Mehmet Latif Çiçek

Tefekkür

Unutulduğunu unutan adam, öfkesini sınayanlardan uzak durmak adına yürümek için yola düştüğünde söze ” Güne akşamdan kalan hayıflanmaları silkeleyerek başlamalıyım” diye girdi.  Sesinin şiddetini kendi duyacağı düzeye çekerek, “İnsanın işlemediği günahlarına hayıflanması nasıl bir dilemmadır?  İçinde yaşadığı çevrenin, canını acıtan, şirazesinden çıkarıp, yapraklarını savurarak dönenip dibe vurduran öfkenin üfunetine kapılmak dedikleri böyle bir şey olsa …

Tefekkür Read More »

Tevekkül

 Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder.

 

Hayat; uzun bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte, gücünüz ve aynı zamanda yükünüz, binbir emek ve fedakârlıkla edindiğiniz müktesebatı-birikimi- muhafaza eden başınızdır. Niyetiniz, menzile yani son durağa bu müktesebatla salimen varmaktır. Bu süreçte, yol güzergâhında karşılaştığınız her kişi ve yaşadığınız her olay ben olmanıza katkı sağlamak içindir. Ben olmak, yeryüzünde süregiden hayatın merkezi olduğunuzu, vazgeçilmez olduğunuzu ve siz olmazsanız dünyanın eksik ve renksiz olacağını, dolayısıyla bu durumun size büyük sorumluluklar yüklediğinin farkına ve bilincine varmak demektir.  Tahammülünüz, sabrınız ve fedakârlığınız, uğruna mücadele ettiğinizi ifade eden kavramları kendinizce anlamlandırmak içindir. Bir inanç düzleminde yürüyorsanız kaygınız ve endişeniz, iradenizle gerçekleştirdiğiniz eylemlerin sonucu edindiğiniz bu müktesebatın, dünyayı terk ettikten sonra sorulacağı bildirilen sorulara verebileceğiniz doğru cevapları ne kadar içerdiğinden emin olamamanızdır. Bu ikircikli ruh hâli, varlıkla ilgili soruların tatmin etmeyen cevapları yerine yeni ve sizi ikna edecek, iç sesinizi dış seslerden koruyacak ve gürleştirecek zihinsel keşifler aramaya yönlendirir. Ancak sorularınızı ve merakınızı giderecek bir mercii bulamamanın eksikliğini ömür boyu hissedersiniz. Hayatın dilemması böyle bir şey olsa gerek der geçersiniz.

Unutulduğunu unutan adam, “İç sesinin kurduğu, hayata dair, ucu açık ve net, cevabı hiçbir kitapta bir paragrafla açıklanmayan soruların cevaplarını neden okullarda öğretmezler?” diye söylendi. Okullar, merakın giderildikçe umudun yeşerdiği kurumlar değil miydi?

Okullarda, insanın ve dünyanın güzelliğini ancak güzellikle öğrenilebileceğini, insanı, dünyayı doğru ve güzel gözlemlemekle mümkün olacağını neden güzellikle öğretmezlerdi? Bu dünya ile ilgili merakın bilgiye ulaşım adresi eğitim kurumları olarak kabul edilirken, öte dünyanın bilinmezlerini anlatan ve kişinin hissiyatını her gün tahkim etmesi gereken ibadethanelerde ne yapılıyordu? Aklına haftada bir gün gittiği camii de hocaların anlattığı ve insanın acizliğini pekiştiren ve çoğu kez karamsarlığa düşüren vaazlar geldi. Adımınızı içeri atıp, kul olduğunuzun bilinci ile diz kırdığınız bu mekânlar, vaaz söyleminin, tarif edilen dini anlayışa göre dinleyenlerin eksikliklerini hatırlattıkları ve hayatını kendi halinde sürdüren biri olsan dahi sürekli pişmanlık duyman gerekir duygusunu yaşatan yeri çağrıştırıyordu.

Çünkü camiler çoğunlukla, müdavimlerine, işledikleri amellerden dolayı, bilinmeyen, ama kişinin sorguya çekileceği bildirilen öte dünyanın korkulması gereken yanlarının dillendirildiği mekânlar olarak belleğinde yer etmişti. Orada, ağırlıklı olarak öte dünyada ödenecek bedellerin örnekleri ağdalı ve korkutucu bir üslupla ve büyük harfle anlatılırdı. Oysa korkunun dillendirilerek sürekli telkin edildiği mekânlarda insan aklı, kendisini itham edecek soruları çoğaltır. Kişi, acizliğini kabullenmesinin devamında, zihin acaba ile başlayan cümle kurmaya başlamışsa vehim ve vesvese bütün benliğini kuşatır. Bu ruh haline kapılan kişi bir zaman sonra günahkârlık ve suçluluk duygusu sarmalında edilgenleşir. Hayata tutunmaya çalışmak için gösterilen gayret, verilen emek ve çekilen çilelere rağmen sorunlara sağduyu ile yaklaşmak ötelenir ve dünyada akıl yürüterek çözümleyemediği için eksik bırakıldığı duygusunu besleyen ne kadar çeldirici varsa beynini işgal eder. Arkasından acizliğini kabullenme, pişmanlık ve hayıflanma duygusu galip gelir. Akıl devre dışı kaldığı için tepkiler duygusaldır. Duygu dünyası enkaza dönen kişi ibadethanede ancak dua ile geçici de olsa hissiyatını güçlü kılmaya çalışır.  Bu yüzden tevekkül denilen ve insanın sabır eşiğini tahkim eden kavram bütün inançların yaşatıldığı mabetlerde en çok telkin edilendir.

Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder. Bu hâl, bir toplumda kamulaştırılmışsa insan, içine kıvrılma sürecine girer, kulağına; adına kader denilen ve iradesinin hiç olduğunu, o ne yaparsa yapsın kaderinde yazılanın dışında bir sonuç olamayacağını fısıldayan iç sesi girer.

Bu yüzden olanları kabullenmeyi,  içinde bulunduğu şartlarla yalınkılıç mücadeleyi değil kendisiyle mücadele etmeği önceler. Bu mücadelenin yol göstericileri; somut destek vermek ve insanı diğer canlılardan farklı ve üstün kılan aklı rasyonel kullanarak sorunlarının üstesinden gelmesini sağlamak yerine, tevekkülü telkin ederek, genellikle çözümü bilinmez zamanlara ertelemenin kişinin umutsuzluğunu da ertelemiş olurlar. En basitinden en karmaşığına kadar karşılaşılacak sorunlarda akıl yürüterek çözüm üretmenin yetersiz kaldığı ya da tercih edilmediği durumlarda, insanımıza en çok telkin edilen çözüm tevekküldür.

Unutulduğunu unutan adam yürüyerek bir göl kenarına gelmişti. Adeta gökyüzüne nispet yaparcasına maviliğin tonlarını fısıldayan durgun ve berrak su, yürürken zihninden geçen onca cümlenin toplamını özetledi  ” Tevekkül, insanımızın tefekkür ederek geldiği son noktadır.” Adeta çözüm üretemediği her olaya, acıya, çileye rağmen hayata küstüğünü göstermeden varlığını sürdürmenin özeti bir kavramın adıdır.

 

İnsan korkar

Çağımızda, öte dünya kaygısı olan veya olmayanlar için korku, bu dünyada elde edilen, elde edilmesi mümkün olan ve hissiyatını güçlü kılan nimetlerinden olağan veya olağandışı nedenlerle mahrum kalmaktır. Bu mahrumiyet birbiriyle benzeşen, çeşitli nedenlerden olabilir. Çünkü toplumda yaşayanların büyük çoğunluğu benzer koşullara tabidir ve korkmak da aynı zamanda insani bir duygudur.  Bu duygunun baskısından kurtulmak için birçok yola başvuran insanoğlu ya tevekkül eder ya da unutmayı seçer. Bu yüzden olsa gerek, hayatı, korkularla sürdürenler için unutmak beynin en önemli özelliklerinden ve bir anlamda insana bahşedilen lütuftur. Bellek, kişiye acı veren olayları en arka odalara taşıyarak o konudaki hissiyatını zayıflatır, sık sık hatırlanmasını engeller. Çünkü kimse, acılarını unutmayarak, mezara kadar taşımak istemez.

İnsan unutur. Pişmanlığını, üzüntüsünü, öfkesini, hayıflandığı ve hissiyatını olumsuzlaştıran ne varsa bir anlamda unutarak tahammülünü artırır ve hayatı sürdürülebilir hale getirir. Unutmak; doğumdan ölüme kadar artarak taşınamaz hale gelen yüklerimizi bir kısmını atarak azaltmak ve daha hafif yeni yükler alarak yola devam etmemizi sağlar. Bazılarına göre unutmak kaçış gibi görülse de tedirginlik hâlinin sürekliliğinden, ruhunu taciz eden şeylerden uzaklaşmak ve korunaklı sığınaklara ulaşmak için belleğimizin merhametine iltica etmektir bir anlamda.

Unutulduğunu unutan adam, yürüme eylemini sürdürürken, ileride çevresiyle paylaştığında dikkate alınacağını umarak pervasız cümleler kuruyordu.  Kendince, hayatın temel sorularına, deneyimlenmiş ve imbikten süzülmüşçesine, kısa ve öz cümlelerle cevaplar veriyordu. Bu cümleleri dinleyen sevdikleri çıkarsamada bulunsunlar ve sırtlarına vurulan yükün ağırlığı altında iğdiş edilmiş zihinlerinin üretemediği çözümler için belleklerini yeniden başa sarıp ömür tüketmesinler diye umutlanıyordu. Çünkü insan; miras bıraktığı tek ve en değerli şey olan hikâyesini iradesini kullanarak, nasıl ördüğü kararıyla diğer canlılardan ayrılır. Her şeyin sonunda ölünüyor. Hiçbir şey sürgit devam etmiyor, geriye bir süreliğine de olsa hikâyen kalıyor. İşte, insan için gerçek acizliğin başladığı yer burası. Bu acizliği aşmanın tek yolu deneyimlerinden elde ettiği birikimini sevdikleri ve değer verdikleri olmak üzere çevresine anlatarak, yazarak aktarmak. G. Gabriel Marquez’in bir cümlesi geldi aklına; “Hayat insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”


Yazı Görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/impressionism/

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

İki Yağmur Arasında

Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.

 

 Unutulduğunu unutan adam, bir gün sükûnetin hakim olduğu coğrafyaya arzı endam etme ihtiyacı duydu. Varlığını, cümle mahlûkatın tanıklığına sunduğunu umursamadan, yerin sert, havanın ayaz, ışığın mat oluşuna ve ayaklarındaki prangalara aldırmadan yürümeye başladı. YÜRÜMEK, VAR OLDUĞUNUN FARKINDA OLMAKTIR.

Toprak zemin, yaylanarak attığı her adımla, rüzgârın engellemesine rağmen omuzlarının üzerindeki ağırlığı taşıdığını sanki titreşimiyle hissettiriyordu.  İstikametini baştan belirlemeden, kendiliğinden, yönünü oksijeni yoğun soluyacağı hava koridoruna çevirmişti.  Bir kez yola çıktın mı ayaklar toprakla bütünleşeceği güzergâhı buluncaya kadar yalpalar, dengeyi koruyarak yol ile bütünleşmesi biraz zaman alır. Yürümek, bedenin tekdüze- yeknesak- hareketleri gibi görünse de göreceli bir matematiği vardır.  Söz gelimi beyin, adım atarken, göz ve ayaklara, kollara farklı komutlar verir ki, beden, ışığa, ısıya ve zemindeki engebeye göre vaziyet alsın, dengeyi korusun,  ellerin ve kolların havada belirli bir düzen içerisindeki salınma hareketleri kalbin temposuna eşlik etsin ki serazat olsun. Her adımda kimyası farklı havayı soluyarak akciğerlerine görevini hatırlatsın. Adımların biteviye tempo ile sürmesi divan edebiyatındaki aruz vezni “failatün failatün ölçüsünde ve yolculuğu keyifli kılan ahengi tutturmasıyla zaman olağan bir halde aksın.

Unutulduğunu unutan adamın zihninden bu cümleler geçerken şöyle bir durdu ve yürümenin matematiğine takılan iç sesinin fısıltıyla sorduğu soruya sesli cevap verdi; Ama sevdanın matematiği simetrik değil ki? Aşk, hiyeroglif yazısı gibi geometriden de azadedir. Bizi büyüleyerek kuşatan bir siluetin peşinden gitmek gibi.  Kendine anlattığı tarifler bilinç akışı kıvamında akarken yürümeye devam ediyordu.  Aşk gibi yürümek de bilincin disiplini dışında bir eylemdir.  Öğrenilmiş ve dillendirilen bir zorunluluk değildir yürüme isteği.

 

İnsan, içgüdüsel olarak uyarılır beyin tarafından.  Ve beden bu komuta baştan itiraz etse de zihni sıra dışı çalışan insanlar, içinde yaşadıkları çevrede, mizaçlarına aykırı ve boğucu ufûnet dayanılmaz bir hâl aldığında bedenlerinin özgürlüğü kısıtlanıyor duygusunu sorgulamaya başlarlar. Sorgulamanın ilk durağı-eşiği-özgürlüğe, yani harekete, devinime ayarlı bedenin, aykırı koşullarda zorlanmasıyla, hafakanların basması ve boğulma hissinin galip gelmesidir. Bu galibiyetin tercümesi; beden başı taşıyamaz hale gelmiştir. Birbirlerine hasım gibi davranmaya başlamışlardır.  Başın arzu ve isteklerine beden adeta mazeret üretir, riskten kaçınır, kolay ve hemen gerçekleşecek kestirme yolları önceler. Hareketlerini tasarruf konumuna düşürür. Miskinliği olağanlaştırır. Adeta tembelliğe methiye yazar.  Çünkü anatomik olarak yapılan görev taksiminde beden başa yaslanmış ve kendini onun talimatlarına bırakma, salıverme rahatlığını kullanacak şekilde kurgulanmıştır.  Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.  Başlangıçta, başın sevdiği ve değer verdiği ne varsa hayatın bütünlüğünü koruyarak sağlıklı olarak sürdürme zorunluluğu bir anlamda kaderidir.

Aklımızdan geçen düşüncelerin ete kemiğe bürünerek hayata yansıması ancak sağlam bir vücutla olur. O yüzden,  ayakları yere sağlam basan bir baş ile tutunur ve dengede durur insan.

İnsan kaderine yürür.

Unutulduğunu unutan adam, yürürken aklına gelen bu düşüncelerin kendisini dış dünyadan soyutladığını fark ettiğinde, varlığını insan suretinde gösteren baş hakkında binlerce yıldır yazılan şiirlerin, hikâye ve romanların, omuzlarında taşıdıkları, kendilerini insan suretinde gösteren cevherin farkında olamayan milyonların dramını anlatmakta yetersiz kaldığına hükmetti.  Yeryüzünde yaşamak bir sanattı, ancak insan bu sanatı özgür bir baş ve bedenle yürüyerek tefekkür edebilirdi. Doğru konumlandırabilirdi.

İstikametini doğrulturken  “Baş bedenin tacıdır, tacını yere düşürme ey insan” diye bir cümle istem dışı dökülüverdi dudaklarından.  Evet, her insan yeryüzüne tacı ile gelir. Ömür dediğimiz süreç, tacını koruma ve dünyayı tacı ile terk etme mücadelesi ile anlam kazanır.  Bu yüzden, sevdiklerinin bellekten çıkıp, sevimli halleriyle muhayyileyi kuşatması ancak içinde bulunulan ortamın neden olduğu çeldiricileri silkip atması ile mümkün olabilir. Ayaklarını sürüyen çeldiricilerle yüzleşme, kendine kalma, büyük harfle düşünme ve nihayetinde “Yürümek tacını koruma eylemidir aynı zamanda.”  diyerek yürümeye devam etti.

Bilmek Vaktidir Merhaba

Zaman, kendini bilmenin itibarından, bildiğini zannetmenin iktidarına evirilmiştir. İnsanımız, kendisini konumlandırdığı yerden, gözünü, her gün tanımlayamadığı binlerce objeye teslim ettiğinin farkında olamıyor. Gündelik hayatını düzenlerken dünyanın albenisine kapılıyor. Bu duruş, kişinin hissiyatını besleyen, direncini artıran ve savrulmasını engelleyen bir duruş olmadığı için, toplumun hemen her konuda şikâyetini olağan saymayı kanıksaması pek sorun olarak görülmemektedir. Onun …

Bilmek Vaktidir Merhaba Read More »

Şair İlhami Çiçek Satranç Turnuvası

Türkiye Satranç Ferasyonu Ankara Temsilciliği

Şair İLHAMİ ÇİÇEK, ölümünün otuz beşinci yılında www.bilmekvaktidir.com ve Satranç Federasyonu ile birlikte 13-14-15 Haziran 2019 tarihlerinde Ankara’da TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesinde yapılacak satranç turnuvası ile anılıyor. Lisanslı altmış dört oyuncunun katılması beklenen yarışmada;
1. 3.500 TL
2. 1.500 TL
3. 1.000 TL
4. 500 TL
5. 200 TL
Ödül verilecek. Başvurmak isteyenler; www.bilmekvaktidir.com ve www.ankara.tsf.org.tr siteleri üzerinden kayıt yaptırabilecekler. Site kurucusu ve şairin kardeşi Mehmet Latif Çiçek, adını şairin Bilmek Vaktidir adlı şiirinden alan sitenin, şair adına ilk kez böyle bir turnuva düzenlediğini belirterek 14 Haziran ölüm yıldönümü münasebetiyle şair ve yazarların katılacağı bir de panel yapılacağını ifade etti. Şairin, Erzurum Atatürk Üniversitesinde öğrenci iken iyi bir satranç oyuncusu olduğunu ve yaygınlaştırmak için emek verdiğini anlatan Çiçek, hayatı satranç oyununa benzeten şairin bir röportajında; “ Geometrik bir tarih âdeta satranç, yaşama tam denk düşüyor” demişti. Şairin şiirleri ilk kez Satranç Dersleri adı ile yayımlandı.

Bilmek Vaktidir

Zaman, kendini bilmenin itibarından, bildiğini zannetmenin iktidarına evirilmiştir. İnsanımız, kendisini konumlandırdığı yerden, gözünü, her gün tanımlayamadığı binlerce objeye teslim ettiğinin farkında olamıyor. Gündelik hayatını düzenlerken dünyanın albenisine kapılıyor. Bu duruş, kişinin hissiyatını besleyen, direncini artıran ve savrulmasını engelleyen bir duruş olmadığı için, toplumun hemen her konuda şikâyetini olağan saymayı kanıksaması pek sorun olarak görülmemektedir. Onun …

Bilmek Vaktidir Read More »

Heybesizler

“Dalgınlığın hakkımüktesep sayıldığı, gafleti, rehavetle sürdüren ve olumlayan bir hâl.” dedi içinden, kendisini unutanları unutan adam adımlarını sıklaştırarak.

“Peki, heybesizlerin avare avare dolaştığı bu şehirde benim ne işim var?” diye o sürekli içini kemiren soruyu sordu kendine.

Göz hizasına gelen her yerde, şehrin caddelerinde dolaşan bedenlerin her biri bir dünya sayıyor kendini. Caddeler, sokaklar, AVM’ler, dünya kadar dünyalılarla dolup taşıyor. Attıkları her adımla, yaptıkları her eylemle üzerinde gezindikleri gezegeni eksiltmelerinin ayırdında değiller.

Unutulduğunu ve unutan adam olmak için bir ömür bedel ödediğini de unutmuştu. Hoş, insan sürekli içini acıtan şeyleri unutmasa, unutmaya çalışmasa yerkürenin ağırlığına göre tasarlanmamış bedeni bu yükleri nasıl taşıyabilirdi ki? Evet, sorularda adımları gibi sıklaşmaya başladı zihninde! Unutanlarla, unutulduğunu unutan kendi gibileri düşündü bir an; “Her canlı gibi ben de onlar da farkında olarak, olmayarak, sonucunu merak etsek de akıbetimize yürüyoruz. Gözümüzü açtığımız andan itibaren tanık olduklarımızın irademizle bizi bir tercihe zorladığı şu dünyada yaşamaya çalışmak başka nasıl mümkün olabilir ki?” diye mırıldandı. Kendisiyle ilgili zihninden geçenleri biraz öteleyerek, pervasızca çoğalan kalabalıklara baktı;

Oysa, hayatta sahip oldukları, sahip olacakları, kaybettikleri, kazanacakları ne varsa, endişeleri, sevinçleri, öfkeleri, kaygıları, bencillikleri, bir yelken gibi şişirdikleri içi boş özgüvenlerinin, bedenleri üzerinde saklayamadıkları sırlarını yüz ifadeleri sırıtır gibi ele veriyor. “Ben aslında” ile başlıyor savunmaları. Oldum olası, birinci tekil şahıs olarak yapıyorlar vurgularını. İçi boş olsa da cümlelerinin, ettikleri kelamın özeti; ne olur beni dikkate alın acizliğini haykırıyor.

Sanki, heybesizlerin bedenleri beyinlerinden bağımsız büyüyor. Bedenlerinin kapsamında baş yok ama varmış gibi sayıyorlar.  Yaptıklarını sorgulamasa da insan suretinin tamamlanması için baş, bedene şeklen refakat ediyor. Kendi başlarına kaldıklarında uykularını bölen, zihinlerini yoran, var olma nedenlerini sorguladıkları hüküm geceleri pek yok. Yaşadıklarından dolayı, canlarını yakan, ümitsizliğe düşüren ne varsa bağımlı oldukları küçük-büyük ekranların gözbağcılığı öteliyor, gündemlerinden düşürüyor, önemsizleştiriyor. Beyaz günahların cazibesine kapılıp, yaptıklarını bir süre sonra, sanki yaşanmamış sayıyorlar.  Belki de görünüşte en az maliyetle yaraya kabuk bağlama yöntemi, devreden güne aktarılan, olan biten hiçbir şeyi muhasebeleştirmeye gerek görmüyorlar, çünkü hayat, kırıntılarla da olsa sürgit devam etmeli. O kırıntıların birike birike ileriki yaşlarda çevrelerindekilere, sevdiklerine ne tür bir yansıması olacağını zihinlerinden öteleyerek devam ediyorlar. Bu ötelemeye her akşam ekranlardan yayılanların katkı sağlamasından da memnunlar. Yayımlananların, varlık ve nazarlarına sunulma nedenini düşünmeye ihtiyaç duymuyorlar

Hayatları, içinde bulundukları yalan dünyanın yalanlarıyla iyice sıradanlaşan, üstelik bitmeyen tempo ile devam eden sürüngenler gibi, güdülerin baskın çıktığı, beynin en ilkel düşünme biçimi ile akıp gidiyor. Sabahleyin bir telaşla kalkıyorlar. Hep bir yerlere geç kalma telaşı, Aynaya bakıyorlar, eksik ve kusurlu saydıkları uzuvlarını, beğendikleri yerleriyle eşleştirerek teselli oluyorlar. Bu durum, kendilerini zinde tutmanın gerekçesi gibi her gün tekrar ediyor olmalı. Öyle ya! Başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?

Oysa, insan güne kendisiyle barışık başlamalı. Yüze, duruşa anlam kazandıran şey; uzuvların birbirleriyle oranı değil, akıl ile kalp arasındaki uyumun, ahengin, bakanlara sıcak, samimi ve güven veren ifadenin yansıması olduğunu ıskalıyorlar.

Zaman, hükümranların belirlediği mesai düzeniyle işlediği için, güne, alelusul kahvaltı yaparak başlıyorlar. Akşamdan kalan mahmurluklarıyla biniyorlar araçlarına. Biteviye bir koşuyla dalıyorlar şehrin caddelerine. Yollar, benzerleriyle dolu olduğu için, aynı güzergahta seyredenlerin bencilliği, her gün aynı hataların tekrarlanmasını olağanlaştırıyor. Araçlarını kullanırken, sanki kendilerini diğerlerine kanıtlama hırsıyla, direksiyonda olmanın umursamaz bencilliğine esir oluyorlar. İstiyorlar ki yeşil ışık kendileri için yansın, şerit değiştirmelerde sinyalsiz geçmeleri hoş görülsün, herkes onlara yol versin. Mülkiyet duygusunu hücrelerine kadar hoyratça, haz duyarak, hissederek uyguladıkları en önemli ikinci eylem sürücülük.

Hayatın hengamesine daldıktan itibaren karşılaştıkları objeler, nesneler heyecanlandırmıyor iç seslerini. Kanıksama kavramının gönüllü denekleri hemen çoğu.  Ölçülebilir miktarlar üzerinden iletişim kuruyorlar. Cümleleri mülkiyetle başlıyor genelde, dünyada ki varsıllık ve yoksulluğa çıkıyor sohbetlerin sonu. Edinemedikleri şeylerden dolayı üzüntüleri ve hayıflanmaları dahi idrak kanallarını açmıyor. Bu yüzden hayıflanmaları bile sahici değil. Bir konuda, birisine bir cümle kurmadan önce, şöyle biraz geri çekilip idrak süzgecinden geçirmiyorlar düşüncelerini. Bu yüzden öylece boca ediyorlar muhataplarına düşünce ürünü zannettiklerini. Muhatapları da başkalarına yansıtıyor fikir zannettikleri kuruntularını. Kuruntuları çoğaltan bir hayat şeklini kurumlaştırma da denebilir.  Elbette fikir zannettikleri görüşlerini bir ideolojiyle ilişkilendiriyorlar. Çünkü düşüncelerine tarihsel dayanak bulmak, fikir zannettikleri şeyleri doğrulayan, gurur verici bir şey olarak, güçlü ve iyi hissettiriyor kendilerini.

Ulaştıkları ve bulaştıkları her şeye, sıvıyorlar ilkelliklerini. Ve bunu olağan sayıyorlar. Duygudaşlık kavramını, canları yandığında hatırlamaları da eyleme dönüşemeden gündemlerinden düşüyor. Diğerkam olmak, alışkanlıklarını bencillikleriyle sürdüren hayatlar için olağan sayılmıyor. Hayatlarında dikiz aynası yok, ihtiyaç duymuyorlar. Teselli cümlesi “olmuş ile ölmüşe çare yok”. Tefekkür kavramı işlevini yitirdiğinden zihinsel faaliyetler çoğu kez tasarruf modunda.

Tarihin tekerrürü normal ve kabul edilen bir hâl olduğu için kuşandıkları donanımın yeterliği konusunda tereddütleri yok. Herkes her şeyi biliyor, bilemediklerini, yanlarında pasaport gibi taşıdıkları dijital cihazın arama motorlarında, doğruluğu tartışılmayacak şekilde bulacakları rahatlığındalar. Bu rahatlık hemen, çoğunun hallerini bir paydada birleştiriyor.

“Şu kahrolası dünyadan bugün payımıza düşen olumsuz şeylerin kaygısını nasıl giderebiliriz?”

Birbirlerini tanımıyor olmalarının pek bir önemi yok. Herhangi bir konuda kendilerine has üslupla konuştuklarına inanıyorlar ama benzer cümlelerle giriyorlar konuya. Zaten gündemlerini de kendileri belirlemiyor. Yaşadıkları, içlerindeki taşrayı büyütüyor, çoğaltıyor. Hayatı, zorunluluklar zinciri sıralamasıyla ve alışkanlıklarla yaşıyorlar. Türk filmi kıvamında bir yaşam.  Ah’lı, of’lu, keşke’li cümleler, kurdukları iletişim dilinin demirbaş kelimeleri ve kavramları. Geçen zaman budaklarını yontmuyor. Bilakis, sürekli haklı oldukları duygusunu pekiştiriyor. Temas ettiklerini ve tehdit olarak gördüklerini de acıtma hakkına sayıyorlar budaklarını.

“Böyle bir uğultulu dünyada. Ah, ben bu yüzden mi yalnızım, halsizim, takatsizim!

Bu coğrafya, bu insanların çoğunluğu teşkil ettikleri bir coğrafya. Bu insanların sabrını, coşkusunu, öfkesini, becerilerini ve sevdasını doğru anlayan ve yönetenlerin durumu farklı mı? Emin değilim! Oysa güne, bir aşk filminin galasına hazırlanmak gibi başlamalı insan. Bu duygu, hayalperestlik olarak karşılanabilir mi? Belki… “Ben öyle miyim acaba?” dedi unutulduğunu unutan adam? Ve devam etti;

Kalan ömrümü, imkanlarım ve isteklerim doğrultusunda düzenlemek için, akşamdan kurguladığım ne varsa, rüyamda ipucu kabilinden bir şey görmesem de sabah yataktan nikbin, bedbin bir halde kalkmama neden olsa da doğan gün güzel şeylere gebedir umuduyla başlıyorum hayata, diye başladı cümleye. Yutkundu ve sürekli tenkit ettiği kalabalığa karışmamak için devam etti. “Güne, gözünü sağlıkla açmanın lütuf olduğunu bilmek, soluduğum havanın, üzerine bastığım toprağın daha yapacağım çok şey, vereceğim çok emek olduğunu hatırlattığının farkında olarak, beni dünya endişesinden azat eden ve sevdasını heybesinde taşıyan güzel insanların tebessümünü hak etmeliyim diyorum kendime.” Adımlarının hızı içinden söylediklerinin aksine yavaşlamıştı. “Hak etmeliyim, hak etmeliyim, hak etmeliyim.” cümlelerini artık sesli söylüyordu.

Pastırma

Hava saldırısı sireni bizi otoyolda yakaladı, Tel Aviv’in birkaç kilometre kuzeyinde yaşayan Yonatan dedeye gidiyorduk. Karım Shira arabayı kenara çekti, dışarı çıktık. Badminton raketlerini ve tüylü topu arka koltukta bırakarak. Lev elimi tuttu ve “Baba, biraz gerginim.” dedi. Lev, yedi yaşında ve yedi yaşındayken korku hakkında konuşmak cool değildir, onun yerine “gerginim” dersiniz. İç Cephe Komutanlığı’nın direktiflerine uyduk, Shira yolun kenarına uzandı. Lev’e, onun da yatması gerektiğini söyledim. Ama o ayakta dikilmeye devam etti, güzelim küçücük eli benimkine yapışmıştı.

“Yere yatın” dedi Shira, gürüldeyen siren sesini bastırmaya çalışarak.

“Pastırmalı sandviç oyunu oynamak istemez misin?” diye sordum Lev’e.

Elimi bırakmadan “O ne ki?” diye sordu.

“Annen ve ben ekmek dilimleriyiz,” diye açıkladım “ve sen bir dilim pastırmasın. Şimdi pastırmalı bir sandviç yapacağız. Çok hızlı bir şekilde. Hadi. Sen annenin üzerine uzanıyorsun.”

Lev, Shira’nın üstüne uzandı ve arkasından sıkıca sarıldı. Ben onların üstüne, en üste uzandım. Onlara yüklenmemek için ellerimle yere dayanarak.

“İyimiş bu,” dedi Lev ve gülümsedi.

“Pastırma olmak en iyisi” dedi Shira.

“Pastırma!” diye bağırdım.

“Pastırma!” diye bağırdı karım.

“Pastırma!” diye bağırdı Lev, sesi titrekti, ya heyecandan ya da korkudan.

“Baba,” dedi, “bak, annemin üzerinde karıncalar var.”

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdım bu sefer.

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdı karım.

“Iyyy!” diye bağırdı Lev.

Ve sonra patlama sesi geldi, neyse ki uzaktan. Birbirimizin üzerine uzanmış vaziyette, kıpırdamadan durduk öylece, uzunca bir süre. Kollarım, kendi ağırlığımı taşımaktan ağrımaya başlamıştı. Gözümün ucuyla, otoyolun kenarında yere uzanmış diğerlerinin ayağa kalıp üzerlerini silkindiklerini görebiliyordum. Ben de ayağa kalktım.

“Yere yat,” dedi Lev bana, “yere yat baba. Sandviçi bozuyorsun.”

Bir süre daha eski halime döndüm, sonra, “oyun bitti. Kazandık.” dedim.

“Yaa ama ne güzeldi,” dedi Lev “biraz daha böyle kalalım.”

Kısa bir süre daha öylece durduk. Anne en altta, baba en üstte, ortada Lev ve birkaç kırmızı karınca. Sonunda ayağa kalktığımızda, Lev roketin nereye düştüğünü sordu. Patlama sesinin geldiği yeri işaret ettim. “Bizim evin çok uzağında değildi sanki” dedim.

“Öff,” dedi Lev, hayal kırıklığına uğramıştı, “Lahav yine bir parça bulup getirecek. Dün, okula çelik bir roket parçasıyla geldi. Roketin markasının olduğu kısımdı hem de, Arapça yazılıydı. Neden bu kadar uzakta patlamak zorunda sanki?”

“Yakında olacağına uzakta olsun,” dedi Shira, bir yandan pantolonundaki karıncaları silkiyordu.

“En iyisi bize bir şey olmayacak kadar uzakta, ama parça toplayabileceğim kadar yakında olması” diye toparladı Lev.

“En güzeli dedenin bahçesinde badminton oynamak” dedim ve arabanın arka kapısını açtım.

“Baba,” dedi Lev, ben onu koltuğa oturtmaya çalışırken, “söz ver, başka siren olursa, sen ve annem benimle pastırma oyununu tekrar oynayacaksınız.”

“Söz” dedim, “ve eğer sıkılırsak, kaşarlı sandviç oyunu oynayacağız.”

“Süper!” dedi Lev, sonra ciddileşerek ekledi, “ama ya başka siren olmazsa?”

“En azından bir ya da iki tane olur” diyerek rahatlattım.

“Eğer olmazsa,” dedi ön taraftaki annesi, “sirensiz de oynayabiliriz.”

*Parsömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı

Mantar: İyi Karakterlerin Başına Kötü Şeyler Geldiğinde Kimi Suçlamalı?

 

Sıska adam kafenin zemine düştü. Midesi havsalasının almayacağı kadar ağrıyordu. Bir dizi istemsiz spazm vücudunu titretti. “Ölürken böyle oluyordur herhalde” diye düşündü. “Ama şimdi olmamalı. Çok gencim ve böyle şort ve sandaletler içinde, bir zamanlar popüler olan ama şimdi pek de iş yapmayan bir kafenin zemininde ölmek çok utanç verici!” Adam yardım istemek için ağzını açtı ama çığlık atmasına yetecek kadar hava dolmadı ciğerlerine. Ancak, bu hikaye onunla ilgili değil.

Sıska adamın yanına giden garson kızın adı Galia idi. Hiçbir zaman garson olmak istemedi. Her zaman öğretmen olmayı hayal etti. Ama öğretmenlikte para yoktu; garsonlukta vardı. Çok para değil ama kirayı ve diğer şeyleri karşılayacak kadar. O yıl, Beit Berl Kolej’de özel eğitim almaya başlamıştı. Kafenin gece vardiyasında çalışıyordu. Geceleri kafeye bir köpek bile uğramazdı, bahşişleri yarıya düşerdi ama okulu daha önemliydi. “İyi misin?” diye sordu, zeminde yatan adama. İyi olmadığını biliyordu ama yine de sordu, hiç mahcup olmadan. Bu hikaye onunla ilgili de değil çünkü.

“Ölüyorum,” dedi adam, “ölüyorum, ambulans çağırın.”

“Hiç yararı yok.” dedi esmer tenli, barda oturan ve finans sayfalarını okuyan kel adam. “Ambulansın buraya gelmesi bir saati bulur. Bütçelerini kestiler. Tüm hafta yoğun çalışıyorlar.” Adam kadına bunları anlatırken, bir yandan da yerde yatan sıska adamı sırt üstü yatırdı ve ekledi “Ben onu Acil’e götürürüm. Arabam dışarda.” Bunu söyledi çünkü iyi bir adamdı; çünkü iyi bir adamdı ve garson kızın bunu anlamasını istiyordu. Boşanmasının üstünden beş ay geçmişti ve bu cümle, bu süre içerisinde hoş bir kızla yakın bir konuşma yapabileceği en yakın ihtimaldi. Ancak, hikaye bu adamla ilgili de değil.

Hastane yolunda trafik çok sıkışıktı. Arabanın arkasında yatan sıska adam, neredeyse duyulmaz bir sesle inliyordu ve salyası, esmer tenli kel adamın yeni model spor Alfa Romeo’sunun iç döşemesine akıyordu. Boşandığında, arkadaşları ona aile modeli Mitsubishi’sini değiştirmesini salık vermişlerdi, bir bekar arabası almasını. Kızlar, arabanızdan çok fazla şey anlarlar.

Bir Mitsubishi şöyle der: bitik ve boşanmış adam, son hatununun şirretliğini aranıyor. Bir Alfa Romeo şöyle der: cool bir adam, gönlü genç, macera arıyor. Arka koltukta kıvranan adam bir tür macera sayılabilirdi. Kel adam şöyle düşündü: “Şimdi bir ambulans sayılırım. Sirenim yok ama diğer arabaların bana yol vermeleri için kornaya basabilir, kırmızı ışıklarda geçebilirim, tıpkı filmlerdeki gibi.” Tüm bunları düşünürken, gaz pedalını kökledi. Tüm bunları düşünürken, beyaz bir Renault kamyonet Alfa Romeo’ya yandan geçirdi. Renault’nun sürücüsü dindar bir adamdı. Renault’nun sürücüsü emniyet kemerini takmamıştı. Hemen oracıkta öldü. Ancak hikaye onunla ilgili de değil.

Kaza kimin suçuydu? Hızlı giden ve dur işaretini dikkate almayan esmer tenli ve kel adam mı? Pek sayılmaz. Emniyet kemerini bağlamamış olan ve hız limitini aşan kamyonetin sürücüsü mü? O da suçlu sayılmaz. Bu kazanın tek sorumlusu var. Neden tüm bu insanları yarattım? Neden başında kipasıyla dolaşan ve bana hiçbir zararı dokunmayan bir adamı öldürdüm? Neden var olmayan bir adama acı çektirttim? Neden esmer tenli ve kel bir adamın aile birliğini parçaladım? Bir şeyleri yaratıyor olmanız sizi sorumluluktan muaf kılmıyor ve ellerinizi cennetteki tanrıya çevirip omuz silkebileceğiniz gerçek yaşamın aksine, burada hiçbir mazeretiniz yok. Öykü yazarken, tanrısınız. Eğer baş kahramanınız öldüyse, bu sizin yüzünüzden. Eğer başına kötü bir şey geldiyse, siz istediğiniz için böyle olmuştur. Onun kendi kanında debelenmesini izlemek istemişsinizdir.

Odaya karım geldi ve “Yazıyor musun?” diye sordu. Bana bir şey söylemek istiyor gibiydi. Sorduğundan başka bir şey. Yüzünden anlayabiliyordum. Ama bir yandan da beni rahatsız etmek, bölmek istemiyordu. İstemiyordu ama bölmüştü bile. Evet, dedim, ama önemli değil. Hikaye bir yere gitmiyor. Hatta bir hikaye bile değil bu. Bir kaşıntı. Bir tırnak mantarı. Neyden bahsettiğimi anlamış gibi başını salladı. Anlamıyordu. Ama bu beni sevmediği anlamına gelmiyordu. Hikaye bizimle ilgiliydi.

*Parşömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı