Siz işitmiyor musunuz? 

İşitmiyor musunuz?

Sâde yaşamak îmandandır;

 sâde hayat sürmek îmandandır.

Hadis-i Şerif

 

Yazar: Mustafa Çakıroğlu (İjaz)[1]

 

Basitliğin Kavram Haritası

 

“Basitlik” denildiğinde akla gelen çağrışımlara baktığımızda şu kelimeler öne çıkıyor: yalın, sade, temiz, hafif, dingin, bilge, berrak, açık, ferah, derin, yavaş, küçük, az, boşluk, kolay, güzel, sessiz, mütevazı… Bunların hepsi de çok güzel kelimeler ve hepsi de bambaşka dünyalara aitler. Hepsi de birbiriyle bir şekilde ilişkili; küçük güzeldir, yalın sessizdir, basit derindir, az çoktur, yavaş dingindir gibi… Bu yazının odağında daha çok basitlik, yalınlık, sadelik ve boşluk kavramları yer alacak.

 

Sınıf atlamanın üç yolu olduğuna inanıyorum; 1. eğitim, 2.  evlenmek ve 3. yalınlık! Evet, yalınlık da en az eğitim ve evlenmek kadar sınıf atlatan bir bilinç düzeyidir. Her gün bilgisayarlarımızda kullandığımız Google’ın bembeyaz ana sayfasında sadece bir boşluk vardır; siz oraya istediğiniz arama kelimelerini yazarsınız ve saniyeler içinde milyonlarca sonucu getirip önünüze koyar. Kullanıcı için çok yalın ve açık olan bir deneyimdir bu. Ama bu yalınlığın arkasında devasa bir mühendislik vardır, arşivleme ve programlama vardır; size görünen tarafıyla yalın ama aslında dahiyane bir kompleks mekanizma vardır arkada çalışan. Apple da tüm ürünlerini aynı mantıkla düşünür ve tasarlar. Yıllarca içinde çalıştığım reklam sektörünün de temel ilkesi bu olmuştur; karmaşık olanı yalınlaştır! zor olan basitleştir! Çünkü “az, çoktur! / less is more!”  Hem tasarım yaparken hem de metin yazarken bu basit ilkeler Delphi’de Apollon Tapınağı’nın girişindeki anıtsal tabela gibi aklımızda durmalıdır: “Gnothi seauton! / Kendini bil!

 

Doğa ve Yalın Yaşam

Bu konu hakkında hayatıma retrospektif bir şekilde baktığımda şu izlekleri görüyorum;

Antalya’da bir yörük aile geleneğiyle büyüdüm ve bu da modern hayatta basit yaşama motivasyonumu besleyen şeylerden birisi oldu. Yörük, yürümekten gelir. Yörükler yürür çünkü. Yürümek için hafif olmalısınız. Çok fazla yük edinmeden, doğayla ve kendinizle barışık bir şekilde yaşamaktır, yörüklük. Akdeniz Torosları’nda dedemle geçirdiğim çocukluk günlerinde, doğada çok az şeyle nasıl bir yaşam kurulabileceğiyle ve bu kadar az imkanın ve eşyanın içinde ne kadar çok mutlu olduğumuzla ilgili hatıralar oldukça berrak zihnimde.

Basit yaşam benim için o zamanlar ne zorunluluk ne de bir seçimdi. Kendiliğinden, doğal gelişen, organik bir şeydi; içine doğmuştum. Sabah güneşin keskin ışığıyla uyanır, gece gökyüzünün büyülü yıldızlarını seyre dalar, akşam erkenden yemeklerimizi yer, elektriklerin olmadığı dağ evinde odun ateşinde demlenmiş kekik çayımızı içerken büyüklerin sohbetlerini dinler ve sonra erkenden uyurduk. Yaşam basit ve berraktı. Her vaktin bir işi vardı, her iş bir vakitle “kayıtlıydı”. Bu herkes için “açıktı”.

Doğada olmak bize yalın olmayı öğretir. Özümüzle yetinme, farkına varma, bütün kaynakları israf etmeden kullanma, eşyaların gölgesinde değil de, kendi öz nefesinle kendin olmanın hafifliğine vararak özgürleşmeyi tattırır doğa. Güneş ve ayla senkronize olmayı, yani gece ve gündüzle, ışık ve karanlıkla… Suyla, toprakla, ateşle, ağaçla, bitkiler ve hayvanlarla, seslerle ve sessizlikle… Doğa sizin ışığınızı yansıtmanız için var. Ve o ışık basit yaşayarak ortaya çıkar.

Günümüzde insanların %75’i şehirlerde yaşamakta. İnsanoğlu kendini küçücük daracık betonarme şehirlere gönüllü hapsettiği sürece basit yaşamayı öğrenmek çok zor. Çünkü büyük kentler insanı doğadan koparıp kendi dinamikleriyle var olmaya zorluyor. Bu dinamikler: ‘daha çok tükettiğin takdirde değerlisin ve mutlusun’ (öz-saygı eksikliği), ‘ancak daha çoğuyla yaşayabilirsin’ (açlık korkusu) gibi, ‘helmin mezid’  çılgınlığı türünden şeyler.

Metropol günahlarının, kalp katılığının, nezaketsizliğin; tüm bunların sebebi doğadan kopuştur! demek geliyor içimden. Doğal yaşamdan uzak bir hayat ‘sorgulanmamış’ bir hayat demek çünkü.  Öylesine, -miş gibi bir hayat.

Basit yaşamak; günümüzde gittikçe zorlaşıyor. İhtiyacımız olmayan şeyler bize ihtiyaç gibi gösteriliyor ve insanlar aslında hiç ihtiyacı olmayan şeylere sahip olmak için amansız bir hırsın içine giriyorlar, borçlanıyorlar, adeta kendilerini kaybediyorlar. Bir an durup ‘gerçekten neye ihtiyacım var?’ sorusunu sormaya cesaretimiz yok. Yapay gıdalarla, yapay duygularla, yapay hayatlar yaşıyoruz.  Egolar tavan yapmış. Teşhirde zirveleri zorluyoruz. Böyle bir ortamda ‘Basit yaşam mı? Pardon, o da ne demek?!’ diyoruz yaşam tarzımızla. Basit yaşamak kısaca egosuz yaşamak demek aslında. Sosyal medya  basit yaşamayı zorlaştıran bir şey mesela. Sosyal medya çarkı ‘ego’ üzerinden dönen bir şey çünkü.

 

İskandinav Tarzı Yalınlık

Lisans eğitimim sırasında Erasmus programıyla Danimarka’ya gittim; orada birkaç ülkeyi görme şansım oldu ve İskandinav kültüründen oldukça etkilendim. Bu deneyim kafamdaki basit yaşam/simple life, az çoktur/less is more felsefesini pekiştirmemi sağladı. Kopenhag’da aralarında milletvekillerinin de olduğu çok geniş bir halk kitlesi (10 kişiden 9’u) bisiklet kullanıyor, binaların çoğunda tabela bile bulunmuyor. Marketler akşam 6’da kapanır ve haftanın her günü açık olmaz. Hayatın her alanında bir sadelik, yalınlık ve dolayısıyla kolaylık görürsünüz (Marketlerin her zaman açık olmaması bence bir kolaylık). Daha çok gülen insan ve en önemlisi de; daha az çalışma saatleri. Berbere bile randevuyla gitmiştim, berberlerin günlük traş yaptığı kişi sayısı sabit. Dünyadaki en mutlu şehirler sıralamasında Kopenhag’ın ilk sıralarda olmasının altında belki de bu ‘basit yaşam’ normları vardır. Yaşadığım süre boyunca korna sesini bir kez bile duymadım. Üstelik tüm sevimsizliğiyle güneşsiz geçen ve gündüzlerin 3-4 saate kadar kısaldığı kış aylarına rağmen. Beş milyonluk nüfusuyla bu kadar az çalışıp, çok kazanan başka bir ülke bilmiyorum doğrusu.

Kopenhag’ta hayatıma kazandırdığım üç alışkanlık: Gittiğim her yere sırt çantasıyla gitmek, öğlen yemeği için -hazır tüketmek yerine- evde sandviç ve atıştırmalık olarak meyve hazırlayıp öyle dışarı çıkmak, ayrıca bisiklet kullanmak. Bunlar basit ama çok etkili yaşam pratikleri oldu hayatımda.

Basit yaşamak deyince aklımıza şunlar gelmeli diye düşünüyorum; daha az karbon ayak izi, daha az su ayak izi, daha az tüketim, daha az şikayet, daha çok şükür.  Daha çok zaman; kendimiz, ailemiz ve dostlarımız için. Okumak ve düşünmek için. Basit yaşam sayesinde, ruhsal, duygusal ve fiziksel yönden daha sağlıklı ve huzurlu oluruz çünkü evimiz, bedenimiz ve zihnimiz temiz, sade ve açıktır. Uyku saatlerimiz düzenlidir. Basit yaşamak bizi zengin de eder. Çünkü ihtiyacımız olmayan şeylere para harcamayız. Basitlik özgürlüktür, müstağniliktir.

 

El-Bâsıt

 

O (cc), el-bâsıt (الباسط) olandır. En güzel isimlerin sahibidir ve el-bâsıt en güzel isimlerdendir. Bast kökünden gelir. Yeryüzünü yayan, rızkımızı bol bol veren, ilim ve güç bakımından üstün kılan, cömert olan şüphesiz O’dur. Basıt kelimesi herhangi bir terkip, te’lif ve kafiye gerektirmeyen şey olarak da düşünülebilir (Bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “b-s-t” maddesi.)

 

Abdükadir es-Sufi 100 Basamak kitabında Bast’tan şöyle bahseder: “Kabz, nasıl korkunun manası ise, bast da umudun manasıdır. Fakirin mahsus’dan (duyumsal olandan) manaya yaptığı bilinç hareketinin farkına varmak önemlidir. Mahsus (duyumsal olan) halâ nefse ve hadiseye bağlı olduğu hâlde, mana kişiyi ruha ve temaşaya yöneltir. Her hâl kendi içinde bir edeb ve onu izleyen bir edeb gerektirir. Şeyh İbn Ataullah, Hikem’inde “Arifler için genişleme (bast) daralmadan (kabz’dan) daha ürkütücüdür. Çünkü çok az kişi genişleme sırasında edeb sınırları içinde kalabilir” der. Bu haldeki zikir şudur: Sübhanallahi ve bi-hamdihi / Sübhanallahi’l azim.”[2]

 

Yalın

Yalınlık, kaynakları israf etmemektir. Kendi yeteneklerini israf etmemek, içindeki cevherin ortaya çıkması için zuhurata tabi olmak yalınlıkla mümkündür.

Görmek! Sonradan öğrenilen bir şeydir, insan ancak gözün ve zihnin terbiye edilmesiyle bir “görüş” sahibi olabilir. Görmek öğrenilmesi gereken bir şeydir. Yalın görüş de öyle. Yalın düşünce de. Yalınlık sıradışı bir hâl ve duygulanımdır. Özü itibariyle çıplaktır. Geçici kimliklerin gölgesi altında değildir. Öz’ün farkındadır, öz’dür. Ve varoluş iliklere kadar yalınlık suretinde hissedilir, hissedilebilirse.

 

Misal, rüzgâr yalındır. Su yalındır. Hava yalındır. Ateş yalındır. Toprak yalındır. Ve hepsi çok güzeldir.

 

İnsan bir şeyi basitleştirebildiği kadarıyla anlamış demektir. Fazlalıkları atarak. Geride gerçek bir öz kalıncaya kadar.

 

Giyimde yalın, sade olmak güzeldir. Beslenmede az çeşit ve az miktarda yiyerek sadeliğin gücüne ve basitliğin şifasına erdik demektir. Sözde ve yazıda yalınlık sözün tesirini arttırır, anlama heybet katar. Yüksek zirvelerden aşağı ovalara seslenmek gibi… Yüce olan şeyler hep sadedir. Yüce insanlar, yüce sözler, tüm yücelikler… İnsanın tıbben çoğu sudur. Yani saflığın, sadeliğin, temizliğin imgesi olan su. İnsan da su gibi yalın olmaya fıtraten meyillidir, onu arzular.

 

El-basıt olan nasıl ki el-kabıd olanla tamamlanıyor ve anlamlı oluyorsa, yalınlık ve karmaşıklık da böyledir. Her şey zıttıyla anlamlı, kaim ve daimdir. O hâlde,

yalınlık ve karmaşıklık dilde ve oluşta birbirlerini var ederler. Çok aşırı yalınlık ve çok aşırı karmaşıklık işlevsizdir. Bu zıtlık iyi harmanlanmalıdır. (Simple+Complexity= Simplexity!)

 

Müzik ve Resimde Yalınlık

 

Bir müzik eseri: 4’33’’ (4 dakika 33 saniye şeklinde okunur).  Sahibi, John Cage. 1912 Los Angeles doğumlu, besteci, filozof, yazar.

Cage bu eser için tam 4 yıl kafa yordu. 4’33” belki de müzik tarihinin zirvesinde bir eser, ötesi mümkün değil. Neden mi? 4’33” herhangi bir enstrüman (veya enstrüman grubu) için yazılmış olup partisyonda müzisyenlerin üç bölüm boyunca enstrümanlarını hiç çalmamaları gerektiği belirtilmektedir (yine de benim favorim piyano ile olan çalışmadır). Parçada birinci bölüm 30’’ (30 saniye), ikinci bölüm 2’23’’(2 dakika 23 saniye), üçüncü bölüm ise 1’40’’ (1 dakika 40 saniyedir). İlk bakışta 4 dk. 33 sn. süren bir sessizlik olarak düşünülse de aslında tam da öyle değil. Eserin icra edilmesi esnasında çıkan sesler, havalandırma sesi, sandalye sesi, nefes alış veriş, trafik sesi, kapı sesi, konuşmalar, kuş sesleri, yani o an orada olan ne varsa müziği oluşturan şey onlar. Biraz çılgınca mı geldi? Bilgeliğin de yolu biraz çılgın olmaktan geçiyor doğrusu. Belki 50 yıl sonra Stravinsky “eski moda/old fashioned” olabilir ama 1000 yıl sonra bile 4’33” hala taze, dinamik ve ilham verici olacak.[3]

 

Beyazlık

John Cage buradaki ilhamını ise Robert Rauschenberg isimli bir ressam arkadaşından almıştır. Rauschenberg, “Beyaz Boyama” adını verdiği bir tablo yapar. Tümüyle beyaz boyalı 7 parçadan oluşan bu yapıt, besteciye esin kaynağı olmuştur. Ressamın bu çalışmasında amacı şudur: sergiyi gezenler sanat eserine bakarken beyaz tabloya gölgeler/i düşer ve beyaz tablolar kendilerini ve hayatı yansıtır. Hareketli bir sanat eseridir yani. Zaten beyaz renk de yedi rengin kesişiminden oluşur. Ve beyaz olanda her renk, şekil ve form sonsuzdur, potansiyel bir varoluş düzlemidir beyaz.

 

Robert Rauschenberg, Beyaz Boyama, 1951

 

Sessizlik ve Boşluk

Sessizlik de öyle değil mi? Bütün müzik eserleri notalarla değil sessizlikle başlar ve sessizlikle biter. İki notayı ayıran şey sessizlik notasıdır.

John Cage aynı zamanda Zen felsefesiyle ilgilidir. Zen düşüncesinde boşluk evrenin ana malzemesidir ki bugünün fizik bilimiyle de uyum içindedir bu bilgi; zira atomun (tüm maddesel varlığın) %99.9’u boşluktur.

 

Ruhun Bulutsuz Hâli

1584 Japonya doğumlu ünlü Samuray ve Kensai (Kılıç Piri) Miyamoto Musashi’nin 1645 yılında ölmeden birkaç hafta önce çekildiği Kyushu dağlarındaki bir mağarada, tecrübe ve birikimlerini yazdığı Beş Çember Kitabı’nda Boşluk hakkındaki sözleri dikkat çekicidir: “Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur. Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Bu yolunu şaşırmadır. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, gerçek boşluk hâli, işte budur. Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, Yol’un varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.[4]

 

Klavye’nin Ruhu

Üzerinde bir şey yazmaz onun. Masumdur. Samimidir. Bizden biridir. Yaptığı iş çok büyüktür. Kelimelere hayat verir. Soluk aldırır. Önemini kavramak kolaydır; diğerlerine göre oldukça büyüktür. O olmasaydı iletişim olmazdı. Vazifesi anlamlıdır. Yerine başka bir şey ikame edilemez. Neden mi bahsediyorum? Klavyelerimizdeki boşluk tuşundan. Tasarımda bir şey göstermek istediğinizde, bir şeye vurgu yapmak istediğinizde altın kural şudur: etrafını boşaltın! Boşluk tuşu aslında bunu yapıyor. Ona basınca ekranda hiçbir şey yazmıyor ama aslında bütün yeni yazılabilecek şeylerin ham maddesi oluveriyor. Mucizevi. Boşluk! Siz onun açtığı boşlukta, kendinizi ve zihninizi, dünyanızı inşa ediyorsunuz. Nefes alıp vermek gibi bir şey.

 

Bu Bir Pipo Değildir

Resimde basitlik/yalınlık ve elbette derinlik deyince akla Rene Magritte de gelmeli! Magritte’nin o ünlü piposu!

René Magritte, “Bu bir pipo değildir.” (1929).

 

Buradaki espri (spirit / ruh!) gerçekten de çok yalın ama bir o kadar da sarsıcı! Çok söze gerek bırakmayacak kadar yalın, ama yine de tam olarak açık seçik değil.

 

Az Çoktur

Sessizlik bir ödüldür. Gürültü enerjimizi emer. Bir parka, bir camiye, bir dağa, bir göl kenarına çekilip kendimizi dinleyelim.[5] Kendimizi, kalbimizi. Sessizliğimizi. Zihnimizden geçenleri sinema izler gibi izlediğimizde, anında yok olduklarını göreceğiz. O gerçek sandığımız kukla gölgelerini.  Yapacak bir şey olmadığını iyice anlamak için, zihnimizi ve bedenimizi sükutun altın huzuruna kavuşturmak için, sessizliği yücelt, yalınlığı hedefle, basitleş. El-basıt’a yüzünü dön. Gün dönüyor çünkü. O geniş merhameti, mahviyeti, mahremiyeti sessizlik içinde anla. Anla! Az çoktur.

Özet yerine

Simplex Sigillum Veri / Yalınlık doğruluğun mührüdür!

*

Basitlik Notları’na bir şiirle son vermeden önce, notlar’ın gelecek sayılarında da Basitlik ve Doğa Yasaları üzerine yazmayı istiyorum, nasipse.

*

Kutsalla Demlenmek[6]

kuş dalgınlığında ellerim

avuçlarım kanat

alkışlamak için rüzgarı

*

bir göle değdi kelebeğin kanat titreşimleri

gölde bir yaprak kımıldadı

merhaba dedi kurbağa

*

kokulardan anlardım vaktin geçtiğini

sabah çiğ kokusu

akşam yaz sefası

öğlende katran ağacı

ikindide çay

kokulardan varırdım görevlerime

yanıldığım olmamıştır

*

uyudum çoğu zaman

fesleğen kokulu bahçede

bir taşın soğumasıyla anlardım

vakit ikindi

keçiler salınsın!

azık alınsın!

*

bir kaya gibi düşünürdüm

bir kaya kıpırtısız yıllarca

dinledi durdu yerin altını üstünü


 

[1] Arş. Gör., Bülent Ecevit Üniversitesi, Felsefe Bölümü, Bilim Tarihi ABD.

[2] Yüz Basamak, Abdülkadir es-Sufi (s. 44). Yeryüzü Yayınları, İstanbul.

[3] İsteyenler bu eseri iTunes’tan 1$ karşılığında indirebilirler: itunes.apple.com/us/album/433/id406490689

[4] Beş Çember Kitabı, Miyamoto Musashi (s. 105-106). Anahtar Kitaplar, 1993, İstanbul.

[5] Okuma önerisi: Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Walden Gölü / Sivil İtaatsizlik, Henry David Thoreau. Hindistan’ı İngiliz sömürgesinden kurtaran Gandhi’nin ilhamı Henry David Thoreau’nun hayatıdır. Henry David Thoreau, Walden Gölü kenarında kulubesinde yazdığı ‘sivil itaatsizlik’ yazısıyla zulme uğrayan bütün insanlara ilham kaynağı olmuştur. İsmet Özel’in “Henry Sen Neden Buradasın?” kitabına ilham veren kişi mezkur Henry’dir.

[6] Mustafa İjaz. Dergâh Dergisi, Haziran 2007


Yazı görseli: Resim S. Hermann & F. Richter tarafından Pixabay‘a yüklendi 

2019-09-10T17:17:43+03:00Eylül 11th, 2019|Bilmek Vaktidir, Temalar|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam