Yazar: Gülenay Pınarbaşı

 

Safiye Erol’un diğer kadın romancılardan önemli bir farkı da sağlam mekan algısı ve kurgusudur. Heterodoks bir anlayış hakimdir.

 

Batı, son iki yüzyıldır insanı tartışıyor. Tarihte (bilinen) ilk defa Eski Yunan’da çözülecek bir mesele olarak ele alınan insan-dünya ilişkisi, modern devirle beraber Husserl’in tanımıyla “insanı bilme tutkusu”na evriliyor[1].

İnsanı bilme tutkusu, sosyal bilimlere, edebiyata ve sanata çeşitli şekillerde tezahür etmiş, teknoloji ilerledikçe insanı ve dünyayı bir bütün olarak ele alma yetisi zayıfladığı kabul edilmiştir. İnsanı bütün yönleriyle ele alan yaklaşımlar gittikçe önem kazanmıştır. İşte gelişmenin ivme kazandığı son iki yüzyılda roman türü görünür olmuştur. Roman, tür olarak moderndir. Sanayi ve teknolojik gelişmelerle beraber ortaya çıkmış ve olgunlaşmıştır. Modern çağdan önce dünya nettir. Kundera’nın müthiş benzetmesiyle “Don Qujote evinden çıktı ve artık dünya tanınmayacak hale geldi”. Net dünya, bulanmaya başladı. İnsanı bilme tutkusuyla, insan hayatı araştırılmaya başlandı ve yüzlerce görece değer sahip bir insan modeli ortaya çıktı. Bu yeni insan, köken olarak Avrupalı mıydı? Evrensel miydi? Geleneksel dönemle ne kadar bağlantılıydı gibi sorulara çok çeşitli cevaplar verildi-veriliyor. Yeni insan-romanlarla paralel biçimde tartışılırken romanın kökenine dair açıklamalar aslında yeni insanı açıklamaya çalışma çabası ile harmanlanıyor. Örneğin Milan Kundera’ya göre roman, Avrupa’ya özgüdür. Fatih Andı ise, “İnsan, Toplum ve Edebiyat” kitabında özet olarak roman türünün Türk edebiyatının daha “saf” (pure) olan, yani karmaşık-bulanık olmayanın karşılığı olan hâli bozduğunu, Tanzimat’tan beri tartışılma biçimiyle aktarmıştır. Evet roman türü, bu topraklarda ilk ortaya çıktığında reddedildi. Özellikle kadınlar üzerinden tartışıldı. Roman okumak, kadınlar için “muzır” kabul edildi. Bu keskin görüşü açıkça ifade edenlerin yanı sıra örtülü bir biçimde hemen her kesim kuşkusunu ortaya koydu. Fatih Andı, aynı çalışmasında kadınlara romanın yasaklanması gerektiği çağrısını yapan isimler arasında (değişik tonlarda) Mehmed Celal’i, Beşir Fuad’ı, Nabizade Nazım’ı, Tevfik Fikret’i ve Rıza Tevfik’i saymıştır. Türk edebiyatı pek tabiî ki içinde birçok nesir türü barındırmaktadır, basit kurgulu efsaneler, masallar, menkıbeler onlarca nesir türü yüzyıllar içinde teşekkül etmiştir. Romanı, bu geleneksel türlerden ayırıp kuşkulu duruma düşüren durum, şahsi mahremiyeti ifşa ve sürekli çatışmaya dayanan kurgusudur. Romandan önce hiçbir tür Türk edebiyatında bu denli insanın özeline eğilmemiştir. Belki devrin ileri görüşlü sayılabilecek isimlerinin kadınların roman okumasına karşı çıkışları o gün için anlaşılır bir durumdur. Zira büyük Fransız yazar Flaubert doğu toplumları için şöyle bir öngörüde bulunmuştur: “Avrupalı kadın örneği bulaşıcıdır. Günün birinde doğulu kadınlarda başlayacak roman okumaya, işte o zaman elveda Türk sakinliği ve huzuru…”[2] Eskinin bu şekilde çatırdayıp hızla yok olması bütün toplumlar gibi Osmanlı toplumunu tedirgin etmiştir. Aslında bu tartışmanın kadınlar üzerinden ilerleme nedeni, doğunun mahremiyet algısının kadının merkezde olduğu ev hayatının ve iç alemin mahremiyetidir. Bu mevzu uzar. Fitnat hanımlar, Nigar hanımlar, Fatma Aliyeler, İhsan Raifler ne şartlarda şiir yazmıştır? Türk kızları için kadim temenni, pencerenin önünde gergef işlemesi midir? Bugün bile en görünür sanat-edebiyat toplantılarında, dergilerinde kadın yazar-şair sayısının az olması/olmamasının nedeni nedir? Kestirmeden cevap vereyim, geleneğin bahane edildiği ilkel barajlar. Bu bahsi burada kapatıp Safiye Erol’a doğru yol almaya çalışacağım.

YAZARLA METİN ARASINDA CİĞERDELEN

Bu tartışmalardan çok zaman sonra değil 1902’de Uzunköprü’de doğan Safiye Erol, içinde doğduğu toplumun kadınlardan farklı bir biçimde, 1919’da liseyi bitirip akademik kariyer yapmıştır. Üstelik Almanya’da. Küçücük yaşta kendisini Doğu ve Batı medeniyetinin ortasında bulur. Öğrenim gördüğü yıllarda ailesinden aldığı köklü terbiye ile kendi kültüründen yani ait olduğu dünyadan kopmaz. Bir bakış açısına göre Tanzimat edebiyatçılarının korku dolu kehaneti yerine gelmiş, bu denli tahsil yapan bir kadın yazar, kadın ruhuyla kadın bedeninin en mahrem yönlerini ortaya koyan romanlar yazmıştır. Bir diğer bakış açısı ile içinden geldiği milli ve tasavvufi kültürle modern insanın sorunlarına cevap aramıştır. Yaşadıkları döneme göre yüksek öğrenim görmüş kadın kahramanlar, hayatta sadece “aşk” karşısında yenilgiye uğrarlar. Düştükleri aşk karmaşasını tasavvufî bakış açısıyla çözme yollarını denerler.

Romanlarında millî, tarihî ve mistik bir hava hâkimdir. Folklorik denebilecek unsurları kendinden önce kimse Türk edebiyatında bu denli kullanmamıştır. Ele aldığı konulara kadın hassasiyeti ile yaklaşan Safiye Erol’un eserlerinde olaylar, çatışmalar “kadın” kahramanların merkezinde gelişir. Derinlik ve edebi bakımdan mükemmelliği yakalayan eseri Ciğerdelen’de serhat tarihinin iki yüz yıllık bir dönemini ele alır, efsaneler ile gerçekler iç içe geçer. Bu geçişlerin örgüsü aşkın derinlikleridir. İnsan ruhunun karanlık, gölge yanları belki Safiye Erol’dan önce hiçbir Müslüman Türk kadını tarafından bu netlikte anlatılmamıştır.

Safiye Erol, batıyı tümden reddeden görüşlere karşın batıdan gelen her şeyi değersiz görmez. Ancak bütün erdemler onun içinden çıktığı kültüre aittir. Bu noktada bir kuşku götürmeyen birçok fikre ve ifadeye sahiptir.

Safiye Erol’un çağdaşı olan kadın yazarlar Kerime Nâdir, Mükerrem Kâmil Su, Güzide Sabri, Muazzez Tahsin Berkand, Şükûfe Nihal Başar da kadın kahramanları yazmıştır. Ancak hiç biri Erol kadar derinleşememiştir. Onun kadın kahramanları da diğer çağdaşlarının kahramanları gibi mutsuzdur, ferdi aşk acısı çekerler. Ama bu mutsuzluğun onları götürdüğü nokta manevi olarak yükseliştir, olgunluktur. Çok ilginç bir şekilde Erol, devrinin ve içinden çıktığı dini-milli çevrenin ahlâkî yargılanmalarından uzak kadın kahramanlar yaratmıştır. Yozlaşmaktan kaçınmaya çalışan bir cinsellik anlayışı vardır. Lüksemburg, Kollontay ya da Zetkin gibi cinsel devrim-ideoloji ilişkisinin savunucusu olmasa dahi hayatın tabii bir parçası olarak kabul eder cinselliği Erol. Bir röportajında en çok Felsefe, tarih, tasavvuf edebiyatı, Halk edebiyatı, masallar okuduğunu söylemiştir. Belki de cinselliği tasavvufi felsefede yer aldığı gibi tekamül için bir basamak kabul etmiştir. Olduğu yerden ne bir fazla ne bir eksik değer yüklemiştir cinselliğe. Küçümsememiştir. Safiye Erol’un diğer kadın romancılardan önemli bir farkı da sağlam mekan algısı ve kurgusudur. Heterodoks bir anlayış hakimdir. Mekanlara bazı gizci yani Batıni anlamlar yüklenmiştir. Ancak bu gizler okurun kodları doğrultusunda çözülebilir. Ustalıkla gizlenmiş hakikatin dış odası görünürde bir kadının erkeğe aşkıdır. Bu durum yeni Türk edebiyatı için nadir rastlanan başarılı durumlardandır.

Yazacak, anlatacak daha çok şey var Safiye Erol için, Umberto Eco’nun uyarısını dikkate alarak, yorumdan aşırı yoruma geçmek istemiyorum. Meşru da bulmuyorum aşırı yorumu. Metin öncesi dönem olan yazarın niyeti mevzuuna bir miktar atıfta bulundum, Erol’un yetiştiği Edirne-Balkanlar ve kültürüne bağlılığı bahsinde. Bugün örneğin Ciğerdelen’in doğumundan onlarca yıl geçmişken metnin niyeti bakımından daha da sağlamlaştığını düşünüyorum. Tabii metnin niyeti, biz okurun niyeti ile mecz olacaktır, Erol’u vatanını çok seven, yaratıcısını çok seven bir kadın yazar olarak kabul edip okuyacağız. Okurken şu kuramsal bilgiyi zihnimizde tutmamız gerektiğinin altını çiziyorum, çağdaş okur gnostisizmi, kodlu metinleri okumaya çok daha hazır bir durumda. Bunun için hevesli olmak yeterlidir. Ciğerdelen işte bütün kategorilerden uzak son derece çağlar üstü bir kurgudur. Eco’nun dediği gibi gerçek bir okur olalım yani metnin yazarın niyetini aşan bir gize, hatta boşluğu olduğunu anlayalım.

 

 

 

[1] Kundera, 2002, s.2

[2] Andı, 1996: s. 39.

2019-03-12T01:09:21+03:00
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam