BATAKLIKTAKİ EV

By |2019-04-08T12:30:42+03:00Nisan 8th, 2019|Bilmek Vaktidir, Kıtalar Arasında, Rast Gelebilmek|

Yazan: Thierry Lenain
Çeviren: Üzeyir GÜNDÜZ

Önceleri, aşkla ilgili hiçbir derdim yoktu. İlgimi çeken tek şey, uzaylılardı. Onlardan söz eden her tür kitabı, dergiyi ve gazeteyi satın alıp biriktiriyordum. Defterlerimin üzerine uzaylı resimleri çiziyordum. Herkes benimle dalga geçiyordu, ama onları umursamıyordum. Çünkü günün birinde, uzaylıların yeryüzüne ineceklerini adım gibi biliyordum. O zaman, herkes korkudan zangır zangır titrerken, onlardan korkmayan tek kişi ben olacaktım. Dolayısıyla, uzaylılar da bana doğru yaklaşacaklardı. Onların gelmesini büyük bir sabırla bekliyordum. Dediğim gibi, o sıralar aşk maşk umurumda değildi. Ama bir gün, ani bir mucize oldu: Okul müdürü, o gün öğleden sonra, peşine taktığı bir kızla bizim sınıfa girdi. Kız, yeni bir öğrenciydi. Ben aşkın, insana haber vermeden, tepeden düşer gibi kapıyı çalacağını hiç mi hiç bilmiyordum. İnanır mısınız, insanı tuhaf bir hale sokuyor. Müdür Bey, bütün sınıfa
seslenerek;
“Size Mila’yı tanıştırayım.” dedi. “O bizim…” Sözünü tamamlamadan, bakışlarını benim üzerime yoğunlaştırdı. Ardından da;
“Pablo! Kendine gel oğlum. Karşındaki bir kız, uzaylı falan değil.” diye benimle gırgır geçti. Bunun üzerine bütün sınıf bir kahkaha koyuverdi. Sadece Mila gülmedi. Çünkü Mila o sırada, yeşil gözleriyle sınıfı tarıyordu. Herkese tek tek baktı. Çimen yeşili gözler, benim üzerime dikildiğinde, domates gibi kızardım. Büyük olasılıkla, ayak tırnaklarımın ucu bile kızarmıştı. Okul müdürü, Mila’nın köyümüze yeni taşındığını, bizden kendisine ilgi göstermemiz gerektiğini falan söyledi. Sonra, öğretmenimizin kulağına eğilerek bazı şeyler fısıldadı. Ama bu fısıltı hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla gerçekleştiği için;
“Kızımız bataklıktaki evde oturuyor.” dediğini bütün sınıf işitmişti.

Bu sözleri duyunca, herkes bir an ürperdi. Bu bir aşk ürpertisi değil, korku ürpertisiydi. Bataklık denilen yer, köyün kuzey çıkışı boyunca uzanan geniş bir alandı. Çocuk ya da erişkin, bu güne dek, hiç kimse oraya ayak basmamıştı. Çünkü bataklık, cinlerin perilerin cirit attığı uğursuz bir yerdi. Köyün yabancısı olan insanlar, bu tür sözlere aldırış etmeden geçip gidiyorlardı. Ama köyün kendi insanları, bunun şakaya gelir yanı bulunmadığı görüşündeydiler. İlginçtir; köyde benim dışımda başka gezegenlerde canlı yaşadığına inanan bir tek kişi bulunmadığı hâlde herkes
bataklıktan geçmenin ölüm tehlikesi demek olduğunu iyice kanıksamıştı.
Hatta bataklığın lanetine meydan okumaya kalkan bazı söz dinlemez afacanların sonu hiç de iyi olmamıştı. Ya bir daha onları hiç gören olmamış ya da yürek burkan bir ruh haliyle köye dönmüşlerdi. En azından böyle
anlatılıyordu.

Bataklığın laneti, iki yüz yıllık bir cinayet olayına dayanmasına rağmen, köy üzerindeki korku ve dehşetini hâlâ sürdürüyordu. Bu cinayet hikâyesini, büyük annemin ağzından onlarca kez dinlemiştim. Her dinleyişimde, kanımın donduğunu hissederdim. Her şey, bataklığın orta yerine inşa edilen, bu ıssız evde geçmişti. Yani Mila’nın oturduğu evde… Hiç kimse, onun ailesine ilişkin bir şey bilmiyordu.
Mila, daha okula adım atar atmaz, müthiş bir başarı sergilemişti: Her zaman, ödevlerini bizden önce bitiriyordu. Defterinin üzerine yumulup, büyük bir sükûnet içinde çalışıyordu. Ödevini bitirir bitirmez de, gözlerini pencereye çevirip gökyüzünü izliyordu. Ara sıra, öğretmenin sorularına da yanıt vermese, neredeyse onun dilsiz olduğuna inanacaktım. Kendimce onun, utangaç olduğunu düşünüyordum. Şanssızlığa bakın, ben de öyleydim. Dolayısıyla ilk adımı atan kişi olmaya cesaret edemiyordum. Ama o, ara sıra yüzüme bakıp gülümsüyordu. O zaman kendi kendime, “Belki Mila da içten içe beni seviyordur.” diye düşünüyordum. Bu da yüreğimi hoplatmaya yetiyordu.

Diğer çocuklar, Mila’nın öğretmenin sorularına cevap vermesi dışındaki bu esrarengiz suskunluğa kesinlikle tuhaf bakıyorlardı. Kızın bataklıktaki evde oturması da, bu işe tuz biber ekiyordu. Başlangıçta, herkes onu itip kakmaya çalıştı. Ama Mila’nın yeşil gözlerindeki esrarengiz bir bakış, onları geri püskürtmeye yetti. Öteleri çağrıştıran bu derin suskunluk, onlara inanılmaz bir rahatsızlık veriyordu. Buna rağmen, onunla her karşılaştıklarında arkasına takılıp “Bü-yü-cü, ca-dı!.. Bü-yü-cü, ca-dı!” diye bağırmaktan geri durmuyorlardı. Ama Mila, onları duymazlıktan geliyor ve yoluna devam ediyordu. Oysa ben, öfkeden kudurmuş bir hâlde;
“Kesin sesinizi aptal yaratıklar!” diye onlara karşı çıkıyordum.
Bu kez, Mila’nın onlar üzerine saldığı korkunun intikamını almak için sille tokat bana saldırıyorlardı. Onlarla saç saça, baş başa kavga ediyordum. Ama hep onlar üstün çıkıyorlardı. Beni dövmekle kalsalar iyi; yakamı bıraktıktan
sonra da arkamdan bağırıyorlardı:
“Pablo cadıya âşık olmuş!.. Pablo cadıya âşık olmuş!..”
Böyle durumlarda, kanlı göz yaşlarımı içime akıtıyor, ağlamamaya çalışıyordum. Mila, bir iki kez ardıma takılıp beni izledi. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Ne bana acımış gözüküyor, ne de yüzünde bir isyan belirtisi vardı. Sadece avucunun içini yanaklarımda dolaştırmakla yetiniyordu. O kadar yumuşak bir dokunuşu vardı ki, bir anda, o serserilerden yediğim dayağın acısını unutuveriyordum. Mila’ya karşı, büyüklerin de tuhaf davranışları vardı. Kızcağız, köyün içinden geçerken, arkasından fısıldaşıp dedikodu yapıyorlardı. Bataklıktaki evi uğursuzluğa mahkûm eden, o tüyler ürperten lanetli olayı bilmem kaçıncı kez birbirlerine anlatıp duruyorlardı. Her ne kadar onlara karşı tepkili olsam da, bu ev hakkında benim de aklımı kurcalayan bir esrarengizlik vardı: Mila’nın ailesini, okul müdürü dışında, hiç gören yoktu. Sözüm ona, Mila’nın annesi bir ikindi vakti, tek başına okula gelerek kızını kaydettirip gitmişti. Babasını da gören yoktu. (Bir babası varsa, tabi…) Mila her zaman tek başınaydı. Çarşıya pazara da kendisi gidiyordu. Alış veriş yaptığı esnaf, fırsattan yararlanarak kızın ağzından laf almaya çalışsa da, Mila buna fırsat vermi-
yordu. Siparişlerini söylemekle yetiniyordu. Sonunda, halkın ağzında yeni bir söylenti dolaşmaya başladı:
“Mila bataklıktaki evde yalnız yaşıyormuş.”
Başlangıçta, buna kimse inanmadı. Bir çocuk, ıssız bir evde yapayalnız nasıl yaşayabilirdi? (Bataklığı bir yana bırakırsak, bazen tek başına olmak insanı daha dingin yapabilir diye düşünüyordum.) Kimileri, Mila’nın annesinin yatalak bir hasta olduğunu ileri sürüyordu, ama eve herhangi bir doktorun girip çıktığı görülmemişti. (Köylüler açısından mutluluk verici bir olaydı. Çünkü köyün doktoru da bu lanetlik hikâyeye inanıyordu.) Halkın bir kısmı da Mila’nın annesinin bir deli olduğunu iddia ediyordu. Hatta onu, bataklığı ele geçiren kötü ruhlarla birlikte ateş dansı
yaparken gördüklerini söyleyenler bile vardı. Herkes kendince bir şey uyduruyordu. Özellikle de pazar günleri köy
meydanındaki içkili kafede kafa çekenler akıl almaz şeyler söylüyorlardı. Annem bir keresinde, tezgâhın gerisinde sohbet edenlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İçlerinden biri;
“Bu zavallı kız o lanetli evde tek başına yaşarken bize yuh olsun… Biz hepimiz ödlekler sürüsüyüz.” demiş. Bunun üzerine bir başkası alaycı bir kahkahayla;
“Bataklığa mı gitmek istiyorsun yoksa?” diye gülmüş.
Bunu duyan annem iyice sinirlenmiş:
“Zavallı kızcağız kayıplara karıştığında veya onun cansız bedenini bir yol çukurunda gördüğünüz zaman da böyle arsız arsız gülecek misin?” diye bağırmış.
Anneme cevap veremeyen adam, burnunu şarap kadehine dikip kendi kendine homurdanmakla yetinmiş. Bütün meyhane sus pus olmuş. Bunu fırsat bilen annem:
“Bu kızcağızı kendi hâline bırakamayız.” demiş.
Müşterilerden biri;
“Ama biraz akıllı olmak lazım…” diye lafa girmek istemiş, ama annem onu dinlememiş bile.
“Aha ben oraya gidiyorum.” diyerek kafenin kapısını çarptığı gibi dışarı çıkmış. Annemin bu davranışı, kafedeki erkek müşterilerin onurunu incitmiş olmalı ki, bir süre sonra onlar da annemin peşine takılmışlar. İçeride
kafenin patronundan başka kimse kalmamış. Ben bu olup bitenleri kafe sahibinden öğrendim:
“Dükkânı kapatamazdım ya.” dedi adam. Ardında da;

“Haydi ne duruyorsun sen de gitsene!” diye güldü.
Kafe sahibinin iğneli sözlerine aldırmadım, ama ben de diğerlerinin peşine takılmadan edemedim. Hatta güvenlik gerekçesiyle yolda yürürken yerde duran iri bir odun parçasını da elime aldım. Dağda konuşlanmaya giden bir komanda taburu gibi annem önde, diğerleri arkada, ben de onların peşinde, rap rap yürüyerek bataklığın önüne
kadar geldik. Herkes, korku belasına, parmak ucuyla havada birer haç işareti çizdi. Annem, önüne dikilen saz bitkilerini ve kamış otlarını aralayarak lanetli bölgeye ulaştı. Bu arada ben, elimdeki odun parçasını daha bir sıkı
kavradım.

Bataklığın, gerçekten de adına yakışır bir havası vardı: Her yer, vıcık vıcık çamur ve rutubet kokuyordu. Sadece, üzerinde yürüdüğümüz patika yol birazcık kuruydu. Korkudan tiril tiril titriyordum. Önümde yürüyen adamdan fazla uzak kalmamaya özen gösteriyordum. Bir yandan da, endişeli ve ürkek gözlerle sağımı solumu kontrol ediyordum.
Biraz sonra, etrafı bataklık bitkileriyle çevrilmiş olan lanetli ev göründü. Evin önüne vardığımızda, hepimiz nefes nefese soluyorduk. Çıt çıkarmadan, evi baştan aşağı şöyle bir süzdük. O sırada, kafamda büyük annemin anlattığı öykü canlandı. Demek her şey, iki yüz yıl önce burada geçmişti. Ve o lanetli ev, şu anda, önümde dikilip duruyordu. Doğrusunu isterseniz, ben bu evin daha büyük olduğunu hayal ediyordum. Hatta, çevresini saran yüksek kulelerde kargaların uçuştuğu bir ortaçağ şatosu canlandırıyordum gözümün önünde.
Oysa karşımda duran ev, sıvaları dökülmüş, duvarları çatlamış küçük bir harabeden başka bir şey değildi. Çatısında kiremitleri bile yoktu. Yağmurlu günlerde, içeriye su geçiriyor olmalıydı. Annem, derin bir nefes aldıktan sonra kapıya üç kez vurup bekledi. Cevap gelmeyince, yeniden vurdu. Bu kez, kapının tokmağı yavaşça çevrildi. Açılan kapıyla birlikte, içeriden bir kadın çıktı. Siyah saçlı, yeşil gözlü bir kadın… Tıpkı Mila’ya benziyordu. Annem titrek bir sesle;
“Siz Mila’nın annesi misiniz?” diye sordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Köy halkı olarak, niçin hiç ortalıklarda görünmediğinizi merak
ediyorduk.” dedi annem. Kadın alaycı bir kahkaha attıktan sonra;
“İnsanı evinden çıkmaya zorlayan bir yasa mı var?” dedi.
“Yok, tabi.” diye kekeledi annem.
Bu arada ben, kapı aralığından Mila’yı görmeyi denedim, ama göremedim. Dış kapının karşısındaki oda boştu, kimsecikler yoktu. Kadın:
“Başka bir isteğiniz var mı?”diye sordu.
Annem, iyice heyecanlanmıştı. Umudu kırık bir ses tonuyla;
“Özür dileriz.” demekle yetindi.
Kadın, bunun üzerine kapıyı yüzümüze kapatıp yeniden içeri girdi. Bizimle birlikte gelenler, sinirlenip homurdanmaya başladılar.Gereksiz yere kendilerini oraya kadar sürüklediği için annemi suçladılar. “Bu lanetli yerden ötürü başımıza herhangi bir şey gelecek olursa,bunun hesabını sen ödersin. Sen ve bütün ailen öder.” diye ona gözdağı verdiler. Onlara cevap vermemek için kendimi zor tuttum. Adamlar, homurdana homurdana izlerinin üzerine geri döndüler.
Bu arada ben, içimdeki gizemli korkuya rağmen, Mila’yı görmeden oradan ayrılmak istemiyordum. Yüreğim sanki yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yanılmıyordum; Mila’nın orada, çok yakınlarda bir yerde olduğundan emindim. Evin çevresini şöyle bir dolandım. Bu, fazla zamanımı almadı. Zaten topu topu iki göz odadan ibaretti. Camları toza toprağa bulanmış her iki odayı da gözden geçirdim. Birinci oda boştu. Birkaç dakika önce kimseyi göremediğim ikinci odada ise, şu anda, yere oturmuş bir kız çocuğu duruyordu: Bu Mila’ydı. Dizine koyduğu bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Gözlerim annesini aradı, ama kadın yok olmuştu. O sırada Mila başını kaldırdı ve onunla göz göze geldik. Kızın yeşil gözleri, beni ilk karşılaşmamızdakinden daha çarpıcı bir biçimde etkilemişti. Bu bakış, beni rahatlatmak yerine içime tuhaf bir korku salmıştı. Zihnimde, “Bü-yü-cü! Bü- yü-cü!..”çığlıklarını işitir gibi oldum. Bataklığa girdiğimiz andan beri içime çöken ürküntüye daha fazla dayanamadım. Bacaklarım titremeye başladı. Ansızın, bir korku çığlığı atarak anneme doğru koştum. Bu arada elimdeki sopayı da pencerenin dibindeki çamurlu suya fırlatıverdim.
O gece boyunca, kafamda iki soru dönüp durdu: Meseleyi daha net görebilmek için, bu soruları bir deftere yazdım:
1. Açık kapıdan iç odaya göz attığımda Mila orada yoktu. Ama aynı odaya pencereden baktığımda kız oradaydı. Niçin? Bu sorunun belki şöyle bir açıklaması vardı: Ben evin çevresini dolanırken, Mila da öbür odadan bu odaya geçmiş olabilirdi. Ama benim asıl üzerinde durduğum ikinci soruydu:
2. Mila’nın annesi dış kapıyı örter örtmez nereye kaybolmuştu? Çünkü pencereler, birbirlerine o kadar yakındı ki, bir odadan diğerine geçerken, benim onu görmemem imkânsızdı. Olacak şey değil… Evin içini pencereden kolaçan ettiğim hâlde, Mila’nın annesi bir daha ortalıkta görünmemişti. Bir anda nasıl kaybolmuş olabilirdi? Sorunun cevabını bulamadan uykuya daldım.
Bataklıkta olup bitenler, rüyamda bir kâbusa dönüştü: Mila, lanetli evin bir köşesine büzülmüş oturuyordu. Yerinden kıpırdar kıpırdamaz, ansızın bir kadına dönüşüyor; ardından tekrar kayboluyordu. Her görünüşte, faklı bir yüz ve farklı bir bedenle ortaya çıkıyordu. Bazen, tıpatıp Mila’ya benziyordu. Bu, iki yüz yıl önce öldürülen kadındı. Birden, sıçrayarak uyandım. Pijamalarım sırılsıklam tere batmıştı. Sanırım annem haklıydı: Mila o evde tek başına yaşıyordu. Bize kapıyı açan kadın, onun annesi falan değil, bataklığın uğursuz hayaletinin ta kendisiydi. Ve Mila da onun büyülenmiş tutsağıydı. Yalnızlığının altında yatan sır da buydu. Mila’nın bakışlarındaki gizemli çağrıyı şimdi daha iyi okuyordum. O yeşil gözler, aslında, “İmdaaat!” diye haykırıyorlardı.

Sabah kahvaltısında, vücudum hâlâ ateş gibi yanıyordu. Tuhaf bir heyecan içinde, büyük anneme döndüm ve sordum:
“Bataklıkta tutsak olan birini kurtarabilir miyiz büyük anne?” Annem, büyük annemin cevap vermesine fırsat bırakmadan beni azarladı:
“Bir daha bataklık lafını ağzına alma!” diye bağırdı. “Ne bataklıktan ne de kızıyla birlikte orada yaşayan o çatlak kadından söz etmeni istiyorum; anladın mı?”
“Ama anne, o kadın Mila’nın…”
“Yeter Pablo! Artık daha fazla konuşma!” Büyük annem, kaş göz ederek annemin yüzüne baktı. Sanırım beni
azarlamasını istemiyordu. Ama bu arada başını sallayarak;
“Bataklıktan kendini sakın yavrum!” demekle yetindi.

Artık bu konuda bir tek çarem kalmıştı: O da bütün olup bitenleri bizzat Mila’nın kendisiyle konuşmaktı. Oraya nasıl düştüğünü; özellikle de kendisine nasıl yardım edebileceğimi bana söylemeliydi. Zaman kaybetmeden, nefes nefese okula koştum. Ama nafile! Mila o gün okula gelmemişti. Onunla konuşmaya kararlıydım. Akşam, okul çıkışında
bataklığa giden yolda doludizgin koşmaya başladım. Mila’nın başına gelebileceklerden korkuyordum. Acaba biz oradan ayrıldıktan sonra kadın ona ne yapmıştı? Bir türlü geçmek bilmeyen ders saatleri boyunca, hep kötü şeyler düşündüm… Zihnimden kovmaya çalışsam da bu düşüncelerden bir türlü kurtulamadım. Hayır, onun başına bir şey gelmesini istemiyordum. Olmaz Mila! Buna asla izin veremem!..
Bataklığa girmeden önce, elime yine bir sopa aldım. İçimde hep bir tereddüt vardı. Hatta bir ara bu işten vazgeçmeyi düşündüm. Ama ben hiçbir şey yapmazsam, Mila ölecekti. Sonra, kamış otlarını yara yara ilerlemeye başladım. Heyecandan şakaklarım zonkluyordu. Ani bir kurbağa vıraklaması, küçük bir yılan hışırtısı yüreğimi ağzıma getiriyordu. Yer yer gözüme ilişen sis tabakaları, bana o gece yaşadığım kâbusları anımsatıyordu. Elimde sopa, kulağım kirişte yoluma devam ettim. Nihayet, bataklık bitkilerinin arasında yükselen ıssız evin silüeti göründü.

Çamurlara bata çıka ilerliyordum. Kamışların arasına gizlene gizlene, yere iyice eğilerek evin arkasına dolandım. Pencerelerin dibine varınca, dikkatli bir biçimde, yavaşça yukarı doğruldum. Önceki gün, kirli cam üzerinde bıraktığım el izlerim hâlâ duruyordu. Sonra, binanın ön kısmına geçip kapıyı çalmaya başladım. Ama içeride çıt yoktu. Elimi kapının tokmağına koyup bir süre bekledim. Bu arada, küçük bir yalan hazırladım. Eğer kapıyı o kadın açacak olursa, “Öğretmenimizin benden Mila’nın ödevlerini götürmemi istedi.” diyecektim. Bu bahanenin yeterli olacağına kendimi inandırmaya çalışıyordum.
“Mila!” diye, iki üç kez seslendim ama herhangi bir cevap alamadım. Sonra, apar topar içeri girdim. Her yer toz toprak içerisindeydi. Duvarlardan örümcek ağları sarkıyordu. Sanki burada yüzyıllardan beri kimse yaşamamıştı. Her nedense, bu kez, daha önce yaşadığım korkuyu hissetmedim. Dışarı çıkıp;
“Mila!.. Mila!..” diye birkaç kez daha haykırdım. Sesim bataklığın ortasında yankılanarak yeniden kulağıma kadar ulaştı. Neredeyse ağlamak üzereydim. Her şey sona ermişti. Belki bir gün Mila’yı yeniden görebilirdim, ama o
zaman iş işten geçmiş olacaktı.

“Hayır!.. Hayır!…” haykırışlarıyla yeniden dönüş yoluna doğru koşmaya başladım. Sanki bu haykırışlar, hem Mila’yı geri getirecekmiş hem de beni bataklığın lanetinden koruyacakmış izlenimi veren bir dua tonunda yankılanıyordu. Boyumu aşan bataklık kamışları, her adım atışımda kamçı gibi yüzüme çarpıyorlardı. Vıcık vıcık olmuş çamurlu yolda, birkaç kez kayıp düştüm. Ama aynı anda, büyük bir korkuyla yeniden kalktım. Sanki o deli kadın, peşime takılmış da, birkaç saniye içinde enseme binecekmiş gibi geliyordu. Tepeden tırnağa çamura batmış bir hâlde, nefes nefese koşuyordum. Sonra birden durdum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı kuruladım. Birkaç metre ötemde, Mila’yı gördüm: Kesik bir ağaç kökünün üzerine oturmuş; elleri dizlerinin üzerinde, ayaklarını çapraz bir hâlde öne doğru
uzatmış, yere bakıp duruyordu. Büyük bir heyecan içinde;
“Mila!” diye seslendim.
Kız, hiç kıpırdamadı. Bunun üzerine, biraz daha yaklaştım. Kendisine dokunmak üzere elimi uzattım. O anda, bütün bataklık, tarifi imkânsız bir ışık şekline boğuldu. Gözlerim kamaştı ve kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi araladığımda, akşam saatleri olmasına rağmen, ortalık gün ortası gibi aydınlanmıştı. Ağaç kökünün üzerinde oturan Mila, bir anda yok olmuştu. Gökyüzünde, hem de tam benim tepemde, son derece ışıltılı, tuhaf bir nesne belirmeye başlamıştı. Tıpkı uzaylıları konu alan ve benim kesip biriktirmeye çalış̧tığım gazete kupürlerindeki şekillere benzeyen bir nesneydi bu… Şimdi daha iyi anlıyorum: Demek böylesi aşk hikâyeleri de vardı.

Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam