kendilerine sunulan Pekin ördeği, çiğ balık, limonlu piliç gibi önemli yiyeceklerin yanı sıra, genç kızların ahşap tepsiler üzerinde taşıdığı her türlü yiyecekten diledikleri kadar alıyorlardı. Bense, masaların arasına sokulup, bütün yemekleri gözden geçiriyordum. Nihayet, bir fırsatını bulup, buzda soğutulmuş taze Hindistan cevizi suyundan içmekle yetiniyordum. Arkadaşlarımla birlikte çılgın şeyler yapıyorduk. Masaların üzerinde, ufacık bir pasta kırıntısı bırakmıyorduk. Masalar temizlenince, onları bir düzene sokup ortalığı dans okulunun gösterilerine uygun hâle getiriyorduk. Dışarıda bekleyenler, artık içeri girebilirlerdi.

Önce küçük kızların dansı başlıyordu. Dansçıların arasında, teyzemin evlâtlığı Vayari de vardı. Bu isim, burada, yani Fransa’da insanlara biraz tuhaf gelebilir. Ama Polenezya’da çok sevimli bir isimdir. Anlamı da “Krallık Suyu” demektir. Vayari’yi dans ederken son gördüğümde, beline bağladığı peştamalın düğümü ansızın çözülmüş ve külotu gözükmüştü. Zavallı kızcağız, peştamalı yeniden bağlamaya çalışıyor; ama bir türlü beceremiyordu. Neredeyse, utancından ağlamak üzereydi. Bense arkadaşlarımla birlikte pistin kenarına oturmuş, kahkahalarla onun hâline gülüyordum. Ama şu anda çok pişmanım. Zavallının yanımda bir fotoğrafı bile yok. Şimdilerde, dokuz on yaşlarında falan olmalı. Yine eskisi gibi sıska ve sinirli mi acaba? Teyzemin kocası, eskiden olduğu gibi, küçük kıza hâlâ kötü davranıyor mu; bilmiyorum. Bunu düşünmek bile istemiyorum.

Şu anda, kilise yemeğinin sonunda, kalabalığın arasında oturan büyük annem geldi gözlerimin önüne… Sanki bir film izler gibiyim. Büyük annemin, hurma dallarıyla ve pembe püsküllü çiçeklerle taçlandırılmış olan başını görüyorum. Bir yandan çatık kaşlarıyla sigarasını tüttürüyor, bir yandan da mavi çiçekli beyaz peştamallarıyla pistte dans eden çiçek kolyeli kızları izliyor.

Büyük annemin kulağıma eğilerek fısıldadıklarını bugün bile işitir gibiyim:

“Senin annen, Rangiroa güzellik kraliçesi seçilmişti. Dans topluluğunun kılavuz oyuncusuydu. Onun dans edişini bir görecektin!.. Bunlar da bir şey mi?”

***

Henüz büyük annemle yaşadığım yıllarda, gün batımı saatlerinin ayrı bir tadı vardı. Büyük annem, balıkları ayıkladıktan sonra, daha önce hazırladığı pirinç tenceresini ocağın üzerine koyardı. Pirinçler, ağır ateşte tıkır tıkır pişerken biz de bank niyetine kullandığımız Hindistan cevizi kütüğünün üstüne yan yana otururduk. Derin bir sessizlik içinde, sırtımızı kulübenin duvarına dayayıp güneşin batışını seyrederdik.

Güneş, bazen, göz kapaklarını kül rengi bulutların oluşturduğu ateşten bir göz gibi görünürdü. Bazen de, gökyüzünün bize sunduğu fantastik tepelerin arasında göle doğru dökülen bir lâv şelâlesine dönüşürdü. Havanın kapalı olduğu zamanlarda ise sanki, ipekten dokunmuş bir tülün ufku perdeleyişini izlerdik. Kimi zaman, gökyüzünün buluttan arınmış hâline de tanık olurduk. Böylesi günlerin akşamında güneş, doğal bir seyir izlerdi. Köpüklü suların üzerinde, kızıl altın renginde, geniş ve parlak bir iz bırakarak batardı.

Büyük annemle gün batımının keyfini çıkartırken, bir yandan da, keskin çığlıklar atarak balık avlamaya çalışan “Oyyo” adı verilen sarı tepelikli, siyah kuşların ilginç hareketlerini izlerdik. Kuşlar, ani bir zıplayışla su yüzüne çıkan ve sonra birden kaybolan hızlı bir balık türünün peşindeydiler. Uzun, ince bir et dilimini andıran bu balıkları yakalayabilmek için, bütün marifetlerini gösterirlerdi.

Büyük annem, bazen, ayıkladığı iri balıkların başlarını suya atardı. Aradan birkaç dakika geçmeden, gölün ortasından kıyıya doğru yaklaşan “Mori” nin iri ve siyah yüzgecini görürdük. Mori, bizim kıyıya alışık olan bir köpek balığının adıydı. Büyük annemin suya fırlattığı balık başları, bu evcil canavarın ağzında bir anda kayboluverdi. Akşam yemeğini lüpür lüpür yutan Mori, koca kuyruğunu savura savura yeniden gözden kaybolurdu.

“Ailemizin Mori tarafından korunduğunu unutma!” derdi büyük annem. Bunu kanıtlamak için de, bana bir aile öyküsü anlatırdı: Söylediğine göre; büyük annemin erkek kardeşi ve onun iki arkadaşı, bir Faranis (Fransız)’nin gemisine atlayıp Mateva mercan adacıklarına gitmek üzere yola çıkmışlar. Zavallı Fransız’ın batmazlığına inandığı gemisi suda yüzen bir ağaç kütüğüne toslamış ve alabora olmuşlar. Gemi de batmış.

Dört adam, denizin ortasında, altı saat boyunca gemilerine çarpan ağaç kütüğüne tutunarak hayatta kalmaya çalışmışlar. En sonunda, ton balığı avlayan bir balıkçı, adamların çığlığını işitmiş ve onların imdadına koşmuş. Balıkçı onları kurtarıncaya kadar, bir yığın köpek balığı onların çevresinde dönüp durmuş. Zavallı Fransız tir tir titriyormuş. Köpek balıklarına yem olacağım düşüncesiyle korku çığlıkları atıyormuş. Ama büyük dayım (yani, büyük annemin kardeşi), onu yatıştırmak için;

“Sakın telâşlanmayın bayım. Ben sağ olduğum sürece bu hayvanlar kimseye zarar vermez. Bizi korumak için çevremizde dönüp durduklarını anlayamıyor musunuz?” diyormuş. Ama Fransız onun sözlerine hiç inanmak istemiyormuş.

Ara sıra, ilkokul öğretmenim Bay Atéo ile ikimiz bir tekneye atlayıp balık avına çıkardık. O zaman, büyük annem beni yanına çağırır ve kulağıma şunları fısıldardı:

“Eğer siz avlanırken Mori karşınıza çıkar da sana üç kez ardı ardına bir işarette bulunursa, hemen avlanmayı bırakmalısın. Bu durumu Bay Atéo’ya da haber ver ki, o da avlanmasın. Sakın unutma; Mori’nin bu hareketi, karada (evde) bazı şeylerin yolunda gitmediğine işarettir.”

Şu anda Fransa’dayım. Aradan üç yıl gibi uzun bir zaman geçti. Ve artık ben, bu tür hurafelere inanmıyorum. Ama büyük annemin ülkesindeyken farklıydı.

Bu konuyla ilgili şöyle bir söylence de duymuştum: Annemin, yirmi iki yaşında, denizde boğularak ölen bir erkek kardeşi varmış. Bu delikanlı, denize açıldığı bir gün, köpek balıklarının en irisi olan ve sadece geceleri ortaya çıkan Toretore adlı balığı güpegündüz karşısında bulmuş. Hayvan tam üç kez, dayıma (annemin kardeşine) saldıracak gibi olmuş ve ardından yüz geri edip gitmiş. Dayım, bunun bir uğursuzluk işareti olduğunu anlamış ve hemen kıyıya dönmüş. Bir de ne görsün; babası (yani, benim büyük babam), aygın baygın yerde yatıyormuş. Anlattıklarına göre; büyük babam kulübenin damını tamir etmeye niyetlenmiş. Ama kullandığı merdivenin basamaklarından biri iyice çürüdüğü için kırılmış. Büyük babam da merdivenden düşüp bayılmış. Büyük anneme göre, büyük köpek balığı Toretore’nin güpegündüz dayımın karşısına dikilişi, ona babasının merdivenden düştüğünü haber vermek içinmiş.

Büyük anneme; “Madem öyle, aynı köpek balığı neden dayımın boğulmasına engel olamamış?” diye sorduğumda, o sadece gözlerini kapatır ve “Ölüme gücü yeten bir yiğit henüz doğmadı.” diye başını sallardı. Bütün açıklaması bundan ibaretti. Durumdan hiç şikâyetçi değildi.

Büyük annemin odasında, etajerin üzerinde, anneme ait bir fotoğraf vardı. Bu fotoğraf babam tarafından, annemin o sıralar çalıştığı Sahil Otel’in önünde çekilmişti. Boynunda beyaz deniz kabuklarından yapılmış bir kolye vardı. Gülümsüyordu. Bu fotoğrafın yanı başında, dalgıç olan dayımın da bir fotoğrafı yer alıyordu. Hatırladığım kadarıyla çok yakışıklı bir yüzü vardı. Eski sinema aktörleri gibi gülümsüyordu. Fotoğraflar, her zaman, yeni toplanmış, açık mor renkli begonya çiçeklerinin arasına gömülmüş bir hâlde dururlardı. Çiçekler, her gün yenilenirdi. Fotoğrafın yanı başında birkaç tane de mum vardı. Ama onları hiçbir zaman yanmış hâlde göremezdim. Buna rağmen, bazı sabahlar, açık kapının önünden geçerken, burnuma yanık bir bal mumu kokusu gelirdi. Büyük annem, bu odaya her girişinde, iki parmağını birkaç saniye süreyle etajerin üzerine koyardı. Sanki bu hâliyle, ölmüş iki çocuğunu selâmlar gibiydi.

Büyük annemin şu an hayatta olan iki çocuğu daha vardı. Bunlardan biri, Loret teyzem. Kendi adını taşıyan bir pansiyonu işletiyor. Diğeri ise Fostin dayım… Büyük annemin en küçük çocuğu… Hava yollarında çalışan bu dayımı, üç veya dört kez görmüşümdür. Onun da üniformalı bir fotoğrafı vardı. Ama onun fotoğrafı, oturma salonu veya yemek odası diye adlandırdığımız bir odada dururdu. Burası aynı zaman da benim yatak odamdı. İçeride, benim yatağımla birlikte bir masa, dört sandalye ve kontrplâktan yapılmış eski bir komedin de yer alıyordu. Pencerelerde çiçek desenli basma perdeler asılıydı. Adına yemek odası da dediğimiz bu mekânı, hiçbir zaman amacına uygun olarak kullanmazdık. Yemeklerimizi, evin önündeki taraçada yerdik. Yağmurlu günlerde bile…

Ödevlerimi de verandanın altında yapardım. Odama sadece uyumak istediğim zaman girerdim. Oralar buralara göre, o kadar farklıydı ki!.. Oradayken giysi olarak, sadece üç adet şortum, iki adet tişörtüm ve bir adet gömleğim vardı. Bu durumu Fransız arkadaşlarım Eric ve Aleksandır’a söylemeye bile cesaret edemiyorum. Sadece okula giderken ayakkabı giyerdim. Biricik gömleğimi ise, büyük annem beni pazar ayinlerine götürürken kullanırdım.

Oradayken, zengin ya da yoksul, hiç birimizin fazla giysiye ihtiyacı olmazdı. Bunu Fransız arkadaşlarıma açıklayamıyorum. Fransa’ya gelirken, ayağıma zorla giydirilen ayakkabılardan ötürü ne sıkıntılar çektiğimi anlamaları mümkün değil. O gün neredeyse ağlayacaktım. Ayakkabı adı verilen bu işkence âletinin içinde, zavallı ayaklarımın acıyla burkulduğunu hissediyordum. Birazcık acı verse bile, kendi sahilimizdeki sivri mercan kayalıklarının üzerinde çıplak ayakla dolaşmayı yeğliyordum. Ayağımın altındaki otların engebeli dokunuşlarını yeniden hissetmeyi ve üzerinde koştuğum mercan kırıklarının çıkardığı porselen sesini yeniden işitmeyi o kadar çok istiyordum ki!..

Bazen kendi kendime soruyorum: “Bunca yıl ayakkabı ve çorapla dolaştıktan sonra acaba, benim topuklarım da beyazlarınki gibi yumuşamış mıdır? Eğer öyle olmuşsa, çocukluk arkadaşım İsidor, benimle alay edecektir. Sahile doğru korkusuz koşmak yerine, narin yapılı turistler gibi kalçamı kıvıra kıvıra yürüdüğümü görürse, eminim hâlime kahkahalarla gülecektir.

***

Büyük annemin ülkesindeyken “zengin” ve “yoksul” un ne anlama geldiğini pek bilmezdim. Büyük annemin kulübesi, ince tahtalardan inşa edilmiş bir yerdi. Topu topu iki odası vardı. Kulübenin bitişiğinde, üstü palmiye dallarıyla örtülmüş ve içine gazlı yemek sobası yerleştirilmiş bir bölme daha vardı ki, burayı mutfak olarak kullanıyorduk.

Mutfak duvarının hemen dibinde, dört adet iri mercan tuğlasıyla çevrelenmiş bir de odun ocağımız vardı. Tuvaletimiz, iki Hindistan cevizi ağacının arasına kazılmış kocaman bir çukurdan ibaretti. Büyük annem, çağanozların insan dışkısını verimli bir toprağa dönüştürdüklerini söylerdi.

Mutfağımızın en lüks yanı, tatlı sayılabilecek bir musluk suyumuzun bulunmasıydı. Sabah akşam, bu musluğun altına dikilir, dişlerim çatırdayarak yıkanırdım. Palmiye liflerinden örülmüş bir hasırı da kendime siper ederdim. Büyük annem de aynı şekilde yıkanırdı. Ama o, yıkanmak için, ya sabahın alaca karanlığını ya da gece yarısını seçerdi. Kimi sabahlar, şırıl şırıl akan su sesiyle birlikte, büyük annemin şarkı mırıltılarını da işitirdim. Büyük annem, vücudumuzun parlak ve güzel görünmesi için, yıkandıktan sonra iyice kurulanmamız gerektiğini söylerdi.

Kulübemizin önünde üç adet limon ağacı vardı. Bunlar, büyük annemin kocası (yani, benim büyük babam) tarafından dikilmişti. Büyük annemin, her ne zaman üç beş kuruş paraya ihtiyacı olsa, biraz limon toplar; birkaç plâstik torbaya doldurur ve Tinito (Çinli)’nun dükkânına götürürdü.

Büyük annemin, çiçeklerden ördüğü çift katlı kral taçları çok ünlüydü. Herkes tarafından bilinirdi. Rangiroa’ya herhangi bir yabancı devlet büyüğü veya önemli bir adam gelip gideceği zaman büyük anneme sipariş verirlerdi. Çünkü bizim oralarda, yabancı konukların çiçek kolyelerle karşılanması önemli bir gelenekti. Böylesi günlerde, hava limanlarıyla gemiler kral tacı ve salkım çiçek sepetleriyle süslenirdi. Polenezya’da yabancı konuklar uğurlanırken kendilerine, genellikle, deniz kabuklarından yapılmış kolyeler sunulurdu. Ama bizim Rangi’de daha çok basit kral tacı sunmak yaygın bir âdetti. Büyük annemin bana verdiği bir krallık tacını hâlâ yanımda taşırım. İyice kuruyup karardı, ama onu her zaman saklayacağım. Bugün bile kokusunu duyumsuyorum. Veya bana öyle geliyor.

Büyük annem, küçük deniz kabuklarından yapılmış uğurlama kolyeleri de satardı. Deniz kabuğu bulabilmek için, Hindistan cevizi ağaçlarının arasında nereyi kazacağını iyi bilirdi. Kazdığı yerden binlerce deniz kabuğu çıkartırdı. Kabukların hem sarı hem de koyu pembe olanları vardı. Bu tür kabuklar, deniz altında değil; kumsalın belli yerlerinde bulunurlardı. Niçin öyleydi, bilmiyorum. Büyük annemin sattığı kolye dizileri, daha çok koyu renkli, ucu sivri kabuklarla, benim okyanus kıyısındaki kumsalda topladığım açık mor renkli sedeflerden oluşurdu. Elinde iğnesiyle verandaya oturan büyük annem, saatler boyunca “tık. tık.” sesleri arasında deniz kabuklarına delik açardı. Büyük annemin kazanç yollarından biri de Hindistan cevizi unundan yaptığı nefis ekmeklerdi. Benim de çok hoşuma giden bu ekmekler, her pazar günü, bir başka Çinli’nin bakkal dükkânında satışa sunulurdu.

Yeni ay doğduğunda, büyük annemle birlikte, akşamları dalgakıranın üstüne balık tutmaya giderdik. İkimizin de birer oltası vardı. Ama kamış çubuğuna bağlı birer olta değildi bunlar. Misina adını verdiğimiz sağlam yapılı bir naylon ipten ibaretti. Oltalarımızı başımızın üzerinde şöyle bir çeviriyor, sonra da Avatoru Boğazı’nın koyu mavi sularına doğru fırlatıyorduk. Oltanın iri uçlu iğnesine, benim daha önce ölmüş ahtapot parçalarından bükerek hazırladığım küçük yemlerden takıyorduk. Oltamızın kurşunu, basit bir inşaat demirinden ibaretti. Bir akşam, ikimiz birlikte “ördek gagası” adı verilen, beş adet “Oyo” balığı yakaladık. Balıklardan ikisi oldukça iriydi. Büyük annem, onları Beatris Lokantası’na sattı. Diğer ikisini teyzeme ait soğuk hava deposuna kaldırdı. Sonuncusunu ise, haşlanmış tara yaprağı ve rezene taneleri eşliğinde fırına sürüp pişirdi. Mımm!.. Şu anda sadece onun lezzetini düşünüyorum!..

Çarşamba günleri (okula gitmediğim zamanlar) büyük annemin, dağ gibi yığılmış yatak çarşaflarını, peçeteleri ve yastık kılıflarını büyük bir titizlikle ütüleyişini çok iyi anımsıyorum. Bu işleri hangi otel veya lokanta için yapıyordu, bilmiyorum. Ama şu anda, bunları düşündükçe, büyük annemin yoksul bir kadın olduğunu anlayabiliyorum. Babam, benim bakım masraflarım için, büyük anneme her zaman para yollardı. O nedenle hiçbir şeyim eksik olmazdı. Ama büyük annem hasta düştükten sonra bazı şeyler değişti. Zavallı kadıncağız, hastaneden döndükten sonra, yukarıda sözünü ettiğim ufak tefek işleri bile yapamaz oldu. Bunu üzerine, beni teyzeme emanet etti. Ama orada pek sevimli şeyler yaşadığımı söyleyemem.

***

Loret teyzem yumuşak huylu, çalışkan ve neşeli bir kadındı. Özellikle kocası uzaklarda olduğunda daha neşeliydi. Teyzem önceleri, Tahiti’de sekreterlik yapmış. Sekiz yıl boyunca, azar azar para biriktirmiş. Daha sonra, mirastan payına düşen, deniz kıyısındaki boş alanı değerlendirmiş. Ağaç kazıklar üzerine “Bungolov” adı verilen tek katlı, iki adet ahşap ev inşa ettirmiş. Ardından da burayı kendi adını taşıyan bir pansiyon hâline getirmiş. Yani, Loret Pansiyon… Pansiyonun çevresi, teyzemin diktiği Hindistan cevizi ağaçları, bamya çiçekleri, gelin taçları ve daha bir yığın bitki örtüsüyle çevriliydi. Hatta içlerinde bir incir ağacı vardı ki, onu gören popa’alar (beyazlar) her nedense şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Teyzemin kocası iri yarı, işsiz bir adamdı. Tahiti’deyken ne iş yapıyordu bilmiyorum. Ama burada (Rangiroa’da), gün boyunca hemen hemen hiçbir iş yapmazdı. Yaptığı tek şey, uyuşuk uyuşuk balık avlamak ve teyzemin aldığı mobiletle sokaklarda tur atmaktı. Bazen bir kutu kibrit almak için, mobilete atlayıp gider ve gece yarısına kadar gelmezdi. Ya köylülerle gülle oynayarak vakit geçirir ya da bira içip sızardı. Özellikle, bir Tahiti birası olan Hinona’yı çok içerdi. O zaman da çekilmez bir adam oluverirdi. İpe sapa gelmez bahaneler uydurup zavallı Vayari’yi bir güzel pataklardı.

Teyzemin yanına taşınalı yaklaşık bir hafta falan olmuştu. Bir akşam teyzemin kocası, genellikle müşterilerin yemek yediği çardağın altına oturmuş yine içiyordu. Bir ara, yeri göğü inleten çirkin sesiyle;

“Vayari!.. Vayari!..” diye haykırdığını işittim. Meğer köpeklerden biri, eniştem olacak adamın plâj terliklerinden birini götürmüş. Zavallı kızcağız, o sırada, benimle birlikte verandaya oturmuş, bana ödevlerini kontrol ettiriyordu. (Nedense, o sıralar, öğretmen olmaya pek hevesliydim.) Vayari, eniştemin çığlığı karşısında öyle bir irkildi ki, yerinden top gibi zıpladı. Yüzündeki gülücük, bir anda siliniverdi. Bunun nedenini bir türlü anlayamadım. Kızcağız, apar topar yerinden kalkıp doğruca çardağın altına yöneldi. Zaten bir deri bir kemik olan zavallı kızı, eniştemin ayı pençesini andıran iri ve nasırlı ellerinin arasında debelenirken görmek benim için bir kâbus olmuştu. Bu manzarayı sadece birkaç saniye izleyebilmiştim. İçimde ani bir öfke belirmişti. Teyzemin kocası olacak zorbayı oracıkta öldürmek istedim. Ama küçücüktüm. Bir tek söz söylemeye bile cesaretim yoktu. Öte yandan, boğazım düğüm düğüm olmuştu. İstesem de konuşamazdım. Yine de verandayı aydınlatan ampulün ışığı altında, öfkeyle ayağa kalkabilmiştim.

Eniştem, Vayari’yi kollarından yakalamış, sanki bezden bir bebek gibi havada sallıyordu. Sanırım, benim kendisini izlediğimi gördü ve kızı bıraktı. Zavallı Vayari, adamın elinden kurtulur kurtulmaz oradan uzaklaştı. Zavallıcık yediği sopalara aldırmadan, yine de o tembel ve sarhoş herifin kaybolan plâj terliğini bulmak için gecenin karanlığında kaybolup gitti.

Ertesi gün, her zaman olduğu gibi, kahvaltı masasını hazırlıyordum. Eniştemin kahve bardağını önüne koyarken, adam beni kolumdan tutup; “Bana öyle ters ters bakma ufaklık.” dedi. “Sen kendini köpek balığı falan mı sanıyorsun yoksa?”

Ah keşke!.. Nerde bende o şans!.. Şu anda, bütün zorbaları ortadan kaldırmak için, adam yiyen iri bir köpek balığı olmayı o kadar çok isterdim ki!.. Hayatımda hiçbir kimseden bu kadar nefret etmemiştim. Bu gün bile, o adamı düşündükçe, nefret duygularım yeniden kabarıyor. Beni “yarım herif” diye çağıran sadece oydu. Bizim oralarda, melezleri “yarım” diye çağırmak bir âdetti. Ama ev içinde, eniştem olacak adamdan başka beni böyle çağıran kimse yoktu.

Büyük annem, bana gönderdiği her mektubun sonunda; “Vayari de sana öpücüklerini yolluyor.” diye yazıyordu. Bu satırları okur okumaz, o uğursuz gece yeniden gözlerimin önünde canlanıyor ve yüreğim daralıyordu. Zavallı kızın, kuruyan gözyaşları arasında içini çeke çeke hıçkırması ve bana söyledikleri hâlâ kulaklarımda. Sanki teskin edilmeye, avutulmaya muhtaç olan benmişim gibi bana şöyle demişti:

“Biliyorsun; Loret teyzen ona bir çocuk veremediği için bana böyle hırçın davranıyor. Üzüntüsünden beni bir türlü sevemedi.”

O günlere ait anılarımın arasında, bir kişi daha gözlerimin önüne geliyor: Bu adam aksanı bozuk, tuhaf bir beyaz (popa’a)’ydı. İnci tarlalarında aşılama yapan, profesyonel bir dalgıçtı. Bir keresinde, Kaptan Kusto’nun Kalipso adlı araştırma gemisine binip ünlü denizciyle birlikte uzunca bir yolculuğa çıkmıştı. O günlere ait hatıralarını anlatmaya bayılırdı. Mutfakta teyzeme yardım eden genç bir kız vardı. Sanırım kuzenlerden biriydi. Adam, bu kızı gördüğü zaman değişik bir havaya girerdi. Saçlarını taramaya başlar, bir yandan da yüksek sesle gevrek gevrek gülerdi. Onun bu komik davranışı, hepimizi eğlendirirdi. Sanırım; adamın bizim pansiyona gelişinin ilk günleriydi. Vayari’yle birlikte çardağın altındaki müşteri masalarına öğle yemeği servisi yapıyorduk. Adam, gülümseyerek yüzümüze baktı ve:

“Siz kardeş misiniz?” diye sordu.

Vayari, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Kucağındaki ekmek sepetiyle oracıkta dikilip kaldı. Adamın sorusunu ben yanıtladım:

“Evet, o benim kız kardeşim.”dedim. Vayari, rahatlamıştı. Doğal bir tavır takınarak servise devam etti.

O günden sonra, bu soruyu soran bütün turistlere aynı şekilde cevap vermeyi kararlaştırdık. Bu benim hoşuma gittiği gibi, Vayari’yi de yeterince mutlu ediyordu.

Pazar günleri, pansiyonun karşısındaki küçük limanın orada, deniz dibi avına çıkıyordum. Bazen Vayari de benimle birlikte gelmek için peşime takılıyordu. Onu kendimden uzaklaştırmak için:

“Bana bak Vayari, eğer peşimi bırakmazsan, seninle kardeş olmadığımızı Faranis (Fransız)’e söylerim.” diye gözdağı veriyordum. O da ister istemez kıyıya dönüyordu. Çünkü Vayari, su altında beni izleyemeyecek kadar küçüktü. Deniz dibi avcılığımın en heyecanlı yerinde işimi bozuyordu. Örneğin; bir deniz dibi mağarasına girmek üzereyken veya deliğinden çıkan bir ahtapotun yerini saptadığım sırada Vayari, ağlamaya başlıyordu:

“Ne olursun Taurama; beni buradan çıkar. Çok yoruldum; köpek balıklarından korkuyorum.” diye yalvarıyordu. Bu da beni sinirlendiriyordu.

Vayari, henüz küçücük bir bebekken Loret teyzeme Papet’te evlâtlık olarak verilmişti. Bu anlayış, o ülkede, çok çocuklu yoksul ailelerin her zaman başvurduğu sıradan bir işti. Küçük kızın kardeşim olduğunu söyleye söyleye, bunun bir yalan olduğunu tamamen unutmuştum.

Bir akşamüstü, ilkokul öğretmenim, bizim pansiyona yemek yemeye gelmişti. Kendisine bazı sorular soran Faranislerden birine şöyle dediğini işittim:

“Biliyor musunuz beyefendi; adamızdaki yaşam anlayışı iyice değişti. Eskiden çocuklar, Tanrı’nın sunduğu birer nimetti. Yani, çocuk evin kralıydı. Ama şimdi öyle mi? İnsanlar yoksullaştıkça, kendi çocuklarını sırtlarına vurulmuş ek bir yük olarak görmeye başladılar. Onlara kızıyorlar ve kötü davranıyorlar. Ne yazık ki öfkemizi her zaman en zayıf olanlardan çıkartıyoruz.”

Oysa eniştem yoksul sayılmazdı. Ama niçin zalimdi. Teyzem ise; Vayari’yi kendi kızı gibi sevebiliyordu. Büyük annem yoksul bir kadındı; ama benim için deli divane oluyordu. Bana “gözümün nuru” diye sesleniyordu. Ama ortada anlamadığım bir şey vardı. Sanırım bunu sonsuza kadar da anlayamayacaktım.

 

2019-04-04T03:35:40+03:00
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam