İlhami Çiçek’e 7 Selam

Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir.

 

1-Bazı yerlerde, ‘dünyadan çıkış yolları’nın benzerliğinden ötürü, Nilgün Marmara ile İlhami Çiçek arasında koşutluklar kurulduğunu okudum. İki ‘müntehir’ şair oldukları için, mensubu oldukları ya da mensubiyet atfedilen sağ ve solun onları dışladıkları iddia ediliyordu. Böyle genel bir kavram var mı bilmiyorum, sağ ve sol diye!

Sağda sağlar ve sollar, solda sollar ve sağlar var. Doğuda batıların batıda doğuların olduğu gibi. Bilhassa, elbette tesadüfen değil ama, adları yan yana geldiği, birlikte anıldıkları için, birini çok yakından tanıdığım, diğerini tanışmanın arifesinde yitirdiğim iki şairin de mensubiyetlerinin, öncelikle ne sağ ne de sol olduğunu söylemek isterim.

Öncelikleri şiir olanlardan ikisi de. Bu nedenle onlar için şair demek bile ağır olabilir, ruhlarını incitebilir. Evet, önceliği sağ ya da sol olan iyi ve büyük şairler de vardır. Ama şiir aynı zamanda farklılıklara alan açan bir olanaktır. Ve şiir sağdan da soldan da önce hayata ve ölüme bakarak yazılır, çatılır.

 

2-Cahit Zarifoğlu’nu ben de çok severim. Özgün ve büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok. Öyle ki artık klasik şairlerimiz arasında da sayılıyor, sayılmalı. O da erken gidenlerden, farklı ve yol açıcı bir şiiri var edip gidenlerden. İlhami Çiçek açılış kitabı olan Satranç Dersleri ile hep Zarifoğlu’nu hatırlatır bana. Neredeyse onun açtığı yolda yürüyen tek şairmiş gibi gelir. İkisi de hakikatin oyunla, bitmeyecek bir yolculuğa dönüşeceğini ve oyun olmadan hakikatin var olmayacağını, varılsa, bulunsa, erişilse bile anlaşılamayacağını, oyunun yalnızca hayatı güzelleştirmek için değil aynı zamanda hakikat yolculuğunun da sık sık durulan bir mola yeri olduğunu da kavramış şairler. Bu kavrayış elbette onların da kendi oyunlarını, bu şiir olur, satranç olur, jest olur, iyi kurmalarına, oyunu bir bakıma da hakikatin yeniden inşasına çalışan bir sanat, görgü, anlayış olarak görmelerine yol açar…

Sanki Zarifoğlu oyunu Çiçek’e bırakmış, o da şahane bir açılışla bu jesti karşılıksız bırakmamış gibi bir his var içimde.

 

3-Bir şiir armağan edip gitmek için de yaşayabilir insan yalnızca. Şiirinin kendisini kırk kez bağışlatacağını bilenlerdir belki de kolayca bırakıp, çekip gidenler. Şiirini kimsesiz, yalnız bırakmazlar bunu yapmakla, aksine şiirle dünya arasından çekilirler. Oyuna bu da dahildir. Nilgün de kitabı yayımlanmadan, ama dosyasını emanet ederek gitmişti. Zafer Ekin’i biliyorum, ilk kitabının yayımlanmasını bekliyordu. Üçü için de eylem hazırdı, “şiir böyle de çarpabilir hayata!” Eksik bırakmışım, ‘hayatın yüzüne’ demeliymişim! Ve hepsininki de, Kaan İnce dahil, İlhami’nin dediği ‘ilk açılış’tır belki de: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/artık dönüş yoktur/kuşku bağışlanmasa da/tedirginlik doğal sayılabilir”

 

4-Yaşamlarını şiire yatırmış insanlardan söz ediyorum. Şair olmak kolaydır, iyi ya da kötü şiir yazarsın, adın iyi şaire, şaire ya da kötü şaire çıkar. Elbette her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Anlaşılmamaktan bazen fazla anlaşılmaya, şöhretten unutulmaya, dışlanmaya, yadırganmaya, yalnızlığa. Doğrusu hiçbiri de göze alınamayacak şeyler değildir. Bunların bilgisi şiir yazan herkeste az çok kayıtlıdır. Cahit Zarifoğlu’ndan İlhami Çiçek’e, Nilgün Marmara’ya Didem Madak’a, ‘yüksek hatır’ı olanlarsa, şairlikten başlayarak onun ön kabulleri ya da sonuçları olan, bazılarını yukarda saydığım fiilleri unuttukları için, belki de hiç mi hiç akıllarına getirmedikleri için asıl şimdi yaşıyorlar. Belki de ‘gurbetten şiire’ diye bir hâlden söz etmek gerekir ve bu ‘hâl’in içinde de, gününü gecesini şiire vermiş, şiire alın teri, göz nuru dökmüş olanlardan değil, varlığını da yokluğunu da şiire yatırmış bu isimlerden söz etmek gerekir. Hemen hepsi de tek kitapla yetinirler. Sanırım şiirlerinin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacağı içindir bu. Yani başka bir şey yazmayacaklardır, varlıklarını, sözlerini o kitapta toplamışlar ya da bir kitaba sığabilecek kadar inceltmişlerdir. İlhami Çiçek’in daha çıkar çıkmaz adeta yıllardır bekleniyormuş gibi ilgi gören ve o günden bugüne daha çok ilgi gören Satranç Dersleri(edy, 1983) kitabı gibi.

 

5-Tıpkı hayat gibi, şiirin de bir şeye yaraması gerektiği kadim bir düşüncedir. Sonradan şiirle hayatın yolu ayrılınca, araya yazı girince, şiir de yazı gibi bir metne indirgenmek istenmiştir ama, şiir kendini korumasını bilmiştir. Şiir, bir; yazı değildir, iki; boşuna değildir, üç; yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Şiir bazen az, bazen çok, ama her zaman bir şey demektir.

Şiirle yaşamın birbirini tamamlaması da bundandır. Burada, kolayca, şiirin bir şey anlatması gerekir demiyorum. Şiir, bir şey ‘yapar’, ‘yapmalı’ demek istiyorum. Bir ‘eylem’ olarak görüyorum çünkü şiiri. Bu bazen şiiri terk etmek olur, bazen topluluğu terk etmek, bazen de Müslüm Gürses’in “yakarsa dünyayı garipler yakar!” özdeyişi gibi kendini sorumlu, hatta bazen yükümlü hissetmek olur. ‘Sorumlu’, ‘yükümlü’, ‘vazifeli’ şairlere bakalım, Nazım Hikmet onların başında gelir, Sezai Karakoç onların en hatırlı isimlerindendir, Cahit Zarifoğlu tüm yaşamını bu sorumlulukla sürmüştür, Nilgün Marmara’nın derdi de, tıpkı İlhami Çiçek’te olduğu gibi, ‘yalnızlık’ filan değildir, ‘dünya ağrısı’dır.

Belki de Ece Ayhan’ın ‘toplum değil topluluk’ diye baktığı ve ‘kötülük topluluğu’ olarak adlandırdığı bir dünyanın, ülkenin ağrısıdır. Cahit Zarifoğlu nasıl Yunus’un şiiri gibi herkesin ‘duyabileceği’ bir şiire yönelmek istediyse ya da bütün çabasını oraya yönelttiyse, İlhami Çiçek de, tek ama çok kitabı sayılması gereken Satranç Dersleri ile benzer bir çabayı, daha erken göstermiştir. Bu çaba, yalnızlık gibi bir trajikten çok, dünya ağrısının neden olduğu, duymayı engelleyen, ağırlaştıran, kesen yabancılıklara karşı bir yenilenme, arınma ve iletme çabasıdır. Duyulmayı istemek. Tanrının bile bilinmeyi istediği bir evrende, şair duyulmayı istemez mi? Şiir belki de iç duyu, içten duyuş olduğu için, okurlar, dinleyiciler kadar, hatta onlardan da önce şairin ihtiyacını duyduğu şeydir. Ve bize bunu duyurmak için çoğu kez kendilerini feda eder şairler, o ‘adanmış ruhlar’

İlhami Çiçek o adanmış şairler arasındaki genç ruhlardan biridir.

 

6-Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir. İkinci Yeni’nin ve Türk şiirinin en iyi kitaplarının yayımlandığı yıllar 1958-59 yıllarıdır, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Galile Denizi gibi…1982-84 yılları arasında da 80’li yıllara ve sonrasına etki eden şiir kitapları yayımlanmıştır. Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler, Ahmet Erhan’ın Yaşamın Ufuk Çizgisi, Ahmet Güntan’ın İlk Kan, Tuğrul Tanyol’un Elinden Tutun Günü, Adnan Özer’in Çıngırağın Ölümü…kitapları ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar ve onları yazanların sonraki kuşakları etkilemesi gibi, İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri de bir ilk kitap olmaktan çok, adeta şairin kendisinden seçmeler yapıp oluşturduğu bir seçme şiirler gibidir ve bugünden bakıldığında o yılların şiiri arasında da çok farklı bir yerde durduğu söylenebilir. Tam da geleneğin yeniden keşfedildiği, İkinci Yeni’ye yeniden ve bu kez doğru dürüst bakıldığı bir yeniden okuma, yorumlama döneminde, sanki bunların hepsini çok evvelden yapmış bir kitap olarak gelmiştir Satranç Dersleri. Divan şiirinin en modern yorumudur.

 

7-“anlat/apaçık olanı/gecedir halk/etinin önünde anlam/katledilmiştir” demiştir. Bu yazı da İlhami Çiçek kardeşime 7 selam yerinedir.