BİR TANIKLIĞIN İZLEĞİNDE AMERİKAN ROMANI (1)

By |2019-04-08T12:27:39+03:00Nisan 8th, 2019|Bilmek Vaktidir, Kıtalar Arasında, Rast Gelebilmek|

Şahin Torun

“Amerika’da bavul çalınabildiğine göre, ara sıra yalan da söylenebilir.” Franz Kafka / Amerika

Avrupalı eleştirmenlerce, Amerikan edebiyat tarihi içerisinde ilgi çekici serüvenlerin anlatıldığı, çocukluk ve ilk gençlik devresi ürünleri olarak nitelendirilen klasik dönem Amerikan Romanı hakkındaki bu değerlendirme, bir anlamda Amerikan Romanına dönük hafifsemeci bir bakış açısı olarak değerlendirilmişse de gerek Amerika ve gerekse Amerikalı Romancı bu hafifsemeci bakış açısından faydalanmaktan da geri durmamış ve 1900’lü yılların başında Avrupa’da gördüğü bu çocuksu ilgiyi gizliden gizliye kabullenip işleyerek, 40’lı yıllarda yetişecek bir Avrupalı okur-yazar kuşağının ilgisini elde etmiştir.

Kökenleri ta 1607 ye rastlayan sömürge devrindeki göçmen edebiyatının öncülerinden John Smith (1579-1631), Roger Williams (1603-1683), John Eliot (1604-1690) tarafından kaleme alınan sömürge anıları ve kısa hikayelerle ilk olarak 1640 sonrasında Ann Dudley Bradstreet (1612-1672) in kitap olarak yayınlanan ‘Bay P. Salm Book – Körfez Mezmur Kitabı’ ile 1662 yılında yine ilk yayınlanan kitaplardan biri olan Michael Wigglesworth’un ‘Day of Doom-Kıyamet Günü’ adlı ilk kitapları ve hatta onlardan sonraki kuşaktan Amerikan toprağında dünyaya gelen ilk yazarlar arasında isimleri geçen Jonathan Edwards (1703-1758), John Wise ( 1652-1725), Benjamin Franklin (1706-1790) ve artık bir göçmen topluluk olarak geldikleri toprakları vatan olarak işlemeye başlayan kuşaktan James Otis (1725-1783), Samuel Adams (1722-18803), John Adams (1735-1826) ve meşhur demokrasi, özgürlük ve vatandaşlık bildirgesi yazarı Thomas Paine (1737-1809) ile aynı yıllarda yaşayan Phillip Freneau (1752-1803) ve Amerikan Edebiyat tarihinde Amerikan özgürlüğünün büyük yaratıcıları olarak anılıyor olsalar da daha çok politik kimlikleriyle öne çıkan George Washington, Thomas Jefferson, Alexander Hamilton, James Madison, ile Amerika kıtası hakkında yazılmış ilk destan olarak bilinen ‘The Columbiad’ ın yazarı Joel Barlow ve ‘Hail Columbia-Selam Columbia’ adlı ilk Amerikan şarkısının yazarı Joseph Hopkinson gibi ilk anı yazarı olarak bilinen John Woolman’a (1720-1772) kadar geriye giden bu klasik dönemin ilk ürünleriyle kısa süre içerisinde Amerikan edebiyatının o yaban görüntüsüne bir soyluluk eklenmiş; mesela Crevecour ile Baudelaire nezdinde dillendirilen bir yabanıl soyluluk üzerinden de bütün Avrupa’ya yeni bir edebiyatın gelişi haber verilmiştir.

Joel Barlow’un destanını yazdığı bu ‘Columbiad’ yada Colomb’dan miras kalan toprak artık Amerika’dır ve bu Amerika’yı ilk dönem kitaplarından okuyarak tanıyan onca Avrupalının ilgisinden sonra da tıpkı D.H.Lawrence’in söylediği gibi “…Amerikalıların Amerikalı olacağı, sanatsal açıdan da serpilip büyüyen bir yeni ülkenin var olduğunu haykırmanın…” zamanı gelmiştir…

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sadece klasik dönem ürünleriyle bile önemli bir Avrupalı okur kitlesine ulaşan Amerikan Romanı bu tarihten itibaren özellikle 1880 sonrasında 19.yüzyılın ortasına kadar süregelen püritan etkiden hızla sıyrılarak standart Avrupa epik algısını daha farklı bir doğalcılıkla anlatan farklı ürünlerin sergilendiği bir döneme girer.

İlkin toplumsal bir içselleştirmeyle tıpkı Amerikalı Yazar’ın ikiciliğine benzer biçimde kabul edilen ama bir yandan da içsel bir bıkkınlığa yol açarak tortulaştığı gözlenen püritanizm giderek bir kötülük imgesi olmaktan çıkacak ve fazlaca umursanmadan, toplumsal doku içerisinde neredeyse bulaşıcı bir nitelikmiş gibi görülerek reddedilecektir.
Daha çok 19.yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan aceleci ve hararetli devasa Amerikan ilerlemesi ile de çakışan bu dönemin romanı genel bir özellik olarak yeni bir yazın türünün ve Avrupa psikolojik Roman geleneğinin uzağında gelişen bir başka yeni anlatım tekniğinin keşfiyle tanımlanabilir.

1880’lü yılların sonuna doğru toplumsal gelişimle beraber büyük bir değişime uğradığı gözlenen bu dönem romanı aynı zamanda ilginç bir çeşitliliğe de kavuşur ve Mark Twain’le Henry James’in öncülük ettikleri Çağdaş Amerikan Romanı’nın ilk ürünleri art arda sökün eder.

Özellikle 1900’lü yılların başından itibaren hoşgörüsüz, püriten sınırların ötesine geçilerek realist ve naturalist (doğalcı) bir anlatıma kavuşan Amerikan Romanı, artık kesin bir gerçeklik sorgulamasına ve günümüze kadar gelecek olan şimdiye ve geleceğe tanıklık edici ve mahkum edici yapısına kavuşur.

Bazı temsilcilerinde Zola’cı ve Sosyalist eğilimler gözlenen ve Teodor Dreiser’in öncülüğünde başlayan bu dönem ve dönemin başat tarzı halindeki doğalcı anlatım Stewen Anderson’la prototip Amerikalının dış görünüşünün altında yatan tedirginliği zaman ve uzam bağlamında ortaya koyarken bazı temsilcileriyle de yeni keşfedilen bir içsellik ve bilinç dışı üzerinde gelişen başka bir anlatım biçimine yönlendirir Amerikan Romanı’nı.

Böylece Amerikan Romanın da önemli ve ayırıcı bir unsur olarak süre ve zaman dile gelmeye başlar. Bazen temel roman tekniklerine benzeyen, fakat çoğunlukla bu teknikleri aşan bir tarza doğru yönelişin izleri görülür. Bu dönem aynı zamanda Amerikan Romanı’nın birer kült haline gelen özelliklerinin kuşaklara özgü bir dönüşüme uğramasına, ortaya çıkan yeni ürünlerin daha az periferik özellikler taşımasına ve dile getirilen serüvenin Amerika üzerinden bütün dünyaya gönderilmek istenen birer ‘açık yanıt’ biçimini kazanmasına sahne olur.

Böylece Amerikan gerçeği hakkında birer açık yanıt olarak yazılan birçok roman bir yandan o garip Amerikan dünyasına cevap verirken bir yandan da Amerika üzerinden bütün dünyaya gönderilen birer kapalı yanıt-kod olma özelliği kazanır.

Örneğin Kafkavari bir sanrı ile bütün varlığını yazmaya adayan Thomas Wolfe neredeyse bütün eserlerinde Amerikalı bireyin gündelik hayatından yola çıkarak, kaleminin ucundan doğurmaya çalıştığı yaman bir Amerikan gerçeğinden hareketle hem modern dünyaya hem de çağdaş Amerika’ya ilişkin bir tablo oluştururken, dönemin idolü haline getirilen F. Scot Fitzgerald hayatıyla da denk düşen bir anlatımla romanlarında özelde Amerika’ya genelde ise bütün Batı’ya ait bir uygarlığın oldukça elverişli bir çağdaki (caz çağı) bütün değerlerinin çözülüp dağılmaya başladığını haber verir.

Doğalcı ve realist akımların baskın olduğu bu dönemin bir diğer özelliği de Amerikalı Romancı’nın belirli bir yapıyı esas alan yazım tekniğinden ziyade bireysel konumların ve siyasal tavır alışların farklılaştırdığı bir zemin üzerinde yazmış olmasıdır.

Sadece iki savaş arasında gelişen saf bir doğalcılığın paylaşıldığı, bununla beraber kişisel ayrışmaların ve özgün tavırların netlik kazandığı bu dönem romanlarının genel yapısı bu farklılıklardan etkilenmiş olsa da Batı’lı Roman geleneğinin dışında en ayırıcı özelliği, can yakıcı bir şiddet ve kabalıkla örülmüş, nesnel ve tarafsız yada kendinden taraf bir teknikle yazılmış olması ve yorumlamanın ötesinde daha çok işaret etmeyi-göstermeyi esas alan, anlamdan ziyade gerçekliğe odaklanan, fotografik hatta sinematografik ögeler barındıran genel bir tarza yönelmiş olmasıdır. Öyle ki, artık Amerikan Romanı kesin, keskin, hızlı ve sert bir biçimde yazılmakta ve sanki de yazılırken bile sonuna kadar yaşanan kişisel ve toplumsal hezeyanlarla dolu can yakıcı bir serüveni açığa vurmaktadır.

Örneğin gündelik hayatın anlık ardışıklığında insanın kayıp gittiği bir dünyayı transandantal-aşkın yankılanmalarla seslendirmek için ‘Kutsal Sığınak’ına çekilen William Faulkner bütün eserlerine yayılmış haldeki bir hümanist komediyi dillendirerek hem Amerika hem de Avrupa açısından neredeyse hiç bilinmeyen bir tarza yönelirken, kendinden sonra doğan ve kendisiyle birlikte yaşayan bütün bir kuşağın ‘kayıp’ bir kuşak olduğunu söyleyen Gertrude Stein realist yazınsal tekniğin de ötesine geçerek Amerikan Roman’ına hakim olan dili ve buna bağlı dil tekniklerini inceliyor, Sacco ve Vanzetti olayında hapse girecek kadar aykırı bir tarzı sürdüren John Dos Pasos gibi sosyalist eğilimli yazarlar ise konformist, futurist, ve kapitalist bir endüstri toplumunda insan davranışlarının anlamına yönelerek uçaklarla, trenlerle, radyo ve sinemayla ortaya çıkan yeni hareketliliği canlandıracak kadar nesnel bir anlatım ortaya koyuyordu.

Fransa’nın teklemiş sosyologu Jean Baudrillard’a göre gücün güç olduğu ve merkezin bütün cesamet ve vehametiyle Amerika’yı gösterdiği bu dönemin sonuna doğru, Gertrude Stein’in deyimiyle hem toplumsal hem de yazınsal anlamda gerçekten de ‘Kayıp’ bir kuşak şekillenirken, bu kayıp çağa uygun biçimde Amerikan Romanı’da her dönem şaşırtıcılığını koruyacak biçimde yeni yeni anlatım teknikleriyle değişip dönüşüyordu.
Amerikalı yazarın yalnızlığı ise daha farklı bir zaman ve daha farklı bir gerçeklik üzerinde devam ediyor, D.H.Lawrence’ın dile getirdiği o ‘Gerçek Amerikalı’ gibi kendi kendine oluşturduğu bir amansız koşuşturmanın acelesiyle daha fazla yalnızlaşıyor, şiddetli bir orjinin esir aldığı Amerikan Toplumunun kıyılarında gezinip duruyordu.

Amerikan Romanı’nın başta Avrupa olmak üzere dünya romanının neredeyse tamamını etkileyerek bir moda haline geldiği 1900 lü yılların başından itibaren klasik dönemdeki tanıklık eden romanın yerini de ifşa edici bir yeni bir tarz alıyordu. Daha 1880 den itibaren büyük bir hızla gelişen ve özellikle romanda ortaya çıkan bu ifşa etmeye dönük gelişim çizgisi 20. yüzyılın ilk çeyreğine ve hatta ikinci yarısına kadar sürmüş ve oldukça verimli bir zamana rastlamıştır.

Çağdaş Amerikan Romanı’nın doğuş çağı da diyebileceğimiz bu dönemde yazan pek çok romancı, aynı zamanda Amerikan Romanı’nın Altın Çağı’nın romancıları olarak tanınmışlardır. 19. yüzyılın son çeyreğinde başlayıp 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren ve sonrasında çağdaş Amerikan Edebiyatının bir anlamda da kimsesiz yazarlarına kadar ilerleyen bu süreç içerisinde hikâyedeki başarılı çıkışlara rağmen, hayatın bütün karmaşasını yansıtan ve insanoğlunun en karanlık ve en umutsuz yönlerini açığa vurmaya çalışan oldukça yüklü bir roman gelişimi yaşanmıştır.

Amerikan Romanı’nın bu yüklü çıkışını haber verenler arasında W.D.Howels, A.Bierce ve S.Crane ile yine bu kuşağın en sert eleştirmenlerinden sayılan F.Norris ve Amerika’nın Proust’u olarak nitelendirilen H.James’in bazen günceli trajik olanla birleştiren, bazen barındırdığı trajediyi mizahla besleyen kurgusal anlatımlarının yeri oldukça önemlidir. Öyleki, sonrada psikolojik ögelere yönelerek gerçekçi tarzdan uzaklaşmış gibi görünse de, aslında bir başka tarz olarak gerçekliğin psikolojisine ağırlık veren H.James’ile ‘An American Tragedy-Bir Amerikan Trajedisi’ adlı romanıyla yeni bir kuşağın önünü açan T.Dreiser gibi yeni yazarları ilk kuruculardan sonra gelen İkinci Kuşak öncüler arasında sayabilmek bile mümkündür.

Birinci Büyük Savaşın sona ermesi ile birlikte bu öncü kuşağın açtığı yoldan ilerleyen çağdaş öncüler için oldukça elverişli bir ortam oluşmuş, Birleşik Devletlerin kısa süre içerisinde elde ettiği iktisadi ve siyasi gelişmenin aksine Amerikalı Romancı’da bunun tam aksi bir tepki şekillenmeye başlamıştı. Amerikan Toplumunun kıyısında bir yerlerde duran Amerikalı Romancı için hiçte yabancı olmayan bu hâl giderek yoğun bir karamsarlığa, içinden çıkılmaz bir nihilizme ve bütün yerleşik değerlere karşı buruk ama bir o kadar da sert ve şiddet dolu bir yönelime neden olmuş, öncülüğünü S.Anderson’un ‘Winesburg Ohio’ adlı romanı ile S.Lewis’in ‘Babbit’ adlı romanlarının yaptığı, gündelik Amerikan gerçeği içerisinde kıstırılan ve nedensiz bir saçmalığa adanan insan varlığının sistem içindeki gizli umutsuzluğu yazıya dökülmüştür.

Bu kara edebiyatın en seçkin yazarları her biri kendine has havasıyla adete farklı birer akım gibi gelişen birçok yazarla belirginleşmiştir. Öncü kalemlerden John Dos Pasos ile Güney’in büyük kalemlerinden William Faulkner bir yana, hem yaşamsal hem de yazınsal tarz olarak alışılmadık bir biçem ortaya koyan Ernest Hemingway’in yanı sıra daha genç kuşaktan Thorntorn Wilder, Thomas Wolfe, John Steinbeck, Erksin Caldwell, James T.Farrel, William Saroyan, Carson Mc. Cullers, Truman Capote, Edith Wharton, Ellen Glasgow, Willa Cather, gibi birçok yazar ve romancının çıkışlarıyla daha da zenginleşen bu dönemin bir başka özelliği ise P.S.Buck, Louis Bromfield’in gibi farklı etnik kültürlerden esintiler taşıyan yazarların romanlarıyla Margareth Mitchel’in romantik bir kurguya dayanan ‘Gone With the Wind-Rüzgar Gibi Geçti’adlı romanı ve Zenci yazarlar kuşağının önemli ismi Richard Wright’ın Güney’in sorunları ile ırk meselelerine açılan romanlarını bir araya getirmeyi başaran dal budak salmış çeşitliliğidir…
(Devam edecek)

NOT: Amerikan Romanı’nın başlangıcından günümüze kadar olan serüvenini genel bir inceleme dahilinde konu edinen bu çalışmanın kısa girişi ‘Kitap Haber’ dergisinin Aralık-Ocak 2005 Tarihli 27. sayısında yayınlanmıştır.
1950 sonrasının konu edileceği 2. yazı ile devam edecektir.

Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam