Başarılı müzisyen Anjelika Akbar, Kazakistan’da müzisyen-filozof bir baba ile müzisyen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 2,5 yaşından itibaren  piyano çalmaya başlaması ise yeteneğini çok erkenden açık eder cinsten. Moskova Çaykovsky Devlet Konservatuvarı öğretim üyelerinin dikkatini çekerek konservatuvar bünyesindeki “harika çocuklar”ın girdiği okula kabul edildi.

1991 yılında UNESCO üyesi olarak geldiği ve sonrasında da yerleştiği Türkiye’de, Hacettepe Devlet Konservatuvarı’nda Bestecilik ve Orkestra Şefliği yüksek lisansını ve doktorasını alan Akbar’ın 500’den fazla bestesi var.

Kendisiyle çocukluğunu konuştuk…

 

Söyleşi: Bülent Ata

 

Öncelikle Anjelika Hanım, doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne-babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Şimdi biliyorsunuz Sovyetler Birliği zamanında insanlar bir yerden başka yerlere rahatlıkla hareket edebiliyorlardı, hangi memlekette oldukları hiç önemli değildi. Biri Rusya’da doğuyor, Kırgızistan’da yaşıyor oradan Asya’ya gidiyor sonra Baltık Cumhuriyetlerine.  Böyle bir göç durumu vardı ve evlilikler de öyle yapılırdı yani yalnızca memleketliler birbirleriyle evlenmezlerdi, buna bakmazlardı. Dolayısıyla ben Kazakistan’da dünyaya geldim ama köken olarak hiçbir alakam yoktur.

Benim babam müzisyen, orkestra şefi ve felsefeciydi daha sonra felsefe alanında profesör oldu. Moskova’dan Karaganda şehrine bir orkestrayı yönetmek yönlendirildi. Karaganda‘nın Sovyetler Birliği için stratejik bir önemi vardı çünkü çevresi yoğun olarak kömür yataklarıyla doluydu ve Sovyetlerin “İkinci Moskova” dedikleri şehirdi. Çok yoğun akademik hayat, üniversiteler, mimarlar, ressamlar böyle kültür-sanat hayatı kaynayan bir şehirdi küçük olmasına rağmen. Orada çok önemli bir konser salonuna orkestra şefi olarak yönlendirildi. Dedem Sovyetlerde fabrika inşaatları yöneten önemli bir yöneticiydi. Onu da Karaganda yakınlarına bir fabrika kurması için gönderdiler.

Babanızın babası mı?

Hayır, annemin babası. Annem de o zamana kadar müzik eğitimi almış. Karaganda’ya taşındıkları zaman annem, babamın yönettiği orkestraya müzisyen olarak girmiş. Tanışmaları bu şekilde olmuş. Benim kardeşim yok, tek çocuğum. Aslında ailede herkesin profesyonel ya da ikinci uğraş olarak müzik-sanat ilgisi yoğun olarak vardı. Dedem mesela tiyatro aşığıydı, tiyatrocu olmak istiyordu. Saint-Petersburg’da eğitimini almaya başlamıştı aynı zamanda mühendislik okuyordu. Savaş başladığı için tüm o tiyatro planları göçmüş oldu. Annem de tiyatroya deli gibi âşıktı, tiyatrocu olmak istiyordu ama dedem engelledi. Çünkü tiyatrocuların çok hareketli, saatleri belli olmayan bir hayatı var. Müzik daha düzenli, yeteneği de var diye onu yönlendirmiş. Böyle bir ortamda dünyaya geldim.

Hangi ayda?

Temmuz ayında doğdum. Annemin çok enteresan bir çevresi vardı. O zamanların önde gelen entelektüel ve sanat çevresi yoğundu, evimiz böyle insanlarla doluydu. Babamın felsefeci yönüyle tabi felsefî sohbetler, sürekli müzik, evde bir sürü enstrüman vardı ve tabii ki piyano. Ben çok erken aylarda işaretler vermeye, çalan müziğe karşı tepki vermeye başladım. Sen daha bebeksin yani nasıl bu reaksiyonları veriyorsun ama yapıyormuşum. Artık karyolayı piyanoya yaklaştırmışlar böylece onun üstünde yürümeye başlamışım.

Evde başka çocuklar var mıydı?

Hayır, biz üçümüz yaşıyorduk: annem, babam ve ben.

Küçük bir ev miydi?

Çok küçük değil, bir apartman dairesi ama yeteri kadar yer vardı.

O dönemden dedenizin ya da ninenizin anlattığı şeyleri hatırlıyor musunuz? Hâlâ onların sesiyle hatırladığınız bir masal ya da şarkı var mı?

Anneannemin var. Şöyle ki dediğim gibi anneannemin mesleği muhasebecilikti ama muazzam kitap okurdu, inanılmaz entelektüel bir kadındı. Sürekli masal üretirdi her gece bana oturur masal anlatırdı. Bir masal vardı küçücük bir porsuk yavrusu hakkında. Onu çok seviyordum hangi masalı anlatırsa anlatsın o porsukçuğu isterdim onunla uyumayı severdim.

Dedemin şahane sesi vardı çok artistik bir adamdı. Bana bir sürü şarkı söylerdi. Eğer beni uyutmak ona kaldıysa şarkı söylerdi ya da ninni. Ninni ama korkunç. Çok korkuyordum. Niye? “Uyu ve kenarda çok yatma.” Rusçaydı, sevmiyordum onu. “Yapma yoksa gri bir kurt köpeği gelecek ve seni yakalayacak.” Allah’ım bu ne korkunç bir şey! Nasıl uyursun? Ağlardım, dedemi kovardım. Fakat başka bir şey daha var, ben yemek yemeyi hiç sevmezdim. Aile böyle artistik olunca ben “Yemek yiyeceğim ama anneanne sen şiir anlat, dede sen dans et, anne sen bana bir şey anlat, babam da gitsin piyano çalsın” dermişim. Mutlaka müzikal bir eşlik…

Yaparlar mıydı bunları?

Yapıyorlardı. Benim çevremde herkes dört dönüyordu, böyle bir şans.

O zaman çok seviyorlardı sizi.

Seviyorlardı evet. Hepsini hatırlıyorum, ben çok erken çocukluğumu hatırlıyorum.   Mesela 6-7 aylıktım babam beni elinde tutuyor ve bana bazı tabloların içeriğini gösteriyor. Tabloları bile hayal meyal biliyorum. Sonra ben bunları anlattığımda “Nasıl hatırlıyor olabilirsin, kimse bilmiyor” diyorlardı ama ben detaylarıyla anlatıyordum. Dolayısıyla bence çok şanslıyım bu konuda çünkü severim o sahneleri.

Çocukluk anılarınızdan hatırladığınız bazı şeyler var mı? Mesela mutfakta hazırlık yapılır, kış için bir takım yiyecekler hazırlanır. Ne hatırlıyorsunuz bunlara dair?

Biz her zaman bol bol reçel yapardık. Özellikle ahududu reçeli ve siyah Frenk üzümü reçeli. Ahududuyu normal reçel gibi şekerle kaynatırlardı, Frenk üzümünü ise –onun içinde inanılmaz C vitamini var, çok faydalı bir yemiş- kilogramlarca toplayıp blenderden geçirirlerdi şekerle birlikte ama vitamini gitmesin diye kaynatmazlardı. Onu iyice pastörize edilmiş kavanozlara koyup sıkıca kapatırlardı ve buzdolabında saklarlardı. Özellikle kış zamanında biri hasta ise ilk ilaç buydu. Böyle şekerlenmiş bir Frenk üzümü…

 

Peki, o hazırlıklar esnasında siz de eşlik eder miydiniz onlara ya da hazırlanırken şarkılar söyler miydiniz?

Evet, eşlik ederdim, çok severim. Annem zaten müzikle iç içe olduğu için ya gramofonda müzik çalıyor ya annem söylüyor. Zaten sözleriyle birlikte binlerce şarkı bilen biri, koro şefi annem. Hem piyanist hem koro şefi. Şaşırıyorum bazen. Hiç başka yerden sormama YouTube’da aramama gerek yok anneme soruyorum. Konuşur gibi şarkıları söyler. Dolayısıyla böyle bir ortamda yemek, mutfak, müzik hep bir aradaydı.

Kendi yaşıtlarınız olan çocuklarla ilişkiniz mesela oyunlarınız, kavgalarınız nasıldı?

Düşünün ben iki buçuk yaşındayken notaları biliyordum; tuşların nerde olduğunu, isimlerini, yazılışlarını, seslerini. O bir gösterge aslında. Benim çocukluğum etrafımdaki çocuklardan biraz farklıydı. Ben çok şanslı ve mutlu bir çocuktum. Onlara zorla yaptırırlardı, zulümdü ama bana tam tersiydi müziksiz yaşayamıyordum. Böylelikle ister istemez farklı oluyorduk. Evde bana 2 yaşındayken pikap hediye ettiler ve hemen bir plak koleksiyonu, gelen bana plak getiriyordu. Annem bana diyor ki “Çok dikkatliydin, plağı çıkarıyorsun yerine koyuyorsun, yerleştiriyorsun.” Yani hepsini kendim yönetiyordum bu benim için çok önemliydi. Plak koyardım resim yapardım o gelen seslerle renkleri kullanırdım. Sokakta oynamayı sevmezdim. Sokağa sadece şöyle çıkardım; Kazakistan’da mevsimleri çok sert ve net bir şekilde izleyebiliyorduk, kışsa -35 ve birkaç metrelik kar. Ben hatırlıyorum evden çıkıyoruz en az buraya kadar kar dağı var, birkaç metrelik. Eğer mevsim baharsa o zaman yavaş yavaş süzülen su damlacıkları, akıntılara düşen eski bir yaprağı izlemek için çıkardım. Sonbaharda o müthiş renkleri izlemek için çıkardım. Aslında çocuklarla oynamayı severdim ama hep müzik, resimdi. Çocuklar beni çok anlamazlardı.

Hayalî arkadaşlarınız var mıydı?

Bir tane vardı çok enteresan.

İsmi neydi?

Koka. Niye bilmiyorum Coca Cola da yoktu o zaman.

Nasıl bir şeydi Koka?

Koka yaşça büyük bir adamdı ve ben ona dertlerimi anlatırdım. Evde herhangi bir şey alırdım geçerdim kenara, onunla konuşurdum.

Telefon gibi mi?

Evet, telefonmuş gibi. Evde sabit telefon vardı ama ben cep telefonuymuş gibi elimde cihazla dolaşırdım. Bazen bir kutu falan alırmışım ama o üç yaşına kadar sürdü. Ben çok erken konuşmaya başladım. Üç yaşındayken bize misafir meşhur bir mimar geliyor ve ben koşa koşa ona gidiyorum: “Kokaaaaa!” Ben onunla yıllardır konuşuyorum ama ilk defa gördüm. O zaman böyle bir denkleşme oldu sonra gerçekten bu adamı –bayağı yaşlı başlı bir adamdı ben de küçücüğüm- o kadar sevdim ki onunla konuşurdum, yeni beste varsa danışırdım, resim yapıp gösterirdim.

Hayalî olarak mı?

Hayır, kendisi geldikten sonra hayal olana gerek kalmadı.

Gerçek ismi neymiş?

İgol.

Peki, sizde iz bırakan anılar var mı? Hastalık, birinin ölümü, sizi çok etkileyen bir şey?

Dört yaşındayken ilk defa ölümle karşılaştım. Bizim apartmanda biri vefat etmişti, Rusya’da bu törenlerde tabut çiçekli ve açık oluyor ve -ben böyle bir olayı bilmiyorum-üflemeli çalgılar orkestrası gelir. Kalbimi vuran çok üzücü bir müzik vardı, hâlâ da çok üzülürüm. O müziği hiç unutamadım. Baktım, çiçekler arasında bir adam yatıyor ama hiç hareket etmiyor ve ben böyle bir şey bilmiyorum. Uzun zaman öylece kaldım kimseye de soramadım. Ne soracağım bile aklıma gelmiyordu. Eve gittikten sonra anneme sordum, ilk defa o kelimeyi duydum.  “Öldü” dedi. “Yani ne demek?” diye sordum, “O artık burada değil.” Dört yaşındaki bir çocuğa ne dersiniz öyle bir şey anlatıldı bana. Ben yıllardır o müziği ve duyguyu unutmadım. 11 yaşındayken dedemi kaybettim ve beni törene almadılar. Çünkü ben dedemi o kadar çok seviyordum ki geldim onun yaşadığı şehre ama beni götürmediler, evde bıraktılar.

Bende etki bırakan başka çok şey vardı. Mesela biz her hafta bazen haftada birkaç kere klasik müzik konserine giderdik. Ben ikinci yaşındaydım, onları en ön sıradan izlerdim. İzlediğimiz orkestra, bale, tiyatro her neyse müthişti o yaştaki bir çocuk için. Plakları zaten sürekli dinliyordum ama canlı olarak bunu yaşamak…

Koltuklar ne renkti?

Kırmızı kadife. Bordo kırmızı gibiydi. Ben beş yaşındayken ilk defa kişisel konserimi verdim. Bütün salon oraya beni dinlemeye geldi, şaka gibi.

Sizin kendinize ait özel bir diliniz, kelimeleriniz var mıydı? Çocukken bazı kelimeleri söyleyemezsiniz ama öyle söylemekte ısrar edersiniz mesela.

Kendi ismim. Onun dışında bütün kelimeleri çok rahat söylerdim ama küçükken söyleyemiyordum. Çok uzundu Anjelika ben de kısalttım “Lika” yaptım. Kendimi Lika olarak tanıtıyordum ve sonra herkes o kadar sevdi ki annem, babam, ailem, okulda hocalar sürekli Lika derdi. Annem hâlâ Lika diyor. Sonra ben albüm çıkarttım: “Likafoni” Yani Lika’nın sevdiği sesler. Foni, ses. Küçüklüğümde sevdiğim eser anlamında böyle bir terim ürettim.

Geçmişte gördüğünüz, zaman zaman hatırladığınız bir rüya var mı?

Sürekli çok ayrıntılı rüyalar görüyorum ama çocukluğumda manevî hocamı, ilk defa iki yaşındayken gördüm. Hayat boyunca devam etti.

Okula gitmeye başladığınız zaman ister istemez başka çocuklarla daha fazla temas etmeye, belki kendinizi onlarla kıyaslamaya başladınız. Hiç kabullenemediğiniz, anlamadığınız, size tuhaf gelen ama diğerlerinin normal karşıladığı şeyler var mıydı?

Ben üç yaşından altı buçuk yaşıma kadar yuvaya gittim. Orada bir kız çocuğu vardı, çok saldırgandı ben ise en sakindim. Yani ben sürekli hayatı izleyen, dinleyen, sonuç çıkaran biriydim. Otururdum, farklı olarak yaptığım tek şey piyano çalmaktı. Bütün bayramlarda benden istiyorlardı çünkü tek piyano çalan bendim. Sovyetler Birliği’nde duvarlar çok büyüktü, böyle küçücük değil. Sadece bizim oyun salonumuz bütün buranın üç katıydı.

Kaç metrekare? 200 mü?

Daha fazla. Biz orada gündüzleri uyurduk, herkes için yataklar açılırdı.

Tek bir geniş mekân mı olurdu?

Hayır, ayrı odalar ayrıca büyük bir oyun alanı vardı. O kız mesela ben şurada oturuyorum, o ta oralardan koşa koşa gelir bana çarpar, vurur ve koşardı. Ben hiçbir şey yapamazdım, yapmazdım aklıma gelmezdi cevap vermek. Öğretmenler bana cevap vermeyi öğretmeye kalktı. Hiç unutmuyorum diyor ki biri “Bak şöyle oturursun yanına, tırnaklarını sıkıştırırsın böyle yaparsın.” Bana bunu öğretmen öğretti çünkü kendimi hiç savunmuyordum şaşkınlık içinde kalıyordum. Bazen bir şeyler alıp kafama geçiriyordu o kız. Bana o tür şeyler tuhaf geliyordu hâlâ da tuhaf geliyor. Her şeye rahatlıkla alışabilirim ama insanlardaki saldırganlığa karşı ne yapacağımı bilmiyorum, böyle kalıyorum.

Diğer çocuklarla ilişkinizde bir ilişkiyi kuran, oyunu başlatan çocuk muydunuz yoksa kendi ilgilerinizle mi meşguldünüz?

Ben çok oyun oynamazdım. Yuvada mesela kütüphane bölümü vardı ben daha çok kütüphanede olurdum. Evcilik oyunları vardı sayılıdır oynadığım nedense sevmiyordum. Oyuncakları sevmiyordum, hiç oynamazdım.

Bebekleri de?

Kesinlikle. Benim bütün hayatım boyunca tek oyuncağım vardı, babaannemin hediye ettiği bir şey. Onu elime alıp oynuyordum, bu kadar.

Ahşap mıydı?

Hayır, bayağı güzel bir bebek, benimle aynı boydaydı o zaman.

Beraber uyuduğunuz oyuncağınız yok muydu?

Yoktu sadece babam çok küçükken birkaç ayıcık getirmişti, balları vardı. Beni bala alıştırmaya çalışıyorlardı ama alerjim çıktı. Ayıcıklar ve balları gitti, her şey bitti. Hiçbir zaman oyuncağım yoktu. Oyuncaklara ilgim ancak 18 yaşındayken oldu. Şimdi bir sürü yumoşlarım var.

Ya ailenizde en çok kim sizinle ilgilenirdi? Siz en çok kiminle olmaktan keyif alırdınız?

Anneannem. Annemle babam çok yoğun çalışıyorlardı ayrıca ben iki yaşındayken ayrıldılar ama bana söylemediler. Ben yedi yaşıma doğru anladım aynı evde yaşamıyor olduğumuzu çünkü babamın iş gezileri falan zaten vardı. Anneanneme gizlice söyledim: “Anneme söyleme benim anladığımı ama annemle babam aynı evde yaşamıyorlar.” Büyük bir sır olarak anneanneme bunu söylemiş oldum. (gülüşmeler) Dolayısıyla anneannem benim melekçiğim, mavi gözlü melek. Ben küçüklüğümde anneanneme “anne” diyordum anneme ise “teyze” diyordum.

DEVAM EDECEK…

2019-09-13T22:20:23+03:00Eylül 12th, 2019|Bilmek Vaktidir, Koşan Düş|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam