Esra Karadoğan

Hayatta Kalma İçgüdüsünün Gücü

“Oldukça istikrarlı bir toplumun üstünlüğüne meydan okumak istesen ve bunun için gerekli silahlara sahip olsan, ne yapardın? Muhtemelen sana da pahalıya patlayacak ve kesinlikle çok yıkıcı olacak bir yöntem seçerek, o toplumun şartlarına uygun bir şekilde mi meydan okurdun? Yoksa eğer zaman da çok önemli değilse, daha incelikli bir taktik mi tercih ederdin? Yani mesela, …

Hayatta Kalma İçgüdüsünün Gücü Read More »

Savaşın Gerçek Hikâyesi: Kurdun Ağzında

Başlarda savaş karşıtı bir öğretmenin bir süre sonra kendisini savaşta ve üstelik bir ajan olarak bulması nasıl bir şeydir hayal bile edemiyorken yazar bunu yalın ve gerçekçi diliyle, kuvvetli bir biçimde anlatıyor. Francis’in savaşa girmesinde ön ayak olanları, kendince haklı sebeplerini, savaş süresince defalarca kez yakalanmaktan kurtulup, zafere yaklaştıklarını düşündüğü anda hezimete uğramalarını, idam edilmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyor Kurdun Ağzında.

 

Hayatımın oldukça uzun sayılabilecek bir döneminde hiç savaş romanı okumadım. Savaşa dair ya da sonrasında kalanlara dair okuduklarım hem insani bir biçimde beni üzüyordu, hem de belki de içimde keşfetmeye çekindiğim bir yerlere dokunuyor olmalıydı demek ki diye düşünüyorum. Bir roman ne kadar iyi olursa olsun savaşa dair bir şeyler varsa kaçmaya çalıştım. Kurdun Ağzında tüm bunlara rağmen okuduğum bir roman ve görüyorum ki o bilmediğimiz yaraların iyileşmesi ancak o yaraların üstünden geçmekle mümkünmüş.

Doksanıncı yaş gününü kutlayan Francis, önce babasına, sonra kardeşine seslenerek tüm geçmişiyle bir yüzleşme yaşıyor. Ancak Michael Morpurgo’nun Francis’e verdiği ses çok etkileyici, bunu söylemeliyim ve o ses Barroux’un çizimleriyle birleşince her bir kelimeyi ruhunuzda hissediyorsunuz. Önce babasıyla olan ilişkisini temize çeken Francis’in yaşı sebebiyle çatallaşmış sesini duyuyorsunuz. Sonra sıra kardeşi Pieter’a gelince anlatıcının yaşadığı pişmanlık ete kemiğe bürünüyor. İki kardeşin ilişkisi, farklı hayatları ve bir gün savaşın başlamasıyla birbirlerine vedalaşmaları çok sarsıcı:

“Dumanın arasında gözden kaybolduğunda geri dönmen için arkadan bağırmak istedim. Bir an için yüzünde neden korktuğumu bildiğini, seni uyarmam gerekmediğini gördüm. Doğru olduğuna inandığın şeyi yapıyordum. Bana ihtiyacın yoktu, artık yoktu. Bilmediğin şey –çünkü hiç söylememiştim- o zamanlar benim sana ne kadar ihtiyacım olduğuydu ve o günden beri yaşadığım her gün sana ihtiyacım oldu.”

Kurdun Ağzında gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılmış; yazar, amcası Francis Cammaerts’ın hayatını baz alıyor ve gerçek olması romanı çok daha sarsıcı bir hâle sokuyor. Başlarda savaş karşıtı bir öğretmenin bir süre sonra kendisini savaşta ve üstelik bir ajan olarak bulması nasıl bir şeydir hayal bile edemiyorken yazar bunu yalın ve gerçekçi diliyle, kuvvetli bir biçimde anlatıyor. Francis’in savaşa girmesinde ön ayak olanları, kendince haklı sebeplerini, savaş süresince defalarca kez yakalanmaktan kurtulup, zafere yaklaştıklarını düşündüğü anda hezimete uğramalarını, idam edilmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyor Kurdun Ağzında.

Bu kısacık roman, hem aile arasındaki ilişkileri, hem de savaşın gerçek yüzünü açığa vuruyor. Françis’in kendi içinde yaşadığı çelişkileri, savaşın son bulmasını dilerken savaşın içinde önemli bir figür olarak yer almak ve savaşın en karanlık günlerinde bile içinde umut taşıyan insanların yarattığı önemli değişimleri de işliyor. İçinde böylesine hüzün ve böylesine kabullenme olan bir kitabı okumaktan dolayı çok mutluyum.

 

“Senin hep söylediğin, diğerlerinin zannettiği gibi asla cesur biri olmadım Auguste. Sadece korkmamam için kendimi eğitmem gerektiğini biliyordum, korkumu belli etseydim kendimi ele verirdim. Asla bize göz kulak olan, yiyecek ve yatacak yer veren o çiftçi aileler gibi cesur değildim. Onlar yakalanırlarsa başlarına ne geleceğini biliyorlardı. Sık sık o aileleri düşünüyorum…”

 

Michael Morpurgo’nun kalemiyle tanışma romanım oldu Kurdun Ağzında ama bu öyle büyüleyici bir roman ki çok geçmeden Morpurgo’nun diğer romanlarını da okuyup, yine karakterlerine böyle gerçekçi ses verip vermediğine dair merakımı gidermek istiyorum. Kurdun Ağzında  aynı zamanda benim başucu kitaplarımdan biri oldu. Francis’in arkadaşlarıyla, ailesiyle teker teker vedalaşmasını, çok sevdiği insanlardan ayrılırken yaşadıklarını okumak eminim ki her seferinde bana iyi gelecek. Tüm kara günler bittiğinde elimizde kalanlar sadece hatıralar oluyor ne de olsa.

 Görkemli Bir Restoranın İçinden

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson.

 

Matias Faldbakken’ın yazmış olduğu ve 16 ülkede yayımlanmış olan Garson 240 sayfalık bir roman. Keskin bir gözlem gücü olan bir garsonun bakış açısından, birinci tekil şahıs kullanılarak asırlık bir restoranın ziyaretçilerinin ve çalışanlarının anlatıldığı bir anlatı.

Yazar Matias Faldbakken aslında bir sanatçı ve Garson yazarın kendi ismiyle yayımladığı ilk kitabı. Daha önce bir üçleme yazmış olan Faldbakken,  Garson’da dikkatleri üstüne çekmiş diyebiliriz. Yazarın anlatıcılığı, detaylara verdiği önem ve bunu yaparken okurda merak hissini canlı tutarak ilerlemesi takdire şayan.

Hills isimli 1800’lü yılların ortalarında zengin bir mekânda çalışan kıdemli, yaptığı işle gurur duyan mekanik sayılabilecek bir garson, etrafındaki her şeyin farkında, saat kaçta, kimin geleceğini, neler sipariş edileceğini, gelenlerin favori yiyeceklerini hepsini biliyor. Yazar, tüm karakterleri, her birinin yüzlerine varana kadar detaylı bir şekilde anlatırken bir yandan da restoranın ekseninden çıkmadan sadece ama sadece restoranın içinde geçen bir anlatı sunuyor. Bunu o kadar ince bir dille yapıyor ki okumaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson. Tabii bu noktada yine anlatıcının bakış açısı devreye giriyor. Şef garsonun ilginç vecizleri, bar sorumlusunun uzaktan da olsa tüm olanlara olan hâkimiyeti, Hanım Kız ismini verdiği ilginç bir kadının müdavimlerle arkadaşlığı sonucunda garsonun tüm dengesinin sarsılması eşliğinde yalnızlığını ve tek arkadaşı Edgar ile onun kızı Anna ile iletişimini okumak ilginçti. Olay örgüsü olarak çok hareketli bir roman değil; açıkçası bunca detay arasında ilerlerken, başlarda yazarın tüm bu detaylarla nereye varmak istediğini kestiremedim ama bu büyüleyici anlatıyı okumaktan aldığım tattan da vazgeçemedim.

“ ‘Bir müneccim başka bir müneccimi gördüğünde neden gülmez hayret ediyorum,’ demiş Cicero, en azından ben böyle duygum, gerçi sanırım bizim dilimizde değildi bu, muhtemelen Latince filandı; buradan yola çıkarak vardığım kanıya göre bir zavallı da başka bir zavallıyı, sefil bir biçareyi gördüğünde ağlamaya başlamak zorunda değil diyebilirim. Ben de başka zavallıların Hills’e geldiğini gördüğümde değil de kendimi bir zavallı olarak düşündüğümde daha çabuk etkilenip sarsılıyorum. Diğer zavallılar benim hemen sinirimi bozuyor. İşte, söyledim gitti. Ama kendi zavallılığımdan çok etkileniyorum. Çünkü kendi zavallılığıma sebep olan çoğu şeyi (her şeyi değil) biliyorum.”

 

Saygıdeğer, fazlasıyla entelektüel, anlatım tarzı, olağanüstülüğüyle sizi büyüleyen bir garsonun yavaş yavaş, sanat ve estetikle beraber yoğrulmuş ve eskimiş olan bu restorana gelen insanlarla beraber kendi zavallılığını kabul etmesi romanın sona yaklaştığının habercisi oluyor, yine de garsonun bu haline hüzünlenmediğimi söyleyemem. Sadece yazarın değil, garsonun üslubunun böylesine gerçek bir şekilde okura geçtiği bir roman kesinlikle okunmaya değer.

Aktivistin Rehberi: Karanlıktaki Umut


  Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

 

Rebecca Solnit ile olan tanışıklığım Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar ile başlar. Bir kadın olarak kendimi sürekli baş etmek durumunda kaldığım, ismini bir türlü koyamadığım, hatta tam aksine inandırılmaya çalıştığım çatışmalar içinde buluyordum. İlginç olan şu ki kimseyi bunlara inandıramıyordum da, tüm bunlar sanki sadece benim başıma geliyordu demek ve ben inanılmaz yalnızdım, tek düşünebildiğim buydu. İşte tam böyle bir dönemde okuduğum kitap bana yoldaş olmuştu. Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar zihnimi berraklaştırdı, artık karşısında durduğum şeylerin ne olduğunu biliyordum ve o kısacık kitap beni çok değiştirdi, geliştirdi. Bazı yazarlar böyledir, yazdıklarını hemen, incelemeye gerek duymadan, kuvvetli bir iştahla okumak istersiniz. Bu yazın başında Karanlıktaki Umut, Siren Yayınları tarafından basılacağını duyunca çok heveslendim. Aslında Karanlıktaki Umut George W. Bush’un başkanlığındaki ABD’de eyleme geçmenin önemini savunmak için yazılmış, daha sonra 2015 yılında güncellenmiş. Bu haliyle aktivistin rehberi olarak okunabilecek bir kitap olmuş.

Daha az önce gelen bildirimle Twitter denilen illetin içine düşmüş ve ardı ardına okuduklarıma karamsarlığa gömülmüşken söylüyorum bunu: Karanlıktaki Umut ile Solnit, iyimserliğin hiç de boşuna olmadığını tekrar tekrar anlatıyor. Tüm dünyanın bir avuç aktivist insana ve onların kimi zaman savaş karşıtı, kimi zaman doğayı korumak adına yaptıklarına bakarken, gösterdiklerini çabanın hiç de anlamsız olmadığını defaatle ve her zamanki kuvvetli ve insana cesaret veren sesiyle haykırıyor. Bu kitap benim için Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’dan çok daha fazlası oldu. Ufak çabaların çığ oluşumunu sağlayan minik bir kar topu gibi olduğunu ve o anda çabalarımız boşuna kalsa da zaman içinde dünyayı daha iyi bir yere dönüştürme için gücünün bizde olduğunu öğretti. Belki biz yapmayacağız ve biz görmeyeceğiz ama onun da dediği gibi şanslıysak bayrağı kime devrettiğimizi göreceğiz.

Irak savaşı öncesinde ‘savaşa hayır’ eylemlerinin hiçbir işe yaramayacağını düşünerek ve onların çabalarını üzülerek seyredenlerdendim ama bu kitapla üzülmenin saçmalığını anlıyorum. O savaşa hayır eylemleri sayesinde Iraklı ailelerin yer değiştirdiğini, daha korunaklı bölgelere geçmek için, savaşa hazırlanmak için zaman kazanabildiğini anlatıyor Solnit. Üzülerek seyretmek yerine yapabileceğimiz şeyler her zaman olabilirmiş ve savaşı durdurmak mümkün olmasa bile birkaç aile için fayda sağlanabilirmiş. Aslında içimde bir yerlerde inanmaya çalıştığım bu bilgiye Solnit’in anlattıklarıyla ikna oluyorum.

Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

“Mesela sağkalımsa eğer, dikkatimizi bir ağacın dallarının güzelliğine vermeden önce o dalların arasında gizlenmiş kaplanın ayırdına varmamız gerekir. Size öfkeli olan tek bir kişiye, sizi seven seksen dokuz kişiden daha çok dikkat etmeniz gerekir. Sorunlar bizim esas işimizdir; sağ kalmak ya da dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için sorunlarla uğraşırız, dolayısıyla onlara sırt çevirmek, onları gömmek ve inkâr etmek yerine onlarla yüzleşmek daha doğrudur. Hayatta her şeyin bir sorun teşkil etmediğini unutmamak şartıyla, sorunlarla yüzleşmek bir umut edimi olabilir.”

Son olarak bu satırları yazarken gözüme bir haber ilişiyor: Carola Rackete isimli kadın bir kaptan, Akdeniz’de boğulmak üzere olan kırk göçmeni kurtardığı için insan kaçakçılığıyla yargılanıyor ve sonunda serbest bırakılıyor.

Rackete’yi serbest bırakan yargıcın insan hayatını koruma görevini yerine getirdiğini vurguladığı söyleniyor. Mültecilerin botlarda can verdiği, küçük çocukların cesetlerinin kıyılara vurduğu bu acımasız dünyada, Karanlıktaki Umut’un ardından bunu okumak, bir kez daha iyiliğe inanmak için sebeplerimiz olduğunu görüyorum. İçimdeki umut filizi artık daha kuvvetli.


 

Uzağa Gitmenin Cazibesine Kapılan Bir Adam

Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

 “Astrid akşam yemeğini, ne pişireceğini, dışarıda yağmur yağarken sıcak yemek odasında oturacaklarını düşünerek kafasını dağıtmaya çalıştı. Ama birdenbire Thomas’ın akşam yemeği için de, ertesi gün de gelmeyeceğinden emin oldu. Bu duygu soluğunu kesti; kaygı değil, felç eden bir korku duydu, olacakları biliyor gibiydi.”

Uzağın Ötesinde, Peter Stamm’in dilimize çevrilen son, benim de okuduğum ilk romanı. Türkiye’de çok hayranı ve çok okuru olduğunu biliyordum fakat benim tanışmam biraz geç oldu ve şimdi bu satırları yazarken yazarla böyle geç tanışmamızdan dolayı biraz pişmanlık duyduğumu söylemeliyim.

Astrid ile Thomas, çoğu zaman uyumlu, sıradan bir çiftken ve iki haftalık tatillerinden yeni dönmüşken bir anda Thomas kendini ormanda bulur. Bu genel olarak tahmin edilenin aksine yaşadıkları bir kavga, bir huzursuzluk sonrasında değil, alelade bir anda, detayları düşünülmeden, hatta neredeyse bir karar anı bile olmadan atılan bir adımla gerçekleşir. Bir adım, bir adımı izler ve akşam bahçede şaraplarını içen çift, sabah birbirlerinden uzağa düşmüşlerdir.

Olay basit bir kaybolma hikâyesi gibi geliyor kulağa, ama değil. Thomas, benim kitap üzerine detaylıca düşündüğüm her anda inanamayacağım kadar rahat ve hazırlıksız bir şekilde evinden çıkıyor. Nereye gideceği hatta gitme fikri bile kafasında yokken bir insan neden böyle çekip gider diye sorgularken buldum kendimi. Satırlar ilerledikçe yazarın dili, üslubu beni bu fikirden uzaklaştırmayı başardı. Odaklanmam gereken Thomas’ın yolculuğu ve Astrid’in terk edilmişliği oldu. Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

“Thomas’ın tek duyduğu ayakkabılarının taşlı yolda çıkardığı ses ve adımlarının ritmini benimseyen nefesiydi. Kendini, daha önce hiç hissetmediği kadar anda hissediyordu, sanki ne geçmişi vardı ne de geleceği. Bir tek bugün ve dağın tepesine çıkan bu yol vardı.”

Nasıl ki Thomas gitme fikrini zihninde oluşmadan kendini yolda bulmuşsa Astrid de terk edildiği düşüncesini kabullenemiyor. Bir iki gün öyle bir şey olmamış gibi davranıyor, iş yerine ve çocuklara yalanlar söylüyor. Ancak zaman içerisinde önce polise, sonra çocuklara ve daha sonra da Thomas’ın çalıştığı yere durumu açıklamak zorunda kalıyor. Bana, bu noktadan sonra ilişkileri artık geri dönülemez bir hâl aldığını düşündürdü.

Uzağın Ötesinde’yi okurken bir ailenin hatta bir yerin yaşam dinamiklerini de okuyorsunuz aynı zamanda, böyle büyük bir olay sonrasında yavaş yavaş ailenin uzak fertleri de devreye giriyor, hala, büyükanne ve büyükbabalar da kendini gösteriyor. Astrid, Thomas’ın gidişiyle kendini sorumlu hissediyor, etraftakilerden bunu saklaması ve kurdukları o aile bağları arasındaki boşlukları keşfetmesi gerekiyor. Kitap boyunca Astrid, Thomas’ı hep anladı, bu gidişini, sebeplerini, evet üzüldü, kızdı, sinirlerdi çok zorlandı ama hep anladı. Bu bana ikisinin arasındaki duygusal bağın boyutlarını gösterirken, Thomas’ın ailesini aklına pek getirmemesi biraz canımı sıktı. Bir zamanlar Astrid’e âşık bir adamın bu derece sorumsuz, duyarsız davranmasını kabullenemedim. Bunu bir okur olarak, karakterleri gerçekçi bulmamın bir kanıtı olarak kabul etmeli.

Uzağın Ötesinde’yi okurken sürekli ben yazsaydım nasıl yazardım gibi bir soru döndü durdu içimde, belki de ben bunun anlatılmaya değer bir hikâye olmayacağını düşünürdüm dedim fakat Peter Stamm burada bana üslubun olay örgüsünden çok daha önemli olabileceğine dair önemli bir dersi hatırlattı.

Bu hikâye beni kesinlikle büyüledi ama sadece hikâye de değil, yazarın anlatım biçimi, kurguyu Thomas’ın gözünden alıp, Astrid’in gözüne oradan tekrar Thomas’ın gözüne aktarırkenki zamanlamasına hayran kaldım. Kesinlikle çok başarılı buldum ancak kitap biterken hem yazarın dili, hem de tekniği açısından fazlasıyla memnunken, olayları bitirme şeklinden dolayı yazara biraz kızgın olduğumu da söylemeliyim.

Peter Stamm İsviçre’nin yaşayan en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, kitapları otuz yedi dile çevrilmiş ama onu benim için önemli yapan ve diğer kitaplarını okuma konusunda iştahımı kabartan Uzağın Ötesinde oldu.

İsmiyle Müsemma Bir Kitapçının Zaman İçindeki Değişimi : Zenginliklerimiz

Edmond Charlot’nun kitaplarla olan ilişkisi bambaşka, kendini yazar olarak düşlemiyor ama iyi bir editör olduğu kesin ve kitaplarla olan bağının önüne hiçbir şey geçemiyor, hapse atılması, askere gitmesi, yaşadığı maddi zorluklar, hatta kitapçıya koyacak kitap bulamaması bile yıldırmıyor onu. Tüm azmine rağmen yine de savaşın hüznünü ve bir yayıncı olarak ayakta kalmanın, yaşamanın zorluğunu gizleyemiyor.

Kaouther Adimi’nin yazmış olduğu Zenginliklerimiz ilginç bir kitap. 2017 yılında başlıyor gibi gözükse de aslında bu romanın temelleri geçmişe dayanıyor. 1930’lu yılların Fransa işgali altındaki Cezayir’inde başlayan küçük bir kitapçının hikâyesi Zenginliklerimiz, kitapçının adı Les Vraies Richesses yani Gerçek Zenginliklerimiz. Bir kitapsever olarak bu ismi ne kadar haklı ve anlamlı buldum, anlatamam. Genç bir adamın, bir edebiyatseverin imkânsızlıklar içinde böyle bir kitapçı açması bile mucizeyken Edmond Charlot çok daha fazlasını başarıyor. Buraya bir kitapçı demek aslında büyük haksızlık, yazarın Charlot’nun günlüklerinden aktardığı üzere burası sadece bir kitapçı değil:

“Burası bir kütüphane, bir kitapçı, bir yayınevi, ama her şeyden önce edebiyatı ve Akdeniz’i seven dostlar için bir buluşma yeri olacak.”

Dediği gibi de oluyor, uzun bir süre Gerçek Zenginliklerimiz yazarları sanatsal anlamda da besleyen, koruyan, kollayan bir mekân oluyor. Okurken Fransız halkının edebi birikimini, temellerini, bugüne kadar okuduğum Fransız yazarların eserlerini düşündüm ve ister istemez kendi edebiyatımızın bilinirliğiyle karşılaştırdım. Çünkü Edmond Charlot aynı zamanda Antoine de Saint- Exupery ve Albert Camus gibi pek çok yazarın kariyerinde önemli rol almış yayıncı ve editör. Küçük bir yayıncının, yazarların elinden tutması, onlara inanması ve çalışmalarına bakış açısını okumak beni çok etkiledi.

 

2017 ve geçmiş arasında mekik dokuyan bu roman küçücük bir kitapçı üzerinden bir şehrin tarihini anlatıyor. Cezayir halkının sömürge yıllarında yaşadıkları tarifi güç zorluklara, çıkan iç karışıklıklara, devrim ve iç savaşa, eğitim sisteminde yapılan ayrımcılığa, halkı nasıl ezdiklerine kısa ama vurucu ifadelerle şahit olmak çok zor. Zenginliklerimiz katmanlı bir roman bu yüzden aynı zamanda savaşın hayatı, gündelik yaşamı, sanatı ve hatta ekonomiyi nasıl sekteye uğrattığını da Charlot’nun yazmaktan vazgeçmediği günlüklerinden okuyoruz. Edmond Charlot’nun kitaplarla olan ilişkisi bambaşka, kendini yazar olarak düşlemiyor ama iyi bir editör olduğu kesin ve kitaplarla olan bağının önüne hiçbir şey geçemiyor, hapse atılması, askere gitmesi, yaşadığı maddi zorluklar, hatta kitapçıya koyacak kitap bulamaması bile yıldırmıyor onu. Tüm azmine rağmen yine de savaşın hüznünü ve bir yayıncı olarak ayakta kalmanın, yaşamanın zorluğunu gizleyemiyor.

 

Charlot’nun hayalleri sonsuza kadar ayakta kalamıyor tabii ve işte bu romana bir boyut daha kazandırıyor. 2017’de devam eden, hâlâ huzura kavuşamamış Cezayir ve Gerçek Zenginliklerimiz’in kalıntıları arasında genç bir adamla oradan ayrılmak istemeyen yaşlı bir adamın hikâyesi devreye giriyor. Tüm bunlar hayat gibi gerçek, katmanlı, insanı sarsan ve içine işleyen türden. Bir yandan 2 bis’teki kitapçıda, rafları boşaltmak, bu eski mekânı temizleyip, boyamakla görevlendirilmiş, tek isteği staj görevini tamamlayıp sevgilisine kavuşmak olan Ryad, bir yandan da emekliliğinde bile Les Vraies Richesses’i bırakmayan, kitap çalan gençlere okuyacaklarını düşünerek göz yuman Abdallah var. Bu iki karakterin kitapçıya farklı bakışı, sanki insanların zaman içerisinde kitaba karşı kaybettikleri saygının bir sembolü gibi. Kitapçıya yolu farklı zamanlarda düşmüş insanların gözlerindeki yansımayla insanların kitapçılara ve kitaplara ve sanata bakışının nasıl hoyratlaştığını görmek mümkün.

“İşte Abdallah, beyaz örtüsü omzunda, yeniden 2 bis’in kapısından içeri girmiş. Tuhaf bir büyücü, bir hayalet sanki. Burası onun evi; gözleri anılarına kavuşmaya çabalar gibi odanın içinde dört dönüyor. Yerde duran kitapları görünce yüzü soluyor. Ryad birkaç kitabı üst üste dizip derme çatma tabureler yapıyor. Dışarıdan iki sürücünün kavgası ve uzayıp trafiği tıkayan kavgadan hoşnutsuz klakson sesleri geliyor.”

Açıkçası başlangıçta Zenginliklerimiz’i bu kadar seveceğimi düşünmemiştim. İlk sayfalarda anlatıcı okura seslenirken, sonraki bölümde yazar üçüncü tekil şahıs kullanarak anlatmaya devam ediyor ve bazı yerlerde yazarın dili bir anda birinci çoğul şahsa yöneliyor. Başta bu duruma pek anlam veremesem de, sonraları bu anlatımı yazarın olayları Cezayir halkının dilinden anlatmasına bağladım. Romanın ilerlemesiyle bu durum rahatsız edici olmaktan çıktı.

Bu kitabın insana zamanda yolculuk yaptıran bir durumu var, aralıklı günler, kısa notlarla geçmişe dair bir günlük okurken 1961’e kadar ilerliyorsunuz. Bu süre boyunca her şeyin iyiye gitmesini beklerken sürekli her şey daha kötüye gidiyor. Tüm bunlar karşısında öfkelenmemek elde değil. Hâlbuki her şey Edmond Charlot’nun kitapçısı, basmak istediği kitaplar, çıkarmak istediği dergiler gibi yani hayallerindeki gibi güzel olabilirdi. Ama insanlık ders almadan kötülüklerine devam ediyor.

Kaouther Adimi gerçekten iyi bir kitaba imza atmış. İnsanı zorlamayan ama üzerinde çalışıldığı anlaşılan bir dil kullanmış. Kitapta ismi geçen tüm yazarların yazmaya dair çabalarını, zaman içinde düştüklerini ya da yükseldiklerini okumak Charlot’ya göre dostluk demek olan Charlot Yayınları’yla, bastıkları kitaplarla tanışmak benim için çok güzeldi. Roman boyunca bir yandan yayıncılık dünyamızın şimdiki çıkmazlarını düşünüp, zaman zaman umutsuzluğa kapılsam da okumaktan memnun oldum. Zenginliklerimiz herkese tavsiye edeceğim bir kitap, fakat okumayı, kitapları sevenlere, yayıncılık dünyasının bir şekilde içinde olanlara daha çok tavsiye ediyorum.

Kaplumbağa Makamı’nda Öyküler

Yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

İlk öykü kitabı 2012’de yayımlanan bir yazarın son kitabını elimde tutuyorum. Onur Çalı’nın Kaplumbağa Makamı, kısa hikâyelerden oluşan bir kitap; Cehennemde Bir Mola, Uzun Rüyalar, Tektekçi ve Yalnız George isimli dört bölüme ayrılmış. Her bölümün karakteristik özellikleri var.

Yazar hemen ilk öyküsüyle, hem de tam bir kitap üzerine düşüncelerimi toparlamaya çalışırken beni gülümsetiyor. Hem Okudum Hem Yazdım’da yazdığım yazıya daha çok dikkat etmemi söylüyor, klişe cümlelerden kaç diyor; bu eleştirmenin eleştirildiği bir öykü. Kaplumbağa Makamı sonraki hikâyelerde farklı yollar izliyor, hatta genel olarak yazarın ölüm temasını işlediğini söyleyebilirim. Her bir kısa öykü okura peşine düşecek ayrıntılar bırakıyor. Bunlar okunup geçilecek öyküler değil, aksine üzerine düşünülecek nitelikte öyküler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Bugün Pazar. Köyden hallice bu kasabanın erkeklerinin gidebileceği üç yer var: Kahve, pavyon, toprak saha. Bu toprak sahada deve güreşleri de olur, futbol maçları da, asker uğurlamaları da. Bugün derbi var. Sucuk, köfte, tavuk kanat kokuları sahanın üstüne sis gibi çökmüş. En üstte esirgeyen ve bağışlayan sigara dumanı. Rakip takımın taraftarı yok. Çünkü geçen maçta dayak yemişlerdi ve tövbe ettiler buraya adım atmaya. Kadın da yok. Burası içinde futbol oynayıp piknik yapılan devasa bir erkekler gemisi. Kadınların girmesi, teamüllere aykırı.”

Kitabı genel olarak sevdim ama üstteki paragrafın kitaba yayılmış bir havası var, tüm bunlar erkek hikâyeleri diyebileceğim çalışmalar, yazar kadınların girmesi yasak demiyor fakat ben kadınlara dair bir şeyler bulmakta zorlandım ve bu durum şaşırtıcı geldi.

“Beni bir ölünün altından tutup kaldırdılar. Her şey olup bittikten sonra. Askerler ve tüfekler ve bombalar. Hepsi geçtikten sonra.

Ölü, adı üstünde, ölmüştü. Arkadaşımdı ama artık adını anmak istemiyorum, anarsam onunla anılarımız da ölecek sanki. Ben ölmemiştim, bir bakıma yaşıyor sayılırdım hâlâ. Bayılmışım.”

 Uzun Rüyalar isimli bölümde ise yazar mitolojiden karakterlere de başvuruyor ve zaman zaman onların dilinden aktarıyor hikâyelerini. Burada yine küçük detaylarla işlediği öykülerde IV. Murad’ın Nefi’ye kıyması, Musa peygamber, Zeus, Baukis ve Filemon var ama benim okurken en keyif aldığım ve bir efsaneyi bir anda gerçekliğe bulayan öykü Babil Kulesi İnşaatından Sağ Çıkmış Duvar Ustası Ozo’nun Hatıratından oldu.

 

Tektekçi isimli bölümün başında Eski Ahit’ten okuyunca çok sevdiğim bir prolog yer alıyor.

“Söz çoğaldıkça anlam azalır,

Bunun kime yararı olur?”

Bu bölümü bundan daha iyi anlatan bir alıntı olamazdı sanırım. Bu öykülerin hepsi için geçerli olması gereken bir durum değil midir zaten? İşte yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

Ani ölümleri, intiharları, askerde arkadaşını kaybeden adamın halini, ölüp dirilen adamı ve öleceğini bilen insanları dinlediğim bu kitapta, Onur Çalı’nın kalemi başından beri becerisini sergiliyor. Tür olarak öyküde aradığım çarpıcılık ve lafı dolandırmadan anlatım konusunda da başarılı. Kaplumbağa Makamı anlar ve detaylarla örülü yapısıyla ve ironik diliyle okuma sürecimi keyifli kılan bir kitap oldu.

Bir Yangından Sonra

Aile denilen insan topluluğu arasındaki dinamikler, asla bir “aile” olamamış aileler, birbirini dinlemeyen, iletişim kuramayan insanlar gibi aslında olmamasını dilediğimiz ilişki biçimleri romanlarda fazlasıyla yer buluyor. Aile, edebiyat için başlı başına bir konu aslında. Bill Cleg ilk romanı ile bundan çok daha fazlasını, etkileyici bir biçimde sunuyor. Senin Hiç Ailen Oldu Mu? hem dil, hem kurgu, hem de yazarın kurguya yaklaşma biçimi olarak beklentilerinizi karşılayacak bir roman.

“Göl yok artık. Saatlerdir bu taşlık yolda ilerliyor ve suya dair hiçbir işaret yok. Arabalar, insanlar yok; Missoula’dan sonra arabayla doğru yola saptığına ya da yol ne zaman ikiye ayrılsa doğru yolu seçtiğine dair hiçbir kanıt yok. Kaybolmuş ve yalnız ama bunun bir önemi de yok. Hiçbir şeyin yok, diye düşünüyor ve bu ilk değil. Kafasındaki fikri, yani yapabileceği şu ya da bu seçimin onu ya da başka birini etkilemeyeceğini tekrar tekrar aklından geçiriyor. Daha önce olsa, herhangi bir yükümlülük ya da sonuç olmaksızın varlığını sürdürme fikri onu heyecanlandırabilirdi, ama bu tecrübe hayal ettiği hiçbir şeye benzemiyor.”

Bunlar bir yangında eski kocasını, kızını, müstakbel damadını ve sevgilisini kaybeden, böyle bir felaketten sonra artık kimsesinin olmadığının acısıyla usul usul yanan June Reid’i anlatıyor. Bu, June gibi yaşadıklarını kabullenemeyen, acısıyla yüzleşemeyecek kadar tükenmiş bir kadını anlatabilecek en uygun paragraf olabilir.
Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bir kadının tüm ailesinin alevlerin içinde kalmasını seyrettikten sonraki halini ve geride kalan herkesin yaşadıklarını, hislerini, bakış açısını aktaran çok başarılı bir roman. Tabii bu kayıplar asla tek bir kişiye ait olamaz. Başlarda bu felaketin en çok zarar göreni June gibi gözükse de, sayfalar ilerledikçe kızı Lolly’nin sevgilisi Will’in ailesinin acısına, Luke’un annesi Lydia’nın acısına da şahit oluyorsunuz. Tüm bu insanların ortak noktası evlat acısı, fakat hepsinin bunu yaşama, bununla yüzleşme yöntemleri farklı. Yazar Bill Cleg, felaketin boyutunu ve insanların çektiği acının derinliğini daha iyi yansıtabilmek adına tüm karakterlere ayrı ayrı yaklaşıyor. Böylece bu felaketin öncesinde yaşananları da öğreniyorsunuz. Yazarın bu konudaki sezgisel yaklaşımını çok başarılı buldum. Öyle ki sadece ana karakterlere değil, yan karakterlerin bile hayatlarına, isteklerine, beklentilerine ve hayal kırıklıklarına yakından bakabiliyorsunuz ve bunu kısa sayılabilecek bir romanda böylesine etkili bir biçimde yapabilmek büyük başarı.

Bu kitabı okurken tam olarak kendimi bir cenaze töreninin ortasında hissettim, garip olan şu ki romanda cenazeden neredeyse hiç bahsedilmemiş. Fakat June’un, Lydia’nın yaşadığı bu büyük acı karşısında mesela Rick’in düğün için hazırladığı pastanın parasını düşünmediğini söylediği halde bununla ilgili eşiyle yaşadığı çatışmayı anlatması insanı şaşırtıyor ama garip olan şu ki cenazelerde hep böyle şeyler olur. Kaybı yaşayan kişi için dünyadaki diğer tüm dertler bir anda anlamını yitiriyor, fakat diğerleri, her ne kadar onlar da üzülse de, hayatlarına devam ediyor.

Yazarın her bir karaktere bir ses vermesi, anlatımda kimi zaman birinci tekil şahıs, kimi zaman üçüncü tekil şahıs kullanımındaki bilinçli olduğunu hissettiğim akıllıca tercihleri beni çok etkiledi. Luke’un, Lolly’in ailelerinden uzak durmak için sebeplerini öğrendiğinizde, her bir karakterin kendisiyle ve aile ilişkileriyle yüzleşmesini gördükçe, Bill Cleg’in anlattığı tek felaketin bu yangın olmadığını anlıyorsunuz. Her ailenin, her karakterin kendine has yaşadığı bir trajedi var ve her şey yolunda giderken bile arka planda yaşananların insanları nasıl etkilediğini net bir şekilde görebilmemizi sağlayan bir roman.

Ailelere, aile trajedilerine dair yazılmış pek çok kitap var, Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bu romanlar arasında farklı bir çizgiye sahip benim gözümde; yazarın karakterlerin gözlerinden bakabilme becerisi, kullandığı gerçekçi dil, trajedinin boyutlarını usul usul işlemesi beni çok etkiledi.

Roman boyunca Silas’ın, Lydia’nın ve June’un yaptıklarının ve yaşadıklarının parça parça ortaya çıkması ve sonunda hepsinin yaptıklarının sonuçlarıyla teker teker yüzleşmesi çok dokunaklı. Uzun yıllar sonra bile altını çizdiğim satırları tekrar okuyacağım, karakteriyle selamlaşmak isteyeceğim, mutlaka okunması gereken, okuduğunuzda uzun süre zihninizde yer edecek bir roman.

Senin Hiç Ailen Oldu Mu?
Bill Clegg, Kafka Kitap, 241 syf

Bir Madende Çalışmak Mı Kendine Yeni Bir Yol Çizmek Mi?

Modern Japon Edebiyatının kurucusu kabul edilen Natsume Soseki, Madenci isimli romanında kalemi on dokuz yaşında isimsiz bir anlatıcıya devrediyor. Roman, bu isimsiz gencin tecrübesizliğini, hayatı tanımadan bir şekilde kendini var etme çabasıyla yaşadıklarını, karşılaştığı insanları anlatıyor ve kendisiyle yüzleşerek yaptığı hataları kabullenmesiyle ilerliyor. Aslında anlatıcı bu olaydan yıllar sonra yaşadıklarını yazmaya niyetlenen biri; fakat ne …

Bir Madende Çalışmak Mı Kendine Yeni Bir Yol Çizmek Mi? Read More »