İlhami Çiçek

Tepe’yi Yorumlama Denemesi (*)

Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurmada olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi.

 

‘Ben suluboyayla aklaştırdım bu evin duvarlarını baylar!’ dedi adam. ‘Bayanlar bu ev benim evim, yeşil kurbağaların ciyak ciyak öttüğü bir gecede atmıştım temelini, içinizden kim yadsıyabilir bu gerçeği?’ Hep birlikte onayladılar onu. ‘Evet bu ev senin’ dediler. ‘Bu ev senin’ diye yineledi Baybaşkan.

‘Andolsun ki bu ev senindir.’ diye yeniden bağırdılar. Sesler oylum oylum ağızlardan çıkıyor, döne döne tepeye çarpıyordu. Tepe, evrensel tanıklığın simgesiydi sanki, ıssız uğultuyu gizemli süzgeçleriyle süzerek diri sözcüklere çeviriyordu aralıksız.

‘Şimdi de kalkıp gidiyorsun iyi mi?’ diye sürdürdü konuşmasını. ‘İşte gidiyorum şimdi de, baylar bayanlar. Gidiyorum iyi mi, yapayalnız ve arkama bakmadan ve gözlerim pek iyi görmüyor. Bunu biliyorum ve iyi kötü günler geçirdim sizlerle birlikte ve benim evimin gözenekleri sizlerinkinden çok geniştir, bunu biliyorsunuz, herkes bilir ak ırmağın benim evimin önünden aktığını ve sularla arkadaş olduğumu kim yadsıyabilir aranızda?’ ‘Evet’ dediler, ‘Andolsun ki sular senin arkadaşındır. Andolsun ki içimizden en iyi sen anlarsın suların dilinden.’ dedi Baybaşkan. Tepe, aldı bu sözleri, içine sindirdi. Sülük gibi emdi ve yansıtmadı. Yıldızlar şimdi iyice belirginleşmişti artık ve ay onbeşlemişti. Doğurgan bir sessizlikte yeniden konuştu adam.

‘Benim, bir gün olsun Tepe’yi yorumlamadığım oldu mu? Ve ben size gene böyle bir geceydi. Tepe’nin yana yakıla ürperdiğini bildirmedim mi? Ve siz bana gülmediniz mi? Kimse doğrulamadı onu bu kez. Ama Tepe, sözleri olduğu gibi yansıttı. ‘Şimdi de gidiyorum.’ dedi adam. ‘Üzgün müyüm? Hayır! Yalnız böbreklerimde bir ince sızı sürekli yer değiştiriyor. Arkasından, bir türlü kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim o eksiklik duygusu. Peki, şimdi soruyorum sizlere ben sayrı mıyım?’ ‘Hayır’ dediler, hep birlikte. ‘Andolsun ki sen sapasağlamsın.’ dedi Baybaşkan.

‘Şimdi soruyorum sizlere, bol paçalı aşırmalı bir giysiyi gün aşırı giyinmedim mi? Ama nasıl da yadırgamıştınız önceleri bu durumu. Hele ara günlerde bayramlıklarımla ortalıkta göründüğümde, şaşkınlığınız görülmeğe değerdi doğrusu. Ne yazık ki alıştınız sonunda. Artık o güzelim şaşkınlıklarınızı izlemek olanağından yoksunum. Oysa ne güzel eğleniyordum. Evet, eğleniyordum sizlerle! Ama bir gün olsun içinizden birini küçümsediğim oldu mu?’

‘Hayır.’ dediler yeniden, bu kez çok içtendiler nedense. Tepe de sanki bu içtenliği onaylar gibi, dolaysız ve gür biçimde geri sundu ‘hayır’ sözcüğünü.

‘Oysa bu ev benim evim.’ dedi adam! Kara gergili, unutulmuş ad kökleri gibi karanlık ve anlaşılmaz olan bu ev benim evim. Siz de onayladınız bunu.

Ne var ki gitmem gerekiyor, gitmem gerekiyor dedim ya!’ Sustu, yıldızlar birer birer çekiliyordu.

Susmalarıyla ün salmışlardı üçü de, önceleri dilsiz oldukları sanılmıştı, hani hem dilsiz hem de sağır olduklarını savlayanlar da az değildi. Ama genel kanı her üçünün de dilsiz olduğu konusunda toplanıyordu. Hangi nedenle bir araya geldiler, bu ilginç rastlantıyı kim sağaldı, ya da bu gerçekten olağan bir rastlantı mıydı, bilen yok. Yalnızca çok değişik söylentiler dolaşmaktaydı, bu ilginç buluşma üzerine.

Kimileri kimliği bilinmeyen bir dördüncü kişinin–kuşkusuz olağanüstü güçlerle donatılmış biri olmalıydı-onları bir araya getirdiğini söylüyordu. Bir bölümü ise bu adamların düşlerinde birbirleriyle tanıştıklarına, daha sonra bir araya geldiklerine inanıyorlardı. Söylentiler ne olursa olsun bir gerçek vardı ortada; susmalarıyla ünlü olan bu gizemli kişiler, şimdi bir araya gelmişlerdi. Üstelik konuşuyorlardı da. Hem çok güzel konuşuyorlardı. Sıcak, düzgün ve su gibi. Hani bir yabancı onları konuşurken görse, bir yaşam boyu sustuklarını kesinlikle anlayamaz, kaldı ki can kulağıyla dinlemekten de kendini alamazdı.

Gelelim bu önemli tanışmanın nasıl gerçekleştiğine. Önce bıyıkları henüz terlemiş bir genç gördü onları, şaşırmıştı doğal olarak. ‘Şaşkınlıktan dilim tutuldu.’ diye anlattı. ‘Eğridere’de balık avlarken gördüm onları, balık değildi aslında avladığım, kendimi oyalıyordum, ya da hani nasıl derler..’ Dinleyenlerden çok yaşlı olan öfkeli bir biçimde kesti gencin sözünü. ‘Çok uzatma da gördüklerini anlat.’ dedi heyecanla. Bir başkası ‘a elbette’ diyerek destekledi yaşlı adamı. Sonra birbirine girdiler dinleyenler. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Neyse ki içlerinden biri durumu kavradı, yüksekçe bir taşın üzerine çıkıp özlü bir söylev çekerek oradakileri yatıştırmayı başardı. Şimdi derin bir sessizlik sürüyordu toplantı evinde. Demin ki yaşlı adam sordu. Bu kez öfkeli değildi.

‘Ey talihli çocuk! Balık avlarken ne gördün?’

‘Gördüm onları. Üçü de ak saçlı, yaşlı değillerdi. Ne güzel saçları vardı, ah bir görseydiniz, ak ama gelin saçı gibi, hem saç mıydı gördüklerim yoksa ışık demeti mi? Bakın bundan kuşkuluyum. Hem de çok kuşkuluyum bağışlayın beni. Onlar tepenin eteğinde buluştuklarında kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sanki sözleşmiş gibi tepenin eteğinde alıç ağacının dibinde buluştular. İşte o zaman gözlerim karardı, bayılmışım.’ Delikanlı sustuğunda herkes düş kırıklığına uğramıştı, böyle bir sona hazır değildi hiçbiri. Hep bir ağızdan bağırdılar. ‘Bu kadar mı?’

Sonra ortalık iyice karıştı. Yeni biri duruma egemen oluncaya değin sürdü bu karışıklık. Derken yeniden duruldular, sanki gelecekteki bağırtıya hazırlanıyorlardı. Ve genç artık bir şey anlatmadı onlara, dipsiz bir suskunluğa gömüldü. Onu konuşturmak için yapılan zorlamalar hiçbir işe yaramadı. Ne o gün ne de başka günler. Hep sustu genç adam. Şimdi gelecekte konuşmak üzere suskunlar ordusuna bir kişi daha katılmıştı.

Adamlar ilkin karaydılar. Bir tepenin yamacına kurmuşlardı evlerini. Tepe, bilinmeyen zamanlarda birtakım insanların bir araya gelerek el birliğiyle gerçekleştirdikleri taş, kum ve toprak yığınından oluşmuştu. Hangi nedenle yapıldığı kesin olarak bilinmiyordu. Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurma da olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi. Evet, bu bir tepeydi, kim ne derse desin hiçbir söz ve yargı uzaktan bir piramide benzeyen, üstü yosunlarla kaplı bu kum, taş ve toprak yığınının bir tepe olduğu gerçeğini değiştiremezdi. Hiçbir insan bu gerçeği yadsımamıştı, yadsıyamazdı da.

Ne ki günün birinde bu yığınağın bir tepe değil de bir gömüt olduğunu ileri süren birtakım kara adamlar geldiler koyağa. Adamlar ilkin karaydılar. Ya da koyağın yerlileri çoluk çocuk, kadın erkek yeni gelen yabancıları hep birlikte ilkin kara olarak algılamışlardı. İlkin gebe bir kadın gördü onları ve bu adamlar ‘kara’ dedi. Sonra kocasına kapkara birilerinin kendilerine doğru geldiğini bildirdi. Kocası tepe üzerine yeni yorumlar karalamakla uğraşıyordu bu arada. Karısına inanmadı önce. Dalgın ve heyecanlıydı. Önemli bir sorunu çözmeye çalışıyordu, ‘tepe’ üzerine yeni bir kuramı geliştirmek üzereydi üstelik.

Alındı karısına, ‘bağışla beni ama hiç boş vaktim yok.’ dedi. Kendisiyle eğlendiğini sanıyordu karısının, çünkü şakalaşırlardı çoğu kez birbirleriyle, hem koyaktaki bütün aileler arasında yaygındı bu tür oyunlar. Çocukların bile en çok sevdikleri oyun ‘aldatmaca’ydı. Kadın, ‘ama doğru söylüyorum, andolsun ki yalanım yok.’ Ant önemliydi koyakta, ant içildi mi akan sular dururdu ve kuşku yerini katıksız bir güvene bırakırdı. Çünkü bu koyakta hiç boş yere ant içildiği görülmemişti şimdiye değin. Adam irkildi ve karısının tanıklık parmağıyla gösterdiği yöne döndü. ‘Evet’ dedi karısına ‘Bu adamlar kara, andolsun kara bu adamlar.’ dedi.

Ve sonra tepeye çevirdi yüzünü, tepeyi ürperen bir varlık olarak algıladı ilk kez. Belki de tepe gerçekten ürperiyordu. Sonraları çok düşündü bu olayı. Her önüne gelene bu olayı anlattı. Hatta şiirler yazdı bu ürpertiyi betimlemek için. Bu yüzden koyağın yerlileri ona ‘ozan’ adını taktılar. Daha sonra bu adamdan ‘ozan’ diye söz edilecek.

Çabucak duyuldu kara adamların varlığı.

Başyorumcu, her gün düzenli bir biçimde sürdürdüğü ‘Tepe’yi Yorumlama Denemesi’ başlıklı çalışmasına, bugün kendisinin de bilmediği ama belli belirsiz duyumsadığını sandığı-buna bir önsezi de denebilir belki de-birtakım nedenlerden dolayı ara verdi. ‘Neden’ sözcüğünü çok severdi nedense. Hani biri kalkıp da ona ‘Tepe’yi Yorumlama ve Koruma Derneği’nin her ayın belirli bir gününde yapılan toplantısına neden geç kaldığını sorsa, hiç kuşkusuz şöyle yanıtlardı: “Ama benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır Bayım.” Bugüne değin bu nedenlerin ne olduğu üzerine soru sormak kimsenin aklına gelmemişti. Ayrıca bu başyorumcuya karşı çok ilginç bir davranış olurdu. Hem o yukarıdaki tümceyi öylesine bir doğallıkla söylerdi ki, ikinci bir soruya hazırlanan kişi ansızın büyülenir, kekelemeye başlar, soru sormak istediği soruyu da hemencecik unuturdu ya da en azından unutmak gereğini duyardı. Kaldı ki böyle bir durum da söz konusu olmamıştı şimdiye değin. Hani böyle ya da buna benzer bir olay geçmiş olsa demek tutanaklarında kesinlikle belirtilirdi. Çünkü bu toplantılarda konuşulan her söz, hatta çıkarılan her ses–bu sayrılıktan dolayı çıkarılan bir hırıltı bile olsa- tutanaklara geçerdi.

Örneğin bundan bin yıl öncesine ait bir tutanakta şöyle yazıyor: ‘Aylık toplantı başkanı Bay C, kapıdan içeri girer girmez yoğun bir öksürük nöbetine tutuldu, bir dakika on saniye süren bu nöbetin arkasından hemen sonra sağ kolunun serçe parmağıyla burnunun hemen ucunda bulunan sarı tüyle kaplı et benini kaşıdı.’

Bu tür ayrıntılar toplantı tutanaklarının bir hayli kabarmasına yol açtığından, giderek korunmaları büyük bir sorun olmuş, ama Tepe yorumcuları gerek duyuldukça yeni Tutanak Odaları açmak yoluyla bu sorunu çözümlemişlerdi. Bu nedenle her yan her çağın kendine özgü mimarisiyle yapılmış olan Tutanak Odalarıyla dolmuştu. Yapılan son istatistiklere göre kentte kişi başına dört Tutanak Odası düşmekte. Yeni gelen yabancılardan sonra yeni bir istatistik henüz yapılmadığından şimdilik son kesin durum nedir, bilinmiyor.

Çocukların oyun saati. Artık Başyorumcu’nun evde durması için hiçbir neden yok. Doğrusu o çocukları çok sever. Çocuklar da dağ’dan bir yankıdır, en sonunda, hem dağ bir çocuğun büyütülmüş bir resmi değil midir? Sever  çocukları Başyorumcu. Dağ yorumlarından da açık bir biçimde görülür bu durum. Hani o yorumlar bir takıma çocukların yorumudur. Kaldı ki Başyorumcu da bilmez gerçekte neyi yorumladığını. Çevreden birinin bu konuyla ilgili bir sorusunu; ‘Ama bayım insan neyi yorumladığını nerden bilebilirdi?’ diye yanıtlaması belki de bu yüzdendir. Ayrıca hemen bu sözlerin arkasından; ‘Benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır, bayım’ diye eklemesi de düşündürücü.

Kente yeni gelen bay Y, hep bunları düşünüyor. Ulu Dağ’ın eteklerinde yarım bir döngü çizerek, sürekli batıya akan Akırmağın, körpe sularına baka baka –ırmağa ilk rastlandığında nasıl da haykırmıştı ‘şu körpe sulara bakın hele’ diye- düşünüyor. İlkin sular kışkırtmıştı, bay Y’yi. ‘Hem bu benim görevim.’ diye düşündü bay Y.

Evet görevliydi bay Y. Orta yaşlı biri için az sayılmayacak bir çeviklikle, yere uzandı boylu boyunca. Ellerinin kavuşabildiği çakıl taşlarıyla görevinin adını yazmaya çalıştı bir süre. Taşlar nedense ıslak, ıslaktan da öte vıcık vıcık. ‘Oysa ırmağın suyu buralara değin uzanmıyor’ diye düşündü bay Y. Evet, geldiklerinden bu yana yağmur da yağmamıştı. ‘Peki neden yapış yapış bu kahrolası taşlar?’ Taşlarla istediği şeyi yazamaması kızdırıyor bay Y’yi. ‘Kaygan, üstelik de yapışkan, bu ne biçim iş.’ diye için için öfkeleniyor bay Y.

Taşların birkaçını kızgınlıkla ırmağa fırlatıyor. Acı bir çığlık dolduruyor ortalığı o anda. Birden korkuyor bay Y. Çevresine bakınarak çığlığın kaynağını araştırıyor. Ama görünürde kimse yok. ‘Bu sakın ırmaktan gelmesin.’ diye düşünmekten alamıyor kendisini. Sonra birden kendini toparlıyor. ‘ Gülünç’ diyor, ‘ırmak bağırır mı hiç?’ Sonra kendini işine veriyor. Sonunda başarıyor yazmayı; ‘Fetih.’

Konuk Evi’ne doğru yürüdü. Sonunda başarmıştı işte. Sevinçliydi. Bayan Y’ye anlatacaktı bütün olanları. Ama neyi anlatacaktı. Bak bunu hiç düşünmemişti. ‘Güler bana.’ dedi içinden. Yo yo, en iyisi anlatmamalı. Peki ya doğanın bu denli duyarlılığına ne demeli. İlginç bir yerdi doğrusu bu kent. Burada dağ ürperiyor, ırmak haykırıyor, çakıl taşları başkaldırıyordu. Hani inanılacak gibi değildi aslında hem inanmıyordu da bay Y.

Ama üşüdüğünü yadsıyamazdı doğrusu. Alnındaki soğuk terleri silerek ‘Evet üşüyorum.’ diye düşündü. Konuk Evi’ne iyice yaklaşmıştı. ‘Evet üşüyorum.’ diye söylendi, bu kez duyulur bir sesle. Sonra haykırdı birden denetimini yitirerek: ‘Peki ben neden üşüyorum?’

Kendini bildi bileli çocukluğunu anımsayamıyor bay Y. Ona öyle geliyor ki hiç çocuk olmamıştır. Ya da çocukluk dedikleri kaygan ve belirsiz çağrışımların ardında saklı, anımsanmasının bilinçsiz zamanlarda yaşanmış bir zaman parçasıdır. Böyle düşünmesinde öksüz büyümesinin de payı var kuşkusuz.   Bayan Y’ye göre  biri kalkıp da –söz konusu biri, annesi, babası, yakınlarından biri olabilirdi ancak- ona, arada bir çocukluğunu anımsatsaydı, elbette bay Y, şimdiki gibi ‘anısız adam’ olmayacaktı. ‘Anısız adam’ deyimi de bayan Y’nin. Aslında kocasının anısız biri oluşu pek önemli değildi. Mutluydu bayan Y.

Ne ki kocasındaki bu eksikliğin sonraları bir çocuk düşmanlığına dönüşmesinden korkuyordu. İşte bu yüzden bir aydır çocuk beklediğini söyleyemiyordu bir türlü. Ama bugün kesinlikle söyleyecekti. Kocasının sokak ortasındaki o korkunç bağırtısı, sanki bu konuda uyarmıştı kadını.

(*) Aslında bu öykünün adı yoktu. Ama, öykü okununca adını görmemek mümkün değildi.

Satranç Dersleri ve Şiir Üzerine İlhami Çiçek’le Söyleşi(*)

 Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

 – Sanatçının bir niteliğini vurgulamak için söylenen ‘çağın tanığı olmak’ sözünü biliyoruz. Sanıyorum buradaki tanıklığı, sonucu değiştirecek bir etkinlik olarak anlamak gerekiyor. ‘Çağın tanığı’ bir sanatçı olarak ya da çağı yaşayan bir insan olarak çağımızı nasıl algılayıp yorumluyorsunuz?

-Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturma ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.

Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdeme yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı: Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor. Ben bu çağa yön veren Batı uygarlığının, çağın başlarındaki etkinliğinin kalmadığına, çöküş sürecinde bulunduğuna inanıyorum. Kokuşma öylesine yoğun ki güncel insanın da dikkatinden kaçmıyor. Artık insanlar, ahlaki ilerleme gibi duygusallıklar bir yana, maddesel ilerlemeden bile kuşku duyuyorlar. Madde kocamanlaştıkça kendi sonunu da hazırlıyor. Bu anlaşıldı. Ahlaki ilerlemeye başından beri kimse inanmıyordu zaten. Eşya sarasına tutuldu bir ara insanlık. Geçiyor işte. Tanrı gereksinimi çığ gibi büyümektedir.

Konuşmanıza başlarken ‘Her insan çağından sorumludur’ dediniz. Çağınızdaki iletişim teknolojisiyle insanın bu sorumluluğu arasında bir ilgi kurabilir miyiz?

– Elbette. Çağın bir özelliği de sorumluluk kavramına evrensel bir nitelik kazandırmasıdır. Olup biten her şey anında ulaşıyor size. İletişim teknolojisi hazır. Yeryüzüyle bitişiyorsunuz adeta. Gerçeğin dehşeti sizi kıskıvrak yakalayıveriyor. Kaçamıyorsunuz, tanıksınız. Bu da sizi bir derinleşme ve durum alma sürecine sokuyor.

 – Hep böyle olumlu mudur iletişim teknolojisinin sorumluluğumuz üzerindeki etkisi?

– Değil tabii. Onun bu emir kulu görünümüne pek aldanmamak gerekiyor. Yaman bir dikkat avcısıdır da o. Konumunun bilincinde olmayan insanı çabucak ağına takabilir. Salt bu yüzden insanların büyük çoğunluğu dikkatlerinde özgür değillerdir. Bir insan bir kere dikkatini kaybedince bir daha zor toparlıyor kendini. İletişim de öyle yapıyor: neyi öğrenmemiz gerektiğini belirlerken, tepkilerinize de el koymayı savsaklamıyor. Devinme alanı olarak bir kısır döngü bırakıyor önünüze. İnsan çok uyanık bulunmalı ki bu çemberden koruyabilsin kendini. Bir şeyi vurgulamak isterim burada. Bu çember sorumluluğunun, konumunun bilincinde olan insan için atını coşkuyla sürebileceği bir alandır da aynı zamanda. 

– Şiirin sanat etkinlikleri içinde özel bir önemi olmuştur hep. Çünkü şiirin içzenginlikleri bulgulamamızda, olgunlaşmamızda, bilinçlenmemizde daha etkili olduğu kanısındayızdır. Şiire böylesi özel bir önem verdiğimize göre, insanlarına ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor?

– Düzyazının sözcükleri mantıksal bir düzlemde seyreder. Etkisi de mantıksaldır. Şiirse bir yoğunlaştırmadır. Sözcükler dönüşür, içe doğru sokulgan bir yapı kazanır onda. Yaşam, şiirde yoğunlaşmış olarak vardır. Bütün öteki yazı türlerinde anlatılanların özü şiirde vardır, ama o daha çok anlatılmaz olanın, sözün dile getiremediğinin arkasındadır.

Sürekli içsel devingenliğimizi yorumlaması bundandır. İç serüvenimizin saydam bir parçasıdır o. Görünür gerçeği hep aşar, aşmalıdır; yoksa çürür dar açılarda, insanın özündeki bilgeliği temaşa edemeden dağılır gider. Her insanda özündeki bilgeliğe ulaşma tutkusu olduğuna inanıyorum. Şiir çok elverişli bu tutkuyu yönlendirmeye, insana ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor diyorsunuz. Söyleyeyim: İbrahim’in yaptığını yapmak; öz’ü örten her şeyi kırmak yani.

– Köklü bir şiir geleneğimiz var. Değişen koşullar önünde bu geleneğe nasıl yaklaşırsak, ondan yararlanabiliriz?

– Uygarlık bağlamında irdelememiz gerekiyor gelenek olgusunu. Uygarlık ki onsuz olunamayan şey’dir; gelenekler taşıyor işte bu şey’i, kuşaktan kuşağa, çağdan çağa. Şiir geleneğimiz; biçimiyle olsun, içeriğiyle olsun, uygarlığımızın ayrılmaz bir öğesidir. Bu yüzden, tarihsel şiirimizi salt bir malzeme yığını olarak değerlendirmemeliyiz, onu oluşturan özsu’yu, kendi bağlamı içinde kavramaya çalışmalıyız. Yüzyıllarca o üçleme (tekke, divan, halk) besledi bizi. Öğretimizden aldığı kanla; yaşamımızı, dünya görüşümüzü; doğum, ölüm, öte vb. olguları algılayışımızı biçimlendirdi. Tuhaf değil mi; ona karşı olanların, onu statik bir olgular bütünü diye görerek silip süpürmek, yaşamdan bütünüyle koparmak isteyenlerin bile, ondan beslendiğine tanık oluyoruz zaman zaman. Koşullar eskitemedi bu şiiri.

Tarihsel şiirimizden bize kadar ulaşan bir duyarlık birikimimiz var. Yeni algılamalarımızla geliştirmeliyiz, yetkinleştirmeliyiz bu birikimi. Çağdaş şiirimizin bir türlü insani olamayışının kökünde bu birikime yabancılık yatar. Duyarlık, duygululuk’u aşan bir şeydir. Etkindir, bir tavırdır.

Algılar, ayıklanır, değerlendirilir, bir tavıra dönüştürülür. Bizim duyarlılığımızı, öğretisel bütün biçimlendirir. Tarihsel şiirimiz de oradan emmiştir. Türk şiiri iki yüzyıldan beri bir duyarlık yabancılaşması şiiridir. Tabii bu da doğrudan uygarlık seçimiyle.

İçeriğinin yanı sıra biçimsel zenginliklerle de doludur şiir geleneğimiz. Yapay öykünmelere düşmeden onlardan da yararlanabilmeliyiz kuşkusuz. O öz’ü, o duyarlığı içimizde köz gibi duyumsayarak!

-Çürüyen, kişiliksizleşen çağımız insanının yeniden insaniliği bulmasında sanatın, edebiyatın öncülüğüne inanıyoruz. Sanat, edebiyat bu öncülük niteliğini nerden alınıyor?

– Yaşadığımız kabusun kökeninde sanatın, edebiyatın yabancılaştırılması yatıyor. Fethi Gemuhluoğlu güzel söyler:  ‘Kişi düştüğü yerden kalkar ayağa (…) sanata başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına.’

(Bağlanma, Nuri Pakdil)

            Şu da var; sanatçı yoğunlaşmış ulustur. Ulusun hüznü, sevinci, tarihi, korku ve tutkuları, geleceğe ilişkin düşleri onda yoğunlaşmış olarak vardır. İşte buradan kaynaklanıyor sanat, edebiyat yapıtlarının içe işleyen, değiştiren özelliği, öncülük niteliği. Diyelim aykırı bir yaşam biçimine zorlanmış, belleği boşaltılmış, duyarlığı alınmış bir toplum var. Çabucak unutuyor her şeyi: baskıları, yıldırıları, işkenceleri… Nasıl devindirilebilir bu toplum. Elbette sanatın,  edebiyatın öncülüğüyle. Başka türlü insanı içinden kavramanın, sarsıp silkelemenin olanağı yok.

‘Öz’, sanat edebiyatla bilinç düzeyinde algılanabiliyor ancak. Şaşırtılmış duyargaları onararak, bir düzene sokup yönlendirebiliyor sanat ve edebiyat.

-‘Satranç Dersleri’ adlı bir dizi şiirinizde satranç oyunundan yola çıkarak, tarihten kimi kesitler sunuyorsunuz. Satranç, oyun niteliğini yitirip tarihe dönüşüyor adeta. Çağımızı, tarihin kimi geçmiş çağlarıyla benzeştirerek daha iyi anlayıp yorumlayabildiğimiz gerçeği de var. Satranç, oyun, tarih, şiir ve çağımız arasındaki bu çok boyutlu ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

-An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiç de zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklendiğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam.

Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir, … deniz bile.

Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumlulukla boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir.

Şiir, bir ‘akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, estirten, kıpırdatan bir şey… Nuri Pakdil şöyle der Biat II’de: “Şiir, ancak ‘tarihi yonta yonta’ bir akımı geçirmeye başlar.”

Bunu yapmak istedim ben de, ‘Satranç Dersleri’ dizi şiirinde, tarih anlatmadım tabii. Tarih, şiir içinde duyumsatabilir bir boyut olarak belirir ancak. İsteseniz de anlatamazsınız.

Sözcüklerle yazmıyor musunuz? Oysa sözcükler, şiire girer girmez imgelere ve ritmik birimlere dönüşürler.

Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih adeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik olmuş bir ‘satıh’  görünümünde.

Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük, oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır.

Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

(*) Bu konuşma metni, bitmemiş bir biçimde İlhami ÇİÇEK’in notları arasından çıkmıştır. Soruları muhtemelen, İstanbul’daki arkadaşlardan biri yazılı olarak vermiş, kendisi de cevapları yazılı olarak hazırlamayı düşünmüş olabilir.

Bu konuşmanın, ölümünden çok kısa bir süre önce yapılmış olduğu düşünülüyor.

Satranç Dersleri- 8

(kıstak)

 

her dakika

henüz ölmüş gibi ebuzer

kimsesizsindir

içlemin gamevi ay emek

 

kesik kesik solur

avcının elagözlü nesnesi

kaybettiğin divit – kırdır

faniliğindir o ağaç ki

zekeriyya onda saklıydı

 

yazı ebediyen vardır

– ortadaki göçük

içerdeki dehşet

pusudaki bungu

kıyım mahzen kan –

çok kandil kırılmış – sanki geç

her şey için – niçin

ertelenir sanır insan her şeyi

öyle sanır – yeniden han

o ölümsüzlük gibi mutantan

taş- düşmüş

vardır – orada nasılsalar öyle

apaçık

kırıktırlar

 

dili faldır aşkın ey taş

Satranç Dersleri- 7

şebreçağ

söndü mü

diye bir ses

 

sahi şebreçağ nerde

iskender! iskender!

diye bir ünlem

 

bu nasıl İskender

aramaz bengisuyu

diye bir hüzün

 

“hişt! dostlarıma şunu haber ver

denize açıldım

ve gemim parça parça oldu’

diye bir im

denli narindir intikam

 

intikam içli bir marştır gerçekte

bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı

o şimdi

dışlanmış bir taş olarak

karlı kış gecelerinde

acılı bir genç şairin her geçişte

hüznüne tanık olduğu

metruk bir kumbet denli müşahhas

aşktır – ve o

ne rahim bir yürüyüştür gecede

 

(o yıllar ressam tanırdım

gök çizemezdi

yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri – birgün

o kentin

– tarihsel bir kenttir –

o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede

onu bir cenini çizerken ağlar gördüm

bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz

ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi

ıssız ve dokunaklı

diye sormadım çünkü ben

ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak

denebilir ki –

bir insan en çok ağlarken güzeldir

vakit de akşamdı dışarıda kar vardı

kar yüzyıllardır alabildiğine vardı

insanlar doğar konardı konar göçerdi

sonra o bütün remileri yırttı –

birden kaybolmuştu

arıyor diye duydum bir şeyi

çağın unutturmak istediği

belki derin bir gök resmini

ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)

 

bu taşı da sürüyorum

koyar gibi o güzel yapının üstüne

ya da komaz gibi taş üstünde taş

(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir

ve nedir taş –

çakmak taşı satranç taşı

sapan taşı göktaşı)

reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri

 

sözgelimi sapan taşını

– o göz çıkarır sadece-

ortadaki gökkasabı gökdeleni

tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki

ana caddedeki aykırı kadın salınışını

yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde

ve hatta parklarını bile bu taş mekanın

reddetmek gerekiyor

 

çağa çıktığımda

kan – çoğalan bir suret ve kendini

ta içerlerde bir yerin üşüyor – duymuyorsundur

yinelenir durur – şu sanki ne diye – akşam ki

dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür

senin yüzün – paramparça

bölük pörçüktür

şu kuytu kalabalıkta

şu yalnızlıkta

ivedi ve kirlisarı

dişiliğini kullanıyordur kuşku

lüks oteller gibi kuşku

kuşku

 

(çağı deştiğimde

o yüz

diyor yoruldum – aynalar

gösterebilir mi hiç – bana sonumu

nedensiz başladım oyunculuğa

bitireceğim raslantıyla – oyunumu

dostlarım da

var – intiharlar

her akşam ıslak – yapışkan

saçlarıyla girip odama

paniğimden pay toplarlar)

 

 

azaldı halk içinde yüzdeki ben gibiler

eldeki siğile

çıbana- etin yumuşak bir yerinden sökün eden –

döndü halk ve cüzam ne gün yürüdü

ve hep bir yaprak değil miyiz ki

bir zaman yarıp çıkmak serüveninde

özdalımızı

topu topu bir mevsimi yaşarız işte

müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız

hepimiz de

ve cüzam ne gün yürüdü sormalı

değil mi ki ebabil

adil

bir infazın adıdır

ve insan

– ne şu ne bu –

iyioyunundan

sorulmayacak mıdır

Satranç Dersleri- 6

bu hüznün

mesnevisi yazılmadı

gürbüz tarhlar öldü

o ceylanda

birkaç minyatür

mütekeddir

– de bana bu esrime

bu koygun minyatür yalnızlığından

başka nedir – oysa

kocamandır aşk

usanç

hep eksiler alanında

olup biten bir şeydir

parçala bu trajik geçiti

o taşı sür ey insan

taşı taş – çünkü saat

sınanan bir süreçtir ve atlar

yanıldıklarında

kaygan

o karangu duvarına çarpıp kuşkunun

düşer ölü atlar

 

çünkü satrançta

çünkü orada ve burada

her zaman

Öğretidir zaman

aşkın da

katları vardır – kadim

kabarık bir öyküdür alınyazısı

 

ey aşk

elbet başındasındır bela kitabının

ne çok dilin var

gece ki anlamadı

şu anda

o

ibrahim ve ishak

yargıç yok taşı kim atacak

leyla bilmez mi gerekli olduğunu

diye döğünüp duran

gece ki ey gece

o külli aynalar

seni ararlar

ıssız bir hat fotoğrafın

dan sana çıktım

 

oynanan

göstermelik bir son oyunuydu

aldandın

ağır taşlar verdik

…. ve ay seni bulduğunda

yani ki kanıtlandığında kendini

ben

müthiş bir başlık atacağım

şiirime

sevgili gecem diye

Satranç Dersleri- 3

söyleyelim eBİR

ha

in

dir

eSekiz yok

yok ayrı bir düşman falan

genç çeri

ey e hattındaki budala

– Tanrım ne saflık-

 

bir ara dilim sürçse

de at kıskacını anlatsam

desem ki Ha –

derler ki kemik atıyor

köpek resmine bu adam

 

anlat

apaçık olanı

gecedir halk

etinin önünde anlam

katledilmiştir

 

 

vardın

söylemezler otlar

çok sütun düştü

nice bir taş

ne zamana yetiştin

 

aykırı sür

çalka

de ki kıskacı kabaran

ateş almış ve ey at kıskacı

diye bağırarak

o oyuncu

oynadığında seni

konuş benimle

sana hizmet danışayım

Satranç Dersleri- 2

Nicoldu onca oyuncu

oyarak

ette oyuk seyirmesinden

oyun kurarlardı

kaçıp

da süleymandan

kaf dağında otururdu

anka nicoldu

o mağrur gemiler ki açıklarda

güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı

suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan

kesik bir insan başı gibi bir taşra düşüp

helak oldular

ün geldi ey İskender

çok acaip gürdün ömrün tükendi

geri dön

ürktü

ki endişe

dünyadandır ve hayal hiçtir

sözü onun

…avda

yine geri dön bu son

yoksa öleceksin gurbette

dedi ses ve işitip ağladı

o koca İskender ki

tuhaf matlar yapardı

mat oldu olağan biçimde

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı

kesin mat yok

iyi oyun vardır sadece

ve satranç aslında dalgınların oyunudur

dalgının ölüm karşısındaki sükuneti

düşmana

ölümün dehşetinden korkuludur

eğilip o oyuncu

uzatsa boynunu buyruğa

 

taşlar sürüldüğünde

kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi

demek ki bütündür sallantıda

demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü

cinayetler de yeryüzüne paramparça dağılmıştır

aşk ve umut dağılmıştır

koygun bir gece gibi günü kaplayan

sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını

o oylum oylum kabarık şiiri

kaplayan

bir şeyse buyrukszuluk

taşlar sürüldüğünde

alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk

çağı binip

cübbesinden gözükara süvariler çıkaran

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı

tutup üzengisinden öpüp koklamalı

Satranç Dersleri- 1

uzun bir nehirdir satranç

kıvrak ve uzatarak boynunu

nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu

oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir

her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu

göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği

bir oyundur satranç

evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış

artık dönüş yoktur

kuşku bağışlanmasa da

tedirginlik doğal sayılabilir

ancak

yürümenin dışında bütün eylemlerin adı

kaçış kaçış kaçıştır

çapraz özgürlüklerinde filler

acılardan yapılmış bir alanda

ne zaman ki esrirler

yazsak defterlere sığar mıydı

şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu

yerine göre piyon da bir tufandır

içinde hep bir vezir sürekli mahzun

düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun

gün batımlarını çağrıştırır

hüznü uçlarından dolanıp

yalın sıçrayışlarla piyonlar arasından

ürkek ama cesur ama sevimli

açsa duyargalarını o tarihsel şiire

iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu

bir ilk yazdan koca bir güz yontan adam

bırak oyunu

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.