Bülent Ata

Anjelika Hanım -2

Bu dönemde sizi çok mutlu eden, çok şaşırtan, sizde yeni bir şeyler başlatan bir karşılaşma, tanışma yaşadınız mı hiç?

On yaşındayken benim ilk bestecilik hocam Boris Zeidman, çok önemli bir adam. Şostakoviç’lerle aynı dönemde aynı eğitimden geçmiş Saint Petersburglu besteci. Benim o zamana kadar bestelerim vardı ve bir tanesi konser salonunda seslendiriliyordu. Boris Zeidman da dinleyiciler arasındaydı sonra konser bitince “Bu beste kimindi?” diye sorunca beni onunla tanıştırdılar. Benim bestecilikte ilk komposizyon hocam o oldu, çok büyük bir şey.  Hâlâ Sovyetler Birliği’ndeki ciddi klasik çevrelerde Boris Zeidman denildiği zaman bu günlerde bile taparcasına bir ilgi vardır. Yürüyen ansiklopedi gibiydi inanılmaz yetenekli, müthiş bir adamdı. Çok şanlıyım o yaşlarda onunla karşılaştığım için.

Müzikle ilgili nasıl bir eğitim aldınız?

Notaları ben zaten iki buçuk yaşındayken biliyordum daha sonra hem dünya klasik müzik repertuarını çalmaya başladım hem de yoğun olarak besteler yapmaya başladım.

En çok kimleri seviyordunuz? Bestecilerden ya da eserlerden?

Prokofyev çok seviyordum. Şostakoviç, Beethoven daha sonra Bach’ı keşfettim. En çok bunlardı. Diğerleri daha sonra geldi. Bahsettiğim bu keşifler beş yaşına kadar olanlar.

Bunlar tabi klasik müzik üzerine. Sizin yaşıtınız olan çocukların sevdiği belki radyoda dinlediği müziklere olan ilginiz var mıydı?

Çizgi filmler vardı, onların müziklerini çok seviyordum.

Hangileri mesela?

Bir sürü Rus çizgi filmleri vardı. Rusya’da çizgi film teknolojisi, yaratıcılığı çok müthiştir. Film müzikleri ve çizgi filmleri dalını hâlâ çok severim, dinlerim. Hâlâ yalnız kalınca onları açar dinlerim.

Kitaplara ilginiz var mıydı?

Tabii ki, çok.

Neleri hatırlıyorsunuz? Mesela ilk kitabınızı hatırlıyor musunuz?

İlk kitap beş yaşındayken okuduğum kalınca bir kitap, Rusça olarak çevrilmiş Oz Büyücüsü idi. Annem benim nasıl okumaya başladığımı anlamadı. Bana sadece çok küçükken bir hediye geldi, küpler. Küplerin üzerinde figürler ve harfler vardı, ben bir şekilde öğrendim. Annem bu kitabı nasıl okumuş olduğumu anlamadı. Çünkü kalın bir kitaptı. Çok yoğun çalışıyordu nerden görecekti okuduğumu. Ben yuvadan gelince uyumadan önce onu okuyordum. Annem test etmek için bana birçok bölüm sordu sonra “Otur şu bölümün resmini yap” dedi, yaptım. Evet, yani algıladım, okudum. Deli gibi kitap okurdum. Fenerle yorganın altına saklanırdım.

Tanrı’yla olan bağınız nasıldı? İlk nasıl keşfettiniz? İlahi konularda, inançla ilgili konularda ailede daha iyi anlaştığınız ya da etkilendiğiniz kimseler var mıydı?

Hiç kimse yoktu.

Kendi kendinize mi keşfettiniz?

Kendi kendime diyemem çünkü o kendi kendine olmaz. Benim mânâda bir hocam vardı onunla görüşürdüm. Bana orası müthiş bir kaynak oldu. İç biliş…

Rüyanızda mı görüyordunuz?

Evet, ama rüya demiyorum, mânâ diyorum yıllardır. Böylece ben bir sürü şeyi deneyimliyordum büyüyünce onları kitaplardan okuyordum.

Bu buymuş diyordunuz.

Evet, buymuş. Ben de böyle bir şey yaşadım, orada da yazıyor. Bundan 300 sene önce bu yaşadı gibi bazı deneyimler, bazı tecrübeler. Aynı zamanda babam felsefe profesörüydü zaten bizimle yaşamıyordu. Başka şehirde yaşıyordu ama biz onunla yazışıyorduk. Bu konularla ilgili iletişimimiz yoktu. Bana sadece dedi ki “Bak sen 18 yaşına gelince biz seninle buluşuruz ve ben sana dünyayla insanlık ile ilgili birçok şey paylaşmak istiyorum. İnandığın, böyledir dediğin şeylerin iç yüzünü gördüğün zaman hiç görüldüğü gibi olmadığını anlayacaksın.” Ama bir şey söylemedi. O manevi yolculuktan sonra ben 18 yaşıma geldiğimde babam bana değil ben ona anlatıyordum. Dinledi ve “Tamam ben geç kaldım” dedi. Böyle oldu.

Öyle bir yaş yokmuş aslında.

Evet, babam öyle bir şey koymuş ve çok uzaktaydık, ben hayatımda babamı elle sayılacak kadar az gördüm.

Belki de babanız daha akılcı bir insanmış siz daha duygularınızla düşünmeyi öğrenmişsinizdir.

Belki de. O daha akılcıydı.

Çünkü 18 yaş meselesi öyle bir şey.

Dolayısıyla beni kimse yönlendirmedi, hiçbir yerde bir örnek görmedim.

Farklı inançları, ritüelleri gördüğünüzde –cenaze töreninden bahsettiniz- bunlar arasındaki farklar üzerine düşündünüz mü?

Ben onlara şahit olmuyordum çünkü o kadar net değildi. Cenaze töreninin neye ait olduğunu bilmiyordum ki genel olarak Sovyetler Birliği’nde her yerde olan ve dinî inançtan bağımsız bir şeydi. Düğünlere hiç gitmezdim, bilmiyordum. O tür şeyler ne televizyonda ne başka yerde hayatımda yoktu.

Hayvanları sever miydiniz?

Çok seviyordum her zaman bir kedi ve köpek istiyordum. Benim çok korkunç alerjim vardı her şeye, tüylere karşı hâlâ da var özellikle kedilere. Bazı tür köpeklere alerjim yok mesela teriyer (malta köpeği) karşı. O yüzden evimde teriyer var, bu ikinci köpek. Dolayısıyla eve alamıyorduk. Hiçbir toz, tüy olmayacaktı bir de astımım vardı. Ben hep uzaktan buram buram seviyordum ama istediğim gibi ulaşamıyordum onlara.

Çocukluk anıları içerisinde zaman zaman insanın aklında gelen, birdenbire hatırlayıverdiği şeyler oluyor. Hiç aklınıza gelmeyip birden size kendini hatırlatan anılar var. Sizin böyle anılarınız var mı?

Bir tane var, ben onu çok seviyorum bana çok mutluluk veriyor. Dört yaşındaydım, Ukrayna’ya bir şehre gittik. Bir yerden bir yere geçtiğimizden tek geceliğine müstakil, bahçenin içinde bir evde kaldık. Gündüz uyku için beni bir odaya yolladılar, başka bir çocuğun odasıydı burası ve odanın bahçeye doğru çıkan kendine ait çıkışı vardı. Minik merdivenliydi, kapılar da açıktı yaz günü. Ben tam uyuyacağım baktım bir uğur böceği geldi. Ben uğur böceklerini çok seviyordum gittim ona bakmaya. Kapı açık. Baktım ki bir tane daha geldi, birkaç tane daha geldi. Onları tek tek aldım kovaya koymaya başladım, uğur böcekleri bitmiyordu ve ben size söyleyeyim sonuç şu, bir kova dolusu uğur böceği. Odayı açıyorum herkes orada. Düşünebiliyor musunuz? Orada bir dede vardı o da hayretler içinde baktı dedi ki “Senin çok değişik bir hayatın olacak böyle şey olamaz!” Herkes bakıyor böyle şaşkın ama ben çok mutluyum o kova ile. İşte o bir kova uğur böceği çok önemli sanki hayatla anlaştığım bir işaret gibi. Uğur böceği varsa bir yerde, bir insanın tişörtünde mesela önemli bir konuşmada varsa o uğur böceği konuşmanın hangi anında geldi benim için önemli. Böyle sembol oldu.

Kaynağını hatırlamıyorum ama, uğur böcekleri ve arıların temiz, sinek gibi diğer böceklerin viral etkisi olduğunu okumuştum.

Arının da bende özel bir yeri var. Benim arılara alerjim var. İki kere beni arı soktu -ama bal arısı mı bilmiyorum- beni zor kurtardılar. Allah’tan denk geldi yanımda doktorlar vardı hemen gelip iğne vurmuşlardı çünkü hemen şişmeye başlamıştı.

Muhtemelen bal arısı o etkiyi yapıyor.

Bütün dünyanın bal arılarının kraliçesini gördüm mânâda, bana geldi ve dedi ki “Sen bundan sonra merak etme bizimkiler sana dokunmaz, diğerleri için söz veremem onlar başkadır ama bizimkiler bir şey yapmaz.”     Onun için bal arılarından çekinmiyorum, biliyorum ki sokmaz.

İlerde ne olacağınızla ilgili, ne yapacağınızla ilgili hayalleriniz var mıydı? Bir meslek, yaşayacağınız ülke, belki çocuklarınızın olmasını hayal etmek gibi. Geleceğe dair çocukken kurduğunuz hayaller var mıydı?

Şimdi, müzik benim hayatımda çok doğal olarak bulunduğu için ben onu meslek olarak görmüyordum zaten var, su içmek gibi. Dolayısıyla ben üç meslek seçtim kendime, güleceksiniz. Biri sokak temizleyicisi, ben bayılırdım biraz çöp varsa o kocaman şeyle –hani vardır ya asfaltın üstünde durur ve orayı temizler- bu bende müthiş bir etki yapıyordu. İkincisi; tarlada buğday toplandığı zaman bir makine vardır, buğdayları topluyor yanında bir kamyon var kasanın içine atıyor. O kamyonun şoförü olmak istiyordum çünkü çok seviniyordum; buğdayları alıyor, un fabrikasına götürüyor sonra oradan insanlara ekmek oluyor ve hemen koşa koşa tarlaya geliyor yine buğdayları topluyor. Üçüncü ise porselen fincanların, tabakların üzerine çiçekler çizmek. O ince sanat, renkler, ince dokunuşlar çok hoşuma gidiyordu. Bu üç mesleği seçmiştim, dört beş yaşlarındaydım.

Yaşayacağım ülke konusunda şöyle; ben nereden bileyim Sovyetler Birliği neresi, beş yaşındayken bilemem. Ama o yaşta bir rüya gördüm, ben büyüyorum ve bir oğlum oluyor. Oğlumun gözleri mavi ve benim yaşadığım ülkede değil başka ülkede doğuyor nitekim öyle oldu. İleriye dönük bunlar vardı başka hatırlamıyorum.

Anne babanızın ya da akrabalarınızın farkında olmadan diline pelesenk olmuş sizin davranışlarınızla ilgili eleştiri, ikaz anlamında -dedenizin sizi uyarmak için anlattığı masal gibi- söyledikleri şeyler oluyor muydu?

Ah tabi “Düşersin!” Hâlâ söylüyor. Bir de “Düşebilirsin” demiyor “Düşersin!” Kelimelerin enerjisi var, kelam gücü var. O zaman bir şey diyemiyordum ama yamuluyordum nitekim düştüm ve ayağımı kırdım. Çocuğuma da söylüyor aynı şekilde, “Sakın söyleme onu, eğer uyarmak istiyorsan ‘şöyle olabilir’ de, olacak deme” diyorum. Bugün yine söyledi artık sustum ne yapayım. (gülüşmeler)

Okul arkadaşlarınızdan –o negatif örneğin dışında- hatırladığınız, size bir şey öğreten başka çocuklar oldu mu?

On yaşından itibaren benim çok yakın saydığım bir arkadaşım oldu. Ona çok güveniyordum, en yakın arkadaşım oydu. Beni inanılmaz kandırıyormuş, yıllar boyunca ve ben bunu sonradan her şey tek tek sökülmeye başlayınca öğrendim. Mesela ben okula gidiyorum -transport kullanıyorduk okul çok uzaktı-. Üstün yetenekliler için olan bir okul üstelik mahalle okulu değil. Bayağı tramvaya biniyorsun, otobüse biniyorsun falan. Arkadaşım çok uzak semtte oturuyordu ve ben şehre yeni taşındığım için –Taşkent’e- güya yakın arkadaş olduk diye diyor ki “Senin o yoldan şu otobüse binmen lazım, şuradan geçmen lazım.” Tam orada da ben biniyorum sonra okula birlikte gidiyoruz. Meğer ben çok kısa bir yolla okula gidebilecekken istemiş ki ben onu da alıp öyle gideyim. Transport değiştiriyordum soğuk havada, yağmurlu falan demeden o yolu kullanıyordum ta ki biri bana gerçeği söyleyene kadar. “Sen neden bu yoldan gidiyorsun?” diye sordu, “Çünkü bana öyle söylediler” diye cevap verdim. “Salaksın ya” dedi. Bunun gibi bir sürü yıllardır uyanamadığım şeyler vardı. Aslında kendi rahatı, iyiliği için kullanıyordu. Bana ders çok güzel bir örnek oldu yıllar boyunca, sakın bunu insanlara yapma dersi.  Negatiften pozitife böyle öğrenmiş oldum, tuhaf bir şey, tersten.

Çocukluk hayatınızda kırılma yaşayıp yön değiştirdiğiniz oldu mu? Yani o ana kadar farklı düşünürken birdenbire bir şeyleri değiştirme, büyüme ihtiyacı hissettiğiniz bir zaman? Şöyle bir örnek vereyim; ilkokul beşi bitirmiştim karneyi alıp eve geldim, bir bardak su doldurdum. Balkonda oturdum ve kendi kendime şöyle düşündüm “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak (gülüşmeler) ve ben galiba büyüdüm artık başka bir şeyler olacak.”

Çok tatlı. Galiba o yaşlarımda yoktu sadece yedi yaşındayken –benim için çok önemli bir noktaydı, çok iyi hatırlıyorum, yaptığım işleri daha bilerek yapmamı sağladı- yürüyorum sokakta oraya buraya bakıyorum. Anladım ki dünyada çoğu meslek insanın ya vücudunu rahat tutmak için mesela ulaşım, bir yerden bir yere daha hızlı gitmeyi sağlıyor- giyim sanayisi yapılıyor ya mesela o da vücut için sonra yine yemek yani gıda sektörü. Birdenbire tüm bunlar kafamda küme oluşturmaya başladı; bu mide için, bu üşümemek için, bu şunun için. Diyorum ki müzik başka bir şeydi. Ben müzik yapıyorum, hani dedim ya ben müziği meslek olarak düşünmüyordum. Sonra dedim ki müzik bizim duygularımıza ve bunun dışında bir şeye daha derin bir yere ulaşıyor onu fark ettiğim anda dedim ki “Ben galiba sadece bunu yapacağım.” Diğer düşündüklerim yine fizikiydi.

Kaç yaşındaydınız?

Yedi. Sokak temizlemek, birine ekmek yetiştirmek bile birer sanat evet ama sonuçta bunlar yine net şeylerdi. Ama o, direkt. Benim kırılma noktasıydı çünkü orada karar verdim. Zaten ben bunun içindeyim ve sanki sadece müzik için dünyaya geldim, sadece müzik yapmak için. Böyle bir karardı.

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Konuşurken aklınıza gelen?

Küçük bir şey söylemek istiyorum, o hâlâ geçerli. Bu konuda birçok insana da tavsiye veriyorum naçizane. Ben hiçbir zaman “keşke” demedim ne çocukken ne şimdi ne büyürken. Bir şey yapıldıysa güzeldir sonrası için düşünebilirim ama olduysa geriye bakıp “Ay böyle olsaydı, şöyle olsaydı” falan demek… Pişmanlıklar, “keşke” demek ben içgüdüsel olarak hissediyorum ki insanın enerjisini yiyen gereksiz bir davranış. O güzel olan halimize, hani içimizde sarsılmaz bir kale var ya -bazılarımız onun farkında bazılarımız değil- işte “keşke” düşüncesi orada bir yamukluk yaratıyor. Ben çocukluğumda dahi hissederdim ve bana hayatım boyunca iyi bir rehber oldu. Sanki ben yanımda çöp taşıyacakken onu taşımıyorum çünkü öyle düşünmek çöp gibi bir şey benim için. Yani kimseyi üzmek istemiyorum böyle diyen insanlar var ve hayata böyle bakan insanlar var. Haydi, çöp demeyelim onu çıkartalım, gereksiz bir yük. İlk konserimi beş yaşında verdim fakat zaman zaman fark ettim ki insanlar konsere geldikleri zaman bana değil, müziğe geliyorlar. Bu bana şunu düşündürdü, benim aslında aradan çekilmem lazım fakat bir şekilde de olmam lazım. E bunu nasıl sağlayacaktım? Konser salonunda insanlar oturdukları zaman sinema gibi bir ekran olacak, ben yan odada oturacağım sakin bir şekilde ve içimdeki müziği oraya düşünceyle transfer edeceğim. Salonda insanlar benim içimde olan hem müziği  -ben her bir sesi renkli görüyorum çocukluğumdan beri- hem ekrana da benim çalarken gördüklerim ekrana yansıyacak bunu tamamen düşünceyle yapacağım. Benim orada olmama gerek yok, bedenimi seyretmeleri gerekmeyecek. Ben aradan çekileceğim ve insanlar o müzikle ama orada kişisel dokunuş olacak çünkü onu ben düşünmüş olacağım, başka bir yorumcu oturup kendi yorumunu yapacak. Böyle bir hayalim vardı, netti. Yıllar sürdü hâlâ da öyle istiyorum.

Birilerine anlattınız mı bunu?

Hayır, bir iki arkadaşıma o kadar.

Ama siz bunu kullanıyorsunuz sahnede zaman zaman görüntüsü geliyor.

Evet, görüntüleri seviyorum. Görüntülerin sebebi şu, ben öyle olmak zorundayım bir şekilde ben hep telepati olsun istiyordum insanlar arasında buna çok önem veriyordum.  İnsanların berrak ve saydam şekilde iletişim kurmalarını istiyordum. Bu da onlardan biri.

Güzel ama işte insan ona her zaman hazır olmuyor yani bazen bir sürü-hani söylediniz ya- yükle geziyorsun. Onları atıp masaya oturduğunuz zaman…

Evet, çok berrak olmak lazım onun için bundan olmuyor henüz. İnşallah bir gün hepimiz evrileceğiz beraber.

İnşallah. (gülüşmeler)

Sevdiğiniz biri hastalığında korkarsınız ve dua edersiniz bazen de bilerek ya da bilmeyerek yaptığınız bir eylemle iyileşmesine katkıda bulunduğunuzu düşünürsünüz. Mesela düşen çocukların dizlerini öpünce geçeceğini düşünmek gibi. Siz de bir müziği bestelemeyi düşündüğünüzde, hayal ettiğinizde bir şeylerin daha iyi olacağını düşünüyor musunuz? Bir tür oyun gibi aslında.

O yaşlarda yoktu, daha sonrasında hissetmeye başladım müziğin insanları ne denli etkilediğini. Ama çocukluğumda değil. Çok net bir şekilde müziğin insanı neşelendirdiğini gördüm ya da çok hüzünlü bir melodi çaldığında şöyle bir sönüklük olabileceğini anlayabiliyordum. Çok erken başladığım için hangi yaşta tam olarak hissetmeye başladığımı bilmiyorum ama evet, sonraları bu çok netleşti. Müzik terapisiyle bu yüzden ilgilenmeye başladım. Araştırınca da gördüm, binlerce yıllık gerçek. Bir şey daha söyleyeyim. Sesin doğasına inmeye başladım. Her şey sesten oluşuyor bizim atomlarımız, bütün frekans, bütün evren.

Ses de bir ışık.

Evet, o bir ışık, her şey iç içe. Renk, ses, geometri vs. Ben onları ayırmıyorum, zaten bütünlüklü algılıyormuşum öyle öğrettiler sonra hop diye topladım aslında. Bu konuda İnayet Han diye bir üstat var, müthiş. Onun ses ile ilgili yazdıklarını okuyunca içimde, kalbimde her şey tasdik edildi. “Hah, tamam, evet, evet, evet.”

Ben çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.

Anjelika Hanım -1

 Başarılı müzisyen Anjelika Akbar, Kazakistan’da müzisyen-filozof bir baba ile müzisyen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 2,5 yaşından itibaren  piyano çalmaya başlaması ise yeteneğini çok erkenden açık eder cinsten. Moskova Çaykovsky Devlet Konservatuvarı öğretim üyelerinin dikkatini çekerek konservatuvar bünyesindeki “harika çocuklar”ın girdiği okula kabul edildi.

1991 yılında UNESCO üyesi olarak geldiği ve sonrasında da yerleştiği Türkiye’de, Hacettepe Devlet Konservatuvarı’nda Bestecilik ve Orkestra Şefliği yüksek lisansını ve doktorasını alan Akbar’ın 500’den fazla bestesi var.

Kendisiyle çocukluğunu konuştuk…

 

Öncelikle Anjelika Hanım, doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne-babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Şimdi biliyorsunuz Sovyetler Birliği zamanında insanlar bir yerden başka yerlere rahatlıkla hareket edebiliyorlardı, hangi memlekette oldukları hiç önemli değildi. Biri Rusya’da doğuyor, Kırgızistan’da yaşıyor oradan Asya’ya gidiyor sonra Baltık Cumhuriyetlerine.  Böyle bir göç durumu vardı ve evlilikler de öyle yapılırdı yani yalnızca memleketliler birbirleriyle evlenmezlerdi, buna bakmazlardı. Dolayısıyla ben Kazakistan’da dünyaya geldim ama köken olarak hiçbir alakam yoktur.

Benim babam müzisyen, orkestra şefi ve felsefeciydi daha sonra felsefe alanında profesör oldu. Moskova’dan Karaganda şehrine bir orkestrayı yönetmek yönlendirildi. Karaganda‘nın Sovyetler Birliği için stratejik bir önemi vardı çünkü çevresi yoğun olarak kömür yataklarıyla doluydu ve Sovyetlerin “İkinci Moskova” dedikleri şehirdi. Çok yoğun akademik hayat, üniversiteler, mimarlar, ressamlar böyle kültür-sanat hayatı kaynayan bir şehirdi küçük olmasına rağmen. Orada çok önemli bir konser salonuna orkestra şefi olarak yönlendirildi. Dedem Sovyetlerde fabrika inşaatları yöneten önemli bir yöneticiydi. Onu da Karaganda yakınlarına bir fabrika kurması için gönderdiler.

Babanızın babası mı?

Hayır, annemin babası. Annem de o zamana kadar müzik eğitimi almış. Karaganda’ya taşındıkları zaman annem, babamın yönettiği orkestraya müzisyen olarak girmiş. Tanışmaları bu şekilde olmuş. Benim kardeşim yok, tek çocuğum. Aslında ailede herkesin profesyonel ya da ikinci uğraş olarak müzik-sanat ilgisi yoğun olarak vardı. Dedem mesela tiyatro aşığıydı, tiyatrocu olmak istiyordu. Saint-Petersburg’da eğitimini almaya başlamıştı aynı zamanda mühendislik okuyordu. Savaş başladığı için tüm o tiyatro planları göçmüş oldu. Annem de tiyatroya deli gibi âşıktı, tiyatrocu olmak istiyordu ama dedem engelledi. Çünkü tiyatrocuların çok hareketli, saatleri belli olmayan bir hayatı var. Müzik daha düzenli, yeteneği de var diye onu yönlendirmiş. Böyle bir ortamda dünyaya geldim.

Hangi ayda?

Temmuz ayında doğdum. Annemin çok enteresan bir çevresi vardı. O zamanların önde gelen entelektüel ve sanat çevresi yoğundu, evimiz böyle insanlarla doluydu. Babamın felsefeci yönüyle tabi felsefî sohbetler, sürekli müzik, evde bir sürü enstrüman vardı ve tabii ki piyano. Ben çok erken aylarda işaretler vermeye, çalan müziğe karşı tepki vermeye başladım. Sen daha bebeksin yani nasıl bu reaksiyonları veriyorsun ama yapıyormuşum. Artık karyolayı piyanoya yaklaştırmışlar böylece onun üstünde yürümeye başlamışım.

Evde başka çocuklar var mıydı?

Hayır, biz üçümüz yaşıyorduk: annem, babam ve ben.

Küçük bir ev miydi?

Çok küçük değil, bir apartman dairesi ama yeteri kadar yer vardı.

O dönemden dedenizin ya da ninenizin anlattığı şeyleri hatırlıyor musunuz? Hâlâ onların sesiyle hatırladığınız bir masal ya da şarkı var mı?

Anneannemin var. Şöyle ki dediğim gibi anneannemin mesleği muhasebecilikti ama muazzam kitap okurdu, inanılmaz entelektüel bir kadındı. Sürekli masal üretirdi her gece bana oturur masal anlatırdı. Bir masal vardı küçücük bir porsuk yavrusu hakkında. Onu çok seviyordum hangi masalı anlatırsa anlatsın o porsukçuğu isterdim onunla uyumayı severdim.

Dedemin şahane sesi vardı çok artistik bir adamdı. Bana bir sürü şarkı söylerdi. Eğer beni uyutmak ona kaldıysa şarkı söylerdi ya da ninni. Ninni ama korkunç. Çok korkuyordum. Niye? “Uyu ve kenarda çok yatma.” Rusçaydı, sevmiyordum onu. “Yapma yoksa gri bir kurt köpeği gelecek ve seni yakalayacak.” Allah’ım bu ne korkunç bir şey! Nasıl uyursun? Ağlardım, dedemi kovardım. Fakat başka bir şey daha var, ben yemek yemeyi hiç sevmezdim. Aile böyle artistik olunca ben “Yemek yiyeceğim ama anneanne sen şiir anlat, dede sen dans et, anne sen bana bir şey anlat, babam da gitsin piyano çalsın” dermişim. Mutlaka müzikal bir eşlik…

Yaparlar mıydı bunları?

Yapıyorlardı. Benim çevremde herkes dört dönüyordu, böyle bir şans.

O zaman çok seviyorlardı sizi.

Seviyorlardı evet. Hepsini hatırlıyorum, ben çok erken çocukluğumu hatırlıyorum.   Mesela 6-7 aylıktım babam beni elinde tutuyor ve bana bazı tabloların içeriğini gösteriyor. Tabloları bile hayal meyal biliyorum. Sonra ben bunları anlattığımda “Nasıl hatırlıyor olabilirsin, kimse bilmiyor” diyorlardı ama ben detaylarıyla anlatıyordum. Dolayısıyla bence çok şanslıyım bu konuda çünkü severim o sahneleri.

Çocukluk anılarınızdan hatırladığınız bazı şeyler var mı? Mesela mutfakta hazırlık yapılır, kış için bir takım yiyecekler hazırlanır. Ne hatırlıyorsunuz bunlara dair?

Biz her zaman bol bol reçel yapardık. Özellikle ahududu reçeli ve siyah Frenk üzümü reçeli. Ahududuyu normal reçel gibi şekerle kaynatırlardı, Frenk üzümünü ise –onun içinde inanılmaz C vitamini var, çok faydalı bir yemiş- kilogramlarca toplayıp blenderden geçirirlerdi şekerle birlikte ama vitamini gitmesin diye kaynatmazlardı. Onu iyice pastörize edilmiş kavanozlara koyup sıkıca kapatırlardı ve buzdolabında saklarlardı. Özellikle kış zamanında biri hasta ise ilk ilaç buydu. Böyle şekerlenmiş bir Frenk üzümü…

 

Peki, o hazırlıklar esnasında siz de eşlik eder miydiniz onlara ya da hazırlanırken şarkılar söyler miydiniz?

Evet, eşlik ederdim, çok severim. Annem zaten müzikle iç içe olduğu için ya gramofonda müzik çalıyor ya annem söylüyor. Zaten sözleriyle birlikte binlerce şarkı bilen biri, koro şefi annem. Hem piyanist hem koro şefi. Şaşırıyorum bazen. Hiç başka yerden sormama YouTube’da aramama gerek yok anneme soruyorum. Konuşur gibi şarkıları söyler. Dolayısıyla böyle bir ortamda yemek, mutfak, müzik hep bir aradaydı.

Kendi yaşıtlarınız olan çocuklarla ilişkiniz mesela oyunlarınız, kavgalarınız nasıldı?

Düşünün ben iki buçuk yaşındayken notaları biliyordum; tuşların nerde olduğunu, isimlerini, yazılışlarını, seslerini. O bir gösterge aslında. Benim çocukluğum etrafımdaki çocuklardan biraz farklıydı. Ben çok şanslı ve mutlu bir çocuktum. Onlara zorla yaptırırlardı, zulümdü ama bana tam tersiydi müziksiz yaşayamıyordum. Böylelikle ister istemez farklı oluyorduk. Evde bana 2 yaşındayken pikap hediye ettiler ve hemen bir plak koleksiyonu, gelen bana plak getiriyordu. Annem bana diyor ki “Çok dikkatliydin, plağı çıkarıyorsun yerine koyuyorsun, yerleştiriyorsun.” Yani hepsini kendim yönetiyordum bu benim için çok önemliydi. Plak koyardım resim yapardım o gelen seslerle renkleri kullanırdım. Sokakta oynamayı sevmezdim. Sokağa sadece şöyle çıkardım; Kazakistan’da mevsimleri çok sert ve net bir şekilde izleyebiliyorduk, kışsa -35 ve birkaç metrelik kar. Ben hatırlıyorum evden çıkıyoruz en az buraya kadar kar dağı var, birkaç metrelik. Eğer mevsim baharsa o zaman yavaş yavaş süzülen su damlacıkları, akıntılara düşen eski bir yaprağı izlemek için çıkardım. Sonbaharda o müthiş renkleri izlemek için çıkardım. Aslında çocuklarla oynamayı severdim ama hep müzik, resimdi. Çocuklar beni çok anlamazlardı.

Hayalî arkadaşlarınız var mıydı?

Bir tane vardı çok enteresan.

İsmi neydi?

Koka. Niye bilmiyorum Coca Cola da yoktu o zaman.

Nasıl bir şeydi Koka?

Koka yaşça büyük bir adamdı ve ben ona dertlerimi anlatırdım. Evde herhangi bir şey alırdım geçerdim kenara, onunla konuşurdum.

Telefon gibi mi?

Evet, telefonmuş gibi. Evde sabit telefon vardı ama ben cep telefonuymuş gibi elimde cihazla dolaşırdım. Bazen bir kutu falan alırmışım ama o üç yaşına kadar sürdü. Ben çok erken konuşmaya başladım. Üç yaşındayken bize misafir meşhur bir mimar geliyor ve ben koşa koşa ona gidiyorum: “Kokaaaaa!” Ben onunla yıllardır konuşuyorum ama ilk defa gördüm. O zaman böyle bir denkleşme oldu sonra gerçekten bu adamı –bayağı yaşlı başlı bir adamdı ben de küçücüğüm- o kadar sevdim ki onunla konuşurdum, yeni beste varsa danışırdım, resim yapıp gösterirdim.

Hayalî olarak mı?

Hayır, kendisi geldikten sonra hayal olana gerek kalmadı.

Gerçek ismi neymiş?

İgol.

Peki, sizde iz bırakan anılar var mı? Hastalık, birinin ölümü, sizi çok etkileyen bir şey?

Dört yaşındayken ilk defa ölümle karşılaştım. Bizim apartmanda biri vefat etmişti, Rusya’da bu törenlerde tabut çiçekli ve açık oluyor ve -ben böyle bir olayı bilmiyorum-üflemeli çalgılar orkestrası gelir. Kalbimi vuran çok üzücü bir müzik vardı, hâlâ da çok üzülürüm. O müziği hiç unutamadım. Baktım, çiçekler arasında bir adam yatıyor ama hiç hareket etmiyor ve ben böyle bir şey bilmiyorum. Uzun zaman öylece kaldım kimseye de soramadım. Ne soracağım bile aklıma gelmiyordu. Eve gittikten sonra anneme sordum, ilk defa o kelimeyi duydum.  “Öldü” dedi. “Yani ne demek?” diye sordum, “O artık burada değil.” Dört yaşındaki bir çocuğa ne dersiniz öyle bir şey anlatıldı bana. Ben yıllardır o müziği ve duyguyu unutmadım. 11 yaşındayken dedemi kaybettim ve beni törene almadılar. Çünkü ben dedemi o kadar çok seviyordum ki geldim onun yaşadığı şehre ama beni götürmediler, evde bıraktılar.

Bende etki bırakan başka çok şey vardı. Mesela biz her hafta bazen haftada birkaç kere klasik müzik konserine giderdik. Ben ikinci yaşındaydım, onları en ön sıradan izlerdim. İzlediğimiz orkestra, bale, tiyatro her neyse müthişti o yaştaki bir çocuk için. Plakları zaten sürekli dinliyordum ama canlı olarak bunu yaşamak…

Koltuklar ne renkti?

Kırmızı kadife. Bordo kırmızı gibiydi. Ben beş yaşındayken ilk defa kişisel konserimi verdim. Bütün salon oraya beni dinlemeye geldi, şaka gibi.

Sizin kendinize ait özel bir diliniz, kelimeleriniz var mıydı? Çocukken bazı kelimeleri söyleyemezsiniz ama öyle söylemekte ısrar edersiniz mesela.

Kendi ismim. Onun dışında bütün kelimeleri çok rahat söylerdim ama küçükken söyleyemiyordum. Çok uzundu Anjelika ben de kısalttım “Lika” yaptım. Kendimi Lika olarak tanıtıyordum ve sonra herkes o kadar sevdi ki annem, babam, ailem, okulda hocalar sürekli Lika derdi. Annem hâlâ Lika diyor. Sonra ben albüm çıkarttım: “Likafoni” Yani Lika’nın sevdiği sesler. Foni, ses. Küçüklüğümde sevdiğim eser anlamında böyle bir terim ürettim.

Geçmişte gördüğünüz, zaman zaman hatırladığınız bir rüya var mı?

Sürekli çok ayrıntılı rüyalar görüyorum ama çocukluğumda manevî hocamı, ilk defa iki yaşındayken gördüm. Hayat boyunca devam etti.

Okula gitmeye başladığınız zaman ister istemez başka çocuklarla daha fazla temas etmeye, belki kendinizi onlarla kıyaslamaya başladınız. Hiç kabullenemediğiniz, anlamadığınız, size tuhaf gelen ama diğerlerinin normal karşıladığı şeyler var mıydı?

Ben üç yaşından altı buçuk yaşıma kadar yuvaya gittim. Orada bir kız çocuğu vardı, çok saldırgandı ben ise en sakindim. Yani ben sürekli hayatı izleyen, dinleyen, sonuç çıkaran biriydim. Otururdum, farklı olarak yaptığım tek şey piyano çalmaktı. Bütün bayramlarda benden istiyorlardı çünkü tek piyano çalan bendim. Sovyetler Birliği’nde duvarlar çok büyüktü, böyle küçücük değil. Sadece bizim oyun salonumuz bütün buranın üç katıydı.

Kaç metrekare? 200 mü?

Daha fazla. Biz orada gündüzleri uyurduk, herkes için yataklar açılırdı.

Tek bir geniş mekân mı olurdu?

Hayır, ayrı odalar ayrıca büyük bir oyun alanı vardı. O kız mesela ben şurada oturuyorum, o ta oralardan koşa koşa gelir bana çarpar, vurur ve koşardı. Ben hiçbir şey yapamazdım, yapmazdım aklıma gelmezdi cevap vermek. Öğretmenler bana cevap vermeyi öğretmeye kalktı. Hiç unutmuyorum diyor ki biri “Bak şöyle oturursun yanına, tırnaklarını sıkıştırırsın böyle yaparsın.” Bana bunu öğretmen öğretti çünkü kendimi hiç savunmuyordum şaşkınlık içinde kalıyordum. Bazen bir şeyler alıp kafama geçiriyordu o kız. Bana o tür şeyler tuhaf geliyordu hâlâ da tuhaf geliyor. Her şeye rahatlıkla alışabilirim ama insanlardaki saldırganlığa karşı ne yapacağımı bilmiyorum, böyle kalıyorum.

Diğer çocuklarla ilişkinizde bir ilişkiyi kuran, oyunu başlatan çocuk muydunuz yoksa kendi ilgilerinizle mi meşguldünüz?

Ben çok oyun oynamazdım. Yuvada mesela kütüphane bölümü vardı ben daha çok kütüphanede olurdum. Evcilik oyunları vardı sayılıdır oynadığım nedense sevmiyordum. Oyuncakları sevmiyordum, hiç oynamazdım.

Bebekleri de?

Kesinlikle. Benim bütün hayatım boyunca tek oyuncağım vardı, babaannemin hediye ettiği bir şey. Onu elime alıp oynuyordum, bu kadar.

Ahşap mıydı?

Hayır, bayağı güzel bir bebek, benimle aynı boydaydı o zaman.

Beraber uyuduğunuz oyuncağınız yok muydu?

Yoktu sadece babam çok küçükken birkaç ayıcık getirmişti, balları vardı. Beni bala alıştırmaya çalışıyorlardı ama alerjim çıktı. Ayıcıklar ve balları gitti, her şey bitti. Hiçbir zaman oyuncağım yoktu. Oyuncaklara ilgim ancak 18 yaşındayken oldu. Şimdi bir sürü yumoşlarım var.

Ya ailenizde en çok kim sizinle ilgilenirdi? Siz en çok kiminle olmaktan keyif alırdınız?

Anneannem. Annemle babam çok yoğun çalışıyorlardı ayrıca ben iki yaşındayken ayrıldılar ama bana söylemediler. Ben yedi yaşıma doğru anladım aynı evde yaşamıyor olduğumuzu çünkü babamın iş gezileri falan zaten vardı. Anneanneme gizlice söyledim: “Anneme söyleme benim anladığımı ama annemle babam aynı evde yaşamıyorlar.” Büyük bir sır olarak anneanneme bunu söylemiş oldum. (gülüşmeler) Dolayısıyla anneannem benim melekçiğim, mavi gözlü melek. Ben küçüklüğümde anneanneme “anne” diyordum anneme ise “teyze” diyordum.

DEVAM EDECEK…

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 2

“Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul.”

 

-Peki yakın arkadaşınızı nasıl seçiyordunuz? Şu veya bu değil de neden o?

Ben fıkra anlatmayı, muziplik ve nüktedanlık yapmayı severim. Bunlardan birisi buna karşılık verdiği zaman o nükteye gülen çocuğa içim ısınır sonra ben ona her defasında nükteler yapmaya devam ederim.

 

 -Frekans tutuyor aslında…

Evet tutuyor. O arkadaşla göz göze geldiğimizde ben bir göz kırparım, bu kırpışı anlar. “Ben böyle söylüyorum ama sen inanma, ben şaka yapıyorum” manasında, o da karşılık verir. Kendiliğinden böyle olur. Muhatap anlarsa ne ala, anlamazsa daha da muhabbetim olmaz. İlgiyi kesmem ama ilgimin dışında kalır.

 

-Arkadaşlarınızda ya da kardeşinizle çete gibi kavga etmek, mahalle kavgalarına girmek, aynı çevrede bulunduğunuz insanlarla oynamak gibi olaylara yatkın mıydınız yoksa daha geri mi dururdunuz?

Yatkındık hatta Alaeddin’le biz organize ederdik. Oturduğumuz yerden taşındık. Orada ilkokula başladık. Okuduğumuz okul evimizin karşısındaydı. Şöyle söyleyeyim, bizim bahçe duvarının bittiği yerde okulun duvarı başlardı. Biz okula gitmeyi çok arzulardık. Öğlen paydosunda öğrencileri ayırırlardı; A mahallesine gidecekler, B mahallesine gidecekler dizilirlerdi. Biz de onlara gıptayla bakardık bir gün biz de onlar gibi olacak mıyız diye. Bahsettiğim ilkokulun, Sakarya İlkokulu, üstünde bir kışla vardı. Askerler borazanlarla tabur halinde uygun adım yürüyerek bizim evin önünden geçerlerdi. Ağşama bulgur lepesi ye ha ye ha ye ha!” diyerek melodisi şöyleydi (eliyle masaya vurarak ritim tutuyor) her gün sabah gider akşam dönerlerdi. Evimiz yakın olduğu için yat borusunu, kalk borusunu bizim evden işitirdik. “Lepe” dedikleri, lapa; “ağşama” akşama.

 

-İlk bayram namazını ya da Cuma namazına gidişinizi hatırlıyor musunuz?

Cuma namazını değil ama teravih namazına gittiğimizi hatırlıyorum. Henüz okula gitmiyorduk, 11-12 yaşlarında Sanat Okuluna giden Remzi ağabey bizi götürmüştü. Onunla ilgili bir başka hatıram da var, hala hatırıma gelince gülerim. Sanat Okulunda Fransızca okutuyorlar, Fransızca bir kartpostal var elinde. “Sen okumasını öğrendin mi? Her şeyi okuyor musun?”dedi, “Okuyorum” dedim. “Peki, şunu oku” dedi, kartpostalı verdi bana. Ben de “Carte postale” dedim. Çocuk karnını tuta tuta gülmeye başladı sonra “O Fransızca, ‘kartpostal’ diye okunur” dedi. İlk Fransızca dersimizi de böylece almış olduk. İşte bu çocuk bizi teravih namazına götürdü.

-Kur’an Kursuna gittiniz mi?

Evet, gittik. Elifbadan yukarısına yükselemedik, çok kalabalıktı. O tarihte Kur’an Kursu yasaktı. Sene 1947’den önce. Her yaz gönderirdi annem bizi. Elifba cüzümüz vardı, alır giderdik.

 

-Yasak olan kısım neydi?

Kur’an öğretilmesi.

 

-Yasak olmasına rağmen mi giderdiniz?

Yasağa rağmen giderdik. Bizim hocamız, Hatice hocamız, Allah rahmet eylesin, kapıda bir öğrenciyi nöbetçi tutardı. Mesela o nöbeti ben de tuttum. 5-6 yaşlarındaydık. Bekçiyi polisi tanıyoruz, üniformaları var. Bekçilerin kızıl kahverengi bir üniformaları vardı, polislerin açık mavi forması vardı. “Sokak başında polis veya bekçi görürseniz ‘Geliyor!’ diye içeriye seslenirsiniz” derdi. Benim nöbetimde bir vukuat oldu. İçeriye çok neşeli bir şekilde müjde verir gibi “Geliyor!” demiştim. Hoca bir görev vermiş ama anlamıyorsunuz tabi, ondan. Gidince de “Gidiyor!” diye söylememiz gerekirdi. Ben “Geliyor!” deyince sesler bıçak gibi kesildi. Bu oyun gibi çok hoşuma gitti sonra heyecanla bekçinin gitmesini bekledim. “Gitti!” haberini verince bağırış çağırış tekrar başladı. “İyiymiş” dedim. Sonuçta komut veriyorsun içeriye. (gülüyor)

 

-Çocuk aklı, kimsenin zarar vereceğini düşünmüyorsunuz, olumsuz bir şey algılamıyorsunuz tabi.

Tabi, heyecanla gelsin de “Geliyor” gitsin de “Gitti” diye haber vereyim telaşındayım. O zevki bir de ilkokulda tattım. Şimdi ben saate bakmayı diğer çocuklardan daha erken öğrendim. Başöğretmen hademelerin olmadığı gün diyelim dokuzda zili çalacağız, bana görev verirdi; elime zili alır beklerdim, saat gelince de şevkle şangırdatırdım. Benim şangırdatmamın üzerine bütün sınıflar boşalırdı. “Yahu ben neymişim” derdim. Bizim hademeye çavuş derlerdi, ben çavuştan daha iyi çaldığım kanaatindeydim.

 

-İlerde şu mesleği yapacağım gibi bir hedefiniz var mıydı?

Kendim için öyle bir hayalim yoktu ama etrafta eş dost akraba arasında benim iyi bir hâkim olabileceğim söylenirdi.

 

-Neden böyle düşünürlerdi?

Şöyle açıklarlardı: “Rasim ağırbaşlı, ondan iyi hakim olur.” Ama Alaeddin’e yakıştırmazlardı. Ona daha çok mühendislik, git gel koşuşturmaca işleri. Kafalarındaki hâkim tipi nasıldı bilmiyorum ama öyle derlerdi.

 

-Okulun ilk yılları nasıl geçti? Okumayı çabuk öğrenmek, arkadaş canlısı olmak gibi konularda kardeşinize kıyasla nasıldınız?

Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul. Üç kardeş canhıraş bir şekilde gittik, sükut-ı hayal, daha okulun kapısı açılmamış. Daha çok erken ama sabredemiyoruz. Kendimizi okulda bulmak istiyoruz. Acaba kapıyı açarlar mı dedik. Çavuş dediğimiz hademe de sağırdı ama şansımızı denedik belki duyar diye. Açılmadı. Neyse açıldığında içerde öğrenciler olacak zannediyorum, bağırış çağırış beklerken üçümüzden başka kimse yok ortada. Birden boşluğa düşmüş gibi oldum, bizimle birlikte okul muhabbetini yapan Talat diye bir çocuk vardı. Babası polisti, Anteplilerdi. Özellikle onun gelmesini bekliyoruz ama ortada yok. Talat da zil çalmasına yakın geldi. “Yahu Talat sen nasıl geç kalırsın” dedik, adamın umurunda değil.

Ha biz neden bu kadar meraklıyız, çünkü ablamızı annem okuturdu, derslerinde yardımcı olurdu. Kulak aşinalığımız vardı yani. Teravihe götürdüğünü söylediğimiz Remzi ağabeyler evlerini bekar genç bir mühendise kiraya verdiler. Mühendis annesine okuma yazma öğretiyormuş, annem dedi ki “Siz de oraya gitmek isterseniz teyzeden izin alalım, siz de gidin.” Bizim de canımıza minnet. O teyzeyle birlikte biz de dersleri takip ettik, teyze bize masallar anlatırdı.

-Okula başlama safhasına kadar anne babanızla ilgili hatırladığınız anılar var mı?

-Babamın atını hatırlıyorum. İlçelere o at sırtında gidip gelirlerdi. O atlar da babamın kendi malı mı beylik malı mıydı tam bilmiyorum.

 

-Tam olarak görevi neydi?

Fen memuruydu, inşaat mühendisi. Arada bizi dairesine götürürdü. Bir gün gittiğimizde simsiyah manyetolu bir telefon gördüm. Daha telefonun ne olduğunu bilmiyorum. Başkâtibin odasında duruyor. Telefon çalınca aniden ürktüm. Beklemediğim bir sesti. Eline aldı ahizeyi, kulağına koydu. Ben dehşetle seyrediyorum, uzaktan uzağa sesini işitiyorum. Benim böyle merakla ve dikkatle baktığımı gören kâtip, Esat Bey amca konuşmasını bitirince “Burada Hakkı Bey’in oğlu Rasim var seni onunla konuşturayım” dedi. Telefonu uzattı, aldım ama ürküyorum. Gaipten bir ses geliyor: “Rasim Bey, Rasim Bey!” Yahu bu neyin nesidir, in midir cin midir, cevap veremedim. Fiilen korktum. Korkmamın da bir sebebi vardı. Olaydan bir süre önce annemle yaşlı bir akrabamızın 15 yaşındaki torununun ölüsünden bahsettiler. Anneannesi ya da babaannesi o çocuğun ölümünü anlatırken “Şöyle benzi sararmıştı, hala kapıdan gelecek sanıyorum” deyince orada da dehşete kapıldım. Gelir de ayağımı kapıp beni çeker mi endişesiyle ayaklarımı yukarıya çektim. Böylesine korku yaşayınca gaipten gelen sesle birlikte hepsi kafama üşüştü ve çok ürkütücü bir durum oldu.

Öte yandan rahmetli Hatice Hoca Hanım’ın evine taşınmışız. Üç katlı bir ev. Üçüncü kat ebeveynin yatak odası, biz ikinci katta yatardık. En alt katta da mutfak, ambar; tuvalet de zemin kattaydı. Annem gelen erzakları kilere koyup kapatmış. Belirteyim o dönemde bile biz hiç açlık, kıtlık çekmedik. Her şeyimiz hükümet tarafından tedarik edilirdi. Annem, zemin kata inmiş, yukarı çıkarken kilerin lambasının yandığını görmüş. “Gittim, dışarıdaki düğmeyi çevirip kapattım.  Yukarıya çıkarken baktım yine yanıyor. Söndürmedim mi acaba diye tekrar gittim kapattım.  Merdivenlerden çıkarken baktım tekrar yanıyor. Sabahleyin oraya indiğimde kilerin ortasına koyduğum pirinç çuvalı dolu değildi. Ağzına yakın kadar doluydu ama taşacak değildi” diyor. Etrafta pirinçler dökülmüş, saçılmış pirinçleri görünce yardımcımız Sultan Bacı’ya sesleniyor. Niye döktüğünü soruyor, Sultan Bacı da “Ben dokunmadım” diyor. Peki evde kim var dokunacak, hiç kimse yok. Biz çocuklar zaten korkuyoruz aşağı inmeye. Daha sonraki anlatmalarında annem “O pirinçten komşulara tas tas dağıttım, annemlere götürdüm, herkese dağıttım. Neredeyse savaş boyunca o pirinç eksilmedi” diyor. Böyle de bir pirinç maceramız var.

Telefonu aldığımda duyduğum gaipten gelen ses, ölünün bacağımı çekeceğini düşünmemin korkusuyla birleşti.

 

-Bir korku sekansı yaşadınız yani. Peki, aklınızdaki anne ya da baba figürü nasıldı?

Annem otoriter bir kadındı. Söylediğini mutlaka yaptırmak isterdi. Yapmak istemediğimiz zaman da tehdit ederdi.

 

-Yalnızca size karşı mı böyleydi?

Herkese karşı baskın bir karakterdi. Zaman zaman annemin ağzından şu cümleyi işitmişimdir: “En zayıf erkek bile en kuvvetli kadından daha kuvvetlidir.” Annemin vecizesi, kim bilir kimden işitti.

 

-Diline pelesenk olmuş başka söylemleri var mıydı?

-Bize isimler yakıştırırdı. Hoşumuza gidecek isimler değil. (gülüyor) Yapılmaması gereken bir şey olduğunda yahut istemediği bir şey takma isimlerle hitap ederdi. Elini sakınmazdı mesela.

 

-Ya babanız?

Babamız tam tersine çok sabırlı, naif, mülayim, sevecendi. Babam 40 yaşından sonra evlenip baba olduğu için işin kıymetini bilirdi. Mesela leblebi getirdiğinde hemen dağıtmaz, yere serper “Haydi bunu ağzımızla toplayalım” derdi. Hep beraber üç kardeş ve bir baba, annem yok ortada.

Babam ses taklidi yapardı. İstanbullu olduğu için Maraş şivesine, yemeklerine hiç alışamadı. Annem içli köfte ya da çiğköfte yaptığında yemezdi. Israr edilince şöyle bir ağzına koyar, azıcık ısırırdı. “Hükümet zoruyla yenir ancak” derdi. Bulgur pilavını da yemezdi, çok sonraları bulgur pilavının üzerine ayrıca tereyağı eritip yedi. Evde iki çeşit yemek yapılırdı, babamın yemekleri ayrı bizimki ayrıydı.

 

-İlkokul bitinceye kadar Maraş’ta mı kaldınız?

İlkokul ikinci sınıftan üçe geçinceye dek yani 1949’a kadar Maraş’ta kaldık. Oradayken cambazlar gelirdi, ip cambazları. Üç kişilik bir ekipleri vardı; bir kız, bir esas cambaz ve esas cambazın delisi. Onları seyrederdik sonra evimizin bahçesine gelince bir incir ağacımız vardı, dalları üzerinde cambazlık yapardık. Bir de yine iki ağaç arasına kendir gererdik fakat kendirin diğer ucu dala bağlandığı için üzerine çıkınca dal eğilirdi, biz de dengeyi koruyamazdık. Maraş’ta cambazlara kendirci denirdi, herhalde iplerini kendire benzettikleri için.

 

-Bir oyuncağınız var mıydı? Mesela çamurla, suyla oynar mıydınız?

Suyla oyunu daha sonra oynamaya başladık. Bir tatilde bağa gittiğimizde bizim teyze oğluyla bir ağabey -bizden 10-12 yaş büyüklerdi- çamurdan köprüler yaparlardı. Biz de onlarla oynardık.

 

-Beslediğiniz hayvan var mıydı?

Kedimiz vardı. Kuşlara kapan kurmasını öğrenmiştik, kalburun altına yem koyardık kuş gelip o yemleri yiyeceği sırada çekince içinde kalırdı. Kuşu tam elimizde tutacağımız sırada kaçardı zaten, zapt edemezdik. Böyle bir iki defa yapmışızdır.

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 1

 Rasim Özdenören ile spontane bir şekilde ses kaydı ile bir konuşma başladı. Söyleşiye başlarken kafamda hep şu vardı, Rasim abi ile yüzlerce söyleşi yapıldı. Şimdi sen ne soracaksın da yeni bir şey duyacaksın? Kimsenin aklına getirip de mevzu etmediği bir dünyanın, çocukluğun kapısını aralamaya çalıştım.

Her çocukluk eski bir masalın parçasıdır. Şimdi okuyacağınız söyleşi de bir masal dünyasından koparabildiğim cümleler.

Söyleşi bittiğinde, daha doğrusu gelen misafirler yüzünden kesilmek zorunda kalındığında Rasim abi bir şaşkınlığını itiraf etmek istedi ve şöyle söyledi, “Bu anlattıklarımı belki yetmiş yıldır ilk defa hatırladım ve konuştum. Çok ilginç! Bu nasıl oldu biliyor musun? Çünkü sen beni seviyorsun, ben de seni seviyorum. O yüzden bambaşka şeyler konuştuk.”

 

-Sohbete doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne ve babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Biz ikiz kardeşim Alaeddin’le 1940 Mayısının ilk on gününden birinde dünyaya geldik. Önceleri doğum günümüzü Mayısın 6’sı olarak telaffuz ederdik ama annemiz bir Cuma günü sala okunduğu saatlerde doğduğumuzu söylüyor. Fakat ben 1940 yılına ait bir takvime baktığımda 6 Mayıs, cuma gününe denk gelmiyor. Dolayısıyla mayısın ilk on günü içindeki Cuma günü diyebiliriz. Eğer iki Cuma varsa ilkinin olma ihtimali daha yüksek.

O tarih, yani 1940 yılının mayısı; II. Dünya Savaşı’nın başlayıp doludizgin devam ettiği, Hitler’in Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönemlere denk geliyor. Türkiye her ne kadar savaşa katılmamış ise de savaşın bütün olumsuz etkilerini yaşamış bir ülke. Açlık, kıtlık, gece karartmaları -bu sırada Maraş’tayız- herhangi bir uçak bombardımana karşı yapılan siren kulelerinden gelen sesler -savaştan sonra bu sirenler Maraş’ta iftar ve sahur vakitlerini haber vermek için de kullanıldı.-

Ben iki buçuk yaşıma gelinceye kadarki olayları hatırlarım. Mesela 1943 yılının Mart ayında vefat etmiş dedemi hatırlıyorum. O hasta haliyle yer yatağında yatarken bizi karnına oturtup zıplatırdı. Öldüğü gün yine net olarak hatırımda, o gün üç kardeş bizi dayımların evine gönderdiler. Bir ölüm lafı geçiyor ama tam neyin nesi olduğunu kavrayamıyoruz. Bu arada dedemi nasıl götürecekleri merakındayız sonra ablamız birden “Dedemi götürüyorlar!” diye bağırdı. Üçümüz birden pencereye koştuk, önümüzden bir at arabası geçiyordu; arabanın üstünde bir at ölüsü, nalları yukarıya dikmiş. Dehşetle bağrışmaya başladık: “Dedemi götürüyorlar, dedemi götürmesinler!” Bu olaylar olduğunda biz üç yaşımıza girmemişiz, ikinci yaşımızı sürüyoruz.

 

-Dedenizin ya da varsa ninenizin anlattığı bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Yok, onu direkt hatırlamıyoruz. Yalnızca dedemin o yer yatağında yattığı halini hatırlıyoruz. O, bizi karnının üzerine oturtur, elimizden tutar ve hoplatırdı. Bunu hastalığına rağmen tüm yaşlılığıyla nasıl yapıyordu o da bir soru işareti… (gülüyor)

– Seviyordu demek ki sizi.

Seviyordu tabi. Ben çabuk yürümüşüm ve konuşmaya başlamışım. Rivayete göre altı aylıkken yürümeye, dokuz aylıkken de konuşmaya başlamışım. Teyzemizin kocası, yani eniştemiz sıklıkla “Bu çocuğu benim yanıma getirmeyin, o alelacayip bir çocuk, korkuyorum ondan” dermiş. Ama Alaeddin’in yürümesi zor olmuş, konuşması da uzun sürmüş. Hatta acaba yürüyemeyecek mi endişesi oluşmuş, çünkü doğumda ebe hatası yüzünden bir bacağı kırılmış. Günlerce çocuk ciyak ciyak bağırıyor, bir türlü sebebini anlayamıyorlar. Aç desen karnını doyuruyorlar. Neticede operatöre göstermişler, demiş ki “Bunun ayağı kırık.” Alçıyla değil de galiba tahtalarla bağlamışlar; çocuk yine ağlıyor, durmuyor. Maraş’ta kırık çıkıkçıya “sınıkçı” derler, bizim çocukluğumuzda namlı bir adam olan Sınıkçı Sabit’e götürmüşler ya da onu çağırmışlar. O da yanlış yerden tedavi ettiklerini söylemiş. Annem tam Maraş tabiriyle “Adam iki parmağıyla şöyle bir oynadı, çocuğun ağlaması hırpada kesildi” diyor. Alaeddin böyle bir olay başından geçtiği için sakat mı kaldı diye endişelenmişler. Maraş’ın bağ mevsimi vardır. Mayıstan eylül sonlarına kadar sürer.  Eskiden kalma bir adettir; şıra, zahire bağlarda yıllık olarak yapılır. Bu bağlarda çeşit çeşit üzümler olur. O üzümlerin yetişmesi de aydan aya değişir, her ay farklı bir üzüm cinsi olur. Bir kısmından şıra yapılır, diğer kısımları yemek ya da kurutmaya uygundur. Kışlıklar yapıldığı için mayıstan eylül sonuna kadar bağ hayatı devam eder. Alaeddin’in iki buçuk üç yaşına yakın iken dedemler onu bağa götürelim demişler, orada ayaklanmış anında yürümeye başlamış. Öyle olunca Maraş’a müjde vermişler, kurban kesmişler.

-Sizin çocukluğunuz hep kış hazırlıkları (tarhana, sebze ve meyve kurutmaları gibi) yapılan renkli bir cümbüşün içinde geçmiş.

Evet, biz o cümbüşleri eme eme yaşadık. Bağ hayatında gaz lambasının ışığında millet çalışmaktan sıkılmasın diye masallar anlatılırdı. Bir Abdurrahman Edemiz vardı o adamcağız bize Binbirgece masallarını, Köroğlu destanlarını anlatırdı. Tabi o dönemde biz bu anlatılanların tümüyle Maraş’a ait olduğunu ve çok orijinal versiyonlar olduğunu bilmiyorduk, bilemezdik.

 

-Zihninizde bir tablo, bir sahne gibi belki kendi hayalinizle birleştirdiğiniz, aklınızda kalan bir şeyler var mı?

Yok, onları hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, masal ya da destanı anlatırken en tatlı yerinde bırakır “Gerisi yarın” derdi. Çocuklar, büyükler “devamında ne olacak, ölecek mi kalacak mı?” kabilinde soru sorarlardı, “Olmaz!” derdi ve ancak ertesi gün anlatırdı. Haftalarca devam ederdi. Fakat sonradan öğrendim ki Abdurrahman Ede’yi Adana’da bir radyoya programlara çağırmışlar demek ki şöhreti ta oralara kadar gitmiş.

 

-Bu düz bir anlatım mıydı yoksa içinde def, müzik, ilahi, türkü de var mıydı?

Hayır, yalnızca şifahi anlatırdı. Anlatırken ses tonunu değiştirirdi. Mesela devi konuştururken farklı bir karakterde; kralı, köleyi, Alaeddin’i konuştururken onların haline tavrına göre jest ve mimikler araya girerdi. Tam bir Maraş şivesiyle anlatırdı.

 

-Peki o yıllarda türkü, ilahi dinler miydiniz?

Dayımın hanımı Makbule yengemiz ve onun kız kardeşi ud çalıp türkü söylerdi. Benim hali hazırda repertuarımda olan türkülerin neredeyse tamamı abla dediğimiz yengemizin söylediklerinden bizim kapabildiklerimiz. Arada bir Maraş’ta Pınarbaşı diye bir mesire yeri vardı. Biz ailecek oraya giderdik, Makbule ablamız ve kardeşi ud çalıp şarkı türkü söylerdi. Saadettin Kaynak’ın 40’lı yıllardaki repertuarını ablamızın ağzından işittim.

 

-Evde gramofon ya da radyo var mıydı?

Bizim evde yoktu. Yıllar sonra radyo sahibi olduk. Teyzemin radyosu vardı.

 

-O zaman siz çocukluğunuzda müziği hep canlı dinlediniz?

Tabi, mesela bir köşker (ayakkabıcı) vardı. Sabah akşam atıyla her geldiğinde Trakya, Rumeli türküleri söylerdi. “Cennet yüzü görmesin Süleyman” diye bir Rumeli türküsü söylerdi. Ben o türküyü yıllar sonra bu kısmı müstakil olarak söylediği için Süleyman’a beddua ediyor gibi algılamıştım. Meğer “Cennet yüzü görmesin Süleyman / Bizi birbirimizden ayıran / Bizi yardan ayıran” şeklindeymiş. Tekrar radyoda işittiğimde hayret etmiştim. “Uyan Suna’m uyan” vardı. Bir yerlerde işitsem aklıma gelir.

 

-Ev hayatı dışında, çevrenizde hatırladığınız başka olaylar var mı?

O dönemde Maraş’ta “Çete Bayramı” denilen Maraş’ın Fransızlardan kurtuluşunu kutlamak için 12 Şubat’ta yapılan bir kutlama vardı. Biz ilkokula giderken okullar da bayrama katılırdı. Adına “Çete Bayramı” denmesinin sebebi de şöyleydi; Maraş’ın delikanlıları o günün çete kıyafetine girerler. Siyasi partilerin de ocak teşkilatları vardı, her mahallede CHP ile DP’nin teşkilatları olurdu. Hepsi de birer davulcu tutardı, o davul zurnayı da abdallar çalardı. Abdal Halil Ağa da Maraş Harbinde davul çalması istenmiş ama kabul etmemiş. Hala bu olaylardan dolayı anılır. “Bana davulumun kasnağı dolusunca altın verseniz ben davula vuramam, vurduğum zaman dindaşlarımın karnına vuruyormuş gibi hissederim” demiş. O mahallenin çeteleri davulcuların arkasına katılır, her köşe başında halay çekerlermiş. Tabi sonra iş çığırından çıkınca silahlar atılmaya başlayınca kaldırıldı. Bir de içki içerlerdi, herkesin elinde rakı, gazoz içer gibi içki içerlerdi. Sarhoşluk olur, naralar atılırdı. Güzel yanları da vardı böyle yanları da. Hali vakti yerinde olanlar çeteleri avlularına davet eder, halay çektirirler o münasebetle bahşiş verirlerdi.

 

-Sizinle daha çok kim ilgilenirdi?

Benimle annem ilgilenirdi. Alaeddin ile herkes ilgileniyormuş, o güzel bir çocukmuş. Ömrü boyunca kendini sevdirdi, şeytan tüyü vardı Alaeddin’de.  Çabucak arkadaş olur fakat arkadaşlığı devam etmezdi. Saman alevi gibi ayrıldıktan sonra unuturdu. Umursamazdı. Aman arayayım, sorayım demezdi. Ama kendisi aranırsa vefa gösterirdi, aramazlarsa da oralı olmazdı. Ben öyle değilim. Benim zaman içinde çok az arkadaşım olmuştur. Fakat çocukluktan bugüne kadar olan arkadaşlarımın ne yaptıklarını tek tek bilirim; yakın arkadaşlık, dostluk kurarım.

DEVAM EDECEK…