Gönül Yonar

Toplumsal Değerler Etrafında Kadınlar, Mitler ve Toplumsal Cinsiyet Aranjmanları

Bugün toplumsal değerleri tartıştığımız mecralarda, mitlerin yüzyıllar içinde nasıl cinsiyetçi kanonlar oluşturarak günümüze kadar gelen bir cinsiyetçi söylemi toplumun temel değerleri arasına yerleştirdiği rahatlıkla görülebilir.

 

Mitler bir toplumun hafıza depolarıdır. Kadınlar ise bu depoların hafıza kartları. Çünkü kadınlar zihinsel olarak hatırlama eylemini detaylandırmak ve hafızanın en küçük birimlerini dahi bir saklama alanı olarak kullanmak konusunda mahirdir. Fakat aynı kadınlar, eril aklın yarattığı kadın algısını mitik anlatılar yoluyla aktararak kendi toplumsal konumlarını da sabitler. Toplumsal cinsiyet kavramı kadın ve erkek cinsinin sosyal rollerinin toplum tarafından ataerkil düzenek içinde biçimlendirilmiş olarak sunulması ve kabul görmesidir. Kadınlar bu kabulleri kuşaktan kuşağa aktarırlar. Ninelerimizden dinlediğimiz hikâyeler asıl olarak kadının ‘belirlenmiş’ rollerini tasdik ve muhkemleştirmekten ibarettir.

 

Bir toplumun başından geçen güç, savaş, kıtlık, felaket gibi olaylar ekseriyetle kadın hafızası tarafından nesillere taşınır. Taşınmanın temel unsuru dil ve anlatımdır. Anlatım, mitik motiflerin sürekli biçim değiştirmesiyle kadınların dilinde efsanelere dönüşür. Efsaneler ise mitolojinin kaynaklığında insana sonsuz güzellikte bir dünya sunar. Aslında bu aktarım süreci günlük olayların, anlatıcının toplumsal algısındaki biçimlenişlerin dile dökülmüş yansımalarıdır. Bu yansımalar, toplumsal değer yargılarını kodlayan yaklaşımlarla mitik içerikleri kendisine destek edinerek oluşurlar ve mitik anlatılar şeklinde nesilden nesile aktarılırlar.

 

Kadınlar, toplumsal hafızayı oluşturan ana taşıyıcılar olmalarına rağmen, mitolojik anlatılarda toplumsal cinsiyet kodlarının ayrımcı yanı hiçbir zaman yok olmamıştır.  Bunun temel nedeni, toplumsal cinsiyet rollerini biçimlendiren erkek aklının baskın pozisyonu olabilir. Yani kadınlar anlatırken erkekler onların anlattığını biçimlendirmekle meşguldür. Bekâret şölenleri, bakire kız efsaneleri, kocaya yalan söyleyen gelinlerin taş kesilme hikayeleri, yasak aşk, ihanet gibi mitik içeriklerde daima cezanın hemen yakınında kadının olması, anlatılardaki eril gücü daima hissettirir.

 

Toplumsal değerler açısından bakıldığında bu anlatılarda cinsiyetçi söylemin sürekli diri tutularak devam ettiği açıktır. Özellikle taşa dönüşme efsanelerinde kadın kimliğinin ceza ile ilişkisi buna bariz bir örnektir.

Bu durumun ilk olarak Antik Yunan’da ortaya çıktığı söylense de Adem’den bu yana Havva’ya biçilen rolün bu olduğu biliniyor. Luce Irigaray’a göre istenmeyen çocukların terk edilmesi hadisesinde kız çocuklarının çoğunlukta oluşun bilinen ve kabul gören bir Antik Yunan geleneğidir. Toplumsal faydasının cinselliğe indirgendiği ‘dişi’ nin varlık nedeni için kimse ‘fazlasını’ düşünmez ve terkedilmeleri, toplum içine alınmamaları doğru bir davranıştır. Hatta Gymnasiumlar’a dahi alınmazlar. Çünkü o mekanlar, kusursuz erkek bedeninin, tanrısal güçlerini gösterdikleri yarış ve rekabet alanlarıdır. Böylece kadınlar, yerlerini bıraktıkları her alanda yükselen bir erkek vahşiliğinde günümüze kadar gelmiş olurlar.

 

Antik Yunan’ın ‘dişi’yi dışlama mahareti bununla sınırlı değildir. Yetişme aşamasındaki genç erkekler hiçbir zaman kadınlara ve onların tesirlerine terk edilmemişlerdir. Bunun yerine genç erkeklerin ‘her türlü’ yetişmesini sağlayan olgun ve büyük erkekler vardır. Kadınların tehlikeli, şeytani ve kontrol altında tutulması gereken varlıklar olması geç erkekleri olgun erkeklerin kucağına itmiş ve bu toplumsal olarak hiç de yadırganır bir şey olarak görülmemiştir. Erkeklerin kendi aralarında yaşanan cinsi ilişkilere dair hikayeler ise sadece hikaye olarak kalmamış ve bütün bir Yunan mitik efsanelerindeki figürler olarak çanaklara, vazolara ve duvar resimlerine yansımıştır. 12-15 yaş arası oğlan çocuklarına büyük ve olgun erkeklerin cinsellik dahil her şeyi öğretmeleri süreci Antik Yunan geleneğinde kadına genç erkeklerin emanet edilmemesi gereğinin bir sonucudur. Kadının aşağılanmasını resmeden bu erkek olgusu, güçlü bir erkeği kadının yetiştiremeyeceğine olan inancın bir göstergesi olarak toplumda kabul görmüş bir uygulamadır.

 

Cinsiyet eşitsizliğinin Antik Yunan versiyonunda toplum erkek- erkek düzenine teslim edilirken, önde gelen filozoflardan Platon kadın-erkek ayrımının sadece sexsualitede olması gerektiğini belirtmesine rağmen kadının hiçbir işte erkek kadar iyi olamayacağını belirtir. O, bu düşüncesiyle aynı zamanda erkekleşen kadın düşüncesini de inşa eder. Aristotales ise açıkça bir ‘zeka kıyası’ yapar. Ona göre eksik ve yetersizlikten öte kadınlar zeka yoksunudurlar. Bu yoksunluk onların evden çıkmamalarını, çocuk yetiştirmek konusunda insiyatif almamalarını ve toplum inşaasına karışmamalarını gerektirir. Kadını kocası evde yönetmelidir. Çocuk konusunda erkek yaratıcı, kadın ise sadece taşıyıcıdır.

 

Görüldüğü gibi mitoloji denince akla ilk gelen Antik Yunan’da mitolojik hikayeler toplumsal cinsiyetçi söylemlere sahiptir. Bu durum Doğu mitolojilerinde de farklı değildir. Orada haz merkezinde bekletilen kadın yine toplumun dışında, çıkar ilişkilerinin odağında, bedensel bir nesne olmaktan ya da etrikanın baş aktörü olarak şeytana dostluk etmekten başka bir pozisyonda tutulmaz. (Bu konu bir başka yazı konusu olacak uzunlukta ve içeriktedir.)

 

Antik Yunan’da daha en başından evren üç erkek tanrı arasında paylaşılır. Tanrılar tanrısı Zeus, denizler ve sular hakimi Poseidon ve ölümü yöneten yeraltı tanrısı Hades. Zeus çapkın bir tanrıdır Her zaman Hera’yı aldatır. Hera’ya düşen ise bu aldatmalardan doğan çocukları ve buna neden olan kadınları cezalandırmaktır. Zeus’tan doğan erkekler akıl, sanat, zeka gibi değerlerle anılırken, Hera kıskançlığı ile cezalandırma eylemine hapsedilir. Afrodit’te de durum benzerdir. Güzellik tanrıçası olan Afrodit, Paris’e sadece güzelliğini/bedenini vadederek akıldan çok, güzelliği ile kendisini ‘istenir’ kılmıştır. Pandora ise ilk kadının yaratılışına eklemlenen ‘erkeğe ceza’ olarak yaratılan bir varlık olarak bütün kötülüklerin yayıcısı, ümidin hapsedilmesinin müsebbibi olarak bugünkü kadın algısının temel bir arketipi olarak mitsel anlatılardan günümüze ulaşmıştır. Bu göstergelerden hareketle, mitlerde kadınlar erkeklerin korktukları ve başa çıkılması gereken ‘yaratıklar’ olarak bir yandan korkunun, bir yandan da hazzın merkezidirler.

 

Bugün toplumsal değerleri tartıştığımız mecralarda, mitlerin yüzyıllar içinde nasıl cinsiyetçi kanonlar oluşturarak günümüze kadar gelen bir cinsiyetçi söylemi toplumun temel değerleri arasına yerleştirdiği rahatlıkla görülebilir. Bu cinsiyetçi kanonlar toplumsal değerler etrafında biçimlenerek ve kemikleşerek sarsılmaz doğrular, başa çıkılamaz tabular, karşı durulamaz kurallar halinde varlıklarını devam ettirmektedirler. Yüzyıllardır üretilen mitik, felsefi, edebi, sanatsal ve düşünsel hafıza, bu tematik yapıyı destekler mahiyette çalışır. Mitolojinin kaynaklık ettiği efsaneler de temelde anlatıcıları kadınlar olmasına rağmen bu dil, söylem ve zihniyeti, toplumsal değerler çerçevesine sığdırarak günümüze dek taşır.

 

Aydınlamanın pozitivist felsefe üzerinden devam ettirdiği modern kadın biçimlendirmesi ise modern mitlerin kadın algısını antik geçmişe eklemler. Ondan ayrı düşmeyen bir çizgi ile kadını bedensel hazların merkezi, tensel tatminin odak noktası, görsel kabulün koşulu kılarak onu ‘pazarlanabilen’ bir meta haline dönüştürür. Artık kadın; bedeni, görüntüsü, eti, kanı, aklı, zekası, doğurganlığı ya da herhangi bir özelliği ile ‘kendisine ait’ değildir. Bütün bu unsurlar politik dil tarafından alınıp satılabilir, ıskartaya çıkartılabilir, prim yaptırılabilir, kâr ettirilebilir, zarara uğratılabilir.

 

Modern dönemlerin antik dönem kadın algısından tek farkı, kadının kendisinin biçimlendirilmesine karşı eril akılla birlikte hareket etmesidir. Feminist girişimler dışta tutulmak üzere, modern kadın, bizzat kendisi için ‘düşünülen’ bir tasarımın gönüllü tatbik ettiricisi olarak modanın kölesi, trendlerin şımarık bebeği, kapitalizmin tüketici ikonu, politik dilin egemen söylemi, erkeğin haz objesi, çocuğun gönüllü kül kedisi ve dadısı toplumun ‘gidişatına göre’ biçimlenen bir ‘nesne’sidir. Postmodern ortamda ise bu pozisyon kadının kendine evrilmesine yol açmış görünmektedir. Kendisi için süslenen, kendini tatmin eden ve kendisi için yaşayan bir neslin ayak sesleri bu evrimin ilk işaretleri olarak tüm zamanların en radikal başkaldırısını temsil etmektedir.  

Bugün karşı karşıya olduğumuz toplumsal sorunların kökeninde yatan ayrımcılığın bu anlatılarla beslenmiş olması ve modern mitlerle bunun devam ettiriliyor olması bir bahtsızlık olarak insanın tarihine yazılmaya devam etmektedir. İnsanlık, cinsi ile ayrımcılık savaşını kazanmak konusunda geçmişi ile yüzleşmek, hafıza kodlarını yeniden düşünmek zorundadır.

 

KAYNAKLAR:

*Umberto Eco (2017), Antik Yunan. çev. Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayınları.

 

*M. Foucault(2003), Cinselliğin Tarihi, çev. H. U. Tanrı ver, Alfa Basım.

 

*Nazile Kalaycı, (2019), Yaralarım Benden Önce Vardı: Uygarlığın Kuruluş Mitlerine Dair Feminist Bir Okuma, Uluslararası Mitoloji Sempozyum Bildirisi, Ardahan, 2019.

 

*Rezan Karakaş (2013), Değerler Eğitimi Bağlamında Siirt Menkıbeleri, Folklor Edebiyat, S. 73.

Hayy’dan Robinson’a Kendini Bulmak Serüveni

Hayy’ın Kendini Bulduğu Ada

 

  1. yüzyılda Doğu dünyasında alegorik hikâye geleneği revaçtadır. Felsefi tartışmaların, yabancı tercüme eserlerin, gayri müslim filozofların, Harran Süryani geleneğinin ve en önemlisi Endülüs filozoflarının düşünce dünyasına getirdikleri dinamizm, Doğu için bir erken Rönesans niteliğindedir. Doğu’nun kendine has ‘ilimleri birbirinden ayırmama’ anlayışı nedeniyle felsefede görülen bu dinamizm kısa süre sonra edebi anlatıları da içine çekmiş ve felsefe içerikli edebi formlar ortaya çıkmıştır.

 

Böyle bir dönemde kaleme alınmış olan Hay bin Yakzan, hikâye türünde felsefi roman örneğini teşkil eder. Sistematik felsefe öğretilerinin edebi formda ele alınışı ve yazılışı geleneği, Doğu anlatı geleneğinde felsefi öğretilerin sembolik bir dille ifade edilerek daha iyi kavranmasını temin maksatlı yazılmışlardır.

 

Bu türden eserlerin ortak yanı felsefi aydınlanma öğretisine dayanmalarıdır. Felsefenin niçinleri sorguladığı noktada düşünce fizik ötesine yani metafiziğe uzanır. Böyle bir gayenin ürünü olan ve felsefe tarihinin en önemli romanlarından birisi kabul edilen Hay bin Yakzan’da, doğada yalnız başına büyüyen bir kişinin kendi kendini nasıl eğittiği hangi düşünsel süreçlerden geçtiği hikâye edilir. Söz konusu düşünsel süreçler insanlığın geçirmiş olduğu düşünsel süreçlerin adeta bir modellemesi gibidir.

Bir insanın çevresel etkiler olmaksızın kendi yetileri, aklı ve sezgileri ile neyi başarabileceği üzerine felsefi açıklamaları sembolik kurgularla bütünleştiren hikayede Hay, faal aklın bir sembolü olmaktan ziyade bir beşer olarak yaşamını devam ettiren, dış dünya ile temas halinde olan, bilen, düşünen ve gördüklerini somut dünya ile tecrübe eden bir insanı temsil eder. Onun felsefi olarak aydınlanma merhaleleri ise üç aşamada eserde verilmiştir. İlk olarak onun tabiatla münasebetinin tecrübi bilgiye dönüşmesi, ardından bu tecrübi seviyenin teorik bilgi ile desteklenmesi ve son olarak da kişinin mistik bir aydınlanışla gerçeği nefsinde tecrübe edişi. Bu aşamaların savunduğu temel tez eserin tamamına sinen, “bozulmamış fıtri aklın vahyedilmiş emirlerle bir bütünlük oluşturduğu” tezidir. Bu tez, “selim bir aklın doğruları ile sahih bir dinin doğruları arasında hiçbir tenâkuz bulunmadığı” inanışıyla örtüşür.

Bu eser aynı zamanda dönemin Orta Çağ İslam felsefesinin düzeyi yüksek tartışmalarının geldiği noktayı göstermesi bakımından da önemlidir. Özellikle Endülüslü filozofların İslam düşünce geleneğinde açtıkları çığır ve Süryani filozofların Harran birikimini bu bölgede aktif hale getirmeleri erken aydınlanma denilen dönemin izdüşümleri olarak görülebilir.

 

Tanrı- insan- tabiat konusunda felsefi derinlikli bu eserde İbn-i Tufeyl bu temsili hikâyeyle bir felsefi görüş ortaya koyar ve insanla tabiat, deneyle akıl, dinle felsefe, akılla mistik sezgi ve mistik bilgi ile din arasında düzenli ve kesintisiz bir ilişkiyi onaylar. Hay’ın bulduğu şey kendisidir ama kendisini aşan bir hakikate yolculuğu devam eder.

 

 

Robinson’un Dünyayı Bulduğu Ada

 

Batı aydınlanması, içinde barındırdığı yığınlarca sosyo-kültürel, politik ve dinsel hareketlerle Weber’in belirttiği protestan ahlakına ve kapitalist emperyal kurguya dayanır. Robinson tam da bu kurgunun ana kahramanı olarak yeni Batı’nın yeni insan tipini yaratır.

 

Daniel Defoe’nin 1719 yılında yazdığı ve batı dünyasında daha önceki versiyonlarının ses getirmediği roman, Batı aydınlanmasının erken işaretlerini verir. Bir adaya düşmüş bir adamın yalnız başına doğa ile mücadelesini, Tanrı kavramını yorumlayışını, kutsal kitap İncil ile münasebetini anlatır. Robinson, aklı ve fiziksel gücüyle hayatta kalmanın bilgisini edinir. Onun tecrübeleri kapitalist ve pozitivist bir felsefenin izdüşümlerini vermesi bakımından Batı medeniyetinin tüm aydınlanma emarelerini üzerinde taşıyan bir simgeler romanı şeklinde tüm dünyaya yayılmıştır.

Daniel Defoe’nin, Hay bin Yakzan anlatısından 6 asır sonra yazılmış olması, onun bu anlatıdan haberli olduğu yönünde iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştur. Bu ‘haberli olma’ durumu oldukça normal bir durumdur. Zira doğu-batı etkileşimlerinde asırlardır her iki coğrafya birbirini sürekli etkilemektedir. Kaldı ki Hay bin Yakzan anlatısının kökeninin batı olduğu (İbn Sina, Huneyn ibn İshak (ö.873)’ın Yunanca’dan çevirdiği ‘Salamân u Absal’ adlı kimin yazdığı belli olmayan bir hikayeyi bir kütüphanede bulur ve kendi felsefesine göre dönüştürerek yepyeni bir hikaye üretir.[1]) bilinmektedir. Bununla birlikte her eser etkileşime girdiği her kültürel havzada değişim ve dönüşümlerle o kültürün rengine bürünerek düşünsel dünyaya katkıda bulunmuştur.

 

Robinson Crusoe hikayesinde batı aydınlanmasının erken işaretlerini görmek mümkündür. Nitekim Robinson adaya düştüğü zaman batı insanının orta çağdan yeniçağa geçişteki tüm varoluşlar sancılarını geride bırakmış, aklı ve becerileri ile fiziki dünyayı tahakküm altına alma istek ve arzusuyla doğaya hükmeden bir insan tipi çizer. Yaşamını sürdürmek için alan açan, tarım yapan, hayvanları evcilleştiren, Tanrıya bunlar için teşekkür eden, ama olaylar karşısında kader denen olguyu da Tanrı kavramını da sorgulayan, kendisine köle edinen, efendi olmaktan haz duyan, fayda amaçlı girişimlerde bulunan, çıkarlarını korumak için ve kendisini güvenceye almak üzere hem cinsleri ile senetli anlaşmalara girişen, güven duymayan, kuşkucu, hümanist duyguları ve Protestan bir inancı benimsediği gibi onu kölesi Cuma’ya da dikte eden bir kişilik sergiler.

 

Robinson asıl itibariyle batı insanının bir tipolojisini sunar. Bu tipoloji, adaya düştüğünde yanında pek bir şey olmasa da zihninde beliren bir medeniyet fikri bulunan batı insanı tipidir. Buna göre o, kendi yaşamını inşa ederken doğa-tanrı-insan etkileşiminde batının Orta Çağ skolastiğinden çıkmış isyankâr ve tahakküm eden bir bireyi simgeler.

 

Batı medeniyetinin temel taşlarından biri olan Rönesans’ın yarattığı yeni insan tipi özgürlükler kavramı etrafında biçimlenen bireycilik anlayışına dayanır.  Bu noktadan hareketle Robinson’un temsil ettiği medeniyetin temel kriterleri hakkında birkaç tespitte bulunmak gerekir. Rönesans’ın ruhu insan edimlerinin yüceltilmesi üzerine kuruludur. Kilise ve diğer ruhani kutsalların tahakkümünden kurtulan insan için bu durum anlaşılır bir şeydir. Onun elinin değdiği her şey değişmekte ve kendi ‘yaratımı’ bir düzen inşa edilmektedir. Bu nedenle toplumsaldan bireysele doğru bir akış gerekliliği şarttır. Robinson’un daha en başından beri babasına –otoriteye, annesine- şefkat otoritesine karşı çıkarak denizlere açılması ve ‘ortalama insan’ düzenini kabul etmeyip, toplumsal kuralların belirlediği kriterlerin dışına çıkma mücadelesi vardır. Bu mücadeleyi, tek başına yaşadığı adada dahi elden bırakmayan Robinson, yanına gelen soydaşlarına ya da kendisinin adadan kaçmasına ve kurtulmasına neden olan hemcinslerine bile şüpheyle yaklaşır. Onun bu tavrı, bireysel önceliklerini ve tercihlerini kendi kararları ile donatmış aydınlanma insanının simgeleri olarak Robinson’un üzerinde görülür.

Dinamik bir yapıyla insan aklının ileriye doğru gelişimini de simgeleyen Robinson ‘insanın, eşyanın, dünyanın yeniden tanımlanması’ olarak batı insanının doğa-insan-Tanrı-madde-para-zaman-mekan gibi kavramlar arasındaki ilişkinin hümanist bir yapıda yeniden biçimlenmesidir.

 

İki Hikaye İki Medeniyet

 

Bu iki hikayede bir yandan Doğu-Batı medeniyetlerinin kimliklerinin bireyler üzerinde simgeleşen profilleri görülürken öte yandan kahramanların kendilerini ve hayatı biçimlendirme mücadelesinde bilgiye ulaşma yöntemleri de açığa çıkar. Bilgiye ulaşma medeniyet tasavvurunu biçimlendiren unsur olduğundan temelde bu iki eser üzerinden farklı medeniyet tasavvurları yorumu ağırlık kazanır.

 

Kahramanların kendilerine dair keşfi, hayatı ve çevreyi nasıl tanımladıklarıyla ilintilidir. Birisi (Robinson) benlik duygusunun etkisiyle alevlenen mücadele ve kibir kanallarını sürekli genişleten bir dinamizm içindeyken, diğeri (Hay) insanın tabiatını keşfe meraklı bir yapıyla kötünün yok edilmesi ve iyinin yayılması konusunda sakin ama kararlı bir yol tutar. Birisi hırs ve ego donanımı ile adadaki yoksunluğu gidermeye, tahakkümü hayvandan doğaya insana taşıyan bir zihniyetle planlar yaparken, diğeri ego-nefisin tuzakları konusunda uyanık, onu terbiye etmek hususunda istekli ve iştiyaklı, kontrollü bir yapı sergiler. Her iki yapıda kimliklerin bireyleri tanımlayan ve fakat aynı zamanda onların kültürel hinterlandını da muhkemleştiren bir özellik görülür.

 

Her iki metin, kendi alanları içinde kendi kültürel hinterlandlarında tanımlanmış insan tiplerini sergilerler. Bu insan tipleri medeniyetin biçimlendirdiği insan tipi olduğu gibi aynı zamanda medeniyete biçim veren unsurlar olarak da görülebilirler. Temelde bu metinlerde insanın kendini arayışı ve buluşu ile bir kurucu unsur olarak biçimlendirdiği medeniyet kimliği öne çıkar.

 

[1] Ziya Avşar, Evrensel Bir Hikaye Salamân u Absal ve Kökeni, Turkish Studies 2/4, Güz 2007, s.185.