“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık da Müslüman İstanbulluyum” diyen Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver aramızdan ayrılalı 33 yıl olmuş…

 

 Yazar: Ömer Faruk Şerifoğlu

 

Ömrünü tıp, sanat ve kültür tarihimize adamış, akıl almaz bir çalışkanlıkta, sıra dışı bir kültür adamı olan Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (17 Şubat 1898 – 14 Şubat 1986), aramızdan ayrılalı 33 yıl olmuş. Süheyl Ünver, kültür ve sanat tarihimizle az-çok ilgili hemen herkesin muhakkak, birkaç eserinden yararlandığı, dünümüzü bugüne bağlayan müstesna bir şahsiyettir. 88 yıllık ömrünün fasılasız 75 yılını hekimliğinin yanı sıra; okumak, yazmak, araştırmak, ders vermek, resim yapmak, tezhip çalışmak, sohbet etmek ve arşiv oluşturmakla geçiren Ünver’den geriye öyle bir miras kalmıştır ki; bir insan ömrüne bunca emek ve ürün nasıl sığar, diye düşündürür… İki bine yakın yayınlanmış eserinin -kitap, makale, risale, gazete yazıları- özetleriyle dökümünü, müstakil bir kitap olarak yayımlanmıştır.

Bu 2 bin kadar yayın dışında Süheyl Ünver külliyatının asıl önemli damarı, sayısının 3 bin civarında olduğu sanılan defterleridir. Bu defterlerden bin 150’si Süleymaniye Kütüphanesi’ne sağlığında kendisi tarafından vakfedilmiştir. Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü ve 12 Eylül sonrası üyeliğinden çıkarıldığı Türk Tarih Kurumu’nda yine yüzlerce defterin yanı sıra muhtelif konularda yüzlerce dosyadan oluşan geniş arşivler bulunmakta, koleksiyonun sanat konularına dair önemli bir kısmı ve 400 kadar defteri de halen ailesindedir. Dolayısıyla bu toprakların kültürü, tarihi ve sanatına dair, herhangi bir konuda çalışacakların, Ünver’in o konudaki çalışmalarını görmek için Süleymaniye Kütüphanesi’nden başlayarak, mutlaka bakması gerekir.

Süheyl Ünver’in çalışmalarını, daha sağlığında hafife alan, küçümseyenler; araştırma ve yayınlarını sahiplenmeye çalışanlar; kıskançlıkla ona zarar vermek isteyenler (ki bunlar arasında başarılı olanlar da vardır, emekliliğini takip eden günlerde, üniversitede odasındaki arşivinin büyük bölümü Seka’da kâğıt hamuruna dönüştürülmüştür) olduğu gibi konjoktüre uygun olarak son yıllarda giderek çoğalan bir “şeyh” yaratma çabası da vardır. Süheyl Ünver, tanıyanların büyük çoğunluğunun hemfikir olduğu gibi bir “insan-ı kâmil”, yani olgun bir insandır ama “şeyh” olacak olsaydı bunu kendi isterdi ve bugünkü potansiyel kadar olmasa da o günlerde de yeteri kadar rağbet görürdü, sanıyorum. Çalışmalarına dair söylenenleri ise sadece kıskançlıkla açıklayamasak da “meyve veren ağaç taşlanır” deyip, geçelim… Detayını meraklıları nasılsa arar, bulur…

 

Hem âlim hem sanatkâr
Sultan II. Abdülhamid döneminin Posta ve Telgraf Nezareti İstanbul müdürlerinden Tırnovalı Mustafa Enver Bey ile ünlü hattatlardan Mehmed Şevki Efendi’nin kızı Safiye Rukiye Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya gelen Süheyl Ünver, 1915’te girdiği Mekteb-i Tıbbiye’den 1920’de mezun olur. Haseki hastanelerinde hekimlik yaptığı yıllarda Dr. Âkil Muhtar Özden’in asistanlığını üstlenir. 1927-1929 arasında Paris’te Fransız Prof. Marcel Labbé’nin yanında ihtisasını tamamlar. 1927’de Paris’teki ihtisas günlerinde, hekimlik çalışmalarının yanı sıra Biblotheque National’de Şark yazmaları bölümünde, Türk–İslâm tıbbına ait yazma kitapları incelerken, bir taraftan da aynı kütüphanede bulunan eserlerden, Türk süslemesinin nadide örnekleri olan tezhip ve minyatürleri kendisi için istinsah eder, kopyalarını çıkarır.

1930’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde akademik hayata başlar ve ülkemizde ilk kez sistemli ‘tıp tarihi’ derslerinin verilmesine öncülük eder. 1933’te Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü’nün kuruculuğunu üstlenir ve enstitü çatısı altında, muazzam bir kütüphane, arşiv ve müze oluşturur. Türk-İslâm tıp tarihi araştırmalarına yönelik ilmî makalelerin yayınlandığı Türk Tıp Tarihi Arkivi dergisini (1935-1943; 22 sayı) çıkarır, Türk-İslâm tıbbına ilişkin temel kaynakların tercüme edilmesini sağlar. 1939’da profesör, 1954’te ordinaryüs profesörlüğe yükselir. Tıp Fakültesi ve Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki görevinin yanı sıra, 1936’dan 1955’e kadar aralıksız 19 yıl, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türk süslemesi, tezhib ve minyatür öğretmenliği yapar. 1967’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçer ve bu kez burada yeni bir enstitü meydana getirir ve “Tıp tarihi” derslerinin yanı sıra verdiği “Türk süslemesi” seminerlerini vefatına kadar burada sürdürür.

Süheyl Ünver, aile ocağında, dedesi hattat Mehmed Şevki Efendi’nin konağında ateşlenen sanat aşkını, tıp tahsili sırasında devam ettiği Medresetü’l Hattatin’de geliştirir. 1916-1923 yılları arasında, dönemin ünlü hattatlarını, tezhib ve ebru ustalarını tanır. Yeniköylü Nuri Bey’den tezhip, Necmeddin Okyay’dan ebru dersleri alır, eniştesi hattat Hasan Rıza Efendi’den de sülüs ve nesih yazı meşk eder. Yine bu yıllarda, ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey’in öğrencisi olur, karakalem ve suluboya resim yapmayı öğrenir. Gençlik yıllarında, dönemin ileri gelen mutasavvıflarından Balıkesirli Abdülaziz Mecdi [Tolun] Efendi’nin sohbetlerine katılır.

 

“Kaybolan İstanbul”un iki ressamı
Türk resim tarihinin büyük ustalarından Hoca Ali Rıza Bey (1864-1930), devrinin yaşayışını ve eski eserleri inanılmaz derecede seven ve bu sevgiye tabiat güzelliklerini katmaktan hoşlanan usta bir ressamdır. Süheyl Ünver, Hoca Ali Rıza Bey ile tanıştığında 18 yaşındadır. Birlikte çıktıkları İstanbul gezileri ve resim çalışmaları hocasının ölümüne kadar sürer. Ünver’in üslûbu, hiçbir zaman hocasının estetik ve sanat düzeyine erişememiş olsa da aynı duyarlılıkla, eski İstanbul’u kayda geçirmeye ısrarla devam eder.

Daha çok kendi başına yaptığı şehir gezmelerini 1960’lardan sonra öğrencileriyle birlikte, şehrin tarihi mekânlarını yerinde tespit arzusuyla sürdürür. Bu gezilerde gözüne hoş gelen, resmetmeye değer bulduğu hiçbir köşeyi atlamak istemez; hemen civardan temin edilen bir sandalye ve bir bardak su ile “kırkambar çantası”nda her an hazır olan kâğıt, kalem, suluboya kutusu ve fırçasıyla resme başlar. Bir taraftan da kendisini izleyen öğrencilerine, o mekân hakkında değerli bilgiler aktarır.

“Bilim her şeyi bilmek değildir, bilim neyi nerede bulacağını bilmektir” diyen ve her zaman şifahi bir toplum oluşumuzdan şikâyet eden Ünver, karşılaştığı her şeyi yazı ve resim ile tespit etmeye çalışmıştır. Hafızaya güvenilmesine kızar ve bir yazısında bu şikâyetini şöyle dillendirir: “Zamanında Kanunî’nin Süleymaniye Camii’ni açmaya geldiğini elbette görenlerimiz vardı… Bir köşeye bu intibalarını kaydetselerdi ve bir defterin yaprağında bugünü bulsaydık, fena mı olurdu? Ben bu geçmiş kişilere, ellerinde olan imkânları kullanmayan insanlara küskünüm…”

Hakkında monografik bir eser kaleme alan Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Ünver’in kişiliğini şu cümlelerle özetler: “Türk kültür bereketinin bu topraklardaki bekasına sönmeyen bir imanla bağlı, bu imanla eser üzerine eser vermiş olan Ünver, müktesebatının aydınlığında, müstesna bir terkiptir. Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim damarlarını başarıyla bir terkibe dönüştürmesinin ifadesi, kendisini setretmiş bir İslâm mutasavvıfı olmasıdır. Gönlünü aklıyla birleştirmesi en belirgin çizgilerini tasavvufi şiirlerinde, tezhip, minyatür ve suluboya resimleriyle dışarıya aksettirirken, ilim ve sanat eserlerine taşıdığı gönül ve akıl birlikteliğini de İstanbul efendiliğiyle temsil etmiştir.”

“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık da Müslüman İstanbulluyum” diyen Ünver, doğumu, yetişmesi, aldığı kültür ve nihayet ölümü ile kavuştuğu toprakla da İstanbulludur. Onu has bir İstanbullu yapan gerçek, bu şehrin pitoresklerini yakalamak isteğiyle açıldığı İstanbul’a dair, sadece kalemiyle değil, fırçasının ucundan dökülen, bugün ruhunu yitirmiş mekânlar ya da her biri birer masal mekânına dönüşmüş İstanbul köşeleridir.

Yukarıda da değindiğim gibi muhtelif kurumlara dağılmış mirasının dijital olarak dahi olsa bir çatı altında toplanması ve ulaşılır kılınması kültür hayatımıza yapılabilecek büyük bir katkı olacaktır.

Hâsılı bu toprakların benzerini bir daha zor göreceği, Ünver Hoca’yı, saygı ve sevgiyle anıyorum…

*Gülbün Mastera Arşivi

 

Ünver hakkında daha fazla bilgi için bakınız:

* İsmail Kara (haz.), A. Süheyl Ünver’in İstanbul’u, İstanbul: Büyükşehir Belediyesi, 1996.

* Gülbün Mesara, Aykut Kazancıgil, Ahmet Güner Sayar (haz.), A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, İstanbul: İşaret Yayınları, 1998.

* Ahmet Güner Sayar, A. Süheyl Ünver, Hayatı-Şahsiyeti ve Eserleri, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2004.

* Ömer Faruk Şerifoğlu (haz.), Süheyl Ünver, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017.

 

 

2019-03-12T01:08:31+03:00
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam