İNTİHAR GÜNCESİNDEN YAŞAMA UĞRAŞINA: Alternatif bir Okuma Denemesi

By |2019-04-08T12:26:45+03:00Nisan 8th, 2019|Bilmek Vaktidir, Temalar|

 Sanatçının kendi acısından ürettiği eserlerle temas ettiğimizde kendi acımızın anlaşılır suretleriyle karşılaşır, anlatmakta zorlandıklarımızı niteleyen sözcükleri bulur, belki bir anlamda yaşantımızı temize çekmiş oluruz. Bu da yazarla veya sanatçıyla aramızda paralellik kurmamızı sağlar. O bizi anlamıştır, bizi anlatmıştır. Keşke daha uzun yaşasaydı, diye geçiririz belki içimizden, daha uzun yaşasaydı ki daha çok yazsaydı. Aslında bu, sanatçının daha uzun yıllar acı çekmesi, böylelikle ihtiyaç duyduğumuz sözcükleri bize daha çok temin etmesi yönünde bir dilektir.

 Yazar: Elif Okan Gezmiş

Virginia Woolf, Sylvia Plath, Stefan Zweig, Sâdık Hidayet, Ernest Hemingway, Tezer Özlü, Nilgün Marmara, Primo Levi, Yavuz Çetin, Kurt Cobain, Chris Cornell, Van Gogh ve elbette, dosyaya konu edilen Cesar Pavese…

Listeyi daha uzatmak mümkün. Dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşadıkları fark etmeksizin sanatın herhangi bir dalını meslek edinmiş kişilerin intihara sanki biraz daha yatkın olduğu izlenimi uzun süredir zaten vardı, şimdi araştırmalar da bunu desteklemeye başladı: 2011-2015 yılları arasında İngiltere’de yürütülen bir çalışma, sanatla ilgili bir iş yapan kişilerin intihar etme olasılığının dört kat fazla olduğunu bulmuş. Üstelik araştırmacılar, bu bulgunun sanatla uğraşanlarda ruh sağlığı sorunlarının daha yaygın olması gibi bir hipotezle de açıklanamayacağı kanısındalar (Telegraph, 2017).

İntiharın, belki her ölüm gibi, duyanı şoke eden, üzen ve bir o kadar da meraklandıran bir olgu olduğu söylenebilir. Ne de olsa bir yakınını kaybeden insanlara ilk olarak “Nasıl öldü?” diye sorulur. Nasıl öldü? “Eceliyle” mi? Kaza mı? Hastalık mı? Ve elbette hemen ardından: Kaç yaşındaydı? Kuşkusuz tüm bu soruların ardında kendi ölümümüze ilişkin o biraz da ürkek merakımız yer alır. Çevremizde ölen her insanla birlikte kendi olası ölümümüzü dolaylı yoldan da olsa düşünmeye başlarız. “Trafik kazasında öldü demek? Pek de gençmiş…” Bu bize önümüzde yaşanacak, yaşamak isteyeceğimiz daha çok yıllar olduğunu ama her an sarhoş bir sürücü yüzünden hayatımızın sonlanabileceğini hatırlatır. O gün belki yola daha dikkatli çıkarız.

Ancak intihar, iç dünyamızda biraz daha farklı bir yere denk düşer. Bir insanın hayatını kendi eliyle, kendi arzusuyla sonlandırdığı bilgisinin her zaman anlaşılmaz bir yanı vardır. Esasında hepimiz artık yaşamak istemeyecek kadar mutsuz olmanın, bu denli acı çekmenin nasıl bir ruh hali olduğunu aşağı yukarı biliriz. “Ölsem de kurtulsam!” lafını herhalde hemen herkes en az bir defa söylemiş, hiç değilse içinden geçirmiştir. Dolayısıyla burada asıl şaşırtıcı olan, bu kişinin sonunda bunu yapmaya nasıl “cesaret ettiğidir”. Mutsuzluk tamam, yaşamak istememek de tamam, ama insan kendini gerçekten öldürecek noktaya nasıl gelir?

Pavese’nin belki roman ve şiirlerinden bile meşhur olduğunu iddia edebileceğimiz günlükleri popülerliğini işte bu soruya, intiharın hepimizde uyandırdığı o tekinsiz meraka borçlu olmalı: Türkçede bulunan on kitabının hemen hepsi iki, üç baskı yapmışken Yaşama Uğraşı’nın (çev. Cevat Çapan) diğerlerine fark atarcasına 13. baskıda olması da, bazı kitapların arka kapaklarında yazarın “kırk iki yaşındayken 1950 yılında intihar ederek yaşamına son verdiği” bilgisinin öne çıkarılması da buna yorulabilir. Kendisinin yaşama işi/zanaati (Il mestiere di vivere) adını verdiği günlüklerinin bu başlığın işaret ettiği yerin aksine bir tür intihar güncesi, intihara uzanan yolun kaydı gibi okunması bu açıdan önemli.

XX.yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak anılan, Strega Ödülü sahibi bir şair, romancı, edebi eleştirmeni ve çevirmeni bugün “düz okurlar” olarak büyük ölçüde “intiharının güncesini tutan yalnız bir adam” olarak tanıyoruz. Üstelik bu indirgemeci bakış açımız Pavese ile de sınırlı değil. Virginia Woolf, Sylvia Plath, Stefan Zweig, Tezer Özlü ve daha nicelerinin eserlerinde intiharlarının izleri aranan; geride bıraktıkları edebi iz düşümler, tıpkı Pavese’ninki gibi, birer “intihar güncesi” olarak ele alınan yazarlar olduğu söylenemez mi?

Pavese’nin ve intihar etmiş diğer yazarların eserlerinin karşılaştırmalı analizlerine, bu eserlerde görülen depresyon emarelerinin detaylarına dair sayısız makale mevcut. Dolayısıyla ben bu yazıda daha farklı bir şey yapmak, yaşamın geriye doğru anlaşılmaya çalışılmasına hak vermekle birlikte ileri doğru yaşandığını hatırlatmak istiyorum: Biz sonunda Pavese’nin intihar ettiğini biliyoruz ancak kendisi bu günlükleri yazarken bu bilgiye sahip değildi. Haliyle de bu günlükler, onun gözünde, intiharına uzanan yolda düşülen notlar değil; bilakis, onlara verdiği isimden de anlaşılacağı üzere, yaşama çabasının, yaşamak için harcadığı emeğin kayıtlarıydı. Dahası, Pavese’nin bu günlükleri önce özel olarak tutmaya başladığı ancak zamanla fikrini değiştirip yayınlanmasına karar verdiği biliniyor. İntiharından hemen önce de erişilmesini istemediği diğer tüm taslaklarını yakmış; bunları bırakmış. Demek ki biz bu günlükleri okuduğumuzda sandığımız, belki arzu ettiğimiz gibi intihar etmiş bir adamın iç dünyasına gizlice bakmıyoruz: Bir yazarın, artık hayatta olmayan bir yazarın, geride bıraktığı son eseri okuyoruz. Ve ben bu eserin, bir adamın adım adım intihara ilerleyişinden çok, bir sanatçının toplumsal olarak yüklenen (hatta belki de dayatılan) sanatçı kimliğine sığma çabası olarak okunabileceğini öne sürüyorum. Yaşamanın onun gözünde bir tür iş haline gelmesi, yaşamayı böyle nitelendirmesi de bence bu beklentilerden kaynaklanıyor. Tüm bunlardan kastımı şimdi biraz daha açmaya çalışacağım.

Kaba bir genelleme yaparsak, eserleriyle takdir toplamakla kalmayıp hayranlarının gözünde birer ikona dönüşen sanatçıların ya hazzı ya da acıyı çok daha uç noktalarda yaşamalarıyla ön plana çıktıklarını söyleyebiliriz. 80’lerin rock gruplarını düşünelim: Hiç bitmeyen partiler, bol bol uyuşturucu, sınırsız cinsellik. Gösterişli kostümler, çarpıcı saç modelleri, aşkın bir deneyime dönüşen sahne şovları… Bu sanatçılar yalnızca ürettikleri müziklerle geniş kitlelere ulaşmamış, ulaşılmaz bir yaşam tarzının temsilcileri olarak idol mertebesine yükselmişlerdir. “Hızlı yaşa, genç öl” felsefesinin vücut bulduğu bu yaşam tarzı kural tanımaz, ahlaki değerlere itibar göstermez, canı ne istiyorsa onu yapar: Yani bir anlamda üst benliğin hükümsüzlüğünü ilan eder, alt benliğin güdümüne girer. Ancak tüm bunların yine de estetik bir filtreden geçirilerek yapıldığını unutmamak gerekir. Zira üst benliğin “gerçekten” hükümsüz kaldığı bir tablo özendirici değil, aksine ürkütücü ve rahatsız edici olacaktır: Sahnede mastürbasyon yapan veya sahneye dışkılayan bir rock yıldızının cazibesini koruması herhalde beklenemez. Oysa hazzın önündeki yasakların kontrollü ve seçici olarak kaldırıldığı, arzunun izleyenlerin imreneceği dozlarda gerçeğe döndüğü sahneler, sanatçıyı ürettiği eserlerin ötesinde bir varoluşa eriştirir.

Aynısı, bu spektrumun diğer ucunda yer alan, yani acıyı uçlarda yaşayan sanatçılar için de geçerlidir. Ağır bir depresyon nöbetinin verdiği ıstırabın ham haline şahit olmak, bununla tüm çıplaklığıyla yüzleşmek cazip bir deneyim değildir. Oysa bir şekilde söze çevrilen; diyelim ki şiirle ifade bulan (örn. Woolf’un şiirleri) veya romanla simgeleştirilen (örn. Sırça Fanus) bir acıyla ilişkilenmek, özdeşim kurmak nispeten kolaylaşır. Artık o acı, sanatçının yaşadığı biçimsiz, şiddetli, ilkel halinden uzaklaşmış; estetik, sindirilebilir, sofistike bir formata bürünmüştür. Pavese şiirin “boş inancı -yabancıl ve korkunç olanı- kavrama, ona bir ad verme, onu anlama, onu zararsız hale getirme çabası” olduğunu söyleyip ardından “Şiir vicdanın yasakladığı her şeyi tatmak ister -esrikliği, tutkuyu, günahı- ancak bunları düşünme, yeni tanıma ihtiyacıyla kendisini temize çıkarır” (351) diye eklerken tam da buna işaret eder. Sanatçının kendi acısından ürettiği eserlerle temas ettiğimizde kendi acımızın anlaşılır suretleriyle karşılaşır, anlatmakta zorlandıklarımızı niteleyen sözcükleri bulur, belki bir anlamda yaşantımızı temize çekmiş oluruz. Bu da yazarla veya sanatçıyla aramızda paralellik kurmamızı sağlar. O bizi anlamıştır, bizi anlatmıştır. Keşke daha uzun yaşasaydı, diye geçiririz belki içimizden, daha uzun yaşasaydı ki daha çok yazsaydı. Aslında bu, sanatçının daha uzun yıllar acı çekmesi, böylelikle ihtiyaç duyduğumuz sözcükleri bize daha çok temin etmesi yönünde bir dilektir.

Görsel: Merve Şahin

Sanatçı kimliğinin böyle bir temsil görevi gördüğünü, bu şekilde kurgulandığını kuşkusuz sanatçılar da en azından bilinçdışı düzeyde bilirler. Nihayetinde bir yazarı yazmaya veya bir müzisyeni müzikle uğraşmaya iten yine başka bir sanatçıya duyduğu hayranlık, öykünmedir; tıpkı Tezer Özlü’nün Pavese’den etkilenmesi gibi. Dolayısıyla aslında her sanatçı, sanatçı mertebesine erişmeden önce, bunu başardığı takdirde diğer insanların kendisinden ne bekleyeceğini, ona nasıl bir gözle bakacağını bilir zira kendisi de henüz o “insanlardan” biridir. Sanatçı kimliğini bütünüyle benimsemesiyle ise toplumun kalanından ayrışır ve zamanla, yıllar içerisinde, giderek simgesel bir varoluşun içine hapsolur. Pavese’nin günlüklerinde de işte bu sıkışmaya, kimliğini çevreleyen “sanatçılık” duvarlarının giderek daralarak onu boğmasına şahit olduğumuzu düşünüyorum.

Günlüğün başlarında, 10 Nisan 1936’da Pavese şöyle yazar: “En beylik, en umutsuz anlamıyla bir enayiyim ben. Nasıl yaşayacağını bilemeyen, ahlaki olgunluğa ulaşmamış, intihar düşüncesinden bir şeyler uman, ama bunu gerçekleştiremeyen bir adam.” (50)

Güney İtalya’daki üç yıllık sürgünü henüz bitmiştir. 1930’da Walt Whitman üzerine yazdığı tezle Torino Üniversitesi’nden mezun olan, hemen ardından Amerikan romanları çevirmeye başlayan Pavese, kendi şiir ve romanlarını üretmeye ise bu sürgün sürecinde ağırlık verir. Dolayısıyla, bu günlük girdisinin tam da yazar kimliğine geçtiği döneme denk geldiği söylenebilir: O artık herhangi biri değildir, olmayacaktır, ama bu yeni varoluşu da nasıl sürdüreceğini, nasıl yaşayacağını kestirememektedir. Aynı gün, ilerleyen satırlarda, “Bir şair kendini bir ruh haline sokup bunun tadını çıkarmaya bayılır- bu onun trajediden kaçış yoludur. Ama bir ruh halinin onun için hiçten de az bir şey olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır bu şair. Onun için önemli olan tek şey yazacağı şiirdir.” (51) diye sürdürdüğü sözlerinde daha önce bahsettiğimiz, sanatçının duygularıyla hemhal olma ve ardından bunları simgeleştirme vazifesini duyarız. Zira “bir iç trajediyi sanat biçiminde dile getirmek ve böylece ondan arınmak, ancak bu trajedinin içindeyken bile duyargalarını geren ve incecik ipliklerle örgüsünü örebilen, kısacası bir yandan yaratıcı düşüncelerin kuluçkasına yatabilen bir sanatçının başarabileceği bir iştir.” (54)

Başka bir deyişle, Pavese aslında nasıl yaşaması gerektiğini bilir: Kendisi için önemli tek şey şiir olmalı, acı çekerken yaratıcı düşüncelerin kuluçkasına yatmalıdır. Ancak bu uğurda gerçek yaşamdan, daha doğrusu yaşamın olağan zevklerinden uzaklaşmaktan da çekinir ve bir uzlaşı arayışına girer: “Sanatta da hayatta da yapı kurmak, hayattan olduğu gibi, sanattan da zevk düşkünlüğünü kovmak; trajik düzeyde var olmak” gerektiğini düşünür ama “bir roman yazacağım ya da parti vereceğim diye dünyanın altını üstüne getirmek zorunda olmadığını da unutma”mayı da kendisine tembihlemekten geri durmaz. (52) Kısacası Pavese, kariyerinin başları diye nitelendirebileceğimiz bu dönemde, acı çekerek üretme mecburiyeti taşıdığının bilincinden olmakla beraber bunun tüm hayatına mal olmayacağı umudu taşımakta, bunun yollarını aramaktadır.

Günlüğün daha en başında duygu dünyası ile yazar kimliği arasında kurulmaya çalışıldığı anlaşılan bu ideal denge, yıllar içinde Pavese’nin zihnini meşgul etmeye devam edecek ve günlüklerinde de sık sık dile getirilecektir. Örneğin 1938’de “Bir tutku kargaşasında (…) bir duraklama oldu mu, şiir yazma isteği yenden doğar. Sessiz bir çöküntünün gevşekliği ise düzyazıya dönme isteği verir.” (119)

“Fırtınalı bir iç hayatları olup da konuşarak ya da yazarak içlerini dökmek istemeyenler, aslında, fırtınalı iç hayatları olmayan insanlardır.” (145) notlarını düşerek farklı ruh halleri ile yazma eylemi arasındaki çift yönlü ilişkiyi formülleştirmeye çalışır: Yazar, fırtınalarda yazıya sarılarak ayakta kalan kişidir. Ertesi sene “Acı çekmek de zevk almak gibi, duygulara kapılmaktır (…) Acı çekmenin bile yaratıcı olabilmesi için önce sıkıcı olması gerekir.” (187) tespitiyle bu bakış açısını daha da güçlendirir; yaratıcı olabilmek, yani yazabilmek için bu fırtınaların artık bir alışkanlık haline gelmesi şarttır. 1940’ta “Tümüyle günah duygusundan uzak bir hayat mümkün olabilseydi, ne korkunç bir boşluk olurdu bu! Denebilir ki, hayatta bu duygu (yasak olan şey) neyse, sanatta malzemenin güçlüğü de odur; bu günlük olmasaydı, başta sanatçılar olmak üzere hepimiz sıkıntıdan patlardık.” (222) diyerek yine daha önce değindiğimiz arzu temsili ve simgeleştirme meselelerini örneklendirmiş olur.

Sonraki yıllarda Pavese’nin sanatçı kimliğini daha da benimsediğini görür; bu kimliğin içinde gün be gün kaybolarak kendine, kendi yaşamına yabancılaşmasına daha yakından tanıklık etmeye başlarız: “Benim hikâyelerim -başarılı oldukları ölçüde- çevresinde kendinden büyük şeylerin oluşunu seyreden bir insanın masallarıdır.” (283)

“20 Nisan 1936’da sözünü ettiğin zevk düşkünlüğü, tutku içtenliği alanından anılara ilişkin profesyonel arayış alanına kaydı. Buna son ver ve harekete geç.” (307)

“Gene anlaşılıyor ki senin hayatının yaratmaktan başka bir amacı olamaz. Nasıl oldu da farkında olmadan her şeyi böyle bir odak noktasına yöneltebildin? Gizli bir mantıkla mı, Tanrı’nın yardımıyla mı, yaşam içgüdüsüyle mi?” (324)

27 Haziran 1946’da “Yazarlık Ayartısı” başlığını attığı şu girdisi ise yazar kimliğinin, toplumun gözündeki yazar konumunun artık varoluşunu tamamen ele geçirdiğinin, bu kimlik tanınmadığında adeta kendisinden geriye bir şey kalmadığının nişanesi olur:

“Bütün yaşama gücünü tüketen, seni yeni patlatılmış bir tüfek gibi hâlâ sıcak ve sarsıntı içinde bırakan bir şey yazmış olmak; yalnız bildiğini sandığın şeyleri değil, kuşkulandığın, hayal ettiğin şeyleri, sarsıntıları, karanlık gölgeleri, bilinçdışını ortaya dökmüş olmak; bunu uzun ve yorucu çabalar sonunda, günlerce süren duraksamalardan sonra ölçülü olmayı öğrenecek, beklenmedik buluşlar ve yanılmalarla, bütün gücünü ve dikkatini bir nokta üzerinde toplayarak başarmış olmak; sonra bunu değerlendiren bir insan tepkisi, yüreklendirici bir alkış olmadıkça bütün bu yaptığın işin için bir hiç olduğunu anlamak. Bu sıcak ilgiyi bulamamak, soğuktan donmak, çölde konuşmak, bir ölü gibi gece gündüz yalnız kalmak demektir.” (383)

Pavese, belki “öz yitimi” olarak da tanımlayabileceğimiz, uzun yıllara yayılmış bu “yazarlaşma” sürecin tamamlanışını ise yaşamının son dönemlerinde artık tüm netliğiyle ortaya koyar:

Artık bir iç hayatın yok. Daha doğrusu, iç hayatın artık nesnel bir şey: yaptığın iş (düzeltiler, mektuplar, kitapların bölümleri, görüşmeler). Bu korkunç bir şey. Kararsızlık, korku, hayatın şaşırtıcı bir şey olduğu duygusu yok artık sende. Kuruyup gidiyorsun.

On sekizinle otuz yaşın arasındaki yılların boğuntuları, bağırmaları, aşkları nerede şimdi? Bugün yararlandığın ne varsa, o yıllarda biriktirmiştin. Ya şimdi? Ne yapacaksın? (449)

***

Senin dışında kimse var mı? Kendinden ve sanatından başka hiçbir şeyden söz etmiyorsun. (…) Son günlerde kaç kez “Peki sonra?” diye yazdın? Kafese girmiş hissediyoruz kendimi, değil mi? (450)

Ve kapandığı o kafeste sonunda yazamaz hale gelir:

“Yaptıklarıma, eserlerime karşı bir tiksinti duyuyorum. Bozulan sağlığımın, fizik çöküntümün sonucu olan bir duygu. Çizginin aşağı doğru inmesi. Ya hayatın, aşkların? Onlar nerede? Belli ölçüde bir iyimserliğim var hâlâ: Hayatı suçlamıyorum, dünyayı güzel ve sevilmeye değer buluyorum. Ama batmaktayım. Yapacağımı yaptım.” (464)

Aynı hesaplaşmanın ölümünden bir gün önce de tekrarlandığını görürüz:

Demek, yaptığım işte kralım.

On yıl içinde her şeyi gerçekleştirdim. Eski günlerin çekingenliklerini düşünürsem…

Hayatımda daha çok umutsuzum, eskisinden çok daha şaşkınım. Ne biriktirdim? Hiç.

(…)

On beş yıllık başarısızlığın benden esirgediği şeyin dışında, istediğim hiçbir şey yok yeryüzünde.

(…)

Sokakta insanların bu kaynaşmadan habersizce omzuna çarpıp geçmelerine neden şaşırıyorsun, sen kendin, yanından geçen nice insanın acılarının, içlerini kemiren kurdun ne olduğunu bilmez, buna aldırmazken? (478)

İşte böylelikle Pavese, kendi nitelemeleriyle, her şeyi gerçekleştirdiği başarısız on beş yılın ardından, yaşamının son gününe ulaşır. 18 Ağustos’taki son girdisini “Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.” diyerek bitirerek yaşamına son verir.

İlk başlarda yeni yeni tomurcuklanan bir yazarken yazar olmanın temsil ettiği (veya daha doğrusu, bir yazar olarak temsil etmesi gerekecek) onca şeyi nasıl taşıyacağını bilemeyen; tüm bunlar ile “yaşam” arasında nasıl bir denge kuracağı üzerine uzun uzun kafa yoran Pavese’nin zamanla tüm bu bocalamalarda umduğu orta yolu bulamayarak kendini acı çeken ve acısından üreten yazar/şair kimliğine giderek daha da kaptırışına ve,en nihayetinde, bu kimliğin onu tamamen ele geçirişine şahit oluruz. Öyle ki, sözlere sırt çevirdiğinde, artık yazmama kararı aldığında tüm benliğinden de vazgeçmiş olur.

Pavese bir anlamda, daha 1936 senesinde günlüğüne not düştüğü o meşhur tespitinde söylediği gibi, uçurumdan kurtulmanın yolunu yine uzun yıllar boyunca ona baktıktan, derinliğini ölçtükten sonra içine atlamakta bulur. Ancak burada söz konusu uçurum, depresyonu veya intihar düşüncesi değil, sanatçı kimliğidir. Teknik açıdan kusursuzlaştırmak, içerik olarak derinleştirmek için büyük emek sarf ettiği sanatında adım adım yükseldiği her gün, belki fark etmeden de olsa, sanatçı oluşun derin uçurumu boyunca uzanan merdivende birkaç basamak iner. Ve 15 senenin sonunda, artık başladığı yeri göremeyecek kadar aşağı indiğinde, kendini geri dönüşü olmayan bir noktada bulur: Ne sanatında daha fazla yükselmesi mümkündür ne de “salt insan” olmaya geri dönmesi. Böylelikle, bu uçurumdan kurtulmak uğruna, içine büsbütün atlamaya karar verir.

Bu günlüğü geride bırakması da bu atlayışın alametifarikasıdır. Tam da bir sanatçıya yakışır biçimde, atlayışını son bir esere dönüştürmüştür.

 

 

 

Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam