Anjelika Hanım -2

Bu dönemde sizi çok mutlu eden, çok şaşırtan, sizde yeni bir şeyler başlatan bir karşılaşma, tanışma yaşadınız mı hiç?

On yaşındayken benim ilk bestecilik hocam Boris Zeidman, çok önemli bir adam. Şostakoviç’lerle aynı dönemde aynı eğitimden geçmiş Saint Petersburglu besteci. Benim o zamana kadar bestelerim vardı ve bir tanesi konser salonunda seslendiriliyordu. Boris Zeidman da dinleyiciler arasındaydı sonra konser bitince “Bu beste kimindi?” diye sorunca beni onunla tanıştırdılar. Benim bestecilikte ilk komposizyon hocam o oldu, çok büyük bir şey.  Hâlâ Sovyetler Birliği’ndeki ciddi klasik çevrelerde Boris Zeidman denildiği zaman bu günlerde bile taparcasına bir ilgi vardır. Yürüyen ansiklopedi gibiydi inanılmaz yetenekli, müthiş bir adamdı. Çok şanlıyım o yaşlarda onunla karşılaştığım için.

Müzikle ilgili nasıl bir eğitim aldınız?

Notaları ben zaten iki buçuk yaşındayken biliyordum daha sonra hem dünya klasik müzik repertuarını çalmaya başladım hem de yoğun olarak besteler yapmaya başladım.

En çok kimleri seviyordunuz? Bestecilerden ya da eserlerden?

Prokofyev çok seviyordum. Şostakoviç, Beethoven daha sonra Bach’ı keşfettim. En çok bunlardı. Diğerleri daha sonra geldi. Bahsettiğim bu keşifler beş yaşına kadar olanlar.

Bunlar tabi klasik müzik üzerine. Sizin yaşıtınız olan çocukların sevdiği belki radyoda dinlediği müziklere olan ilginiz var mıydı?

Çizgi filmler vardı, onların müziklerini çok seviyordum.

Hangileri mesela?

Bir sürü Rus çizgi filmleri vardı. Rusya’da çizgi film teknolojisi, yaratıcılığı çok müthiştir. Film müzikleri ve çizgi filmleri dalını hâlâ çok severim, dinlerim. Hâlâ yalnız kalınca onları açar dinlerim.

Kitaplara ilginiz var mıydı?

Tabii ki, çok.

Neleri hatırlıyorsunuz? Mesela ilk kitabınızı hatırlıyor musunuz?

İlk kitap beş yaşındayken okuduğum kalınca bir kitap, Rusça olarak çevrilmiş Oz Büyücüsü idi. Annem benim nasıl okumaya başladığımı anlamadı. Bana sadece çok küçükken bir hediye geldi, küpler. Küplerin üzerinde figürler ve harfler vardı, ben bir şekilde öğrendim. Annem bu kitabı nasıl okumuş olduğumu anlamadı. Çünkü kalın bir kitaptı. Çok yoğun çalışıyordu nerden görecekti okuduğumu. Ben yuvadan gelince uyumadan önce onu okuyordum. Annem test etmek için bana birçok bölüm sordu sonra “Otur şu bölümün resmini yap” dedi, yaptım. Evet, yani algıladım, okudum. Deli gibi kitap okurdum. Fenerle yorganın altına saklanırdım.

Tanrı’yla olan bağınız nasıldı? İlk nasıl keşfettiniz? İlahi konularda, inançla ilgili konularda ailede daha iyi anlaştığınız ya da etkilendiğiniz kimseler var mıydı?

Hiç kimse yoktu.

Kendi kendinize mi keşfettiniz?

Kendi kendime diyemem çünkü o kendi kendine olmaz. Benim mânâda bir hocam vardı onunla görüşürdüm. Bana orası müthiş bir kaynak oldu. İç biliş…

Rüyanızda mı görüyordunuz?

Evet, ama rüya demiyorum, mânâ diyorum yıllardır. Böylece ben bir sürü şeyi deneyimliyordum büyüyünce onları kitaplardan okuyordum.

Bu buymuş diyordunuz.

Evet, buymuş. Ben de böyle bir şey yaşadım, orada da yazıyor. Bundan 300 sene önce bu yaşadı gibi bazı deneyimler, bazı tecrübeler. Aynı zamanda babam felsefe profesörüydü zaten bizimle yaşamıyordu. Başka şehirde yaşıyordu ama biz onunla yazışıyorduk. Bu konularla ilgili iletişimimiz yoktu. Bana sadece dedi ki “Bak sen 18 yaşına gelince biz seninle buluşuruz ve ben sana dünyayla insanlık ile ilgili birçok şey paylaşmak istiyorum. İnandığın, böyledir dediğin şeylerin iç yüzünü gördüğün zaman hiç görüldüğü gibi olmadığını anlayacaksın.” Ama bir şey söylemedi. O manevi yolculuktan sonra ben 18 yaşıma geldiğimde babam bana değil ben ona anlatıyordum. Dinledi ve “Tamam ben geç kaldım” dedi. Böyle oldu.

Öyle bir yaş yokmuş aslında.

Evet, babam öyle bir şey koymuş ve çok uzaktaydık, ben hayatımda babamı elle sayılacak kadar az gördüm.

Belki de babanız daha akılcı bir insanmış siz daha duygularınızla düşünmeyi öğrenmişsinizdir.

Belki de. O daha akılcıydı.

Çünkü 18 yaş meselesi öyle bir şey.

Dolayısıyla beni kimse yönlendirmedi, hiçbir yerde bir örnek görmedim.

Farklı inançları, ritüelleri gördüğünüzde –cenaze töreninden bahsettiniz- bunlar arasındaki farklar üzerine düşündünüz mü?

Ben onlara şahit olmuyordum çünkü o kadar net değildi. Cenaze töreninin neye ait olduğunu bilmiyordum ki genel olarak Sovyetler Birliği’nde her yerde olan ve dinî inançtan bağımsız bir şeydi. Düğünlere hiç gitmezdim, bilmiyordum. O tür şeyler ne televizyonda ne başka yerde hayatımda yoktu.

Hayvanları sever miydiniz?

Çok seviyordum her zaman bir kedi ve köpek istiyordum. Benim çok korkunç alerjim vardı her şeye, tüylere karşı hâlâ da var özellikle kedilere. Bazı tür köpeklere alerjim yok mesela teriyer (malta köpeği) karşı. O yüzden evimde teriyer var, bu ikinci köpek. Dolayısıyla eve alamıyorduk. Hiçbir toz, tüy olmayacaktı bir de astımım vardı. Ben hep uzaktan buram buram seviyordum ama istediğim gibi ulaşamıyordum onlara.

Çocukluk anıları içerisinde zaman zaman insanın aklında gelen, birdenbire hatırlayıverdiği şeyler oluyor. Hiç aklınıza gelmeyip birden size kendini hatırlatan anılar var. Sizin böyle anılarınız var mı?

Bir tane var, ben onu çok seviyorum bana çok mutluluk veriyor. Dört yaşındaydım, Ukrayna’ya bir şehre gittik. Bir yerden bir yere geçtiğimizden tek geceliğine müstakil, bahçenin içinde bir evde kaldık. Gündüz uyku için beni bir odaya yolladılar, başka bir çocuğun odasıydı burası ve odanın bahçeye doğru çıkan kendine ait çıkışı vardı. Minik merdivenliydi, kapılar da açıktı yaz günü. Ben tam uyuyacağım baktım bir uğur böceği geldi. Ben uğur böceklerini çok seviyordum gittim ona bakmaya. Kapı açık. Baktım ki bir tane daha geldi, birkaç tane daha geldi. Onları tek tek aldım kovaya koymaya başladım, uğur böcekleri bitmiyordu ve ben size söyleyeyim sonuç şu, bir kova dolusu uğur böceği. Odayı açıyorum herkes orada. Düşünebiliyor musunuz? Orada bir dede vardı o da hayretler içinde baktı dedi ki “Senin çok değişik bir hayatın olacak böyle şey olamaz!” Herkes bakıyor böyle şaşkın ama ben çok mutluyum o kova ile. İşte o bir kova uğur böceği çok önemli sanki hayatla anlaştığım bir işaret gibi. Uğur böceği varsa bir yerde, bir insanın tişörtünde mesela önemli bir konuşmada varsa o uğur böceği konuşmanın hangi anında geldi benim için önemli. Böyle sembol oldu.

Kaynağını hatırlamıyorum ama, uğur böcekleri ve arıların temiz, sinek gibi diğer böceklerin viral etkisi olduğunu okumuştum.

Arının da bende özel bir yeri var. Benim arılara alerjim var. İki kere beni arı soktu -ama bal arısı mı bilmiyorum- beni zor kurtardılar. Allah’tan denk geldi yanımda doktorlar vardı hemen gelip iğne vurmuşlardı çünkü hemen şişmeye başlamıştı.

Muhtemelen bal arısı o etkiyi yapıyor.

Bütün dünyanın bal arılarının kraliçesini gördüm mânâda, bana geldi ve dedi ki “Sen bundan sonra merak etme bizimkiler sana dokunmaz, diğerleri için söz veremem onlar başkadır ama bizimkiler bir şey yapmaz.”     Onun için bal arılarından çekinmiyorum, biliyorum ki sokmaz.

İlerde ne olacağınızla ilgili, ne yapacağınızla ilgili hayalleriniz var mıydı? Bir meslek, yaşayacağınız ülke, belki çocuklarınızın olmasını hayal etmek gibi. Geleceğe dair çocukken kurduğunuz hayaller var mıydı?

Şimdi, müzik benim hayatımda çok doğal olarak bulunduğu için ben onu meslek olarak görmüyordum zaten var, su içmek gibi. Dolayısıyla ben üç meslek seçtim kendime, güleceksiniz. Biri sokak temizleyicisi, ben bayılırdım biraz çöp varsa o kocaman şeyle –hani vardır ya asfaltın üstünde durur ve orayı temizler- bu bende müthiş bir etki yapıyordu. İkincisi; tarlada buğday toplandığı zaman bir makine vardır, buğdayları topluyor yanında bir kamyon var kasanın içine atıyor. O kamyonun şoförü olmak istiyordum çünkü çok seviniyordum; buğdayları alıyor, un fabrikasına götürüyor sonra oradan insanlara ekmek oluyor ve hemen koşa koşa tarlaya geliyor yine buğdayları topluyor. Üçüncü ise porselen fincanların, tabakların üzerine çiçekler çizmek. O ince sanat, renkler, ince dokunuşlar çok hoşuma gidiyordu. Bu üç mesleği seçmiştim, dört beş yaşlarındaydım.

Yaşayacağım ülke konusunda şöyle; ben nereden bileyim Sovyetler Birliği neresi, beş yaşındayken bilemem. Ama o yaşta bir rüya gördüm, ben büyüyorum ve bir oğlum oluyor. Oğlumun gözleri mavi ve benim yaşadığım ülkede değil başka ülkede doğuyor nitekim öyle oldu. İleriye dönük bunlar vardı başka hatırlamıyorum.

Anne babanızın ya da akrabalarınızın farkında olmadan diline pelesenk olmuş sizin davranışlarınızla ilgili eleştiri, ikaz anlamında -dedenizin sizi uyarmak için anlattığı masal gibi- söyledikleri şeyler oluyor muydu?

Ah tabi “Düşersin!” Hâlâ söylüyor. Bir de “Düşebilirsin” demiyor “Düşersin!” Kelimelerin enerjisi var, kelam gücü var. O zaman bir şey diyemiyordum ama yamuluyordum nitekim düştüm ve ayağımı kırdım. Çocuğuma da söylüyor aynı şekilde, “Sakın söyleme onu, eğer uyarmak istiyorsan ‘şöyle olabilir’ de, olacak deme” diyorum. Bugün yine söyledi artık sustum ne yapayım. (gülüşmeler)

Okul arkadaşlarınızdan –o negatif örneğin dışında- hatırladığınız, size bir şey öğreten başka çocuklar oldu mu?

On yaşından itibaren benim çok yakın saydığım bir arkadaşım oldu. Ona çok güveniyordum, en yakın arkadaşım oydu. Beni inanılmaz kandırıyormuş, yıllar boyunca ve ben bunu sonradan her şey tek tek sökülmeye başlayınca öğrendim. Mesela ben okula gidiyorum -transport kullanıyorduk okul çok uzaktı-. Üstün yetenekliler için olan bir okul üstelik mahalle okulu değil. Bayağı tramvaya biniyorsun, otobüse biniyorsun falan. Arkadaşım çok uzak semtte oturuyordu ve ben şehre yeni taşındığım için –Taşkent’e- güya yakın arkadaş olduk diye diyor ki “Senin o yoldan şu otobüse binmen lazım, şuradan geçmen lazım.” Tam orada da ben biniyorum sonra okula birlikte gidiyoruz. Meğer ben çok kısa bir yolla okula gidebilecekken istemiş ki ben onu da alıp öyle gideyim. Transport değiştiriyordum soğuk havada, yağmurlu falan demeden o yolu kullanıyordum ta ki biri bana gerçeği söyleyene kadar. “Sen neden bu yoldan gidiyorsun?” diye sordu, “Çünkü bana öyle söylediler” diye cevap verdim. “Salaksın ya” dedi. Bunun gibi bir sürü yıllardır uyanamadığım şeyler vardı. Aslında kendi rahatı, iyiliği için kullanıyordu. Bana ders çok güzel bir örnek oldu yıllar boyunca, sakın bunu insanlara yapma dersi.  Negatiften pozitife böyle öğrenmiş oldum, tuhaf bir şey, tersten.

Çocukluk hayatınızda kırılma yaşayıp yön değiştirdiğiniz oldu mu? Yani o ana kadar farklı düşünürken birdenbire bir şeyleri değiştirme, büyüme ihtiyacı hissettiğiniz bir zaman? Şöyle bir örnek vereyim; ilkokul beşi bitirmiştim karneyi alıp eve geldim, bir bardak su doldurdum. Balkonda oturdum ve kendi kendime şöyle düşündüm “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak (gülüşmeler) ve ben galiba büyüdüm artık başka bir şeyler olacak.”

Çok tatlı. Galiba o yaşlarımda yoktu sadece yedi yaşındayken –benim için çok önemli bir noktaydı, çok iyi hatırlıyorum, yaptığım işleri daha bilerek yapmamı sağladı- yürüyorum sokakta oraya buraya bakıyorum. Anladım ki dünyada çoğu meslek insanın ya vücudunu rahat tutmak için mesela ulaşım, bir yerden bir yere daha hızlı gitmeyi sağlıyor- giyim sanayisi yapılıyor ya mesela o da vücut için sonra yine yemek yani gıda sektörü. Birdenbire tüm bunlar kafamda küme oluşturmaya başladı; bu mide için, bu üşümemek için, bu şunun için. Diyorum ki müzik başka bir şeydi. Ben müzik yapıyorum, hani dedim ya ben müziği meslek olarak düşünmüyordum. Sonra dedim ki müzik bizim duygularımıza ve bunun dışında bir şeye daha derin bir yere ulaşıyor onu fark ettiğim anda dedim ki “Ben galiba sadece bunu yapacağım.” Diğer düşündüklerim yine fizikiydi.

Kaç yaşındaydınız?

Yedi. Sokak temizlemek, birine ekmek yetiştirmek bile birer sanat evet ama sonuçta bunlar yine net şeylerdi. Ama o, direkt. Benim kırılma noktasıydı çünkü orada karar verdim. Zaten ben bunun içindeyim ve sanki sadece müzik için dünyaya geldim, sadece müzik yapmak için. Böyle bir karardı.

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Konuşurken aklınıza gelen?

Küçük bir şey söylemek istiyorum, o hâlâ geçerli. Bu konuda birçok insana da tavsiye veriyorum naçizane. Ben hiçbir zaman “keşke” demedim ne çocukken ne şimdi ne büyürken. Bir şey yapıldıysa güzeldir sonrası için düşünebilirim ama olduysa geriye bakıp “Ay böyle olsaydı, şöyle olsaydı” falan demek… Pişmanlıklar, “keşke” demek ben içgüdüsel olarak hissediyorum ki insanın enerjisini yiyen gereksiz bir davranış. O güzel olan halimize, hani içimizde sarsılmaz bir kale var ya -bazılarımız onun farkında bazılarımız değil- işte “keşke” düşüncesi orada bir yamukluk yaratıyor. Ben çocukluğumda dahi hissederdim ve bana hayatım boyunca iyi bir rehber oldu. Sanki ben yanımda çöp taşıyacakken onu taşımıyorum çünkü öyle düşünmek çöp gibi bir şey benim için. Yani kimseyi üzmek istemiyorum böyle diyen insanlar var ve hayata böyle bakan insanlar var. Haydi, çöp demeyelim onu çıkartalım, gereksiz bir yük. İlk konserimi beş yaşında verdim fakat zaman zaman fark ettim ki insanlar konsere geldikleri zaman bana değil, müziğe geliyorlar. Bu bana şunu düşündürdü, benim aslında aradan çekilmem lazım fakat bir şekilde de olmam lazım. E bunu nasıl sağlayacaktım? Konser salonunda insanlar oturdukları zaman sinema gibi bir ekran olacak, ben yan odada oturacağım sakin bir şekilde ve içimdeki müziği oraya düşünceyle transfer edeceğim. Salonda insanlar benim içimde olan hem müziği  -ben her bir sesi renkli görüyorum çocukluğumdan beri- hem ekrana da benim çalarken gördüklerim ekrana yansıyacak bunu tamamen düşünceyle yapacağım. Benim orada olmama gerek yok, bedenimi seyretmeleri gerekmeyecek. Ben aradan çekileceğim ve insanlar o müzikle ama orada kişisel dokunuş olacak çünkü onu ben düşünmüş olacağım, başka bir yorumcu oturup kendi yorumunu yapacak. Böyle bir hayalim vardı, netti. Yıllar sürdü hâlâ da öyle istiyorum.

Birilerine anlattınız mı bunu?

Hayır, bir iki arkadaşıma o kadar.

Ama siz bunu kullanıyorsunuz sahnede zaman zaman görüntüsü geliyor.

Evet, görüntüleri seviyorum. Görüntülerin sebebi şu, ben öyle olmak zorundayım bir şekilde ben hep telepati olsun istiyordum insanlar arasında buna çok önem veriyordum.  İnsanların berrak ve saydam şekilde iletişim kurmalarını istiyordum. Bu da onlardan biri.

Güzel ama işte insan ona her zaman hazır olmuyor yani bazen bir sürü-hani söylediniz ya- yükle geziyorsun. Onları atıp masaya oturduğunuz zaman…

Evet, çok berrak olmak lazım onun için bundan olmuyor henüz. İnşallah bir gün hepimiz evrileceğiz beraber.

İnşallah. (gülüşmeler)

Sevdiğiniz biri hastalığında korkarsınız ve dua edersiniz bazen de bilerek ya da bilmeyerek yaptığınız bir eylemle iyileşmesine katkıda bulunduğunuzu düşünürsünüz. Mesela düşen çocukların dizlerini öpünce geçeceğini düşünmek gibi. Siz de bir müziği bestelemeyi düşündüğünüzde, hayal ettiğinizde bir şeylerin daha iyi olacağını düşünüyor musunuz? Bir tür oyun gibi aslında.

O yaşlarda yoktu, daha sonrasında hissetmeye başladım müziğin insanları ne denli etkilediğini. Ama çocukluğumda değil. Çok net bir şekilde müziğin insanı neşelendirdiğini gördüm ya da çok hüzünlü bir melodi çaldığında şöyle bir sönüklük olabileceğini anlayabiliyordum. Çok erken başladığım için hangi yaşta tam olarak hissetmeye başladığımı bilmiyorum ama evet, sonraları bu çok netleşti. Müzik terapisiyle bu yüzden ilgilenmeye başladım. Araştırınca da gördüm, binlerce yıllık gerçek. Bir şey daha söyleyeyim. Sesin doğasına inmeye başladım. Her şey sesten oluşuyor bizim atomlarımız, bütün frekans, bütün evren.

Ses de bir ışık.

Evet, o bir ışık, her şey iç içe. Renk, ses, geometri vs. Ben onları ayırmıyorum, zaten bütünlüklü algılıyormuşum öyle öğrettiler sonra hop diye topladım aslında. Bu konuda İnayet Han diye bir üstat var, müthiş. Onun ses ile ilgili yazdıklarını okuyunca içimde, kalbimde her şey tasdik edildi. “Hah, tamam, evet, evet, evet.”

Ben çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.

Bir yorumunuz var mı?

%d blogcu bunu beğendi: