Rahime Kasım

Şiirle, Şarkıyla Eşlik: Son Gül İçin Prelüt

“Bir adın özlem, bir adın umut ve illaki çiçekler yüzünün kıyısında. Saçlarında seni sevdikçe çoğalan gül ışığı. Aydınlık sabahlar ve sen: parmak uçlarıma kadar nüfuz eden uzun şiir.

Sessizliğin sesi: Klişe.
Sensizliğin sesi: Gerçek!

Zamanın ırmağında yıkadığım bir avuç taşı göğsümde saklıyorum sana veririm diye.
Birinci taş gözlerindir, katliam benim için.
İkinci taş sesindir, sarhoşluğuma sebep.
Üçüncü taş saçlarındır, dokunmak yasak.
Dördüncü taş kalbindeki ‘ben’dir, aramızda sır.
Beşinci taş uzaklığındır, kara bir bıçak gibi uzanır aramızda; paslı ağzı kanatır avuçlarımı.

Sen bu beş taşı al, kerem et bana, tebessümünü bağışla bir kez olsun.
Gözlerinin içi gülsün yeter; gözlerinin içi, gözlerinin içi, gözlerinin…”

(Tanıtım Bülteninden)

 

Muhammet Erdevir’in öykü kitabı Son Gül İçin Prelüt geçtiğimiz günlerde raflarda yerini aldı. İlk kitabı Lav Denizindeki Ada’dan sonra yayımladığı ikinci eser olma özelliğine sahip. Kadran Yayıncılıktan çıkmış, içinde ise 19 öykü bulunuyor. Bilhassa başlıklarının oldukça dikkat çekici olduğunu söylemeliyiz: Siste Kerem: Yakın Şiir, Uzak Aslı, Hiçbir Yürek Vurgusu, Son Gül İçin Prelüt, Karlı Dağın İç Sesi gibi.

Yazarın biyografisine baktığımızda ailesinde âşıklık geleneğinin sürdürüldüğünü dolayısıyla bir şiir çevresinde yetiştiğini görüyoruz. “Kadirlili Âşık Abdulvahap Kocaman’la aynı köyde yaşamanın” vurgusu ve devamındaki edebi okumalar onu şiire yakın bir yere konumlandırmayı şart kılıyor. Erdevir’in kalemini inşa eden en önemli unsur mahiyetindeki şiir, kendisini bu kitapta da belli ediyor. İnsan hayatının rutin akışında herhangi bir zamanda, mekânda, coğrafyada yaşanan ya da yaşanması muhtemel olayları konu alıyor. Bizi kitapçıda çalışan bir genç, bankta “sessizce” konuşan iki insan, belki ayrılık karşılıyor.

Öykülerin içinden şiirler, türküler, G Minor, isimleriyle birlikte şairler hatta Cahit Berkay geçiyor. Araya şiirin veyahut şiirselliğin girdiği bir düzyazının ya da kurgu metninin öz bütünlüğünün sarsılmaması ölçünün gözetilmesiyle alakalıdır. Şiirin metne dâhil olduğu ölçü, şiirden sonra akan kısımda kolayca özüne dönebilmesi, toplanıp devam edebilmesi gibi.

Son Gül İçin Prelüt’te ne tam manasıyla olay ne de durum öyküsü görebiliyoruz, yazarda böylesi endişe sezilmiyor. Örneğin Ateşten ve Dumandan ‘da olay örgüsü ya da kişiler daha net takip ediliyorken kitabın son kısmındaki Uzun Sözcükler’de bir şiir dizesinin bir insana nasıl kısım kısım nüfuz ettiğini, neleri önüne getirdiğini dinliyoruz.

Kitabı okurken aklımda sürekli Erdevir’in içinden geleni herhangi bir disipline tam manasıyla giydirmeyerek yazdığı lambası yanıp durdu. “Sadece sen oku diye” niyetinin sahiciliğini hatırlattı. İlk kitabını okumadığım için yarım bir izlenim olması gerçeği de var tabi.

Yalnızca ikinci kitabı için konuştuğumuzda sanki karşılıklı oturmuşuz da çay eksikmiş gibi ucu dertleşmeye uzanan bir üslupla öyküsüne eğildiğini görüyoruz. Söz konusu eğilimin öykünün tür anlamındaki dinamikleriyle örtüşüp örtüşmediği tartışılır ama muhatabında bulduğu karşılık daha dikkate alınacak bir değerdir diye düşünüyorum.

Şayet merakınızı uyandırdıysa Karlı Dağın İç Sesi öyküsünden bir alıntıyı şuraya bırakalım, fikir olsun:

“Göğsünün etlerini parçalaya parçalaya çıkarıyorsun mızrağı kalbinden. Mızraklarla kurulmuş bir köprü. Üstüne kurmuşsun gizli şehrini. İki dağ arasında gidip gelen herkes çiğneyip geçmiş. Yaşamaya devam etmişsin yaşamı boğan gölgesinde tuz ağacının. Güneş tedirgin, biliyorsun. Kar gelecek. Tipiyi getiriyor soğukluğu parmak uçlarının. Tarlaların kıyısında papatyalar. Bugün değil ama bir gün açacak. Açtıklarında başlarını vurmak için bekliyor olacak buzdan kılıçlarıyla cellatlar. Sahte bir cemre düşünce. Ayakların buz gibi suya değince. Gelmeyince ne olacak korkaklık bulutu? Sarp yamaçlarda sel mi olacak hasretinden, engin ovalarda sabah ayazı mı? Kayalıkları bileyerek ilerleyen sis buz olup tutunacak mı dağın zirvesine? Bilinir mi?”

Kapalı Kapılar Ardındaki Gizin Tokat Oluşu: “Kanayak”

 Öykülerinde yıllardır asla azalmayan aksine daha yüzsüz bir yüzle karşımıza çıkan kadına yönelik duygusal ve fiziksel şiddeti, cinayeti, istismarı merkeze aldığını görüyoruz. Kaç kişi söylerse söylesin hep bir fısıltı halinde insanların arasında dolaşan gerçekler yüzümüzde tokat oluveriyor.

 

Geçtiğimiz aylarda Gamze Arslan’ın ikinci kitabı olarak raflarda yerini alan Kanayak, muhatabını hiç eskimeyen bir yerden sarsıyor. On üç öykünün tamamında ülkemizdeki “kadın olma gerçeğine” dair çarpıcı örnekler sunuyor. Öykülerin isimlerinden başlayarak eserin tamamına hakim sert ve sansürsüz üslup oldukça dikkat çekiyor: Manıklar, Ben Evlat, Kız Evlat, Çarpmanın Sesiyle, Beklemek Çürütür, Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri, Kız Sen Kilo mu Aldın, O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinden Çıkar, Teyelleme, Tavşan Kemiği, Katı ve Disiplinli Bir Organ, Tamam Şimdi Buldum, Eteğinin Altında Dünya Var, Eğe.

Başta kitabın kapak tasarımının içerikle olan uyumunu, aynı vurguyu taşımasını çok sevdiğimi belirtmeliyim. Fakat sadece kapağı değerlendirdiğimizde de kendi hikâyesini anlatabilecek niteliğe sahip diyebiliriz. Bu durum kitapla karşı karşıya gelinen o ilk bakışta olumlu bir izlenim yaratıyor, içerdeki öykülere geçtiğinizde yabancılık hissetmiyorsunuz.

Öykülerinde yıllardır asla azalmayan aksine daha yüzsüz bir yüzle karşımıza çıkan kadına yönelik duygusal ve fiziksel şiddeti, cinayeti, istismarı merkeze aldığını görüyoruz. Kaç kişi söylerse söylesin hep bir fısıltı halinde insanların arasında dolaşan gerçekler yüzümüzde tokat oluveriyor. Aklını başından düşürüp belinin altından kaldırmayan ve tüm çirkinliğiyle hüküm süren zihniyeti hedef alıyor.

En az savunmasız bir kadına yapılan zulmün acımasız eli kadar dehşet veren, basite indirgenmiş olayları merkeze alıyor. Özellikle toplumdaki yanlış konumlanmış dinamikleri sarsmaya yönelik oluşuyla önem arz ediyor. Kadınları küçümseyen etiketlerden, tüm iğreti yakıştırmalardan sıyrılmış ve kendi içinde özgürleşmiş bireyler olmaya teşvik ediyor.

Eserin toplum ve olay merkezli tarafından edebi metin noktasına geçtiğimizde ise yazarın akıcı, şaşırtan ve merakı diri tutan bir dil kullandığını görüyoruz. Örneğin yoğun toplumsal mesaj içermesine rağmen öyküsünün birine “Etin bir bildiği var, beklemek çürütür” diyerek başlaması, aradığı duygu yoğunluğunu estetik tutumu dağıtmama gayreti içinde verdiğini gösteriyor.

 

Gamze Arslan gibi toplumun temelinde yatan sorunları hatta gazete haberlerine kadar atıf yaparak gündeme getiren birçok yazarda daha karşımıza çıkabilecek kritik nokta, seyreden aktivist çizginin, işin edebi yönünü ve beraberinde getirdiği estetik kaygıyı perdelememesi meselesidir. Tabi ki söz konusu kaygıyı taşımak ya da yazarlığı bir kürsü niyetiyle seçmek bireysel tercihlerin sonucudur, saygıya değerdir. Kanayak’ta ağır basan taraf elbette mesajdır fakat mesajın veriliş biçimi itibariyle estetik anlamda da dikkat çeken bir ihmalin bulunmadığını söyleyebiliriz.

Henüz Çerçialan’ı tam manasıyla inceleme fırsatı bulamasam da konular ve kahramanların birbiriyle ya benzer olduğunu ya da alt metinde kadına dair bir yük taşıdığını biliyoruz. Yayımlanmış iki kitabından hareketle bu dairenin dışına çıkıp çıkmayacağı konusunda ileriye dönük tahmin yürütmek ne kadar sağlıklı olur bilmiyorum ama “bir meselenin” yazarı oluşunu seyrediyor hissine kapılmıyor da değilim. İsteyen bu durumu olumlayabilir ya da olumsuz bulabilir. Evet, daireyi geniş tutmak gerektiğini düşündürüyor. Ama “temel” içindeki çeşitliliği yansıttığını söylemek yanlış olmaz, geniş bir coğrafyada farklı fotoğraflar yakaladığını hikâyelerde gözlemleyebiliriz.

Öyküden farklı bir örnek getirirsek Elif Sofya’nın şiirlerinde baş gösteren hayvanların, alt metinlerindeki hayvan haklarının varlığı hissedilir. Şair ve eleştirmen Mehmet Can Doğan onun poetik tutumunun bu hassasiyetleri çerçevesinde şekillendiğini söyler. Gamze Arslan’ın meselesi de öylece ortadadır. Her şairin, yazarın, sanatçının bir meselesi yok mudur? Dilerseniz kendisinden dinleyelim:

“Buradayız! Size çiçek isimleri sayıp romantizmi, oradan aşkı, oradan bağrı yanık sızlatan sevdayı hadi hiç olmadı belki sevgiyi anlatmak için değil! Hayır!

Size buradaki çiçekleri de hayvanları da anlatmayacağız. Görülmemiş bir çiçek açmadan bahsedeceğiz. Güzel bir ad seçtik bize. Görülmemiş bir çiçek açma.”

Hüzne Açılan Kapılar Anahtarı: İlhami Çiçek

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

 

Edebî metni ortaya koyan şair ya da yazarların içinden çıktıkları toplumdan etkilendikleri görülür. Sosyal ve siyasî olaylardan bağımsız olmaları imkânsızdır. Yalnızca sanatlarına ne derece yansıttıkları bir tartışma konusu olabilir. Satranç Dersleri, bir iç hesaplaşmadan çok toplumsal eleştiri içerir.

Şiirde çarpık kentleşme konusu sık sık yer bulur, köyden kente göç sonrası insan manzaraları verilir. “Çağ” kelimesini çok kullanır, bu kavram üzerinden hem iktidarı hem dönem insanına eleştiri getirir:

“yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde

ve hatta parklarını bile bu taş mekanın

reddetmek gerekiyor”

Gül, Türk-İslam geleneğinde farklı anlamlara sahiptir. Şiirin genel itibariyle birden çok anlam katmanına sahip olduğunu göz önünde bulundurursak “gül”ün diğer anlamlarına müracaat etmekte fayda vardır.

Gül, İslam dünyasında Hz. Peygamber’i temsil eder. Tasavvufta gülün açılmamış hali olan gonca halveti, açılmış hali kesreti anlatır. Halvet, insanın Allah ile birlikte oluşu; kesret ise birliğin çokluğu demektir.

Divan edebiyatında gül, güzelliği temsil etmesiyle en sık kullanılan çiçektir. Sevgiliye ve güzelliğe aittir. Sevgilinin ağzı, yüzü, yanağı güldür. Kokusu, edası, duruşu, rengi güldür.

“Gülün yanlış konumu” ifadesi birçok açıdan farklı yorumlanabilir. Somut anlamda çiçeklerin yeri ormandır, kırdır, köydür; bahçeye ya da balkona sığmaz. Şair, adeta gülün yerini yadırgayacağını hissettirir. Köyden kente göç etmiş birey de tıpkı yerini yadırgayan gül gibidir. Kent, onun yaratılışına ters düşer ve yanlış yerdir.

Gül aynı zamanda İslamî yaşam görüşünü, divan edebiyatı geleneğindeki sevgiliyi temsil eder. Türk insanının “özünü” inşa eden bu unsurlar kentlerde kurulan yeni hayatta yer bulamaz. Her iki ihtimalde kentin taş yapıları arasında yerini yadırgayan, aidiyet duygusu kuramamış bir eda vardır.

“çağı binip

cübbesinden gözü kara süvariler çıkaran

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı

tutup üzengisinden öpüp koklamalı”

“Cübbe, süvari, üzengi” gibi kelimeler tarih ve tasavvuf bağlamında şekillenen bir “oyuncu” tasviri anımsatır. Geçmişten gelen çağı bineği yapmış beyaz taş oyuncusu, aksakallı dede motiflerini dahi akla getirir. Beyaz taş oyuncusu, nuru temsil eder. Belki bir Allah dostu, eren tipini işaret ediyor olabilir.

“çağın unutturmak istediği belki derin bir gök resmini

ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi”

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

“çağa çıktığımda

kan -çoğalan bir suret ve kendini”

Çağ, yabancı ve içine aldığı her şeyi tüketen bir yapıdadır, “çoğalan suretler” yaratır. Çünkü modern zamanda herkes birbirine benzer. Aynı fabrikadan çıkma robotlar gibidir. Belirli yaşam standartları, toplumsal kabulleri ve kuralları vardır. Öz bilince sahip, değerlerinin farkında gerçek bireylikten ziyade tek tipleşen insan oyundadır. Bu gerçeği öldüren çağdır,  “kan” bu kıyıma işarettir.

“dişiliğini kullanıyordur kuşku

lüks oteller gibi kuşku”

Şair; kadının bir meta gibi kullanılmasını, reklam malzemesi haline getirilmesini eleştirir. Lüks otellerde boy gösteren dişiliği, parayla satın alınabilecek yüzler yapan çağın gereğidir. Kendini gerçekleştirmiş bireyler değil dişilikleriyle ön plana çıkan kadınlara değinilir. Zira medeniyet, çocuklarını yetiştirecek kadınların eliyle doğar.  Çağın kadına biçtiği değer ile paranın, lüksün insan nefsine etkisi eleştirilir.

“Kuşku” tıpkı “hüzün” gibi İlhami Çiçek’in şiirlerinde sıklıkla karşılaştığımız duygudur. Kuşku; sözlükte bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu tam bilememek, kestirememekten doğan kararsızlıktır, güvensizlik duygusudur. Çağ insanının düştüğü girdap tam da burasıdır. Kimlik kargaşası yaşar aynı zamanda gerçekliği, doğruları ile alakalı bir kararsızlık içindedir. Şiirde hüzünle birlikte ağırlıklı duygu yoğunluğunu oluşturmalarının sebebi, zamanın toplumsal ve bireysel etkilerini insanî boyutlarıyla görme çabasıdır.

Kuşku, çağın getirilerinin toplumdaki yansımasının bir sonucudur. Piyon haline gelmiş o kişi, kararsızlığı ve güvensizliğiyle yanlış hamleler yapabilecek potansiyeli temsil eder. Hüzün ise işin bireysel tarafındaki trajediyi, insanın düştüğü ikilemden doğan halini anlatır.

“azaldı

halk içinde yüzdeki ben gibiler

eldeki siğile

çıbana –etin yumuşak bir yerinden sökün eden-

döndü halk ve cüzzam ne yürüdü”

Yüzdeki ben, vücuda ait bir parçadır ama siğil, çıban gibi yaralar vücutta beliren hastalık belirtisidir. “Halk içinde ben gibi olmak” bir millete, kültüre ait olma duygusunun yer bulduğu bireye işaret eder. Vücut bulduğu yere –coğrafyaya- yakışan, onunla uyumlu bir insan tahayyülü vardır. Halk içinde sayılarının azaldığına değinilir.

Eldeki siğil, çıbanın vücutta eğreti durmasıyla halkına benzemeyen, ona yakışmayan ve uyumsuzluğu görülen bireye benzetilir. Kendini var eden öz’e, coğrafyaya ve değerlerine uzak kişi bir hastalık gibidir. Üstelik bulaşıcıdır, insanlar birbirlerine temas ettikçe yayılır. Örneğin yaşantısıyla, düşünceleriyle Batı’yı taklit eden sanatkârlardan etkilenen halk da aynı taklitçiliğin peşinden gider.  Bu olay “cüzzam” benzetmesiyle sert vurgular yapılarak anlatılır.

“ve hep bir yaprak değil miyiz ki

bir zaman yarıp çıkmak serüveninde

özdalımızı”

Şair, şiirinin son bölümlerinde insanları yapraklara benzetir. “Özdalımız” ifadesiyle şiirin tamamına yayılmış değerlerin toplamıdır: buyruk, tarih, coğrafya, öz gibi. İnsan özdalından çıkmaya çalışan ama böylelikle yaşamasını sağlayan kökten koptuğunun farkında olmayan bir varlıktır. Çeşitli heyecanlar peşinde koşarken o değerleri kaybettiğini anlamayabilir. İnsanlar tarih boyunca örnekleri görüldüğü gibi farklı olana, kendi kültüründe bulunmayana karşı merak ve bilinçsizce atılma peşindedir.

Toplumsal hayatı örneklerle açıkladığımız gibi eleştiren Çiçek, Temalar II şiirindeki benzetmesi her şeyi kapsayan, tüm varlığıyla sarıp sarmalayan bir ruh halinden haber verir:

“üfleyeni kalmamış

kınalı bir kaval kadar mahzun”

Gitmek de Kaderdir

Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar.

Bir yerden bir yere gitmek, geri dönmek için gitmek yahut dönüşünü içinde saklayan bir gitmek… Şüphesiz bu dünya, mevsim kışa durduğunda yolunu sıcak ülkelere çeviren kuşların da evidir. Geçenlerde bir belgesel izledim; kuşların göç yollarını, dizilişlerindeki çıldırtan düzeni hatta yapılan gözlemlerle tespit edilen türleri konu alıyordu. Bu yollar beni “kuşlaşmış insanları” aramaya itmiş olacak ki BBC’nin 1973’te yayınladığı Türkiye’den Almanya’ya Göç’ü arkasına ekledim. Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar… Nereye, neden, nasıl? Nasıl bir gitmek?

2011-2015 yılları arasında vatanından ayrı kalmış bir insan olarak göçün hem doğaya hem de insana olan etkisini içerden bakarak gözlemliyorum. Özellikle Amerika ve Avrupa’daki göçen, hiçbir yere sığamayanları düşündüğümüzde mevsimsel göçlerini Allah’ın ilham ettiği zamanda kendilerine çizilen yolda gerçekleştiren kuşları geçtiğimizi düşünüyorum. Zira bizde rızkını aramak amacı, daha rahat yaşam arayışı, eğitimsel ya da bireye bağlı nedenler gibi çoğaltılabilir gerekçelerle vücut bulan bir göç dalgası vardır. İnsanların birbirine karışması,  kültürlerin ve milletlerin yaklaşması, “tanışmak” anlamında olumlu yorumlanabilir yanlarıyla birlikte uyum sürecindeki aksaklıklar, bireysel bunalım, yabancılaşma, toplumsal kabul gibi olumsuz durumları da beraberinde getirir. Esasen ister bir evden, mahalleden, şehirden isterse bir ülkeden, kıtadan gerçekleşsin; gitmenin büyüğü küçüğü olmaz. Yalnızca etki alanı dar ya da geniş çaplıdır diyebiliriz. Örneğin çocukluğunuzun geçtiği sokakta bulunan evden başka semte taşınmak da göçtür. Alışveriş yapılan marketten, yürünen yola, soluklanmak için oturulan banka kadar büyüklü küçüklü değişim geçirilir. Değişimin muhatabı konumundaki insan da belli bir süre uyum sağlamakta zorlanacak, kendini yabancı hissedecek ve alışma süreci yaşayacaktır. Şehir boyutunda ise konuşma dili, yemek kültürü gibi temel konularda dahi gözle görülür farklar hissedecektir.

Hele ki kendi coğrafyasından her anlamda uzak göçten söz ediyorsak söz konusu olumlu/olumsuz etki çok daha geniş çaplı olacak, süreç daha uzun bir zamana yayılacaktır. İşin siyasi ve toplumsal taraflarından ziyade insan odaklı düşündüğümüzde zihinsel, duygusal manada etki-tepki durumu çarpıcı olacaktır. Sonucunda yeşeren, yeşermeye mecbur bırakılan kimlik ise maruz kalınan çevresel etkenlere ve bireyin iç muhasebesinin yönüne göre şekillenecektir.

Sözümüze kuşlarla başlamıştım çünkü zannımca insan ve kuş, göç kavramının doğada en saydam şekilde gözlemlendiği iki önemli unsurlardır. Kuşların hiyerarşik gidişleri benim zihnimde insanların valizlerinde taşıdıkları eşyalara karışır. Sanırım insan gidişi, kendi bilincine kaldığı için böylesine dağınık ve parça parça oluyor; kuşların göçü ise kusursuzluğunu İlahi ilhamın, o büyük düzenin bir parçası oluşundan alıyor. Gitmek de kaderdir fakat insan ne gidebiliyor ne de gideni anlayabiliyor. Ezcümle, düzeni biz insanlar bozuyoruz.

Mülteci Çocuklar, kaynak: www.aa.com.tr

Geçenlerde Suriyeli bir arkadaşım laf arasında ülkemize yeni gelen memleketlisini Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne götürmesi gerektiğini söylemişti. Yaşanmışlığın verdiği hisle içime hüzün çöktü, “göç idaresi” kelimesi ağır geldi. Allah’ın kuşlara çizdiği yolla nasıl kıyas edilebilir ki? Mülteci çocukların kuşlardan ne eksiği var da insan zulmüne, ayırmasına maruz kalıyorlar? Kendisine sığınan bir avuç taze Müslüman’a kol kanat geren Habeş Hükümdarı Necaşi’yi düşünelim. Hiçbir siyasi, ekonomik kaygı gütmeksizin mazlumluğuna inandığı insanları Mekke aristokratlarıyla arasının bozulması pahasına korumuştur. Din, dil, ırk göz etmiş olsaydı merhamet adlı çınardan söz edebilir miydik? Tarih böyle örneklerle dolu, işte böylesine “idare etmek”. Güncel izlekte karşımıza sık sık çıkan “mülteci sorunu, göç kabul” tarzında başlıkları görünce öncelikle insan olarak oturup düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Aynı şekilde insan gidişinin toplumları sarsan ve yeniden bina eden yanlarını insanlığımızı unutmadan konuşmak meselesi bir boyun borcudur. Allah’ın düzenini, tecellisini gördüğümüzde özel olarak kuşların yolculuğuna nazar ettiğimizde bir kez daha iman ederiz ki gök hepimizindir. Nereye konarsak konalım, nerden uçarsak uçalım aynı göğün altındayız. İtişip kakışmayı bırakıp İlhami Çiçek’in ifadesiyle “zulmün kervanından” ayrılmalı. Simurg hikâyesindeki otuz kuştan birinin peşine takılmalı, kendimize gelmeli. Öyle ya, kendine dönmek de göç sayılır. Buralardan gitmeli. Dönmeli, yer edinmeli!

Dertlere Deva Randevu

Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

“Evet, yazarları arkadaşım sayarım. Onlarla münasebetimi profesyonelce düzenleyemem. Çağdaşım yazarlarla da dostluğumuza güç katan asıl unsur, onların eserlerinden bana ulaşanlardır zannımca. Peki ya diğerleri? Yani bu dünyadan göçmüş yazarlar? Ya en iyi arkadaşımız, biz onunla tanışmadan ölüp gittiyse? Cemal Süreya’yla teatide bulunmak, Orhan Kemal’le hasbıhal etmek, Oğuz Atay’la dertleşmek iyi olurdu sanki?”

Eserin takdim kısmından yaptığımız alıntı, içeriğine ilişkin sıkı ipuçları veriyor. Çünkü hiç kimseden lafını esirgemediğini bildiğimiz Murat Menteş bu defa hepimizde yer etmiş bazı isimlerin yamacından okuyucularına sesleniyor. Peki, hangi isimler? Farabi, Shakespeare, Dostoyevski, Hacı Bektaş-ı Veli, Nietzsche, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Agatha Christie, Neşet Ertaş, Vonnegut, Orhan Veli, Bukowski. “Zamanda edebi bir seyahat” olarak adlandırdığı serüvenini kaleme alıyor. Yazarlara sorular soruyor, cevaplar yazıyor. Kendisine özgü konuşturma teknikleri ve hepsinin eserlerinden, röportajlarından aldığı kesitlerle içeriği zenginleştiriyor. Sıkmadan, teorik olarak derinlere inmeden meselenin özünü kavramaya yardımcı bilgiler sunuyor. Birbirinden uzak, alakasız görünen muhataplarında tüm insanlığın sorularına cevaplar arıyor.

Her şeyden önce kitap kapağının, iç tasarımın, renk seçimlerinin gayet özenli ve üzerine düşünülmüş olduğunu görüyoruz. Özellikle çizimler ve bir çizgi romana geçiyormuş hissi veren ara sayfalar dikkat çekiyor. Çizer Hakan Karataş, Derde Deva Randevu’yu görerek okumamız konusunda önemli bir etken. Yazının duygusuna, vermek istenilen mesaja hatta bütünüyle eserin gidişatına yön veriyor.

Daha önceki romanlarından alışık olduğumuz orijinal kurmaca mantığına sadık kalsa da her bölümde farklı bir yazarla soru-cevap yapılan, geçişlerde artık çizgilerin konuştuğu bu eseri diğerlerinden farklıdır. Seçtiği isimlerin niteliklerine bağlı olarak duygular, sorular, hatta tema değişir ve buna uygun başlıklar altında konuşulur. Örneğin Farabi’ye mutluluk, ahlak, erdem meseleleri sorulur; Agatha Christie’ye suç, katil, para. Aşk, herkese sorulur. Soruların ortak özelliği ise evrensel konulardan seçme, herkesi içine alan kavramlarla alakalı olmalıdır. Cevaplar da insanların temsil ettiği taraflar olarak algılanabilir. Mesela aşk; Hacı Bektaş-ı Veli’ye sorulduğunda “Aşkın başlıca alameti; hırsı ve öfkeyi yatıştırmasıdır” cevabı gelir, Shakespeare ise “İster büyük isterse küçük olsun bir kimse/Aşkın asıl sözünü dilsiz sükûnet söyler” şeklinde karşılık verir. Aynı karşılaştırmayı mutluluk, politika, iyilik gibi evrensel meselelerde de yapabilme imkânı sunar. Eserin ayırt etmeyen ve bütünü kapsayan eğilimi kazandırma çabası bu bağlamda önemlidir.

Yazarın bir diğer romanı olan Ruhi Mücerret’teki başkarakterin kişiliğinde de birden çok toplumsal kimlik, duygu ve düşüncenin bulunduğunu görürüz. Derde Deva Randevu’daki aynı soruya verdikleri farklı cevaplar, Ruhi Mücerret’in ruhunda barındırdığı çeşitlilikle ve hayatının belli dönemlerinde verdiği “cevap”larla benzeşir. Her iki durumda da ipin ucu insana ve onu insan yapan temel değerlere çıkar. Yine Dublörün Dilemması’ndaki Siperde Perende şiirinde geçen şu dizeler bize aynı kapıyı açmaz mı?

“Kim der ki “Mukadderat sicimi beni bağlamaz”?
Askını, kaskını, maskeni taksan bile…
Namluların nazarı değdiği zaman
Azrail’in menzilinde kim sakarlaşmaz?”

 

Ölüm hakikatinin kuşatıcılığı tüm insanlık üzerinde sabitken aksini iddia etmek olmaz. İşaret ettiği diğer meselelerin de evrenselliği ortadadır: aşk, iyilik, mutluluk. Seçilen isimlerin de tüm insanlık için söyledikleri bir sözü, bıraktığı bir emaneti vardır. Böylelikle dünyanın dört bir yanından seçilmiş aydınların pencerelerinden kendi cevabımıza karar verme fırsatı doğar. Zira insan için dünya, sorular ve cevaplar âlemidir.

Olumsuz sayılabilecek nokta ise zannımızca soruların cevaplarındaki “az ve öz”lükten doğabilecek yanlış yorumlamalardır. Okuyucuyu sıkmamak için kısa tutulmuş olabilir fakat yazarın düşüncelerini tam manasıyla yansıtabilecek mahiyette olup olmama konusunda kaygılanılabilir. Bu konuda eserin takdiminde özenle çalıştığını ifade eder. Fakat her edebi eserde olduğu gibi okurun tasarrufuna bağlı olduğu bir gerçektir.

Bitirirken belirtmeliyiz ki Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

Okumaya ve yazmaya kıymet veren herkese tavsiye edilebilir, ediyoruz. Bilhassa erken yaşta böyle isimlerle hemdem olmasını istediğimiz çocuklarımıza daha verimli ve başlangıç seviyesi için severek öğretecek bir eser önerisidir.

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese

İtalyan edebiyatından bahsederken öncelikle Dante’den, Decameron’un yazarı Boccaccio’dan, Calvino’dan başlamak farzdır. İlahi Komedya’da 14. yüzyılın ışığında Dante’nin hayalî dünyasıyla karşılaşırız. Decameron’da Floransa burjuvazisinin kadınları eteklerini savurarak önümüzden geçer, Calvino yıllar sonra Görünmez Kentler’de o kadınların isimlerinden şehirler kurar ve insana dair bazı kavramları bize kendi açtığı pencerelerden açıklar. İtalya’nın yalnız klasik manada değil modern zamanlara …

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese Read More »