Sedat Palut

Semih Kaplanoğlu

Bağlılık Aslı

Oscar’a adaylığı ve modern- gelenek çatışmasına yaptırdığı göndermelerle çok tartışılan Semih Kaplanoğlu’nun Bağlılık-Aslı filmi vizyonda. Film yeni doğum yapmış ve iş hayatına yeniden dönmek isteyen bir annenin yaşadığı iç çatışmayı ve dönüşmeyi başarılı bir dille anlatıyor. Türkiye hızlı değişen bir ülke. Özellikle sosyolojik olarak. Türkiye, 20. yüzyılın ortalarında hala köy toplumuydu. Sanayi ve hizmet sektörü …

Bağlılık Aslı Read More »

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa

Edebiyat okuruyla var olan bir metindir. Okur, okuduğu romandaki ve öyküdeki karakterin içindeki ruh hali ile hemhal olur, onu içselleştirir. Peki edebi karakterlerin terapi tarafı… Bu mümkün mü? Okurların yazarların dünyasıyla sorunlarına çare bulması… Bunu düşündüren bir kitap yayımlandı yakın zamanda. Psikolog Mine Özgüzel’in yazdığı “Edebiyat Terapi” adlı kitabıyla edebiyatı mesleğiyle nasıl dost hâline getirdiğini, …

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa Read More »

Kimlik Kuyusu

 Prof. Dr. Hüsrev Hatemi Tıp doktoru olmakla beraber, biz onu daha çok şiirlerinde ve sosyal olaylara duyarlığından ve tarihe getirdiği ilginç yorumlarından tanıyoruz. Kendisiyle yakın zamanda Dergah Yayınları’ndan çıkan “Kimlik Kuyusu” kitabına dair konuştuk.   -Hüsrev Hocam “ülke bunalımı ve köklerle bağlantıyı kesmede 1. ve 2. Dünya savaşlarının önemli bir payı vardır,” diyorsunuz kitabınızda. Malumunuz …

Kimlik Kuyusu Read More »

“Yaniya Efendim, Sizin Anlayacağınız Bütün Çingenelerin Adı Rom’dur.”

 Can Yayınları yakın zamanda “Miras” başlığı altında yayımladığı eserlerle bugünün okurlarını unutulmaya yüz tutmuş romanlarla yeniden buluşturmaya başladı. Yakın zamanda yayımlanan Osman Cemal Kaygılı’nın yazdığı “Çingeneler” romanı bu miraslardan birisidir. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını konu edinen roman, o dönemin dilini, sosyal dokusunu başarılı bir dille anlatıyor.

 

Fransız İhtilali’nin etkisiyle tüm dünyaya yayılan milliyetçilik, bunun akabinde imparatorlukların dağılması tüm dünyayı yepyeni bir durumla karşı karşıya bıraktı: Azınlıklar. Milliyetçiliğin etkisiyle asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıya kalan azınlıklar, mümkün mertebe bulundukları mekânı terk edip, göç etmişlerdir. Bulunduğu yerde kalamayan, gittiği yerde de sıkıntılar çeken azınlıklarla ilgili tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 20. Yüzyılda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğunluğunu Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler oluşturmaktadır. Fakat bu süreçte ihmal edilen bir azınlık grubu var: Çingeneler.

Peki, bu çingeneler kimdir, nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşamları nasıldır, neden hâlâ azınlık durumundadırlar? Buna benzer çok sayıda soru sormak mümkün.

Çingeneler göçebe bir topluluk. Bu göç hikâyesinin tam olarak nerede başladığı bilinmiyor. İslam Ansiklopedisi’nde İsmail Altınöz Çingenelerin bu durumunu şöyle ifade ediyor: “19. Yüzyılın sonuna kadar Çingenelerin Mısırlı olduğu kabul edilerek Batı dilinde Kıpti: Mısırlı anlamına gelen gypsies, egyptian ve gitano gibi isimlerle anılmışlarsa da yaklaşık iki asırdan beri devam eden dil çalışmaları neticesinde onların Hindistan kökenli bir kavimden geldiği fikri ağırlık kazanmaya başlamıştır.”

Tarihi kaynaklar Çingenelerin göçmelerinin temel sebebi olarak Hindistan’da Mısır’da baskılara rağmen yerleşik hayata geçmemelerini gösteriyor. Çingeneler ismi geçen ülkelerden hareket ettikten sonra Romanya üzerinden Balkanlara gelmişlerdir.

Peki ya Anadolu’da?

Göç ettikten sonra Çingenelerin Anadolu’daki durumlarını açıkça belirten çok sayıda tarihi kaynak var. Osmanlı Devleti döneminde vergilerini vererek, zanaatla ilgilendikleri biliniyor. Fatih ve Kanuni döneminde Çingeneler ile ilgili hukuki düzenlemeler yapılmış. Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde çıkan isyanlarda Çingeneleri göremiyoruz.  Devlete sadık olarak yaşamışlar. Osmanlı döneminde daha çok zanaatla uğraşmakla birlikte günümüzde müzisyenlik, çiçekçilik ve falcılıkla hayatlarını idame ettirmektedirler.

Şunu ifade etmekte fayda var. Çingeneler ötekileştirilmiş bir topluluk. İnsanların güvenerek yaklaştığı bir yaşam biçimleri ve insan ilişkileri yok. Bu güvensizlik durumunun hem onları ötekileştiren insanlardan hem de Çingenelerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Çingeneler 21. Yüzyılda da göçebeliklerine devam ediyorlar. Ama gizli kalan ve ötekileştirilmiş yaşamları merak ediliyor. Akademik anlamda onları inceleyen çalışmalar olsa da genel okur kitlesine hitap eden çalışma sayısı oldukça az. Bu merakı gideren bir roman yayımlandı yakın zamanda. Can Yayınları’nın “miras” başlığıyla yayımladığı Çingeneler isimli roman Osman Cemal Kaygılı tarafından yazılmış.

Yazardan kısaca bahsetmekte fayda var. Cemal Kaygılı 1890’da İstanbul’da doğmuş, öğretmenlik yapmış. Mahmut Şevket Paşa suikastına karıştığı için birçok yazarla birlikte tutuklanarak Sinop cezaevine gönderilmiş. Geçimini sağlamak için çok farklı işlerde çalışmış.

Roman, 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde, edebiyat dünyasında sık rastlanan bir durum olarak 1935’te tefrika edilmiş. 1939’da kitap haline getirilmiş. Roman 1942’de Cumhuriyet Halk Partisi Roman Ödülü’ne layık görülmüş.

Çingeneler romanında iki dost var. İki bölüme ayrılan romanda bu dostlar yaşadıklarını kendi ağızlarından anlatıyor. Peki, bu iki dost neler yaşıyor?

Zamanında çok samimi olan bu arkadaşların muhabbetleri İrfan’ın Çingene kültürünü, müziğini tanımasıyla bozulmaya başlar. Çünkü İrfan, Çingenelerin ortamına girip onlarla çok sıkı vakit geçirmeye başlayıp, gönlünü çingene bir kıza kaptırır.  Kız bir süre sonra ortadan kaybolur. Bu iki eski dost, gelgitli ilişkileri içinde bu kızı Çingeneler içinde aramaya başlar. Roman, Çingeneler dünyasındaki bu arayış üzerine kurulmuş.

Roman, dönem İstanbul’unun eğlence hayatından, sur çevresindeki çingenelerin hayatından bölümler aktarması, onların günlük hayatının detaylarını, onlara özgü dile vakıf bir şekilde anlatması adına oldukça önemli.

Romanda çingenelerin örf ve adetlerini, kendi içlerindeki kültürel farklılıklarını, kendilerini dışlayan toplumla ilişkilerini irdelemiş, Cemal Kaygılı. Bu anlamda romanda önemli sosyolojik tespitler var.

Romanın en keyifli ve öğretici yanlarından birisi çingene diline dair söylemler ve yazarın bunu okuru aydınlatıcı bir şekilde paylaşmasıdır. Cemal Kaygılı’nın Çingene diline ne kadar vakıf olduğunu bilmiyorum fakat romandaki söylemler, şiirler, şarkı sözleri kahramanların kullandığı dil oldukça keyifli. Dile dair paylaşımlarını sayfalar arasına serpiştirmiş yazar, fakat okur olarak bunu sıkıcı bulmadığımı ifade edebilirim. Romanda aşağıdaki diyaloğa benzer ifadeler var.

“Yaniya efendim, sizin anlayacağınız bütün çingenelerin adı rom’dur. Ne yana gitseniz, çingenelerin hepciğine Rom denir. Çingene adı sonrada uydurmadır.”

“Ya Todi ne demek?”

“Todi de çingene demek. Ama sanırım o da sonrada konmadır. Bizim aslımız Rom’dur. Ve ki konuştuğumuz dil Romca’dır.” (S.35) 

 Çingeneler romanı, 20. Yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un kenar mahallesinde ötekilerin eğlenceli yaşamını konu edinen başarılı bir roman. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını merak eden okurlar için, önemli roman.

İstanbul’un Çağrısı

İstanbul tarihin en eski şehirlerinden birisi. Bu da onun yaşanmışlıklarını artırıyor. Yaşanmışlık iz bırakmaktır. Bu izin hangi gönüllere dokunduğu ise tarihin eskitemediği sayfalarında yer alıyor: Roma, Bizans ve Osmanlı.

Tarihi romanlar yazmayı seven Ayşe Kara, bu önemli şehrin dönüm noktasını, İstanbul’un fethini anlatan bir roman yayımladı yakın zamanda: İstanbul’un Çağrısı. İstanbul’un kendisinin kaderi olduğunu söyleyen yazar ile fetih sürecini, roman ile ilgili okumalarını, Bizans’ı, dönemin toplumsal durumunu konuştuk.

 

*İstanbul’un Fethi ile ilgili birçok kitap yazıldı, film, belgesel çekildi. Bu mevzuyu sizin gündeminize getiren olay ne oldu ne oldu da İstanbul sizi yazmaya çağırdı?

İstanbul ruhu, masalı olan bir şehir. Masal şehir… İstanbul’a aşık biri olarak onun tarihi, Romalı, sultanlı zamanları, onun için verilen savaşlar her zaman ilgimi çekti. Bu sadece bir şehrin fethi değil, evrensel etkileri olan bir yeryüzü hikayesi.  “Coğrafya kaderdir. Ben de bir İstanbullu olarak kendimce onun masalını anlattım, şarkısını söyledim. Dünya durdukça İstanbul’un masalı anlatılacak, şarkısı söylenecek gibi.

 *Romanı okuduğumda şunu fark ettim. “İstanbul Çağrısı” romanı için önemli okumalar yapmışsınız. Bu okumalarınızdan bahseder misiniz?

Evet destanlardan, menkıbelere, İslam Tarihine, Kilise Tarihine, Roma tarihinden Osmanlı tarihine, dönemin klasik şiirinden halk edebiyatına geniş bir yelpazede ve çapraz okumalar yapmaya çalıştım.  Osmanlıyı, Roma’yı anlamak, fetihler dönemine dair bir dil kurmak, iletişim çağında yazarak bilek kuvveti ile dönen bir dünyaya nüfuz etmek bunu gerektiriyordu.

 Şehirlerin Kraliçesi o günün dünyası için ne ifade ediyordu? Onun için neden bunca savaş verilmişti? Şu kavramları da anlamak istiyordum: Gaza, Cihat, şehadet nedir? Zira bu savaş aynı zamanda Dinler, medeniyetler ve kültürler karşılaşmasıydı.

Bu okumaları yaparken çok şey keşfettim ama beni en çok mutlu eden İstanbul aşığı ruhdaşlarımdı. Aradan gecen onca zamana rağmen İstanbul’un hikâyesi çoğalan bir ilgi ve heyecanla halen yazılmaya devam ediyor… Kimi bir şehri, tarihini, havasını, suyunu sevmek diyordu. Kimi bir şehre, kimi imgeye âşık olmak diyordu.

Mesela Cambridge Üniversitesi’nden bir tarihçi, Roger Crowley, “1453 Son Kuşatma” kitabında esaslı bir ilgi ile, Müslüman fatihlerin fetihlerinin başlangıcına uzanan fevkalade bir çalışma yapmış.

Tabii bu okumalarda/kaynaklarda İstanbul eksenli düşmanlıklar da çok güçlüydü. Örneğin Babinger, beş yüz sene öncesine, Fatih’e sıkı bir düşmanlık sergiliyordu.

Olay mahalline dönersek herkesin bildiği gibi Fetih günlüğü Sur içinden tutuldu, savaşın detayları “karşı tarafın” gözünden anlatıldı. Bunların başında Nikola Barbaro geliyor. İmparator’un naibi Françes, Galatadaki Ceneviz kolonisinin yöneticisi v.s gibi isimler birebir şahitlerdi.  Benim bu şahitlerin yazdıklarından okuduğum, “savaşmak ve kazanmak” mubahtı. Kaybetmek elbette hüsrandı ama bu şahitler İmparatordan da samimi bir saygıyla bahsediyorlardı; hakkıyla savaşmış şerefi ile kaybetmişti.

Bu şahitlerin satır aralarında Sultan Mehmed’e küfrederken bile kıskançlıkla karışık takdir ve hayranlık vardı.  “Tarihteki muhasaraların en muhteşemi” ile fethe hazırlanmıştıGökler gibi gümbürdeyen sadece Şahi toplar değildi. Osmanlıların haykırışlarından göklerin nasıl çatlamadığına şaşıyordu Barbaro. Bir şafak vakti gemilerin karşı tepelerden Haliç’e doğru süzüldüğünü gördüğünde ise şöyle düşünüyordu. “Artık inanıyorum bütün masallar/ kurt masalları gerçektir.

Maalesef elimizde Babürşah’ın fetih günlüğü gibi Fatih’in bir fetih günlüğü yokKıvami, Kritovulos, Tursun Bey gibi çağdaş Osmanlı tarihçileri İstanbul’un fethini Fatih’in tarihini anlatırken ele almışlardı. Ama bunlarla başka bir kaynakta rastladığınız bir cümleyi birleştirdiğinizde çok şey söylüyorlardı. Bilhassa Kivami, Fatih, fetih ve o günün yönetici zümresinin zihin dünyasını çok iyi resmediyordu.  

Fatih Sultan Mehmed’i herhalde en iyi ifade eden kendi dikte ettirdiği “Kanunname” ve yazdığı şiirler ve onun için yazılan kasidelerdi.

Bu kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’un Çağrısı sayfasında yayınladık.

İstanbul geçmişten günümüze herkesi büyülemişti. Hristiyan hacılardan Müslüman seyyahlara, Prokopus’tan Tursun Bey’e satırlarından hayranlık akıyor, güzelliğini tarifte aciz kalıyorlardı.  

Aslını isterseniz bir roman için muhteşem bir malzemeydi İstanbul’un fethi. Fatihin tutkusunu, Konstantin’in kaygısını, şehrin içinde mahsur hemşehrilerimin yüreklerinin titreyişini hissedebiliyordumTopların gümbürtüsü, kılıçların şakırtısı ve şehri saran binlerce asker… Evinizi, hayatınızı kaybetmek, esir ve sürgün olmak…  Karşı kıyıda; Üsküdar’da oturan sık sık karşılaştığınız alışveriş yaptığınız insanlarla şimdi savaşmak.  Bizans tarafındaysanız kaybedeceğinizi biliyorsunuz ama bu şehir başka bir şehir değil. Meryem’in şehri. Bir yandan da kuvvetli bir inanış var. Cenabı hak Meryem’in şehrini korur.

 Tabii ki önce yazılanlardan biraz farklı olmalı, hikâyenin derdi sadece suru aşmak; duvar yıkmak olmamalıydıZeminin o günkü anlayış ve hayat üzerine bir kurgu olmasını istiyordumDevşirmeler/ yeniçeriler müthiş bir faktördü. Bir yeniçeriye bana hikayeni anlat dedim, müthiş bir hikâye anlattı bana. Bir yandan yazarken bir yandan durmaksızın araştırıyordum. Bu araştırmalara kumaşlar, çiniler, minyatürler de dahildi. Minyatürlerde günlük hayata, savaş sathına müthiş ait detaylar vardı.

 Mesela Fatih dönemi sanatını araştırırken şunu keşfettim. Sarayların meşhur rengi güvez İstanbul’un fethinden sonra neşv-ü nema ediyordu sanatımızda.  Sanki Roma’nın moru (erguvan) ile Osmanlı’nın alı birleşmiş de mora bakar kırmızı; güvezi yapmışlardı. Bunu keşfettiğimde Fatih’in Baş nakkaşı bir roman kahramanı olarak hikâyeye girdi. Ve tabii Sultan da iki medeniyetin temsili olacak yeni bir renk bulmasını emretti Baş Nakkaş’ına.

Bu süreçte mükemmellik kaygım olmasa Fatih dönemine ait bir seri kitap herhalde çıkardı. Tabii ki efsaneye dönüşen bir adamın röntgenini çektim diyemiyorum ama ona yaklaştığımı düşünüyorum ki zaten Sultan Mehmed’ i Fatih yapan süreç bundan sonra başlıyor.

Konstantiniyye birçokları için bir şehirden daha fazlasıydı. Doğu ile Batının buluştuğu noktaydı. Bütün yolların kendisine çıktığı liman şehri, dünyanın antreposu.

Büyük Konstantin M. 330 da şehri Roma’nın yeni başkenti yaptığında ise artık dünyanın gözdesiydi; Şehri bir gül demeti gibi yeniden imar etmiş Hristiyanlığın başkenti yapıp Meryem’e adamıştı.

Ve İslam ile birlikte Meryem’in şehri Hz.  Peygamber’e müjdelenmiş, bu müjde ile müslümanlar gözlerini Konstatiniyye’ye çevirmişti.  Peygamber buyruğu La ilahe illallah deyin; İran, Bizans sizin olacak” idi.

Artık Müslümanlar duvarları kerpiçle örülmüş, hurma dalları ile örtülmüş mescitlerde ve evlerde, Ayasofya’ya sahip olup yerleri, yolları bile mermer döşeli Konstantiniyye’yi fethetmeyi hayal ediyorlardı

 Ve sonra da Türklerin Kızıl Elma’sı olmuştu Konstantinapol/ Konstantiniyye.

Bugünden bakıldığında ise Peygamberin mesajının/ müjdesinin gerçekleştiğini görmek hakikaten heyecan vericiydi. Tabii bu durumda Hz. Peygamberin kıymetli hadislerini araştırmak gerekti. Hadis sahihti. Araştırdıkça konu açılıyordu. Hz.  Peygamber çağdaşı Roma İmparatoru Heraklius’a birden fazla İslama davet mektubu göndermişti.

Birden hikâye bir çağrıya dönüştü. Tarihi kaynakların aktardığına göre Heraklius, kutlu mektuba hürmet etmiş, göğsünde tutmuştu. Bu noktada kutlu mektup romanın kilit noktası oldu. Ve kurmaca devreye girdi.  

 Romanı yazıp bitirdikten sonra bugün konuşmak kolay ama gerçekten de kalbim çırpınıyordu. Altından kalkamamaktan korkuyordum; bir yandan yabancısı olduğunuz bir dünya, bir yandan kaynakların üzerinizde (savaşölüm) üzerinizde yaptığı yıkıcı etki ile de baş etmeniz gerekiyordu.

 *Okumalarınızda dönemin toplumsal yaşamında sizi etkileyen herhangi bir olayla karşılaştınız mı?  

Çok ilginç şeyler var tabii.  Zira tarihin kendisi başlıbaşına bir olaylar dizimi. Ama en çok ilgimi çeken duya duya artık yadsıdığımız birlikte yaşama kültürü, din ve vicdan hürriyeti. Ve gerçek anlamda karşıdakine saygı!

 Osmanlı devleti, “birlikte yaşamak” şahikası. Bilhassa saraylar, yönetici zümre Birleşmiş milletler numunesi gibi…

Geleceğin Fatih’i böyle çok dilli, çok dinli, çok renkli bir ortamda büyümüştü. Mesela müteferrikalar denen bir gurup var. Bunlar Osmanlı’ya bağlı Vasal devletlerin prensleri veya komşu beyliklerin beyzadeleri. Bazıları zoraki misafir olan rehin prensler.  Bunlar sefer esnasında Sultanla at süren, ava çıkan satranç arkadaşları. Şehzadelerin ders, oyun arkadaşları. Osmanlı devletinde yetiştiriliyor, dil öğreniyorlar ve kendi ülkelerinde yönetime getiriliyorlar. Kazıklı Woyvoda bunlardan biri

 Fatih’in üvey annesi Prenses Mara’nın maiyetinde keşişleri ve ibadet ettiği şapeli var. Mara bir Sırp Prensesi olmakla birlikte anne tarafından Trabzon Rum İmparatoru Kommes’ların kızı. Daha sonra Fatih zamanında Balkan ve Avrupa siyasetinde çok etkili, Fatih’in gözü kulağı. Patrikhanede görev alacak patrik onun onayı ile atanıyor v.s.

Bu okumalarda gördüğüm devşirmelerin ise her biri başlı başına bir hikâye.  Mesela Kanuni döneminde 14 yaşında esir alınmış ve Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiş Ciğalızade Sinan Paşa.

Paşa’nın 56 yaşında iken, kırk küsur sene sonra İtalya açıklarında bir gemide annesi ile kısacık bir kavuşması buluşması var.

Sarıklar kaftanlar içinde Kanuni’nin Kaptan-ı Deryası; bir Osmanlı Paşası, farbalalar, danteller ve göz yaşları içinde İtalyan bir anneBu sahne beni üç gün göz yaşı ile ağlattı. Sinan Paşa babası ile esir alınmış, babası dönmüş ve muhtemelen oğlunu gönüllü bırakmıştı. Çünkü çarpışırken şiddetli, sulh içinde iken harikayız.

Bir yeniçeri,Türkler kimdir bunları nasıl yenersiniz’ diye hazırladığı raporda şöyle söylüyor: “Herkes mal toplar, Türkler adam toplar. Nehir denize nasıl karışıyor ve kayboluyorsa milletler Türklere böyle karışıyor, kayboluyorlar.”

 Mesela bir ismin önünde “sarı” sıfatı varsa bu genellikle sonradanTürk” olmuş, bir devşirmedir. Bu da yakaladığım çok hoş bir ayrıntıydı.

 Sosyal hayata dönersek, dönemi en kanlı canlı resmeden Cem Sultan’ın emri ile toplanan Sarı Saltık Menkıbeleriydi. Kültür tarihi açısından bulunmaz bir hazine Saltukname. Bilirsiniz neyi anlatırsanız anlatın, bu sizin ve zamanınızın bakış açısıdır. Osmanlıların dünya görüşleri, yaşayışları dünya bilişleri var burada. Dünyayı çok yakından takip ediyorlar, dünya ile müthiş irtibatlılar. Amazonlara, “Kız Han illeri “ne bile gidiyor Sarı Saltık.

 Yüzme bilmeyen roman kahramanlarımın kendilerini surlardan suya atarken bellerine bağladıkları su kabakları, deri tulumlar hep Saltukname’den yakaladıklarım.

 Bütün bu okumalardan sonra geriye dönüp baktığımda bu coğrafyada, Diyarı Rum’da kutlu bir hikâye, ilahi bir kurgu gördüm. Osmanlı, Mevlanaların, Yunusların, İbni Arabilerin, Konevilerin, buluştuğu kutlu bir vaktin meyvesiydi.

 Menkıbe diye okuduğumuz Diyarı Rum’a götüren kandillerin gerçek olduğunu gördüm. Önemli bir kaynakta bir mutasavvıf şöyle diyordu:

“Ben de bu topraklara Diyarı Rum’u gösteren o kandilin ışığında geldim.

 Ümit ederim ki günün birinde “hiç kimse” olan isimsiz bir dervişi yazabilirim. Bu dervişler taşlık arazileri temizliyor, toprağı İslam yurdu kılıyorlar; müslim, gayri müslim demeden gelene geçene hizmet ediyorlar, gönülleri fethediyorlar. İbni Battuta dünyada bir Pekin’de bir de Türkler ‘de böyle hizmet gönüllüleri gördüğünü söylüyor.

Bana çok ilginç gelen bir şey de ölümü hakikaten bir yeni bir hayata geçiş olarak idrak etmeleri, ahirete yakinen inanmaları… Ölümü yiğitçe göğüslemek bir onur meselesiydi onlar için.

 *İstanbul fethi ile ilgili bizim anlatılarımız, filmlerimiz genelde İstanbul’u fethetmek üzerine. Fakat şunu kaçırıyoruz. Karşı tarafta da yüzyıllardır burada yaşayan bir topluluk var: Bizans. Biz Bizans’ı Öteki’leştirerek değerlendiriyoruz. Ne yazık ki günümüz Bizans eserlerine bakış açımız da bu şekilde. Siz romanınızda bunu aşmaya çalışmışsınız. Ötekileştirme konusunda ne söylersiniz, romanın başına oturmadan önce neler düşündünüz bu konu hakkında?  

İstanbul’un fethi neden kıymetliydi bunu sorduğumuzda nasıl düşünmemiz gerektiği meydana çıkıyor bana göre. Biz büyük bir kıymete, Roma’ya varis olduk.

 Ben ne zaman bir Bizans/ Roma eseri görsem PeygamberimizinRum’un kırmızı köşklerini görüyorum” hadisi şeriflerini hatırlarım. Onlar bana bir peygamber hatırası gibi gelir. Okşar severim o taşları. Büyük Konstantin’e karşı bir muhabbet sezerim.

Ve ben bu şehrin her gününü olduğu gibi dününü de seviyorum. Romalılar benim hemşehrilerim. Hemen hemen bütün imparatorlarını bilirim. Örneğin dünya tarihinden bir şey okuyorsam hemen bu tarihte kim vardı tahtta bizimkilerden, diye döner bakarım.

 Romanı çalışırken yaptığım okumalar, ilginç bir şekilde Romalıları işaret ediyordu. Bir gün bir kitapçıda beklerken elimi raftan bir kitaba uzattım. Ne olduğunu bilmiyordum, sadece beklemekten sıkıldığım için herhangi bir kitaba bakmak istemiştimVe o sırada Peygamber Efendimizin mektubunu bir roman unsuru olması hakkında tereddüde düşmüştüm. Kitabı açtığımda önüme gelen sayfada peygamberimizin Heraklius’a gönderdiği mektup anlatılıyordu. Bunun gibi birçok işaret beni Rum suresine yönlendirmişti.

 Rum Suresinde çok ince bir şey vardı. Rumların yani Ehl-i kitabın İranlı müşriklere karşı kazandığı zafer Hz. Peygamberin ve müminlerin kalplerini ferahtacak bir unsur olarak anlatılıyordu bu surede. Bu müthiş sarsıcı bir şeydi. Buradaki inceliğe dikkat çekmek isterim.

 Osmanlı ne ile anılıyor bugün? “Pax Ottomana,” Ama bu aslında İslam hukuna dayanıyor Osmanlı Barışı dediğiniz şey. Bizans eserlerinden bu denli rahatsız olanların Hz. Ömer’in Kudüs Patriği ile olan diyaloğunu hatırlamaları gerek.  

*İstanbul romanınınız kahramanları arasında yer alıyor. İstanbul gibi bir şehri roman kahramanı yapmak, kaleminizde bir korku unsuru oluşturdu mu?

Mekânın ruhuna inanan biri olarak beni bu hikâyeyi anlatmaya kuvvetle iten nedenlerden biriydi bu.  Kendisi için onca can verilirken toprağı kanla yoğrulurken acaba İstanbul ne düşünüyordu?  

Bu sırada İstanbul acaba kimin tarafındaydı kalbi kimden yanaydı diye düşünüyordum. Sanırım bu düşünce onun kendi hikayesininin anlatıcısı ve bir karakteri olmasında etken oldu

 Hristiyanlığın ilk başkenti olan ve Meryem’e adanan şehir, Sultan Mehmed 21 yaşının bütün tutkusu ve İslam Başkenti vaadi ile tekbirlerle yeni bir solukla kapılarına dayandığında ne hissediyordu?  Galiba bundan korkmadım ama ne kadar konusacak ne kadar yansıtacak bu bir sorun oluşturdu. Sadece şehir konuşsa bu bir destan, epik bir şey olacaktı. Oysa ben ayağı yere sağlam basan bir hikâye istiyordumBu nedenlerle de fantastik öğeleri olabildiğince az kullandım.

 *İstanbul’un fethini anlatan bir romanda sonucu belli olan bir hikâye, “İstanbul Çağrısı. Fakat hem kurgu hem de dil başarısı ön plana çıkıyor burada. Okur, merak ederek okuyor. Romanınızın kurgu ve dili hakkında ne söylersiniz?

 Teşekkür ederim. Bunun sancısını çekmenin karşılığında Allah’ın lütfu diyelim.  Zira başlangıçta ki handikapların biriydi bu; sonu belli bir hikâye.

*Fetih sürecinde romanınızda Osmanlı tarafında Şeyhler ve Bizans tarafında Ruhbanlar var. İstanbul bir anlamda din üzerine inşa edilmiş bir şehir. Haliyle bu dinlerin gölgesi romanınıza nüfuz etmiş. Sizce dinin gölgesi olmasaydı nasıl İstanbul içinde yaşıyor olurduk?

Evet zamanın dili bu. Din adamları İmparatordan, Sultandan bile güçlüler diyebiliriz. Zaten Sultan da İmparator da ikisi de Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak kabul ediliyor.

İnsan yazarken düşünüyor, bir roman ne kadar dindar olmalı?

Cevabınız şu, hayat kadar…

Kaldı ki ben zaten Müslüman zihnin tasavvuruyla bir şeyler üretiyorum. Bu doğal bir dışavurum. Dünyevi veya semavi, din temel bir sosyal olgu. Dindışılık bile bir inanç biçimi.

Ama şunu söyleyebilirim eğer dinin gölgesi olmasaydı bugün İstanbul silueti dediğimiz siluetden yoksun; kubbelerin, minarelerin belirlediği Ayasofya’nın, Sultanahmet’in olmadığı bir İstanbul’da yaşıyor olurduk.  Daha  kavgasız daha hoş görülü bir hayat yaşıyor olurduk, hiç sanmıyorum.

Aşk Ölsün Mü?


Sevmek ve sevilmek üzerine kurgulanmış trajikomik bir hayat hikâyesi.

Kepçe kadar yüreğiyle, kaşık kadar haline bakmadan hayat denen bu kazanın altını üstüne getiren bir kadın.

Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılanlar mıdır?

Yağan yağmurun sevmekle, sahile vuran dalgaların aşkla, rüzgârda dalgalanan başak tarlalarının sevilmekle alakası var mıdır?

Durup hatırlamak ya da hatırlayamamak nasıl karşılık bulur?

-Barış Dinçel-

 

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungana’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

 

21.Yüzyıl insanın en temel durumu, buna sorun mu demek gerekir bilemiyorum, yalnızlığı ve hayata tutunamamasıdır. Modern insanın gittikçe yalnızlaştığını düşünüyorum. Bu yüzyılda insanın yalnız olmasının iki temel sebebi vardır bence. Birincisi korku. Korku, bilinememezlik üzerine inşa edilen bir duygu. Büyük şehirlerde yaşayan insanlar her gün onlarcası ile karşılaşıyor. Sosyal medyanın, televizyonun paylaştığı olumsuz haberler neticesinde karşılaştıkları ile iletişimi minimuma indirip, kendisi ve ailesiyle baş başa kalmayı tercih ediyor. Karşılaştığı kişilerin kim olduğunu, ne düşündüğünü bilemiyor. Zarar gelme ihtimali var mı? Evet. Bu cevap büyük şehir insanı için yeterlidir.

Yalnızlığın diğer sebebi ise insanın hayata ve hedeflerine tutunamamasıdır. Bu insanlar, biraz önce bahsettiğim durumun tersine hayatı ve sınırlarını zorlarlar, yol kat ettiklerini düşündüklerinde avuçlarını açarlar ki bir şey birikmemiş. Eeee, o kadar çaba gösterdi ama neden kaybetti? Düşündükleriyle yaptıkları örtüştü mü? İstediği şeyler kendi sınırlarının ötesinde bir şey miydi yoksa?

O kadar çok dış etken var ki, bu etkenlere göre sınırlarımızı zorluyor, kendimizi onlara göre tanımlıyor, onlar gibi olduğumuzu düşünüyoruz. Kalabalıktan uzak düşmemek için… Oysa hedefimize ulaşamadığımızda bize kocaman bir yalnızlık düşüyor.

Yalnızlık ve tutunamamak üzerine düşünmeme vesile olan bir oyun izledim geçenlerde. Oyunun adı “aşkölsün.”

Babasahne’nin sahnelediği oyunun yazarı Murat İpek. Yönetmenlik koltuğunda daha çok sahne tasarımından tanıdığımız Barış Dinçel var. Oyun tek kişilik bir oyun. Oyuncu da ekranlardan tanıdığımız Günay Karacaoğlu.

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungan’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

Songül hep denemiş, veren taraf olmuş,  ama sonuçta kaybeden durumuna düşmüş. Acıklı bir hikâyesi var, lakin Songül bunları seyirciye keyifli bir dille anlatmayı tercih ediyor. Kendi durumunun farkında. Hayatın, hayatının trajikomik yanını ön plana çıkarmaya çalışıyor. O yaşadıklarını anlatırken, evet bu sıkıntıları yaşayan bir bayan arkadaşım var, diyorsunuz, derken de gülüyorsunuz. Bunda bir sıkıntı yok ama artık. Modern insan, büyük şehrin insanı kendi yalnızlığına ve çevresindeki insanların yalnızlığına oldukça alışkın.

 

Başından geçen onca olaya rağmen Songül’ün vazgeçmediğini görüyoruz. Mutluluğu aramakta, kendisini seven bir erkek bulmakta kararlı. En sonunda bulduğu erkeğin yolunda adımlar atıp, evlilik hayalleri kurarken, içinde gittikçe büyüyen bir huzursuzluk taşıyor. Bu huzursuzluğun sebebini oyunun sonunda anlıyoruz.

Songül de kendisine biçilen elbisenin içine girmeye çalışan modern bir kadın. İş hayatında olan tüm kadınlar gibi var olmaya, varlığını hissettirmeye çalışıyor. Oysa Barış Dinçel’in de ifade ettiği gibi “Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılan mıdır?” Songül bu sorunun içindedir, cevabı ise seyircide.

Tek kişilik oyunlarda seyirciyi zinde tutmak zordur. Günay Karacaoğlu bunu başarıyla gerçekleştiriyor. Seyirciyi izleyici olmaktan çıkarıp, oyunun içine dâhil ediyor. Seyirci sanki Songül’le birlikte yaşıyoruz, tüm olanları.

 “aşkölsün” modern kadının, insanın mutluluk arayışı üzerine güldüren, düşündüren seyirlik bir oyun.  

Leyla’nın Defteri

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

 Yazı yazmanın bir büyüsü var. İnsan o büyüye kendini kaptırdığında bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor. Hiç girmediğiniz bir âlemin, hiç görmediğiniz sokakların kaldırımlarını arşınlıyor, yepyeni insanlar ile karşılaşmanın heyecanını taşıyorsunuz. Bu hem okuyanı ve yazanı ruhi olarak besleyen hem de insan hayatını renklendiren bir durum.

Sanırım son 10-15 yıldır yazıya dair çok sayıda atölye açıldı ülkemizde. Açılmaya da devam ediyor. Burada yazar adaylarına nasıl yazacaklarına ve kurguyu nasıl şekillendireceklerine dair birçok teknik bilgi veriliyor. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber şunu söylemeden edemeyeceğim. Teknik bilgiler yazar adayları için, evet, oldukça önemlidir. Peki, yazının ve cümlelerin ruhuna inebilmek için bu yeterli midir? Bu noktada verilen teknik bilgilerin yazarla metin arasına bir mesafe koyduğu kanısındayım. Bu mesafe çoğu zaman okur tarafından hissedilir. Okuru, metinden uzaklaştırır. Bu nedenle metinle yazar arasındaki mesafe kurgudan ziyade cümlelerle kısalmalıdır.

Bomboş bir sayfada bir metin inşa ederken yazar gerçekten ne kadar oradadır?

Bence yazar kelimeleriyle ve cümleleriyle hemhâl olmalı ve yazdığı metinle okura bunu sağlamalıdır.

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

Romanlarındaki kelimeler ve cümlelerle hemhâl olur. Bu tür yazarların edebiyat eserlerini okurken, satır aralarında onun varlığını da hissederiz. Cümlelerin büyüsü, yazarından kalbinden okurun kalbine bir köprü vasıtasıyla uzanır.

Leyla İpekçi bu yazarlardan birisi.

Yazmış olduğu Ateş ve Bahçe, Başkası Olduğun Yer, Maya, Dem Yüzü romanları okuru zorlayan ve metnin bizzat kendisi olmaya davet eden romanlardır.

Leyla İpekçi’nin yakın zamanda bir kitabı daha yayımlandı: Leyla’nın Defteri. Denemeler, Edebiyat Günlükleri, Söyleşiler alt başlığını taşıyan kitap H Yayınları arasından çıktı. Kitap, Leyla İpekçi’nin yazın dünyasını, yazarken nelere dikkat ettiğini, nelerden beslendiğini, geçmişini… Merak eden okurlar için oldukça önemli bir kitap.

 

Kitap beş bölümden oluşuyor: Benim Kahramanlarım, Ecele Bakmak, Edebiyat Günlüklerinden, Yeni Roman İçin Taslaklar ve Söyleşiler.

Bu yazıda Leyla İpekçi’nin kitabında tartıştığı ve bu topraklarda nefes alan dilin nasıl tekrar gündeme geleceğine dair vurgusunu paylaşmak istiyorum.

Yazar kitabın ilk bölümde farklı yazarların kendi dünyasında bıraktığı izleri paylaşırken, bu bölümde benim dikkatimi çeken yazar Ingeborg Bachman oldu. İpekçi, “Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksiltilen kıyımların, imhanın tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum,” diyerek kendi dünyasına selam gönderiyor. İpekçi’nin romanları- ilk romanlarını bu kategoriye koyamam- belirgin bir kurgudan yoksundur. Romanları bir düşünceden yola çıkılarak yazılmış gibidir. Romanın dili, bu düşüncenin ileri taşınmasına yardımcı olur. Değişen karakterler Dostoyevski vari hayat bulur, nefes alır romanlarında. Ayrıca yine İpekçi’nin ifade ettiği gibi, insanın en mahrem yeri olan kalbi, romanlarındaki kahramanlarda en gerçekçi haliyle görmek mümkündür. Kalp, düşüncelerin okura aktığı membadır. Roman ilerledikçe, okur olarak siz de kendinizi o kahramanın yanında değil de içinde yer alırsınız. Onunla beraber düşünürsünüz.

Günümüzde, edebiyatın bu kalbi işlevinin görevini yeterince getirmediğini düşünüyorum. Bu eksende İpekçi şu soruyu soruyor, haklı olarak: “Bugünün Yunusları, Mısrileri nasıl yetişir, şimdi nerededirler?”

Bu soruyu yazarların beslendiği kaynak olarak değil de okurun beslendiği kaynak olarak da önemsiyorum. Geçmişle bağı kopan dilin kaynağını yeniden o yöne çekebilmek ve zenginliğin farkına varabilecek çaba içinde olmalıdır edebiyatçılar ve okurlar. Bu, geçmişle günümüz arasındaki bağın ve edebiyatımızın yeniden güçlenmesine fırsat verecektir, diye düşünüyorum. Çünkü sadece Batı kültürüyle oluşmuş bir edebi zevk ve disiplin anlayışı, Türk okurunu eksik bırakcaktır.

“Batılı bir buluş olan roman, insanı insanda arar. O yüzden kaçınılmaz olarak kendisininkine benzetir insan tahayyülünü. Doğulu bu anlamda Batılı gibi düşünmese bile bir Batılı gibi yazmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. İnsanı Rabbinde arayan, bu anlamda yatay değil, dikey bir bakışa sahip olan Doğulu için bu tahayyülün dili daha çok şiirde veya masalda kendi sesini işitilebiliyordu kuşkusuz.” İpekçi bu sözleriyle edebiyatımızda geçmişle bağı güçlendirecek bir yol haritası da çıkarmış olmaktadır.

Bu noktada, İpekçi’nin kitapta Tanpınar ve Orhan Pamuk okumalarına dair notlarında şu cümlelere rastlıyoruz. “Maziyle bağımız keskin darbelerle kesilmemiş, koparılmamış olsaydı, ‘kayıp estetiği’ geliştirmek gibi bir kaygısı olur muydu başta Tanpınar olmak üzere diğer edebiyatçılarımızın?”

Leyla’nın Defteri kitabı sadece Leyla İpekçi’ye ait bir kitap değil. Bu topraklarda yoğrulmuş, ilk zamanlarda yüzü Batı’ya dönükken sonradan Doğu’dan nefes alan bir kalbin hakkaniyet arayışını simgeleyen bir kitaptır. Bu nedenle her iki yöne doğru bakıp, okumak ve yeniden düşünmek üzerine önemli bir fırsat sunuyor Leyla İpekçi.

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.

Kefernahum

         Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

Günümüz dünyasının çok önemli sosyal sorunları var; mülteci olmak ve fakirlik gibi. Ülkemizde milyonlarca Suriyeli var. Savaşın ortasındaki ülkelerini terk ederek farklı bir ülkeye gitmeye ve burada yaşamaya çalışıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar botlarla Ege Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybeden Suriyeli mültecilerin haberlerini izliyorduk ekranda. Ülkemiz içinde ve etrafında yaşandığı için bu hikâyenin bizzat içindeyiz. Farklı kıtalarda da buna benzer durumların yaşandığını ise medyadan öğreniyoruz.

Fakir olmak ile mülteci olmak sanırım aynı sosyo-psikolojik sonucu doğuruyor; kendini yaşadığın yere ait hissetmemek. Mülteci olduğunuzda hiç tanımadığınız bir yerde yeniden doğmaya çalışıyorsunuz. Fakir olduğunuzda ise sınıf atlayarak bulunduğunuz yeri bir an önce terk etmeye çalışıyorsunuz. Bu modern his, belki de son elli yılın en önemli trajik sonuçlarından biridir.

Her iki sorunu gündeme getiren ve Lübnan’ın Oscar adayı olarak yarışan bir film var vizyonda: Keferhanum.

 

Kefernahum, Fransızca “Kaos” anlamına geliyor ve İncil’de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı.

Filmde, 1974 Lübnan doğumlu kadın yönetmen Nadine Labaki’nin imzası var. Labaki’yi daha önce çektiği Karamel (2007), Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarda kadınları öne çıkaran filmlerinden tanıyoruz. Kefernahum’da ise çocuk bir oyuncu başrolde: Zain Al Rafeea.

Filmimiz Beyrut’un fakir sokaklarında geçiyor. Yönetmen fakirliğin kol gezdiğini filmin daha ilk dakikalarında bize gösteriyor. Sokaklar dar, pis; evler iç içe. Çoğu evin çatısı yok. Bazı evlerde aileler tek bir odada yaşıyor; Zain’in ailesinin yaşadığı gibi. Çok çocuklu bir ailede yaşıyor Zain. Doğum belgesi yok. Yaşını bilmiyoruz. Doktor dişlerine baktığında yaşını tahmin ediyor: On iki. Diğer kardeşlerinin de doğum belgesi yok. Zain okula gitmiyor ama istiyor. Ancak, babası da çalışıp eve para getirmesini istiyor.

Zain’in, Sahar adından bir kız kardeşi var. Ailesi, yaşı çok küçük olmasına rağmen beş tavuk karşılığında onu komşu bakkala satıyor. Zain’in ailesine karşı öfkesi bu olayla birlikte artıyor ve evden kaçıyor. Sokaklarda kaldığı bir gün Etiyopyalı bir mülteci olan Rahil ile karşılaşıyor. Rahil’in oturma izni yok ve burada doğurduğu çocuğunun da doğum belgesi yok. Polisten kaçarak yaşıyor. Yaşamak denirse… Bir barakanın içindeler sadece. Bir oda bile değil. Zain burada kalıp onlara yardım ederken Rahil polise yakalanıyor ve Zain, Rahil’in küçük çocuğuna bakmak, onunla ilgilenmek zorunda kalıyor. Filmin ikinci yarısı iki küçük çocuğun ayakta kalma mücadelesi şeklinde geçiyor. Zain’in bu mücadelesi aslında onun karakteriyle örtüşüyor: Azimli, kararlı, asla pes etmeyen tavrı.

Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

 

Burada tartışılan sadece “bakabileceğin kadar çocuk doğur” tavrından ziyade ailenin hayata bütüncül yaklaşımıdır. Çünkü çocuklar, içinde doğduğu ve yaşadığı toplumda şekil alıyor. Fakirliğin içinde nefes alıp veren ve eğitimden yoksun kalan çocukların çıkış noktası genelde iyi bir sonla bitmiyor. Filmde de olduğu gibi çocuklarına “yol gösteremeyen” ve varlığını hissettiremeyen ailelerin parçalanması kaçınılmazdır. Bunu Ortadoğu topraklarının geneli için söylemek mümkündür. Çünkü Ortadoğu büyük bir ailedir fakat bu aile kendisine ait olmayan ve farklı bir yol gösteren Batılı devletler tarafından yönlendirilmiştir XX. Yüzyılda. Bu yönlendirilme ister istemez toplumun parçalanmasına neden olmuştur. Bu nedenle Zain’in öfkesini, sadece ailesine değil de topluma ve devlete yönelik olarak da okumak mümkündür. Çünkü fakirlik, sadece bireysel bir sonuç değildir.

Zain’in ailesinin akademik yoksulluğunu, mahkeme sahnelerinde kaçış noktası olarak görüyoruz: Bize kimse yol göstermedi.

Bu oldukça önemli. Çünkü Zain, belirli bir yaşa gelmiş anne ve babasının aksine, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bunun sadece akademik bir öğretiden geçmediğini, hayata sahici duygularla yaklaşımın da insanı doğrulara götüreceğini hatırlatıyor bize. Hataya dair birçok konuda çocukların hisleri, ailelerinden daha da yakın oluyor.

Oyunculuklara gelince başrolde oynayan Zain Al Rafeea yaşına uygun rolde harika bir iş çıkarmış. Önü açık bir oyuncu. Yakın zamanda onu farklı projelerde de göreceğimizi sanıyorum. Filmdeki diğer oyuncular da filmin hakkını veriyor. Filmin ilginç yanlarından birisi Rahili karakterini canlandıran oyuncunun çekimlerden birkaç gün sonra gerekli evraklarının olmaması ve mülteci durumundan dolayı tutuklanmasıdır sanırım.

Filmin süresi iki saati aşıyor ve dram türü filmler için tekrara düşme, ajitasyona yaklaşma adına bir risktir bu. Film bu eksende tekrara düşme sıkıntısını yaşamış. Özellikle filmin son sahnelerine yakın bölümlerde kullanılan müziğin ajitasyon tuzağına düşmesine sebep olduğunu söylemem gerekiyor.

Filmde yer alan mahkeme sahneleri, oyunculukları bir kenara bırakırsak, altı yeterince doldurulmamış, buradaki diyaloglar gerçeklikten uzak ve ajitasyona açık.

Kefernahum filmi, mülteci olmanın, zengin bir dünyada fakir bir nefes alıp vermeyi anlatan, son derece önemli bir film. Filmden çıkarken yönetmenin kalbinize attığı tohumun yeşerdiğini, yolda yürürken, sarsılarak hissediyorsunuz. Bu tür filmlere bütün dünyanın ihtiyacı var.

1984-Büyük Gözaltı

Bu çok bilinen ve okunan roman yakın zamanda bir tiyatro oyunu ile yeniden gündemde. Aysa Prodüksiyon tarafından sahnelenen oyunun perde arkasında ve başrolünde usta oyuncu Rutkay Aziz var.  Oyunun en önemli rollerinden birisinde de şehir tiyatrolarından ve ekrandan tanıdığımız Taner Barlas var.

Fransız İhtilali’nin ardından tüm dünyaya milliyetçilik akımı yayılmıştır. Bunun neticesinde imparatorluklar parçalanmış ve ulus-devletler kurulmuştur. Ulus-devlet yapısı gereği öteki’lerden arındırılmıştır. Bu devlet yapısına göre bir devlet tek unsurdan oluşmalıdır. Bu devlet özelliğinin yansımalarını 20. Yüzyılın ilk yarılarında bazı Avrupa devletlerin politikalarında gördük. Almanya’da 1933’de iktidara geçen Hitler, Volk adlı topluluk ile ülkedeki tüm kurumları kendisine bağlamış ve üstün Alman ırkını oluşturmaya çalışmıştır. Mussolini ise 1922’de ilk dünya savaşının sonundaki halkın memnuniyetsizliğini kullanarak ülkesini yeni bir savaşa sokmuştur. Stalin’de Rusya’da iktidarda kaldığı sürece Rus-insan inşa etmeye çalışmış ve bu uğurda milyonlarca insanın ölmesine sebep olmuştur.

 

Ulus devlet, düşmanın varlığı ve onun korkusunu gündemde tutarak halkı kendi etrafında tutmaya çalışan bir devlet yapılanmasıdır. Bu yapı içinde kullanılabilir iki temel unsur vardır: Dil ve tarih. Bu unsurların devlet çatısı altında nasıl hayat bulduğunu George Orwell’in 1984 romanında başarılı bir şekilde görüyoruz. 20. Yüzyılın belki de en iyi distopyası olan bu eser, sömürgeci devlet eleştirisi olarak okunmakla beraber, ulus devlet eleştirisini de barındırmaktadır. Romanda totaliter ve baskıcı bir iktidarın kontrolünde olan Okyanusya toplumuna değinilir. Toplum parti ve onun lideri Büyük Birader’in diktatörlüğünde sınıflara ayrılmış durumdadır. Hiyerarşik sınıflamada ortalarda yer alan bir memur, romanın başkahramanıdır. Doğruluk Bakanlığı’nda çalışan dış parti üyesi Winston Smith’in gözünden baskı altında yaşayan Okyanusya toplumu anlatılır. 20.yüzyılın en popüler distopik romanlarından biri sayılan romanı üç kısımda incelemek mümkündür. İlkin toplumda günlük hayat ve Winston’un yeri tasvir edilir. Hayatın standartları, insanların varoluşları, davranış ve söylemlerinin kodlanması… İkinci kısımda Julia adında bir kadınla yaşadığı cinsel ilişki ve parti yönetimine karşı çıkan düşünceleri işlenir. Son olarak da Winston’ın parti tarafından ele geçirilerek işkencelerle sisteme uygun bir vatandaş yapılması anlatılır.

Bu çok bilinen ve okunan roman yakın zamanda bir tiyatro oyunu ile yeniden gündemde. Aysa Prodüksiyon tarafından sahnelenen oyunun perde arkasında ve başrolünde usta oyuncu Rutkay Aziz var.  Oyunun en önemli rollerinden birisinde de şehir tiyatrolarından ve ekrandan tanıdığımız Taner Barlas var.

Oyunda bir toplumun sistemli bir şekilde nasıl değiştirilmeye çalışıldığı görüyoruz. Winston’un çalıştığı Yeni Anlatım Dili bölümünü, toplumun gündelik hayatta kullandıkları dilin devlet tarafından belirlenmesini içeriyor. Çünkü dil, siyasetin temel unsurlarından birisidir. Oyunda da özellikle vurgulanan, “geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder,” ifadesi devletin toplum üstündeki gücünü göstermektedir. Halkın kullandığı sözcüklerin devlet tarafından belirlenmesi ve bu durumun Düşünce Polisleri tarafından denetlenmesi, devlet-vatandaş arasındaki histerik ilişkiyi göstermektedir. Winston rolündeki Taner Barlas bu histerik ilişkinin vatandaşa yansımasını oldukça iyi canlandırmış.

Dil öyle bir küçülmelidir ki, insanın düşünmesi imkânsızlaşsın, özgürlük ve bağımsızlık gibi kavramlar bireylerin zihninden uzaklaşsın.

Ulus devletlerin en önemli özelliğinden birisi de toplumsal birlikteliği sağlamak adına yeni bir geçmiş inşa etme çabası içinde olmasıdır. Çünkü devlet, vatandaşının da kendisi gibi düşünmesini ve konuşmasını istemektedir. Devlet okullarındaki tarih derslerinin amacı, öğrencilere geçmişi öğretmek değil, onlara daha saf ve romantik bir geçmişin içinde devletle özdeşim kurmalarını sağlamak. Hitler’in “Hiçbir kız veya oğlan çocuk, saf kanın gerekliliği ve önemini tam olarak anlamadan okuldan ayrılmamalıdır,” sözünü bu çerçevede okumakta fayda var.

Devlet, tele ekran vasıtasıyla 2 dakikalık nefret nöbetlerinde, düşmanlarını izleyicilerle paylaşarak onların içindeki nefret söylemlerini kusmalarına zemin hazırlayarak kendisine bağlılığını artırmaya çalışıyor. Tele ekranlarda görülen ve sürekli paylaşılan savaş haberleri toplumu zinde tutmakta ve düşman algısı üzerinden devlete daha da yaklaştırmaktadır. Sahnede yer alan ekran ile izleyici kendisini bu anın bir parçası gibi hissetmektedir.

Peki ya devlet gibi düşünmeyenler… Onlar için kullanılan tabir Yok-Kişi’dir. Buhar edilmiş ve haklarında herhangi bir şey bilinmeyen insanlardır. Winston ise Büyük Birader’i sevemiyor, ona karşı örgütte yer almak istiyor. Bu düşüncelerini açığa çıkaran kişi ise sevgilisi olan Julie’dır. Gizli buluşmaları, tele-ekrandan kaçmaları insan ilişkilerinin çıkmazını ortaya koymaktadır. Çünkü bir erkeğin bir kadınla birlikte olması yasaktır. Özellikle parti üyesi bir kadınla… Ama yakalandıkları gün. Oyunun en önemli sahnelerinden birisidir burası. Julie, biriktirdiği kuponlarla hayatında ilk kez bir elbise giyer ve kadınlığını keşfeder. İlk kez vücudunun farkındadır. Winston, Büyük Birader karşıtı eserini okurken Julie hayatı, kendini yeniden keşfetmenin mutlu sancısını yaşamaktadır.

1984-Büyük Gözaltı oyunu içinde yaşadığımız dünyayı, önümüze konulan devlet yapılanmasını düşünmek adına önemli bir oyun. Romanın karanlık atmosferini yansıtmada pek başarılı olmasa da günümüz dünyasını yeniden düşünmek adına değerli bir sahne performansı var ortada.

Aşkın Algoritması

Yakın zamanda vizyonda olan bir film çok uzak olmayan bir zaman diliminde aşkın hangi boyutlara ulaşacağı üzerine düşünmemizi sağlıyor: Aşkın Algoritması. Film iki meslektaşın çalışmalarını konu alıyor.

 

Aşkın kavramlar dünyasında ilk karşısına çıkan kelime “mutluluk”tur sanırım. Öyle ki âşık olan insanın içinde yaşadığı dünya ile rabıtası, gerçeklik ile karşılaşıncaya kadar kopuyor. Ayakları her zaman yürüdüğü sert zemine basmıyor. Çocuk oyunlarındaki gibi zıplıyor, zıplıyor ve gökyüzüne doğru yükseliyor. Serotonin yükselmesiyle karşısındaki kişiyi olduğundan daha farklı, daha iyi görmeye başlıyor.  Bu farklılık aslında gerçeklik ile bağın kopmasının temel taşı. Böyle olunca âdemoğlu şaşkına dönüyor. Oysa aşkın gerçeklikle bir bağı yok oysa içinde yaşadığımız dünya yeterince gerçek.

Gerçeklik sanırım aşkın mutlulukla arasında en büyük engel. Belki de düşman.

Günümüzde ilişkiler bu eksende yaşanıyor. Lisenin dar koridorlarında başlayan bu sarhoşluk hali, başka yüzlerin, başka kalplerin labirentlerinden geçerek nikâh masasındaki imzaya kadar devam ediyor.

Aşkın sonsuz bir mutluluk vaat etmemesine rağmen neden peşinden koşuyoruz peki? Sadece bu dünyanın gerçekliğinden ve acılarından kaçmak için mi? Sonsuz bir mutluluk olduğunu söyleyemeyiz. Hayatın her alanında, işte, kendimizle, özellikle bir insanla yaşadığımız paylaşım alanlarında. Ama buna rağmen karşı cinsin hülyalı daveti, belki de yalnızlığın dayanılmaz keşfinden kaçış, insanın kendini başkasının omzunda bulmasına neden oluyor. İki kişilik adımlar daha anlamlı oluyor. Belki de aşk, bu dünyadaki acılarının ne önemli panzehiri. En önemli sığınak. Bu nedenle hayatımızın önemli yolları bu büyülü üç harfe çıkıyor.

       Yakın zamanda vizyonda olan bir film çok uzak olmayan bir zaman diliminde aşkın hangi boyutlara ulaşacağı üzerine düşünmemizi sağlıyor: Aşkın Algoritması. Film iki meslektaşın çalışmalarını konu alıyor. Filmin hikâyesi şöyle: Mühendis olan Cole ve Zoe, ideal android eşler tasarlayan bir şirkette çalışmaktadır. Filmde gördüğümüz makineler çiftlerin ne kadar uyumlu olduklarını gösteren bir alet. Romantik ilişkileri geliştirmek ve mükemmelleştirmek için bir teknoloji tasarlayan ikilinin çalışmaları ilerledikçe, keşifleri hayal edebileceklerinden çok daha derinleşir. Doğal yollarla değil de insan elinde yaratılan sentetik insanlar, hissetmeyi keşfedip sevmeyi başarabildiklerinde, asıl devrim bu olur. Bu beklenmeyen mucizeye insanların vereceği tepkiler de bir hayli karmaşık olur. Bu süreçte insan ilişkilerinde çığır açan Cole ve Zoe arasındaki yakınlaşma da kaçınılmaz olur. Fakat android robotlardan Ash’in de Zoe’ye ilgi duymaya başlaması, genç kadının gerçeklerle yüzleşmesine neden olur.

Hikâye, robotların insan dünyasında sadece ev işleri için var olmadığı ve bizzat âşık olunabilecek boyuta getirdiği duruma dikkat çekiyor.

Modern insanın mutluluk arayışlarına aşka konumlandırılmış robotlar çare olabilir mi? Hadi robotlar piyasaya sürüldü, diyelim. İnsanın en saf halini bu robotlarda görmek mümkün müdür?

Filmde gittikçe yakınlaşan Cole ve Zoe arasında bunu görebiliyoruz. Robotlara insanı duygular verilebilir ama kriz, kaza anlarında insan acı gerçekle karşılaşıyor: Bu bir robot ve bunu ben yaptım. İnsan kendi- ya da başkasının bizzat eliyle yaptığı şeye nasıl âşık olabilir? Ya da insanın en önemli yanlarından birisi olan vicdanı, inşa edilen robotlara yüklemek mümkün müdür? Zoe’nun gözyaşının dökememesi ise onun realite ile tanışmasına sebep oluyor.

Filmin en ilginç yanlarından birisi de birbirini hiç tanımayan insanların belirli bir bölgede bir araya gelerek, kabaca birbirlerinin hoşlanmalarının ardından bir mekâna gidip, aşk ilacı içmeleri… Bu ilacı içen çift, birkaç saat ‘gerçek’ aşkı yaşıyor. İki âşık insan nasıl birbirine yaşam ve mutlulukla bakıyorlarsa onlar da öyle bakıyor ve dokunuyorlar birbirlerine ama yalnızca birkaç saat. İlaç etkisini yitirene kadar. İlacı üreten firmanın bunun için yaptığı reklam ise şudur: Rakamlar her şeydir.

Aşkı rakamlara indirgemek…

Tüm dünyada eski ile yeni kuşak arasındaki mesafe açılıyor. Kuşak farkı arasındaki zaman dilimi gittikçe daralıyor. Aşka yüklenilen anlam ve tanımlar, ona duyulan ihtiyaç da haliyle değişiyor. Tek başına yaşanılan evlerde, yalnızlığın dolambacında nefes alıp vermeye çalışan insanların imdadına modern aşk yetişebilir mi, şüpheliyim.  Bu çerçevede Aşkın Algoritması binlerce yıl önce hayatımıza giren aşk kavramının nasıl evrildiğini, insanın doğasının nasıl bozulduğunu, bu bozukluğu aşmak için nasıl ‘sanal’ bir gerçeklik inşa ettiğini gösteren ilginç bir film.