Şahin Torun

Kutadgu Bilig, Bilgi, Dil ve Medeniyet Üzerine (1)

Kendi yapısını kuran bir metin olarak Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacib’in mesnevisi niteliğindeki 6645 beyitten müteşekkil, aruz ile yazılmış ve genel olarak ‘Failün, failün, failün fail…’ kalıbıyla terkip edilen ve dahası geleneksel edebiyat teorisi içinde ‘Türk vezni’ olarak bilinen 6+5 ya da 4+4+3 duraklı bu tertibiyle bile Türk dilinin şiire hem de üst bir üslup …

Kutadgu Bilig, Bilgi, Dil ve Medeniyet Üzerine (1) Read More »

Kutadgu Bilig ve Zamanı

Kadim bir bilgi olarak işitegeldiğimiz ‘Hanif Dini’, ‘Haniflerin Dini’ ibaresinden yola çıkacak olursak, tarihin her döneminde ‘iyi’ olana denk düşen bir bilginin adıdır Kutadgu Bilig. Bu anlamda kutlu olanın bilgisi, bilinmesi dolayısıyla insanı da kutlu kılarak ‘Eşref-i Mahluk’ eyleyen bir yüce bilgiye ulaşmanın bilgisidir diyebiliriz Kutadgu Bilig’e… Dünyada yazılan kitapların üstünde Karahanlı Yusuf Has Hacib’in, Anadolu’da Karahanlılar …

Kutadgu Bilig ve Zamanı Read More »

Kafka’nın Kenan’ı: Kalemin Yazdığı

İnsan yaşamının ve doğal olanın sanat yapıtının kurgusal gerçeğine dönüştüğü karmaşık anlatısında insana, en ince ayrıntısına kadar ışıklandırılmış fakat içinde yer aldıkları bağlamı karanlıkta bırakan bir dizi resim sunar, F.Kafka. Bu haliyle de sanki yaşadığı dünya ile kurgusal evreni arasında bir köprü kurmak ve okuru da o köprüden geçirmek istermiş gibi yazar. Belki de bu …

Kafka’nın Kenan’ı: Kalemin Yazdığı Read More »

Şiir Nasıl Bir Yapı’dır, Ne Yapar Şairler?…

‘’Bulduğum bu şeye ilk kez bakıyorum.Onun

biçimi üzerine söylediklerime dikkat ediyo-

rum ve şaşırıp kalıyorum.O zaman kendime

şu soruyu soruyorum: Bunu kim yaptı?

Bunu kim yaptı? Diye sorar o naif an.

Kafamda beliren ilk düşünce kıpırtıları yap-

ma’ yla ilgili.Yapma fikri, fikirlerin en insanca

olanıdır…’

Paul Valery

‘Men and Sea Shell/İnsan ve Deniz Kabuğu’

 

Son tahlilde yapılmış, eylenmiş ve ortaya konulmuş bir şeydi Eflatun’un Devlet’i, kapısı da yapılmıştı elbette bu Devlet’in, ama Eflatun her nedense bu yapılmış, eylenmiş ve ortaya konulmuş Devlet’in; yapılmış, eylenmiş ve berkitilerek kapatılmış kapılarının önüne koymuştu şair’i ve onun yapıtını.

 

Ve onların ortaya koydukları her ne var ise salt ortaya konuluş biçimleriyle bile daha en başından anlaşılmaz oldukları – belki de en başta şairlerin kendilerinin bile anla(ya) madıkları- gerekçesiyle açıklamıştı bu eylemini Eflatun. Başat derdi dil’di Eflatun’un, zira şiirle gelen bu anlaşıl(a)mazlık, her şeyden önce düştüğü yere dil’e, devletin hiçte istemediği bir düzen dahilinde, anlaşılması çokta kolay olmayacak bir düzensizlik getirecekti…

 

Böylece devlet’in agora’sında kalan şiir’in felsefeyle kurduğu ilişki 1700’lerin son çeyreğine kadar tamda Eflatun’un belirlediği bir yapı ve karşıt yapı biçiminde gelişecekti.

Ta ki, Romantiklerin büyük bir cesaretle çıkagelip bu yapı ve antiyapı ilişkisini sonsuza kadar değiştireceklerini söyledikleri zamana kadar böyleydi bu. Şairlerin yapıp eylemeleriyle oluveren bir dilsel yapı, kudret sahiplerinin yapıp eyleyişleriyle kaim olan bir başka dilsel yapının karşısında kalıvermişti nitekim.

Bu bakımdan Devlet’in dilinden düşen anlama göre ‘antiyapı’ olan şiirsel üretim, şairin dilinde örülen anlama göre Devlet’i antiyapılaştıracaktı.

 

Aslında çok daha sonradan mesela Hegel’in akıl’la duygu arasında salınıp durduğu yerdeki ikircikli halinden kopararak ‘Geist’ ya da ‘Dünya Tini’ diye adlandırıp daha da ötesinde bedenin bilişsel alışkanlıklarıyla birlikte neredeyse bütün insani edimleri, duyular, tutkular ve coşkularla süsleyip tekmil biçimsel bilginin üstünde bir yere oturtarak en fazla da aklı estetize edeceği – sadece estetik- bir girişimin öncülüğüydü bu romantik cesaret.

 

Oysa romantiklerin sonsuza kadar değiştirmek üzere giriştikleri bu yapı ve antiyapı ilişkisinden ortaya çıkan tek şey; bir yapı ya da antiyapı biçiminde belirlenen Devlet’in kapılarına bir ok gibi saplanan ve akılla beden arasında daha anlaşılır bir köprü kurmayı amaçlayan estetiğin egemenliğinden başka bir şey değildi.

İlk başta şairler için dolayımlı da olsa bir kazanım olarak görülen bu kapıya saplanmış mızrak halindeki estetiğin şiir için gereken genişliği sağlayıp sağlayamadığı üzerinde ise fazlaca durulmadı, durulamadı  maalesef.

Fotoğraf: Neil J.Burnel

Eflantun’cu sürgün uzun süreliydi ve acılıydı belki, ancak onun Devlet diye yapılıp eylenen yapısının kapılarına onun insanının varlığı ve onun insanına dair bir akılla saplanan estetik te nihayet o insanın diliyle anlam kazanmış bir felsefenin içinde özümsenmiş ve hatta onun bir bölümü haline gelmiş – getirilivermişti. Böylelikle kendisini estetiğin okuna bağlayan şiirin elinde ise kala kala sadece bir güzelleme çabası ile bir öncelik sonralık kaygısı kalmıştı.

 

Bu bakımdan Romantiklerin açtığı kapıdan giren ve bugün bile varlığını sürdürebilen bu bahşedilmiş, izin verilmiş estetik köprüsünde yazılan şiirin tümünü sırtını yasladığı bu romantik yanılsama nedeniyle; izin verildiği kadar yazılan bir şiir ve gösterilen ya da önüne çıkan-çıkarılan her yolda yürüyebilen şairlerin yapıntıları olarak görmek gerekecektir…

 

Romantik esinleme en azından bir yoldur diyebilmek mümkün mü dür? Ya da bu mümkünden hareketle içine kattığı her şeyi estetize ederek bir ‘yapı’dan çok bir ‘yapıntı’ için yola çıkan romantik şairin yapıp eylediğini ve nihayet şiirin gizemli hakikatlerle dolu sürecini-poesis- parlatılmış bir estetikle perdeleyip geri çekilerek unuttuğu derinliği bu salt romantik ve salt estetik kuraklığın hangi yerinde aramak mümkün olabilecektir?

Zira Eflatun’un Devlet’i aklın Devleti’dir her şeyden önce ve bu Devletin kapısına saplanan estetize edilmiş ok’tan çok şairin işine yarayacak olan da aynı akıl’la ama tamamen şiir halindeki bir imkanla kurulacak yeni bir  ‘yapı’dan- şiirden- başka bir şey değildir.

 

Evet hangi anlamda olursa olsun estetik elbette bir şeydir şiir için, ancak sadece ama sadece şiir halindeki bir imkan alanında şairin aklıyla kuracağı yapı için öncelik ;  Hegel’ci ‘Geist’ yada ‘Dünya Tini’nden çok daha en başta yer alan o hakikatlerle dolu gizemin –Poesis’in- akla ve kalbe işleyiş biçimindeki farkında oluştur demekte gerekmiyor mu?

Zira şiir sadece bir alternatif olarak bile olsa olsa yine kendi kendisinin alternatifi olabilir.

 

İşte bu farkında oluş nedeniyle de tıpkı Poe’nun, Valery’nin yada Baudelaire’in yaptığı gibi; Eflatuncu irade ile donanmış haldeki aklın atına kurulup, onun dışına attığı kapıya doğru koşmak yerine, dizginleri tam tersine çevirerek başka bir yere, dilin üst üste, alt ata, yan yana dizdiği ve mimarının şair olduğu ‘yapı’ya ‘şiir’e koşturmak gerekmektedir?…

 

…//…

Yazı görseli: Neil J. Burnell

Ninnisiz Çocuklar, Bir Gün Uyuyacaklar  

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır.

 

Bu çağın çocuklarını bu çağın anneleri doğurdu ve ninni söylenmedi bu çağda doğan çocukların kulaklarına. Bütün bu çağda doğmuş çocuklar ninnilerle büyüyemediler, ninni dinleyerek uyuyamadı, ninnilerle rüyalara yürüyemediler. Belki de bu yüzden bu kadar suskunlar ve belki de bu anlamsız suskunlukları nedeniyle kulaklarına ulaştırılan her seste bir ipeğin akışını arıyorlar habire.

Çağ böyleydi çünkü, böyle gelmiş, böylece kabul edilip benimsenmiş, içten içe reddedilse de mecbur kalınmış bir iş gibi onaylanmış ve çağın güdüleyerek kendisine benzettiği gündeliğin ipine böylece bağlanılmıştı. Bir iş çağıydı bu çağ ve büyük ihtimalle bu çağın annelerinin de mecbur kaldıkları bir gündelikleri, bir işleri olacaktı.

En önce, gerçek bir çağ yorgunu olarak yaşayan ve yorulduğu yerde hem günü hem de yaşadığı çağı ardında bırakarak giden Cesare Pavese söylemişti bunun böyle olacağını: ‘Çalışmak Yorar…’ demiş ve sessizce hem bir kabulün hem de bu kabulle birlikte gelecek olan vahim ve kaçınılmaz neticenin portresini çıkarırcasına ekleyivermişti: ‘Mutlaka yolda olmalı o kadın / yalvarsan eve çeki düzen verecek…’ diye de sonlandırmıştı bu meşhur şiirini.

Tam da böyleyken böyle olmuştu, evet çağ kendine has bir yangın gibi dört bir yanı tutuşturmuş ve kendine has bir renklilik ve güzellikle de süslemişti bu yangını. Annelerin işleri vardı ve bu çağda doğan çocukların anneleri mutlaka erkenden yola çıkmalı, yolda olmalı ve aynı yoldan eve dönmeliydiler. Yorgun olmalıydılar bu çağda doğan çocukların anneleri ve bu çağın çocuklarının kulaklarına bir ses bırakmadan bir an evvel yatıp uyumak zorundaydılar. Sabah erken gelecek, akşamları gecikecek ve yine yorulacaklardı çünkü bu çağda doğan çocukların anneleri, günleri böyle hesap edilmiş, böyle düzenlenmişti çünkü.

Bundan ve kesin biçimde bundan dolayıdır ki, anneleri hiç de öyle olsun istemedikleri halde bu çağda doğan çocuklar öylece adım atmayı ve öylece yürümeyi öğrenecek, müziksiz, tınısız, melodisiz bir biçimde ağızlarına, burunlarına, gözlerine ve ceplerine doldurulan tarifi zor bir atılganlıkla öylesine mecbur kalınmış bir hayatın tam orta yerine düşecek, düşürüleceklerdi.

İşte şimdi bir yandan kulaklarına geçirdikleri süngerimsi şeylerin gözeneklerinde hiç tanımadıkları ipeklerin akışını duymaya çalışıyor bir yandan da yorgun ve hesaplı ebeveynlerinin yedeğinde çoktan seçmeli fırsatların eşindirildiği haralarda geçiriyorlar ya boş vakitlerini, hangi atın sırtında koşturacaklarının hesabını yapıyorlar ya bu çağın çocukları, bundandır. Değil mi ki, şimdi her birinin kendi atılganlığının nevi ile tarif edildiği bir çağın çocuklarıdır bu çağın çocukları ve heyhat ki, bu da en çaresizinden böyledir ve bundandır…

O kadar bundandır ki, her biri kendi atılganlığının nevi ile belirlenen bu çocuklar birazcık olsun dinlenip duramadılar ve hep tarif edildikleri yerden ulaşmaları gerektiği söylenen bir yere koşarak ninni söylemeye vakti olmayan annelerin daha anlamlı hangi şeylere vakitleri vardı diye hiç kimseye soramadılar. İçlerinde her gün çengellenerek büyüyen bu sorunun yüzlerine vurduğu çok kısa anlarda  ise cevap yerine dudakları ninnisiz annelerin biçilmiş papatya tarlaları gibi iki yana açılmış, çaresiz kollarıyla karşılaştılar.

Bu yorgun çağın vehametinin ortaya çıktığı andır bu ve aynı zamanda bu yorgun çağın acı bilgisi olarak şöylece kaydedilmelidir: Çok değil; bir zaman sonra bu çağın çocukları artık annelerine ve babalarına sormayacaklar, çünkü bir zaman sonra dudakları ninnisiz annelerinin sözleri yerine dinleyecek başka sözler, başka ninniler bulacaklar.

Ve çok değil; bir zaman sonra bu çağın kulakları ninnisiz çocukları hep başkalarından duydukları sözlere inanacak, başkalarından dinledikleri ninnilerle uyuyacaklar.

Çok değil; bir zaman sonra…

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

Yersiz Yurtsuz Bir Yer: Edward Said

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Edward Said’in düşünsel ve yazınsal mücadelesi içinde dikkati çeken en önemli konulardan biri ‘Entelektüel’in konumu ise bir diğeri de kesinlikle ‘Filistin’ ve ‘Filistinli olmak’ ile ‘Batı’ ve ‘Batılı olmak ve olmamak’ bağlamında bir yersiz yurtsuzluktur.

O kadar ki, onun bir yere adanmış diğer yandan da başka bir yere bağlanmış bu mücadelesi içinde dikkatle bakıldığında, bir yandan entelektüellerin dünya ölçeğindeki plan ve programların inşa edilmesinde aldıkları rol(ler) pek çok açıdan incelenirken öbür yandan da Filistin ve Avrupa üzerinden bir yerli olmak ya da olmamak meselesinin bütün boyutlarıyla işlendiğini görürüz.

Bununla beraber E.Said’in özellikle kendi iç çatışmalarını, kırılma noktalarını ve açmış olduğu tartışma alanını da hesaba katacak olursak, kendi alışılmadık yabancılığını da içeren oldukça ayrıksı, içli ve kişisel bir mücadeledir bu ve bu mücadelenin de aslında onun aklında ve düşüncesinde yeşeren yerden başka bir yeri yoktur.

 

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Bu bakımdan Edward Said külliyatında aynı zamanda bir otobiyografik çalışma olarak değerlendirilmesi gereken ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı katmanlı ve kapsamlı anıların yer aldığı çalışmanın en azından bu iki bakış açısıyla – Bir yandan Filistin’li, öbür yandan Batı’lı Edward Said’in bakışıyla- birlikte okunması gerekmektedir.

O daha çocukluk yıllarında Kahire’de bir Sami, üzerinde güneş batmadığı öne sürülen Britanya’nın sömürge okullarında bir Arap çocuğu, geneli Müslüman olan bir ülkede bir gayrimüslim ve ileri yaşlarında da sözgelimi 1967‘de Amerika’da İsrail devletinin başarısı için sevinen kalabalıklar arasında yapayalnız bir Filistin genci olarak yetişmiş, ruhu sarsılmış bir yurtsuzdur…

İşte bu sarsılmış ve yersiz yurtsuzlaşmış ruh dolayısıyladır ki, ruhunu bir ‘Kış Ruhu’na, dolayısıyla da ‘ağır ve kalın bir sürgün’e yakınlaştıran Edward Said, hiç hesaplamadığı bir biçimde, Konstantin Zureyk’ten aldığı ilhamla, Zureyk’in 1948’de Filistinlilerin içine düşmüş oldukları felaketi anlatmak üzere kaleme aldığı ‘Nakba / Büyük Felaket’ in Anlamı’ adlı kitabından yola çıkarak, doğduğu topraklara acıyla yerleşen bu ‘Nakba’ yı ‘Şarkiyatçılık’ın odağına yerleştirmiştir.

Ve bu sarsılma aynı zamanda ve başka bir anlamda da, daha en başından bir yerleşme kaygısıyla Edward Said’in 1935’te Kudüs’teki doğumundan sonra yeniden doğduğu tarihin başlangıcı mesabesindedir. O kadar ki, Zureyk’in Nakba’sıyla, 1967 ye kadar yaşadığı ülkeye inanarak çabalayan bir Amerikalı gibi yaşayan Said, New York sokaklarında yaşadığı yalnızlıkla bir bakıma kendisinin kuracağı ve yol vereceği bir ‘Uyanış / Nahdah’ fikrine de bu yerleşilememiş yerin arayışıyla ulaşmış gibidir.

Yine de pek çok bakımdan oldukça düşündürücü bir uyanıştır bu. Zira bir yanda Kudüs’te doğmuş ve Kahire’de sömürge okullarında okumuş, yazları Lübnan’ın uzak köylerinde piyano çalmış, kışları İngiliz edebiyatı okumuş, döneminin kıvrak dansözü Tahiya Karioka’nın danslarıyla cezbolmuş, Pinceton’u görmüş, Conradvari bir eleştiri diline kavuşmuş ve adeta bir entelektüel fabrikası olarak bilinen, Harward’dan mezun olmuş; deyim yerinde olursa bir yönüyle Arap bir yönüyle Amerikalı bir karışımın odağında yaşayan ‘Rabita Kalamiya’ gurubuna benzer biçimde kendisini Amerikalı hisseden ama hiçbir zaman onlar gibi olamayan birinin uyanışı gibi bir uyanıştır bu…

Bu çok katmanlı ama bir yerde de oldukça kişisel bir vicdanla belirginleşen uyanışla Edward Said; belki de farkında olmadan öne sürdüğü kendi uyanışının da temsilcisi olmuştur. Çünkü bu tarihten itibaren, içine girdiği bu duyarlılık evresindeyken bile bütün Amerikalılığına rağmen, tıpkı kendisinin Amerika’ya sığınmasına benzer biçimde, Kahire’ye sığınan Lübnanlı, Suriye li ve Filistinli entelektüeller gibi aynı zamanda Mısırlı ve belki de Amerikalı dır.

Yine o zamanların pek çok Arap entelektüeli gibi o da gerektiğinde bir Beyrut’lu dur. Çoğunlukla İngilizce yazan, Arapça ve başka bir çok dili bilen ve okuyan, Filistin aksanıyla Arapça konuşan ama Arapça’da aradığı sözcüğü bulamayınca tekrar İngilizce’ye dönen kah Filistinli bir militan, kah New York’lu bir akademisyendir.

‘Başlangıçlar’ adlı kitabında da söylediği gibi, ona göre, başlangıç keşfedilecek ya da bulunacak bir şey olmaktan çok yapılacak bir şey, yapılacak bir iştir. Ve onun başlangıcında ise işte bütün katmanlı biçimiyle hem böylesine modernist hem de böylesine içli bir yapma, eyleme nakışlı ‘Nakba / Nahda / Filistin / Amerika dizgesinde şekillenen bir yersiz yurtsuzluk söz konusudur.

Onun Batıdaki soy kütüğünü oldukça ışıldatan ve kıskandırıcı bir parlaklıkla ortaya koyan bu dizgedeki modernist ağırlığın, onu bir yandan Batılı kılarken bir yandan da Nakba ve Nahda ekseninde bir Filistin savunucusu haline getirmesi ise her şeyden önce Batı için oldukça şaşırtıcıdır. Zira, bu yöntem ve dizgeyle Said, sanki de hem Nakba’yı bir felaket anlatısı olarak yayıp yaygınlaştırmayı hem de bu yayıp yaygınlaştırma sonrasında olmasını istediği bir ‘Nahda – Uyanış’ fikrini filizlendirmek istemiştir. İşte bu sancılı arzu onu kendi geleneksel kalıpları içinde görmeye yatkın Batı için çok ama çok sarsıcıdır.

Öte yandan, Filistin konusunda uluslararası gözlemcilerin hemen tümünün kabul ettiği gibi, K. Zureyk’ in epeyce Milliyetçi, Modernist ve Seküler bir içerikle öne sürmüş olduğu ‘Nakba / Felaket’ fikrini sürdüren Said’in bununla yetinmeyerek ‘Nakba’nın sadece Arap yüzünü gösteren ve Arap seçkinlerinin elinde kalan anlamını yeni ve daha büyük bir perspektiften yorumlayarak yola çıkması başka bir anlamda da hem Filistin’ i hem de ‘Nakba’ yı Modern Tarihin merkezine yerleştirmek ve böylece bütün yersiz yurtsuzluğu boyunca aranan bir yeri işaret etmek anlamını taşır.

Bundan dolayı da Said’ in bu düşüncelerini içeren ve başka bir deyişle de ‘Şarkiyatçılık’ın somut bir uygulaması olan ‘Filistin Sorunu’ adlı kitabın da yapmak istediği şey tam olarak bu yersiz yurtsuzluk içindeyken bir yer aramaya çıkan özge duruştur.

Bizim Kardeşimiz, Bizim Acımız: Filistin

Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Şu kahırdan kahıra taşındığımız bombalama haberleriyle sürekli canımızın yandığı Gazze, taşınamaz bir acı gibi her vicdan sahibi müslümanın aklına yine bir bütün olarak Filistin konusunu düşürmeli ve hiç unutturmamalıdır. Unutturmamalıdır, zira bugün sözde bütün insanlığın acısı gibi bir acı olarak işlense de sadece bize kalan ve bizde yer eden bir acı olarak Filistin 20. asrın ikinci yarısından bu yana sadece bizim acımız olarak kalmıştır. Bu o kadar böyledir ki, tıpkı Filistin gibi bu acıda bizimdir…

80’li yılların zapturapt altına alınmış donuk ve belirsiz zamanlarıydı. Milletin gözüne batırıla çıkarıla yenilgiye uğrayan Turgut Sunalp Paşa’nın ‘Horoz’lu partisi aslında asıl yapması planlanan şeyi yerine getirmiş, Turgut Özal’ın ‘Arı’lı partisi iktidar olmuştu.

Üniversitedeydik; ana kapıdan fakülte girişlerine kadar, kantin duvarlarına ve hatta amfi kapılarına kadar hemen her yerde varlığımızı kuşatarak çoğalan ‘çay’lı, ‘dans’lı, ‘tanışma’lı eğlence afişlerinin arasında bir yandan akademili olmaya çabalıyor bir yandan da gelecek endişeleriyle gün geçiriyorduk. O dönem biraz da yeni kurulan Yök’ün pilot üniversite olarak seçtiği bir üniversite ve bu üniversitenin de pilot fakülte seçilmiş bir bölümündeydik ve her yarıyıl tamamı on bir dersten oluşan zorlu bir müfredatla iktisat ve işletme eğitimi alıyorduk.

Bu dans’lı, tanışma’lı, parti’li çay furyası ile birbiri üstüne yığılarak ağırlaşan müfredat arasında hemen hemen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olsa da en büyük sıkıntıyı uluslararası öğrenci değişimi nedeniyle okulumuzda bulunan ve genellikle Afrika ve Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden gelen okul arkadaşlarımız çekiyordu.
Bazılarının ne için geldiklerini bile anlayamadıkları ve o çay senin, bu çay benim gezip dolaşarak gün geçirdikleri bu yabancı arkadaşlar arasında biri Pakistan’dan diğeri Filistin’den iki arkadaşımız oldukça dikkat çekiciydi.
Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Zaten sıkıntılı bir halde gelen Ziyad’ın sırtına bir de bu ders yükü yüklenince iyiden iyiye ağırlaşmış, suskunlaşmış ve her şeyden uzaklaşmıştı arkadaşımız. Adnan’ın da onun da ekonomik sıkıntıları yok gibiydi. Bildiğimiz kadarıyla bir burs alıyorlar ve Türkiye ortalamasına göre oldukça iyi bir geçim içindeydiler.

Adnan’ın Ziyad’ın aksine fazlaca bir dil problemi de yoktu, dersleri iyiydi ve bütün planı bir Türk kızıyla evlenerek ülkesine geri dönmekti. Oysa Ziyad’ın her hali büyük bir problem yığınının her biri ayrı ayrı problem olan birer parçası gibiydi. Hemen her dersten kurtarılması mümkün olamayacak kadar düşük notlar alıyor, lüzumlu ya da lüzumsuz yere para harcayıp sıkıntıya düşüyor, Adnan’ın da aramızda olduğu sohbetlerde ülkesi kadar garip ve ülkesi kadar acılı bir dertleşmeyle, geri döndüğü zaman yerleşecek bir yurdunun bile olmadığından yakınarak geleceğe dönük plan yapmaktan utandığını söylüyor ve ağlaya ağlaya şişen kapkara, parlak gözleriyle üzüntümüze üzüntü katıyordu.

Her ikisi de bizi gönülden bağlayacak bir tarih bilinciyle yetişmişlerdi. Adnan sık sık İkbal’den mısralar okuyor, ülkesiyle ülkemiz arasındaki derin bağlardan dem vuruyor; Ziyad ise ‘…Biz Ortadoğulular ne çekiyorsak Abdülhamit Han’a ettiklerimiz yüzünden çekiyoruz…’diyerek gururumuzu okşuyordu.

İster Adnan isterse Ziyad’la olsun kurduğumuz bağın kuvveti bir yana bütün iticiliğine, bütün sıkıntısına ve bütün ağırlığına rağmen Filistin’li Ziyad’ın gönlümüzdeki yeri ayrıydı.
Her şeyden önce tam bir Filistinliydi Ziyad; tıpkı ülkesi gibi yalnızdı, garipti, sıkıştırılmıştı, çaresizdi ve yine tıpkı ülkesi gibi hem bir çıkış yolu hem de bir dost arıyordu…
Onu her gördüğümüzde sanki Filistin haritasını seyrediyorduk yüzündeki derin kederde, kah sokaklarda tanklara taş açan çocukların mücadelesini izliyor, kah şatt’ül arap’ta sınırı gözlüyorduk sanki. Duyduğu her çatışma, okuduğu her baskın adeta yüzüne ve alnının çizgilerine karışıyor, hissettiği derin acıyı yüzünden okuyorduk Ziyad’ın.

Bir akşam aceleyle gelen bir arkadaşımız Ziyad’ın çok kötü bir halde olduğunu ve bizi istediğini söylediğinde kalkıp gitmiş ve kiraladığı bodrum katta, yere serdiği sofranın başında kütük gibi sarhoş bir halde bulmuştuk Ziyad’ı.

Bizim canlı Filistin’imiz sarhoştu, perişandı, ağlıyordu, çıkarmayı unuttuğu gözlüklerinin kalın camları buğulanmış, Arapça bir ağıt tutturmuştu.
Ayağa kalktığındaki görüntüsü daha hazindi, sallanıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyor, tutturduğu ağıdın ara yerlerinde Türkçe ‘de ‘Kardeşim-Kardeş’ anlamına gelen ‘Ahi-Ahiy’ diye hıçkıra hıçkıra bir benim bir de Samsun’lu Mustafa’nın boynumuza sarılıp ağlıyordu.

O gün memleketinden, Filistin’den bir mektup almıştı Ziyad. Kısa bir mektuptu bu.
Annesi, yengesi ya da kız kardeşi yazmıştı. Mektuba küçük bir de fotoğraf ekliydi ve Ziyad’ın geldiği yerdeki Arap adetlerine göre ölen bir yakının kederli haberi uzaktaki akrabalara böyle kısa bir mektup ve küçük bir fotoğrafla bildiriliyordu.
Ziyad’ın babası ölmüştü, kederliydi ve tıpkı yalnız başına ağlayan ülkesi gibi kederini paylaşacak kardeşler aramıştı o akşam.
Ve o akşam küçüklüğünde Arafat’ın ‘generalleri’ arasına girmiş, sapanla taş atmış bizim kederli Filistin, bizim uzun boylu Arafat ‘Ahi-Ahiy’ diyerek boynumuza sarılırken bir yandan da Filistin kadar büyük ve acılı bir soruyu da aklımıza takmıştı.

‘Ahi’ ne demekti?
Kim Kime ‘Ahiy’ derdi?
Kim Kimin Kardeşiydi? Bu acı nasıl bir acıydı?…

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş

Yanılan insan henüz alın yazısının ne olduğunu bilmeyen insandır. Yani bu insan, geleceğini belirleyen geçmişini anlamıyor demektir. Ama ister anlasın, ister anlamasın, geçmiş gene de geleceği gösterir. Her hayat, olması gerektiği gibidir. Cesare Pavese I- İnsan hayatını, estetik değerleri, gerçeği, ahlakı ve aşkı. Bunlar yetmezmiş gibi mutlak olanı, kaderi, kederi, hüznü, mutluluğu ve şansı. Sonra …

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş Read More »

Bir Tanıklığın İzleğinde Amerikan Romanı- 1

“Amerika’da bavul çalınabildiğine göre, ara sıra yalan da söylenebilir.” Franz Kafka / Amerika

Avrupalı eleştirmenlerce, Amerikan edebiyat tarihi içerisinde ilgi çekici serüvenlerin anlatıldığı, çocukluk ve ilk gençlik devresi ürünleri olarak nitelendirilen klasik dönem Amerikan Romanı hakkındaki bu değerlendirme, bir anlamda Amerikan Romanına dönük hafifsemeci bir bakış açısı olarak değerlendirilmişse de gerek Amerika ve gerekse Amerikalı Romancı bu hafifsemeci bakış açısından faydalanmaktan da geri durmamış ve 1900’lü yılların başında Avrupa’da gördüğü bu çocuksu ilgiyi gizliden gizliye kabullenip işleyerek, 40’lı yıllarda yetişecek bir Avrupalı okur-yazar kuşağının ilgisini elde etmiştir.

Kökenleri ta 1607 ye rastlayan sömürge devrindeki göçmen edebiyatının öncülerinden John Smith (1579-1631), Roger Williams (1603-1683), John Eliot (1604-1690) tarafından kaleme alınan sömürge anıları ve kısa hikayelerle ilk olarak 1640 sonrasında Ann Dudley Bradstreet (1612-1672) in kitap olarak yayınlanan ‘Bay P. Salm Book – Körfez Mezmur Kitabı’ ile 1662 yılında yine ilk yayınlanan kitaplardan biri olan Michael Wigglesworth’un ‘Day of Doom-Kıyamet Günü’ adlı ilk kitapları ve hatta onlardan sonraki kuşaktan Amerikan toprağında dünyaya gelen ilk yazarlar arasında isimleri geçen Jonathan Edwards (1703-1758), John Wise ( 1652-1725), Benjamin Franklin (1706-1790) ve artık bir göçmen topluluk olarak geldikleri toprakları vatan olarak işlemeye başlayan kuşaktan James Otis (1725-1783), Samuel Adams (1722-18803), John Adams (1735-1826) ve meşhur demokrasi, özgürlük ve vatandaşlık bildirgesi yazarı Thomas Paine (1737-1809) ile aynı yıllarda yaşayan Phillip Freneau (1752-1803) ve Amerikan Edebiyat tarihinde Amerikan özgürlüğünün büyük yaratıcıları olarak anılıyor olsalar da daha çok politik kimlikleriyle öne çıkan George Washington, Thomas Jefferson, Alexander Hamilton, James Madison, ile Amerika kıtası hakkında yazılmış ilk destan olarak bilinen ‘The Columbiad’ ın yazarı Joel Barlow ve ‘Hail Columbia-Selam Columbia’ adlı ilk Amerikan şarkısının yazarı Joseph Hopkinson gibi ilk anı yazarı olarak bilinen John Woolman’a (1720-1772) kadar geriye giden bu klasik dönemin ilk ürünleriyle kısa süre içerisinde Amerikan edebiyatının o yaban görüntüsüne bir soyluluk eklenmiş; mesela Crevecour ile Baudelaire nezdinde dillendirilen bir yabanıl soyluluk üzerinden de bütün Avrupa’ya yeni bir edebiyatın gelişi haber verilmiştir.

Joel Barlow’un destanını yazdığı bu ‘Columbiad’ yada Colomb’dan miras kalan toprak artık Amerika’dır ve bu Amerika’yı ilk dönem kitaplarından okuyarak tanıyan onca Avrupalının ilgisinden sonra da tıpkı D.H.Lawrence’in söylediği gibi “…Amerikalıların Amerikalı olacağı, sanatsal açıdan da serpilip büyüyen bir yeni ülkenin var olduğunu haykırmanın…” zamanı gelmiştir…

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sadece klasik dönem ürünleriyle bile önemli bir Avrupalı okur kitlesine ulaşan Amerikan Romanı bu tarihten itibaren özellikle 1880 sonrasında 19.yüzyılın ortasına kadar süregelen püritan etkiden hızla sıyrılarak standart Avrupa epik algısını daha farklı bir doğalcılıkla anlatan farklı ürünlerin sergilendiği bir döneme girer.

İlkin toplumsal bir içselleştirmeyle tıpkı Amerikalı Yazar’ın ikiciliğine benzer biçimde kabul edilen ama bir yandan da içsel bir bıkkınlığa yol açarak tortulaştığı gözlenen püritanizm giderek bir kötülük imgesi olmaktan çıkacak ve fazlaca umursanmadan, toplumsal doku içerisinde neredeyse bulaşıcı bir nitelikmiş gibi görülerek reddedilecektir.
Daha çok 19.yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan aceleci ve hararetli devasa Amerikan ilerlemesi ile de çakışan bu dönemin romanı genel bir özellik olarak yeni bir yazın türünün ve Avrupa psikolojik Roman geleneğinin uzağında gelişen bir başka yeni anlatım tekniğinin keşfiyle tanımlanabilir.

1880’lü yılların sonuna doğru toplumsal gelişimle beraber büyük bir değişime uğradığı gözlenen bu dönem romanı aynı zamanda ilginç bir çeşitliliğe de kavuşur ve Mark Twain’le Henry James’in öncülük ettikleri Çağdaş Amerikan Romanı’nın ilk ürünleri art arda sökün eder.

Özellikle 1900’lü yılların başından itibaren hoşgörüsüz, püriten sınırların ötesine geçilerek realist ve naturalist (doğalcı) bir anlatıma kavuşan Amerikan Romanı, artık kesin bir gerçeklik sorgulamasına ve günümüze kadar gelecek olan şimdiye ve geleceğe tanıklık edici ve mahkum edici yapısına kavuşur.

Bazı temsilcilerinde Zola’cı ve Sosyalist eğilimler gözlenen ve Teodor Dreiser’in öncülüğünde başlayan bu dönem ve dönemin başat tarzı halindeki doğalcı anlatım Stewen Anderson’la prototip Amerikalının dış görünüşünün altında yatan tedirginliği zaman ve uzam bağlamında ortaya koyarken bazı temsilcileriyle de yeni keşfedilen bir içsellik ve bilinç dışı üzerinde gelişen başka bir anlatım biçimine yönlendirir Amerikan Romanı’nı.

Böylece Amerikan Romanın da önemli ve ayırıcı bir unsur olarak süre ve zaman dile gelmeye başlar. Bazen temel roman tekniklerine benzeyen, fakat çoğunlukla bu teknikleri aşan bir tarza doğru yönelişin izleri görülür. Bu dönem aynı zamanda Amerikan Romanı’nın birer kült haline gelen özelliklerinin kuşaklara özgü bir dönüşüme uğramasına, ortaya çıkan yeni ürünlerin daha az periferik özellikler taşımasına ve dile getirilen serüvenin Amerika üzerinden bütün dünyaya gönderilmek istenen birer ‘açık yanıt’ biçimini kazanmasına sahne olur.

Böylece Amerikan gerçeği hakkında birer açık yanıt olarak yazılan birçok roman bir yandan o garip Amerikan dünyasına cevap verirken bir yandan da Amerika üzerinden bütün dünyaya gönderilen birer kapalı yanıt-kod olma özelliği kazanır.

Örneğin Kafkavari bir sanrı ile bütün varlığını yazmaya adayan Thomas Wolfe neredeyse bütün eserlerinde Amerikalı bireyin gündelik hayatından yola çıkarak, kaleminin ucundan doğurmaya çalıştığı yaman bir Amerikan gerçeğinden hareketle hem modern dünyaya hem de çağdaş Amerika’ya ilişkin bir tablo oluştururken, dönemin idolü haline getirilen F. Scot Fitzgerald hayatıyla da denk düşen bir anlatımla romanlarında özelde Amerika’ya genelde ise bütün Batı’ya ait bir uygarlığın oldukça elverişli bir çağdaki (caz çağı) bütün değerlerinin çözülüp dağılmaya başladığını haber verir.

Doğalcı ve realist akımların baskın olduğu bu dönemin bir diğer özelliği de Amerikalı Romancı’nın belirli bir yapıyı esas alan yazım tekniğinden ziyade bireysel konumların ve siyasal tavır alışların farklılaştırdığı bir zemin üzerinde yazmış olmasıdır.

Sadece iki savaş arasında gelişen saf bir doğalcılığın paylaşıldığı, bununla beraber kişisel ayrışmaların ve özgün tavırların netlik kazandığı bu dönem romanlarının genel yapısı bu farklılıklardan etkilenmiş olsa da Batı’lı Roman geleneğinin dışında en ayırıcı özelliği, can yakıcı bir şiddet ve kabalıkla örülmüş, nesnel ve tarafsız yada kendinden taraf bir teknikle yazılmış olması ve yorumlamanın ötesinde daha çok işaret etmeyi-göstermeyi esas alan, anlamdan ziyade gerçekliğe odaklanan, fotografik hatta sinematografik ögeler barındıran genel bir tarza yönelmiş olmasıdır. Öyle ki, artık Amerikan Romanı kesin, keskin, hızlı ve sert bir biçimde yazılmakta ve sanki de yazılırken bile sonuna kadar yaşanan kişisel ve toplumsal hezeyanlarla dolu can yakıcı bir serüveni açığa vurmaktadır.

Örneğin gündelik hayatın anlık ardışıklığında insanın kayıp gittiği bir dünyayı transandantal-aşkın yankılanmalarla seslendirmek için ‘Kutsal Sığınak’ına çekilen William Faulkner bütün eserlerine yayılmış haldeki bir hümanist komediyi dillendirerek hem Amerika hem de Avrupa açısından neredeyse hiç bilinmeyen bir tarza yönelirken, kendinden sonra doğan ve kendisiyle birlikte yaşayan bütün bir kuşağın ‘kayıp’ bir kuşak olduğunu söyleyen Gertrude Stein realist yazınsal tekniğin de ötesine geçerek Amerikan Roman’ına hakim olan dili ve buna bağlı dil tekniklerini inceliyor, Sacco ve Vanzetti olayında hapse girecek kadar aykırı bir tarzı sürdüren John Dos Pasos gibi sosyalist eğilimli yazarlar ise konformist, futurist, ve kapitalist bir endüstri toplumunda insan davranışlarının anlamına yönelerek uçaklarla, trenlerle, radyo ve sinemayla ortaya çıkan yeni hareketliliği canlandıracak kadar nesnel bir anlatım ortaya koyuyordu.

Fransa’nın teklemiş sosyologu Jean Baudrillard’a göre gücün güç olduğu ve merkezin bütün cesamet ve vehametiyle Amerika’yı gösterdiği bu dönemin sonuna doğru, Gertrude Stein’in deyimiyle hem toplumsal hem de yazınsal anlamda gerçekten de ‘Kayıp’ bir kuşak şekillenirken, bu kayıp çağa uygun biçimde Amerikan Romanı’da her dönem şaşırtıcılığını koruyacak biçimde yeni yeni anlatım teknikleriyle değişip dönüşüyordu.
Amerikalı yazarın yalnızlığı ise daha farklı bir zaman ve daha farklı bir gerçeklik üzerinde devam ediyor, D.H.Lawrence’ın dile getirdiği o ‘Gerçek Amerikalı’ gibi kendi kendine oluşturduğu bir amansız koşuşturmanın acelesiyle daha fazla yalnızlaşıyor, şiddetli bir orjinin esir aldığı Amerikan Toplumunun kıyılarında gezinip duruyordu.

Amerikan Romanı’nın başta Avrupa olmak üzere dünya romanının neredeyse tamamını etkileyerek bir moda haline geldiği 1900 lü yılların başından itibaren klasik dönemdeki tanıklık eden romanın yerini de ifşa edici bir yeni bir tarz alıyordu. Daha 1880 den itibaren büyük bir hızla gelişen ve özellikle romanda ortaya çıkan bu ifşa etmeye dönük gelişim çizgisi 20. yüzyılın ilk çeyreğine ve hatta ikinci yarısına kadar sürmüş ve oldukça verimli bir zamana rastlamıştır.

Çağdaş Amerikan Romanı’nın doğuş çağı da diyebileceğimiz bu dönemde yazan pek çok romancı, aynı zamanda Amerikan Romanı’nın Altın Çağı’nın romancıları olarak tanınmışlardır. 19. yüzyılın son çeyreğinde başlayıp 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren ve sonrasında çağdaş Amerikan Edebiyatının bir anlamda da kimsesiz yazarlarına kadar ilerleyen bu süreç içerisinde hikâyedeki başarılı çıkışlara rağmen, hayatın bütün karmaşasını yansıtan ve insanoğlunun en karanlık ve en umutsuz yönlerini açığa vurmaya çalışan oldukça yüklü bir roman gelişimi yaşanmıştır.

Amerikan Romanı’nın bu yüklü çıkışını haber verenler arasında W.D.Howels, A.Bierce ve S.Crane ile yine bu kuşağın en sert eleştirmenlerinden sayılan F.Norris ve Amerika’nın Proust’u olarak nitelendirilen H.James’in bazen günceli trajik olanla birleştiren, bazen barındırdığı trajediyi mizahla besleyen kurgusal anlatımlarının yeri oldukça önemlidir. Öyleki, sonrada psikolojik ögelere yönelerek gerçekçi tarzdan uzaklaşmış gibi görünse de, aslında bir başka tarz olarak gerçekliğin psikolojisine ağırlık veren H.James’ile ‘An American Tragedy-Bir Amerikan Trajedisi’ adlı romanıyla yeni bir kuşağın önünü açan T.Dreiser gibi yeni yazarları ilk kuruculardan sonra gelen İkinci Kuşak öncüler arasında sayabilmek bile mümkündür.

Birinci Büyük Savaşın sona ermesi ile birlikte bu öncü kuşağın açtığı yoldan ilerleyen çağdaş öncüler için oldukça elverişli bir ortam oluşmuş, Birleşik Devletlerin kısa süre içerisinde elde ettiği iktisadi ve siyasi gelişmenin aksine Amerikalı Romancı’da bunun tam aksi bir tepki şekillenmeye başlamıştı. Amerikan Toplumunun kıyısında bir yerlerde duran Amerikalı Romancı için hiçte yabancı olmayan bu hâl giderek yoğun bir karamsarlığa, içinden çıkılmaz bir nihilizme ve bütün yerleşik değerlere karşı buruk ama bir o kadar da sert ve şiddet dolu bir yönelime neden olmuş, öncülüğünü S.Anderson’un ‘Winesburg Ohio’ adlı romanı ile S.Lewis’in ‘Babbit’ adlı romanlarının yaptığı, gündelik Amerikan gerçeği içerisinde kıstırılan ve nedensiz bir saçmalığa adanan insan varlığının sistem içindeki gizli umutsuzluğu yazıya dökülmüştür.

Bu kara edebiyatın en seçkin yazarları her biri kendine has havasıyla adete farklı birer akım gibi gelişen birçok yazarla belirginleşmiştir. Öncü kalemlerden John Dos Pasos ile Güney’in büyük kalemlerinden William Faulkner bir yana, hem yaşamsal hem de yazınsal tarz olarak alışılmadık bir biçem ortaya koyan Ernest Hemingway’in yanı sıra daha genç kuşaktan Thorntorn Wilder, Thomas Wolfe, John Steinbeck, Erksin Caldwell, James T.Farrel, William Saroyan, Carson Mc. Cullers, Truman Capote, Edith Wharton, Ellen Glasgow, Willa Cather, gibi birçok yazar ve romancının çıkışlarıyla daha da zenginleşen bu dönemin bir başka özelliği ise P.S.Buck, Louis Bromfield’in gibi farklı etnik kültürlerden esintiler taşıyan yazarların romanlarıyla Margareth Mitchel’in romantik bir kurguya dayanan ‘Gone With the Wind-Rüzgar Gibi Geçti’adlı romanı ve Zenci yazarlar kuşağının önemli ismi Richard Wright’ın Güney’in sorunları ile ırk meselelerine açılan romanlarını bir araya getirmeyi başaran dal budak salmış çeşitliliğidir…
(Devam edecek)

NOT: Amerikan Romanı’nın başlangıcından günümüze kadar olan serüvenini genel bir inceleme dahilinde konu edinen bu çalışmanın kısa girişi ‘Kitap Haber’ dergisinin Aralık-Ocak 2005 Tarihli 27. sayısında yayınlanmıştır.
1950 sonrasının konu edileceği 2. yazı ile devam edecektir.

Osmanlı’da Telif ve Tercümeye Dair –Kısa Bir Bakış

İbaretsüz hikayet eylemişler Nihayetsüz bidayet eylemişler Sanâ’at gerçi kim yogıdı hergiz Velî her lafzıyidi bikr bir kız… (Yazıcıoğlu Mehmed) Eski Türk Edebiyatı Toplantı Dizisi 14 yıldan beridir Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları adı altında düzenlenen Eski Türk Edebiyatı Çalıştayı – kitaplaştırılmış haline verilen isimle de, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları’ nın 9. Toplantısının konusu ‘Metnin Halleri; Telif …

Osmanlı’da Telif ve Tercümeye Dair –Kısa Bir Bakış Read More »

J.Baudrillar’dan U.Eco’ya Bir Simülasyon Olarak Zaman ve Yalan…

Hayretin alabildiğine küçüldüğü bu zamanda, şaşkınlık, varlığın metropol hatta megapol ölçüsündeki cesameti kadar büyüyecek ve öncelikle tanınamayan ölçülerin tanıtıcı kılavuzları tanınmak zorunda kalınacaktır. Zira bu zamanda hakim olan yegâne ölçü, koyu, kalın ve ağır bir duyarsızlıktır ve bu duyarsızlığın kalıplarıyla davranmak ta ayrıcalıklı olmak için bir garanti hükmündedir.   Günceli yaşama baskılarının gönüllü uygulayıcıları olarak, …

J.Baudrillar’dan U.Eco’ya Bir Simülasyon Olarak Zaman ve Yalan… Read More »