Zeynep Delav

Felsefe ve Psikoloji eğitimi aldı. Sinema- psikoloji, edebiyat-psikoloji alanında yaptığı derinlikli araştırmaların yanında kitap ekleri ve dergilerinde kitap tahlili, eleştirileri kaleme aldı. Çeşitli senaryo çalışmalarında yer aldı. TRT’de editörlük, danışmanlık ve metin yazarlığı yaptı. Kültür-sanat sitelerinde Kültür ve kitap bölümleri hazırladı. Köşe yazarlığı yaptı. Hece Öykü, Varlık, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Edebiyatist dergilerinin de aralarında bulunduğu pek çok edebiyat dergisinde öyküleri yayınlandı.

Kapısı Açık Unutulmuş Bir Kaplanla Göz Göze Gelmek/ Meriç Demiray Söyleşisi

Meriç Demiray’ı en çok yazdığı dizi ve film senaryolarından biliyoruz. Hâlen akıllarda olan, Gülbeyaz, Fikrimin İnce Gülü, Geniş Aile, Küçük Hanımefendi ve son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz Tek Yürek dizisi çalışmalarından bazıları. Elbette uzun süre konuşulan Martıların Efendisi sinema filmi de. Demiray’ın bir öykü bir de romanı var.

 

İlk öykü kitabı Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım’dan sonra yazdığı incelikli anlatıma sahip yol romanı Kırmızı Bir Ölüm diğer çalışmaları gibi titizlikle hazırlanmış.

Kendisiyle hikâye, kurmaca, yazma (senaryo veya öykü ya da roman) üzerine konuştuk.

 

 “Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.”

 

-Sizi hayata uyumlayan şeyler neler? Neler olmazsa tıkanırsınız?

 

-Kahve, bira, edebiyat, müzik, planlar, hayaller, insanlar, sabahın erken saatleri, öğrenmek, anlamak, değişmek.

 

-Yazdıklarınızın-öykülerin ve romanın-çoğusuna sinen, “Hikâyeyi tam anlamıyla yaşayacaksın, bunun için konforlu alandan çıkıp rahatını bozman gerekiyor.” duygusu. Bu aslında kurduğunuz dünyalarda veya sizin dünyanızda bir varlık meselesi mi? Çıkmazsanız, keşfetmezseniz “tam” olamayacak mısınız?

 

-Bir bakıma dramanın da temel meselesi bu. Korunaklı alanlarımızdan çıkma cesareti gösterince değişmek ve öğrenmekle ödüllendiriliriz. Bunun için illa sırt çantamızı alıp Katmandu’ya gitmek gerekmiyor. Mahalle bakkalıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek ya da uyandığımız anda elimize telefonu almamayı başarmak da devrimci ve heyecan verici olabiliyor.

İş ki günlük hayatımıza eleştirel bakışımız tetikte, uyanık ve daim olsun.

-Yazarken kendinizi de ifşa ettiğinizi düşünüyor musunuz?

 

-Düşünüyorum ve bunu gerekli buluyorum. Tersinden şöyle söyleyeyim; bunu yapmayan yazarlık beni çok ilgilendirmiyor. Bu hep kendime yakın karakterler yazmak anlamına gelmesin. Söz gelimi Orhan Pamuk “Kafamda Bir Tuhaflık” ta gecekonduda yaşayan ve boza satan bir adamı anlatır ama o adam kederi, hüznü, kafa karışıklığı, aşık oluşu ve İstanbul’u algılayışıyla çokça Orhan Pamuk’tur aslında.

 

Öte yandan yazdığım iki kitapta kendim dışındaki insanlar için ifşanın ucunu biraz kaçırdığımı düşünüyorum. Bir iki şey beni bayağı rahatsız, hatta tedirgin etti. İnsanların hayatına izinsiz, bu kadar girmemeliyim diye düşündüm.

 

-Günümüzde birçok hikâye, “Ne biçim hayat bu” diye şikayet ederken, sizin yazdıklarınız tıpkı Kırmızı Bir Ölüm’ün finali gibi “Yaşamaktan başka çarem yoktu” oluyor. Peki, bu çaresizlikteki güzellikler neler?

 

-Kora dokunabiliriz ama avucumuza alıp gezemeyiz. Çaresizliği bu derece dönüştürücü yapan şey orada uzun süre kalamayacağını bilmekten kaynaklanıyor sanırım. Çaresizliğin şartlarına uzun süre maruz kalırsan kimyasal bir dönüşüm yaşayacağını ve asla eskisi gibi olamayacağını bilmek.

 

Çaresizliğin güzelliği, kapısı açık unutulmuş bir kaplanla göz göze gelmek gibi, yaşamı dolaysız ve iliklerinde hissederken yerini unuttuğun -ve bir zamanlar adına “gençlik” dediğin-  içsel gücün yerini hatırlamaktan, yeni olasılıkların dünyasına adım attığını bilmekten ve bunca birbirinden ayıramadığın gün yaşadıktan sonra, hayat boyu unutamayacağın ve büyük ihtimalle gurur duyacağın bir maceranın kapılarını aralıyor olmanın içsel farkındalığından kaynaklanıyor olabilir.

 

-Anlatma ve yazma motivasyonunuz nedir? Derdiniz ne?

 

Bunun birden fazla sebebi var ama benim için en önemlisi kendi mitolojimi yaratma isteğiydi. 90’lar, çişli rock barlar, Taksim’in arka sokakları, Eskişehir öğrenci evleri, Hey dergisi, Ezginin Günlüğü, aşırı politize bir kuşağın ardından yolunu MTV’yle, Nirvana’yla, Sezen’le, Kusturica’yla bulmaya çalışan bir “kayıp” değil belki ama sessiz, “zararı kendine” bir kuşak  ve her yerde olduğu gibi bu kuşak edebiyat ve sanat alanında da atlandı. Çok üzerinde durulmadı. Kendinden önceki ve sonraki konjonktürün gölgesinde kaldı.

Sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi yaşlanıp gitmek istemedim. Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.

 

Bir de yazmaya başlayınca içimden çıkan şey, hem hoşuma gitti, hem garip bir şekilde kendime saygım arttı, içimde sadece yazarak açığa çıkmayı bekleyen birçok şey olduğunu keşfettim. Ben üslubu belirlerken bir çok noktada içerik de beni belirledi. Yaşama bakışımı, insanlarla, kendimle ilişkimi etkiledi.

-Öykü kitabınızdan bir öykünüzü dizi film yapmak isteseniz, hangisini yapardınız?

 

Tuhaf bir tesadüf,  bugünlerde hepsini demeyeyim ama bir çoğunu kullanabileceğim bir proje üzerinde çalışıyorum. “Sami bey” sinemacı çevremden en çok dönüş alan hikâye oldu.

 

-Görüntünün dili mi, yazının dili mi?

 

İkisinin de farklı olanakları var. Mesela bugünlerde bir kamera aldım ve bir gündoğumu görüntüsünün üzerine müzik koyabilmenin heyecanını yaşıyorum.

 

-Bir de “Anlat Hikâyeni/Hikâye Anlatıcılığı diye bir oluşumun kurucususunuz. Biraz bu oluşumdan bahseder misiniz?

 

Eşimin Amerika deneyiminde şahit olduğu hikâye anlatıcılığı etkinliklerini bana anlatmasıyla başladı her şey. Onbironsekiz’in sahipleri, ortak arkadaşlarımız Berna ve Onur’la konuştum. Onlar da birkaç yıldır insanların sesli hikâyelerini podcast formatında toplamaktaydı. Ben biraz kaygı bozuğuyumdur, her etkinlik öncesi insanlar gelecek mi gerilimi yaşadım, ama ikinci sezonun finalinde karşımda 250 biletli seyirci görünce başardığımıza inandım sanırım.

 

Şimdi etkinliği nasıl daha sağlam bir zemine oturturuz,  kendi kendine çalışan bir makineye dönüştürürüzü tartışıyoruz.

 

-Televizyon, sinema sektöründen bahsedecek olursak, televizyonlarda o kadar dizi film, gösterime giren film varken size göre asıl eksik olan şeyler neler?

 

-Öyle bir noktaya geldik ki doğru olan, ucundan tutabileceğimiz, örnek gösterebileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Bir ölünün başını bekliyoruz. Mesleğimizi yaparken ciddi şekilde acı çekiyoruz. Üç beş sene içinde İnternet Yayıncılığının gelişmesiyle ve Türkiye’nin siyasi ikliminin toparlanmasıyla yeni bir dönem başlayacak ve bugün sistemin köşelerini tutan hemen her kurum ve hemen herkes tarih olacaktır diye tahmin ediyorum. Gençler planlarını oraya göre yapmalı.

 

-Senaristin yüzü soğuk olur. Hikâyede istenilen şeyler olmayınca izleyici ilkin senariste veryansın ediyor. Peki, senaristin cephesinde durumlar nasıl?

 

Senaristlik de keza, sinema tv zaviyesinden baktığınızda bugün ölü bir meslek. 150 dakikalık diziler içinde herhangi bir mesleki hüner göstermeyi bir yana koyun, psikolojinizi ayakta tutmanız bile çok zor. Senaristin başarısı doğru yerde doğru zamanda bulunabilmek, büyük şirketlerin işlerine adını yazdırabilmek ve dişini sıkıp orada yeterince kalabilmekle ölçülüyor. Bir hafta kan ter içinde vücuda getirdiğiniz eser revizyonlarla paramparça ediliyor, bütünlüğü öldürülüyor. Ve her hafta sanki her şey yolundaymış gibi kendinizi motive etmeniz ve baştan başlamanız gerekiyor. Çünkü iyi yazmanın bu tür bir iyimserliğe ihtiyacı var.

 

Seyircinin tepkisi senaristin zaten pamuk ipliğine bağlı saygınlığını biraz daha zedelemekten başka işe yaramıyor.

Ne Masal Ne Rüya

Derviş Zaim’i en çok yaptığı başarılı filmlerinden biliyoruz. Tabutta Rövaşata, Cenneti Beklerken, Çamur, Filler ve Çimen filmlerinden aldığı ödüllerle, şimdiye kadar yaptığı on sinema filmiyle kendisinden hep söz ettirerek, derinlikli bir “Derviş Zaim Sineması” oluşturmuştur.

Yazarlığı da bir o kadar usta işi olan Zaim’in kaleme aldığı ilk eseri “Ares Harikalar Diyarında” 1992 Yunus Nadi Roman Armağanı alarak taçlandırılmıştı. Uzun yıllar sonra ikinci romanı Rüyet ile kitapseverlerin karşısında.

Kendisiyle Rüyet hakkında konuştuk.

 

*Ethica’dan başlayacak olursak, Rüyet bolca atıf yaparak eserden bahsediyor  -tabbi ki en çok Hüsn-ü Aşk’tan- . Eserin içeriğinin yanı sıra, akıllara aslında teknik ve matematik olarak bir dizaynın söz konusu olduğunu getiriyor. Ethica, oldukça geometrik bir eser, mimarlık keza. Peki, Hüsn-ü Aşk için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?

Hüsnü Aşk’ta da elbette bir yapı var. Mesnevilerin yapısının ne olduğunu uzun uzun anlatmayayım. Ortaokuldan, liseden beri bildiğimiz şeyler. On bölümden oluşması, belli bir sırayı takip etmesi gibi formal özellikleri var. Bunun yanı sıra, Hüsnü- Aşk’ın konu edindiği yolculuğun insanlığın sahip olduğu farklı mitlerle ortak yanları olduğunu da görmek mümkün. Bu manada Joseph Campbell’ın yazdıklarını akıllara getirebiliriz.

Aynen, Hüsn-ü Aşk’ın içerisindeki hikâye çizgisiyle kahramanın yolculuğu kat ettiği aşamalar arasında benzerlikler var. Dolayısıyla, Hüsn-ü Aşk’ın da bir yapısı, tarihten ve kültürden gelen mirası sürdürdüğü söylenebilir. Zaten saldım çayıra mevlam kayıra gibi bir durum yok. Sorunun çağrıştırdığı şeylerle devam edeyim. Ben hem filmlerimde hem de bu romanda yapmaya çalıştığım şey, yöntem kabalaştırarak özetlemek gerekirse şu: Geleneğin yapılarına bakıyorum, oradan hareket ederek bugün için örüntüler üretmeye gayret ediyorum. Geleneği alıp bugün yeniden başka bir bağlama oturtmaya gayret ediyorum.

*Yeni bir söylem hâline getirmeye çalışıyorsunuz?

Aynen öyle!

*Spinoza’nın “Conatus Kavramı” en çok sanatla mı insanın kendini gerçekleştirmesine, varlığını korumasına yardım ediyor?

Spinoza’yı anlamak için epey tartışmak, konuşmak gerekiyor ve bu tartışan ve konuşanların da her defasında aynı görüşe ulaşacakları gibi bir durum da pek yaygın değil. Dolayısıyla, burada vereceğim herhangi bir cevabın yorum boyutunun söz konusu olduğunu söylemem gerekiyor. Conatus’u burada, sizin dediğiniz gibi konumlandırırsak hayatın içinde değişik tezahürlerini fark etmemiz, algılamamız, hissetmemiz mümkün. Elbette, sanat hayatın birçok alanına daldığı, onu ifade etmeye çalıştığı için Spinoza’nın “conatus” diye işaret ettiği şeyi sezdirebilme kapasitesi bulunabilir. Ama benim burada, direk “conatus”la ilintili bir roman yazmaya kalkışmadığımı söylemem gerekiyor.

*Rüyet’i yazmaktaki muradınız derinde batı ve doğu felsefesinin karşılıklı kendini gösterme, birinin ötekinden daha az veya fazla tarafı olmadığını anlatma isteği mi?

Bu motivasyona hayır demem. Ama Rüyet’i yazarken başka bir sürü niyetim daha var. Bunları tek tek burada saymak gibi bir çılgınlığa da girişmek istemiyorum fakat mit, ritüel ve sembol olmadan bir kültür nefes alamaz, soluk alamaz. Ben, mit, ritüel, sembollerle geçmişin bana verdiği yapıları, referans istemlerini yeni bir bağlamda ifade etmeye çalıştım. Ve bunun için de o cephane, mit, ritüel ve sembollerden oluşuyordu. Onlarla hasbihal etmeye çalıştım. Günümüz için yeniden üretmeye gayret ettim. Ve bunu da Doğu’dan, Batı’dan aldım. Doğu’yla, Batı’nın kaynaklarıyla yaptım. Çünkü, İstanbul’da yaşayıp yazan bir romancının hem Doğu hem de Batı’dan gelen mit, sembol ve ritüelleri kullanmaya salahiyeti vardır.

 

*Mimarlık, felsefe başka neler sanatın kavi hâle gelmesini sağlıyor? Sanat, en çok bu disiplinlerde mi ortaya çıkıyor?

Yo, hayır. Çağdaş sanatı da beğeniyorum.

*Romanda aslında çağdaş sanatı beğenmeyen cümleleriniz var? Mesela, romanın kahramanlarından olan Hayret’in, Sine’nin sence çağdaş sanat berbat bir şey mi? Anlamına gelen sorusu için Hayret’in çağdaş sanatı beğenmeyen söylemleri var. Okur olarak benim anladığım şu oldu. Bir pasta düşünün, çağdaş sanat bu pastanın en göz boyayan ancak en az doyuran kısmı olabilir mi? Bunu yine romandaki cümlelerden çıkışla soruyorum.

Bu şahsi beğenilerden ari olarak yanıtlamak istersem, benim karakterim romanın içerisinde saydığımız sanatlar değil, çağdaş sanat da vardır demeye çalışmıştır. Yoksa bunların hacim olarak, yekûnun içerisinde oynadıkları rol olarak hangisinin daha ağırlıkta olduğunu yanıtlamadım bunu derken. Fakat, müzikte bir yerlerde duyuluyor. Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız resmi… Hatta bir okur, Sine acaba İnci Küpeli Kız’a mı benziyor? Niçin onu oraya koydunuz gibi yorumda bulundu, onu da söyleyeyim. Dolayısıyla, bu sanatların, romanın içerisinde çağrıştırdığı şeylerin titreşim ve çağrışımı arzuladığım bir şey.

*Rüya görmek, bilincin olmasa da bilinçaltının kendini devam ettirme çabası mı?

Elbette. Buna herhâlde kimse hayır demez. Orada başka bir şekilde insan devam ettiriyor kendini. Yazdığım kitapta kimi tezahürlerini ortaya koymaya çalışıyorum.

*Yapıların, yazıların iyi olmayışı her durumda ilişki biçimlerini de etkileyen faktörler arasında. En azından okur olarak Rüyet bana bunu anlatıyor. Biraz daha açacak olursak, kadim hikâye anlatma biçimlerini, derinliğini neden günümüzde göremiyoruz? İnsan çok mu değişti?

Kaliteli edebiyat iyice aristokrat hâle gelmeye başladı. Kaliteli film aristokrat bir hâldeydi. Her zaman böyle olup olmadığı tartışılsa da galiba her zaman aristokrat bir tarafı vardı. Ama şahsım, hem derinleşme kapasitesi olan işler yapmak hem de onların sokaktaki insana ulaşabilme özelliğini ve yeteneği göstermelerini görmek isterim. Bunu dilerim. İdeali budur. Yani hem geniş bir kitleye ulaşmayı başarabileceksiniz ama aynı zamanda da bir derinliği olacak ürettiğinizin. Zor olan budur. Şeyh Galip’in kendisi de kamunun teveccühünü çok umursamadığını söyler şiirlerinde ve yazılarında. Yazdıklarının öyle kolay anlaşılacak şeyler olmadığından bahseder ve kamu beni anlasın diye yazdıklarının değerini düşürmeye niyeti olmadığını belirtir. Buna katılırım ben ama keşke bir insan yazılarının değerini düşürmese ve aynı zamanda insanların ilgisini de sabit tutmayı başarabilse ne kadar iyi bir şey olur.

Dolayısıyla, Rüyet adlı romanı yazarken, kolay okunan, sayfa çevirten polisiye tadında bir şey olmasını istedim. Bu ana kadar konuştuğumuz düşünsel, estetik arka plan, çayın içerisindeki şeker gibi görünmez olarak o orada var olsun istedim ama okuyan onu bir kızın heyecanlı bir yolculuktan olgunlaşarak geri dönmesinin hikâyesi olarak da okusun ve bununla yetinsin istedim. Daha farklı meşrebe sahip olan bir okur da kendi meşrebine göre başka meseleleri de romanı okurken bulabilsin istedim.

Kadim hikâye anlatma biçimlerini günümüze göre uyarlamak gerekiyor. Şu anda metrodan çıkıp geldim. Herkes, cep telefonundan bir şey okuyordu. Bir şey okuyorlar ama eski formları okumuyorlar. Bu bize şunu söylüyor. Artık bizim insanlığın sahip olduğu o değerli mirası mit, sembol ve ritüelleri yeni bir bağlama oturtmak gerektiğini söylüyor. İşte, Rüyet’i yazarken mesnevi formuyla batılı bir form olan roman biçimini bir araya getirmeye gayret ettim. Bunun altında yatan motivasyon tam olarak budur. Hem bugünün okuruna, onun algılayabileceği  bir şey sunmak hem de aynı zamanda bize ait, geçmişimizden gelen referans sistemlerini potaya sokabilmek gibi bir amacım vardı.

*Romanın cümlesinden çıkışla sormak istiyorum; şiir sanatı, akıl ile vahiy arasındaki boşluğu, dikiş yerleri gözükmeden nasıl teyelleyebilir? Sadece şiir mi başarabilir bunu?

 Sine’nin bulduğu el yazmasına göre bu yönde güçlü işaretler var ama Allah’ın cezası el yazması kayboluyor romanda. Bulamıyoruz. Onu bir bulsam ben de siz değerli okurlarıma bu eksik sayfalarda ne yazıldığını söyleyecektim. Dolayısıyla, o eksik sayfaları ben de okuyamadığım için orada neler yazılacağına dair ancak bir takım tahminler yürütebilirim. Bunlar da benim tahminlerim olur. Okurların muhtemel tahminlerini işitmek beni mutlu eder. Söylemeye çalıştığım şey şu; yazar merkezli bir okuma yerine, okur merkezli bir okumayı daha fazla tercih ettiğimi söylemem gerekiyor. Ben okuru da kendim gibi bir yazar olmaya davet ediyorum.

*Böyle bir şeyi niyet etmeniz çok kıymetli. Rüyetin 221. sayfasında kısa da olsa metafor bahsi var. “Demek ki metafor, bilimi veya aklı kışkırtabilir, bazen onların önüne geçebilir, bilime esin verebilir.” diyorsunuz. Bilime esin veren bir metafor var mı aklınıza gelen?

 Romanda var o. Havada uçan borular bir metafor.

*Kişinin kendini gerçekleştirmesi için illa zorlu bir imtihandan geçmesi mi lazım?

 Hiç fena olmaz! Çünkü zorlu imtihandan geçmediğiniz zaman deriniz kalınlaşmaz. Deriniz kalınlaşmadığı için de sivrisinekler sizi tekrar sokar. Virüs kapar, ölürsünüz. İmtihanlar sayesinden derisi kalınlaşır insanın. Ha burada şu denebilir. İlla imtihanların bu kadar zorlu olması gerekir mi, gerekmez mi? Bunu tartışabilirim. Çünkü, insanın kaldırabileceği kadar imtihana tabi tutulması gerekir. Ama dünya imtihanların dağıtılması manasında demokrat bir yer değil.

*Her kurmaca metin ortaya çıktıktan sonra yazarı için bir sağaltım sağlıyor. Rüyet, sizin için de böyle bir süreci oluşturdu mu?

Burada, geç kapitalist dönemde, bu büyük metropolde yaşayan bir insanın bu metropole, yaşadığı mesleğe, mesai saatlerine nasıl dayanması gerektiği ile ilgili bir güzergâh var. Bu güzergâhı yazmaya çalıştım. Ve bunu yazmaya kalkışan bir adamın da kendisine, hayatına dair sorular soracağı çok açık yazarken.

Her yazma, yeterince derin olduğunu varsayarak konuşuyorum aslında kendi kendine bir rehabilitasyon süreci demektir. Benim de böyle oldu.

Sosyal ve Psikolojik Meselelere Dikkat Çeken Yönetmen: Belkıs Bayrak

“İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar.”

 Genç yönetmen Belkıs Bayrak’ın ismini en çok Malatya Film Platform Direktörü olarak duymuştuk. Ancak festival koordinatörlüğüne gelene kadar sinema-tv için vermiş olduğu çaba takdire şayan. Uluslararası İlişkiler okuyup, yan dal olarak da reklamcılık bitiren Belkıs Bayrak’ın bankacılık sektöründe çalışmasına rağmen sinema sevdası başından hiç gitmemiş.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV Yüksek Lisans eğitimine devam eden Belkıs Bayrak, film atölyelerinin öğrencisi olmuş hep!

Belkıs Bayrak (Malatya Film Platform Direktörü)

 Eğitim süresince çeşitli kısa metraj film ve deneysel videolar çekerek, 2017 Sinema Genel Müdürlüğü Kısa Film Yapım Desteği kazandığı ‘Apartman’ filmi ile festival yolculuğunda almış soluğu. Uzun metraj yönetmenliğe doğru koşar adım ilerleyerek kısa filmler çekmeye, toplumun kimi zaman bile isteye görmek istemediği sosyal ve psikolojik meselelere dikkat çekmeye devam ediyor.

 Kendisiyle, çalışmaları ve filmlerindeki bırakmak istediği etkiyi, verdiği mesaj üzerine söyleştik.

*Kısa filmlerinizde, insanların kıyıcı taraflarına dikkat çekiyorsunuz. “Hatırlatma” filminde kişinin kendisine, gündemde olan Apartman’da ise karşı tarafa olan kıyıcılık esas alınıyor. Sizce insan en çok kime kıyıcı? Kendisine mi yoksa karşısındakine mi?

– İnsan -eğer ki bir vicdanı hâlâ varsa- kendine kıyıcıdır, kıyıcı da olmalıdır. En büyük mücadele, insanın kendisiyle verdiği mücadeledir. İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar. İçinde eksik kalan tüm hesapları başkalarına kıyarak kapatmaya, zamanla başkalarını suçlamaya, kendini acındırmaya başlar.

*Yaşadığımız dünyada kişilere göre değişen bir tolerans sınırı var. Sizce toleransın sınırları nerede başlar, nerede biter?

-Tolerans kelimesini bir eksiklik ya da hataya rağmen bir şeye tahammül etmek olarak mı tanımlıyoruz bunu netleştirmemiz faydalı olabilir. Toleransın sınırı insanın biricikliği ve birey olabilmesi ile alakalı. Benim tolerans sınırım, kendimi gerçekleştirme eşiğime kadar. Varlık gösteremediğimi hissettiğim yerde toleransımı gözden geçiririm. Bu arada kendimizi gerçekleştirmenin birçok yolu var tabii ki. Varlık gösterememekten kastım tüm bu yolların kapanması…

*Apartman filminde çalışma hayatının zorluklarını görüyoruz. İzleyince ilk şu soru geldi aklıma. Kapıcı Durmuş, bir mülteci olsaydı sizce apartman sakinlerinin tavrı ne olurdu? Az önce toleranstan bahsettik. Sizce bir mülteciye gösterdiğimiz toleransı kendi ülke halkımıza gösteriyor muyuz?

-Başka bir ülkenin vatandaşını ülkemizde misafir ederken ona tolerans mı gösteriyoruz, yoksa hoşgörü mü emin değilim. Tolerans kelimesine nasıl baktığımı bir önceki soruda aslında biraz bu sebeple belirttim… Ben sorunuza milletler, devletler seviyesinde değil yine insan seviyesinde yanıt vermek isterim.

Sorunuz aslında genel olarak yanımızda olanı değersiz görme durumuyla ilgili. Çevremizdeki insanları değersiz görmek ve bunun üzerinden kendimize değer biçmek gibi bir sorunumuz var. Apartman filmindeki karakterler kapıcıyı eleştirirken aslında kendi akıllarını yüceltiyorlar.

Eğer birisine hoşgörü gösteriyorlar ise bu da yine bir acıma duygusundan hareketle oluyor. İnsan olmanın gereği değil de kendi yüceliğinin bir lütfu, ikramı gibi…

*Çalışmalarınıza derinden bakınca, aslında çocuk, çocukluk çıkıyor karşımıza. Freud’a göre sanatın zemininde çocukluk vardır. Aslında sizin çalışmalarınızdaki en temel kaynak çocuk ve çocukluk mu?

-Bu yorumu siz dışarıdan benden daha kolay yapabiliyorsunuz. Benim tarafımda çocukluk ve şimdiki zaman birbiriyle çok iç içe… O yüzden benim temel kaynağımın ne olduğunu söylemem sanırım zor.

*Mihail Bakhtin, anlatı türlerinin hepsini “kronotop” kavramı üzerine bina ediyor. Bu kuram, zaman-mekân ilişkisinin ayrılmaz bütünlüğünü çıkarıyor karşımıza. Bu kuram üzerinden devam edecek olursak sizin eserlerinizde zaman ve mekânın nasıl bir önemi var?

-Ben belirgin mekânlarda neredeyse hayalet karakterle hikâyelerime başlıyorum. Kronotop kavramında Bakhtin zamanı uzamdan önceler, ancak benim için sanırım tersi bir durum var.  Bazı mekânlarda hissettiklerim, bir hikâyeden daha güçlü, daha karmaşık olabiliyor.

*Sekiz adet kısa filmden sonra, uzun metraj bir film düşünceniz var mı?

-Evet, var… Kısa filmlere çalışırken bir yandan uzun metraj film hazırlığım da devam etti. Bir süredir senaryo aşamasında olduğum bir yol hikâyesi üzerinde çalışıyorum.

*Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

 –Sorularınız için asıl ben teşekkür ederim.

“Yusuf’un Not Defteri”ni Yazmak İstiyorum

“Sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikâyem olsun diye. Bıktım ardımda yarım kalmış hikâyeler taşımaktan. Çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim.” cümlelerini hiç unutmadık. Youtube kanalında milyonlarca defa izlenmiş bölümleri, replikleri ile on beş yıldan fazla zamandır akıllardan çıkmayan dizilerin senaristi Ali Ulvi Hünkâr.

İzmir’de gözlerden uzak yaşayan, tiyatro yaparak hayatına devam eden Hünkar, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu. Beş yıl Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra İzmir Devlet Tiyatrosu’nda göreve başlamış. Oktay Rifat’tan Öteki Yaz, Shakespeare’den Bahar Noktası, Albert Camus’den Doğrular başta olmak üzere yerli ve yabancı birçok oyunda hem yönetmen hem de oyuncu.

Usta senarist ile eski günleri, şimdiki izleyiciyi, ve neler yaptığını konuştuk.

 

*Yazdığınız diziler efsane bir şekilde hızını kesmeden izleniyor, caps’ler çıkarılıyor, ancak sizi göremiyoruz. Klasik olacak ama sormak istiyorum nerelerdesiniz? Neler yapıyorsunuz?

-Geçenlerde yayınlanan bir dizinin 184 dakika olduğunu duydum. Herhangi biri değil, benden senaryo isteyen bir yapımcı söyledi bunu. 184 dakika! Olacak iş mi? Hele benim gibi tek başınıza yazıyorsanız… Ne sağlığınız el verir buna, ne de iyi niyetiniz. Dolayısıyla bu tepkim nerede olduğumu açıklıyor değil mi? Tabii bu boş durduğum anlamına gelmiyor. Durmadan bir şeyler yazıyorum.

*Yazdığınız diziler kaç defa izlenirse izlensin, hayatlarının en güzel yerlerinde kalan insanlar her seferinde göze çarpıyor. Ama hep bir umut var. Sizce gerçek hayatta veya hikayede-kurmacada-insanı yaşatan şey hayatlarını o kaldıkları yere döndürme umudu mu?

-Bir mucizenin içindeyiz. Ama dünya gailesi bunu öyle örtmüş ki… Yine de bazen o his, o mucizevi haz, bir şekilde parlayıp sönüveriyor. O anlık şavkı tekrar görebilmek için kurmacaya -hikayelere- koşuyoruz. Bizi bir kere daha yaşama bağlayıp, korkularımızı geçici de olsa katlanılır kılıyor çünkü… Bazı filmler, diziler, kitaplar bunun için onca yıldır tekrar tekrar izlenip, tekrar tekrar okunuyor.  Mucizenin içinde olduğumuzu hatırlattığı için. Ve bu anımsama ilginç bir şekilde dert ortağımız oluveriyor. Birden kendimizi biraz daha iyi, az da olsa güçlü hissediyoruz.

*Senaryolarını yazdığınız dizi filmler neden o kadar yıl geçmesine rağmen halâ izleniyor? Bu sadece nostalji özlemi mi sizce?

Nostalji özlemi olduğunu sanmıyorum. İlk yayınlandığı gün neden seyredildiyse 15 yıl sonra bugün de aynı duygularla seyrediliyor. Birincisi sahici karakterle karşılaşıyorlar. Hepsi kendileri gibi. İkincisi, aşk, hayal ettiğimiz gibi, insanı iyileştiren bir şey olarak yüceltiliyor. Ve sonuncusu, bu diziler kendimize daha makul ve affedici yaklaşmamızı vaaz ediyor, tıpkı “Yeditepe” de Ali’nin, yıllar sonra ziyaretine gittiği hocasına aktardığı gibi: “Çünkü hepimiz hayata güzel şarkılar söylemek niyetindeyiz.” Kurmacanın böyle bir gücü var.

*En çok izlenen Yeditepe İstanbul ve Sultan Makamı dizilerini nasıl yazdınız? Biraz bu dizilerin yazım hikayelerinden bahseder misiniz?

-Biliyorsunuz, ben tiyatro bölümü mezunuyum. Ama daha önce İzmir Devlet Konservatuvarı’nda klasik müzik okudum. Bütün günü okulda geçirip akşam doğup büyüdüğüm kenar mahalleye dönüyordum. Ömer-Duru çelişkisinin kaynağına yani… Bütün hikaye kenar mahalleye gelen o kuyruklu piyanoda gizliydi. Yerini yadırgadı ve bu tuhaf insanların öyküsü çıktı ortaya. Sultan Makamı da yine bizim mahallenin hikayesiydi. Şehrin son yazlık sineması kışa girerken birkaç kafadarın sığındığı kurtarılmış bölgeye dönüşüyordu. Şehrin ortasında öyle acayip bir ıssızlık! Sonra oraya, doping ilaçlarıyla zehirlenmiş bir yarış atı getirip, onunla birlikte, hayattan bir şans daha istiyorlardı. Bu iki senaryonun arasında bir de Cesur Kuşku var… Maalesef altı bölüm yayınlanabildi. Onu da çok severim. Üzerine titrediğim bir hikayeydi. Yarım kaldı.

*İyi roman yazarları iyi senaryo yazabilirler diye bir öngörü her zaman vardır. Oysa tersi durumlarda bu pek söz konusu değil. Ancak sizin yazdığınız senaryolar adeta bir roman gibi. Bu sadece diyaloglarla sınırlı değil. Tıpkı İsmet Özel şiirinde “Şakaklarımda dövmeler beni ele verecek

cesur ve onurlu diyecekler

halbuki suskun ve kederliyim” diyen insanların suskunluklarından kederli oluşlarını anlatabilme başarısı gibi düşünebiliriz. Var mı yazdığınız bir roman? Veya hikâyeler?

-Hayır yok. Ama bir müddet önce bir arkadaşıma Yeditepe ile ilgili bir şey yazacağım sözünü vermiştim. Ne var ki bazı sebeplerden ötürü hep ertelendi.

İlk fırsatta o sözümü yerine getirmek istiyorum. Biraz daha açmam gerekirse, ‘Yeditepe İstanbul’daki romana (Sazanların Tarihi’ne) kafayı takan Yusuf defterini, koymayı düşündüğüm isimle “Yusuf’un Not Defteri”ni yazmak istiyorum. 

*İsmet Özel, Müşfik Kenter, Afşar Timuçin hocalarınızdan bazıları. Nasıl bir duydu bu isimlerin öğrencisi olmak? 

-İnanılır gibi değildi. Sürekli bir bilgi bombardımanı! Yine de o zamanların çok kıymetini bilemediğimi düşünürüm. Şimdi Afşar Timuçin’e, bir zaman öğrencisi olduğumu söyleseniz hatırlamaz bile! İtiraf etmem gerekirse, gençliğin o döneminde her teneffüs sevgiliye koşmak her şeyden daha cazipti. Bütün haytalığıma rağmen İsmet Hoca sayesinde kelimeleri şehvetle sevebilmeyi öğrendim, Müşfik Hocamla da bir karakter üzerine çalışırken onun insanlığına nüfuz edebilmeyi!

Hayatım boyunca iki konuda çok şanslı oldum; çok iyi hocalarım, ustalarım ve çok değerli arkadaşlarım oldu. Sözgelimi rahmetli Erdal Tosun sınıf arkadaşımdı. İnanılmaz zeki bir adamdı. Zevk sahibi olmak denilen şeyden biraz olsun nasibimi almışsam, yine arkadaşım olan, Türkiye’nin en büyük sahne tasarımcısı Ali Cem Köroğlu sayesindedir. Bana bütün kapılarımı açan Tomris Giritlioğlu’nu ve ilk ustam rahmetli Ayberk Çölok’u da bu isimlerin arasına katmak isterim. Onlara minnettarım. Ve bir de Cahit Koparal’ı… Sevgiyle, minnetle anıyorum.

Sabah “Gelin-Kaynana” kavgalarını seyredenler öğle saatlerinde, aydınlatılmamış cinayetleri “alenen” ve “tereyağından kıl çeker gibi” çözen bir kadını izliyorlar. Akşam dizilerin karşısına geçen de bu kitle! Kibir gibi görünmesin, samimi düşüncemi söylüyorum; onlara yazacak bir şeyim olduğunu sanmıyorum. Hoş, onların da benden bir şey beklemediklerini gayet iyi biliyorum.   

 

*Kendisi de artık hoca olan Ali Ulvi Hünkâr için hoca olmak nasıl bir duygu, sorumluluk?

-İzmir Ekonomi Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde üç yıl ‘Senaryo’ derslerine girdim… Ama maalesef iyi bir hoca olmadığımı fark ettim. Bu arada öğretmenliğin ne kadar zor olduğunu gördüm. Ben usta-çırak ilişkisini biliyorum. “50 alır geçerim” diyen birinin karşısında ne söylenir, ders nasıl anlatılır bilmiyorum. İsteyen biri olursa bildiklerimi aklımın erdiğince ve zevkle aktarırım. Ama tecrübeyle gördüm ki, bir okulda hocalık benim becerebildiğim bir şey değil.

*Sektöre dair konuşulacak çok şey var elbet ama sizce günümüz dizi filmlerinin en çok ve en sert değişim gösteren yerleri nereler?

 -Açıkçası dizi yazmak fikrinden her gün biraz daha uzaklaşıyorum. Başta da söylediğim gibi, her hafta üç saate yakın yazmak da bana anlaşılır gelmiyor. Öte yandan, sanırım, dizi izleyenler de epey değişti. Sabah “Gelin-Kaynana” kavgalarını seyredenler öğle saatlerinde, aydınlatılmamış cinayetleri “alenen” ve “tereyağından kıl çeker gibi” çözen bir kadını izliyorlar. Akşam dizilerin karşısına geçen de bu kitle! Kibir gibi görünmesin, samimi düşüncemi söylüyorum; onlara yazacak bir şeyim olduğunu sanmıyorum. Hoş, onların da benden bir şey beklemediklerini gayet iyi biliyorum.

*Neler okuyorsunuz? Dönüp dolaşıp okuduğunuz başucu kitaplarınız var mı?

-Mesleki bir bağımlılık olsa gerek, dönüp dolaşıp Shakespeare okuyorum. Pek çoğunu ezbere bilirim. Çehov’un oyunları ve öyküleri daima elimin altındadır. Ama tabii ki, Edip Cansever, İsmet Özel, Turgut Uyar hep… Daima!