Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor.

 

Yazar: Adnan Saracoğlu

 

Bak bakalım ne görüyorsun? Bir dost, arkadaş, akran, komşu, hemsal, insan…Olmadı, baştan! Giy şu üniformayı, kuşan bir de şunları, bekle şu sınırı, bak şimdi tekrar! Burada düşman, şurada düşman, orada düşman… Hah, oldu işte, güvenlik ayarları tamam.

“Savaş ne kadar uzun sürerse sürsün…” diyor kitabın son cümlesi. En kabadayısının bile üç-beş yıl ömrü var demeye getiriyor. (Bakmayın siz, sırf Guinness’e girmek için uzattıkça uzatılan yüz yıl savaşlarına) Savaşın arızi, barışın hakiki olduğunu anlamazlar için yeniden anlatmaya yelteniyor.

Ey insanları üryan yanından avlayan, üç-beş çocuk yeter seni maskenden etmeye, en akılcı  savlarını savuşturmaya. Neymiş savaş kapıdaymış, bombardıman başlıyasıymış, hayvanlar çıldırasıymış, bundan,şundan onları ölümle uyutmak akla yatasıymış!

Miriam Halahmy, “Sıcacık Bir Yuva”da, savaş arifesine odaklanıyor. İnsanlığı terk etme deminde, hayvanların candan sayılmayacağı çıldırı anaforunu çocuklarla delip, pazarlığı en yüksek fiyattan açıyor. Bir köpeği, bir kediyi, bir keçiyi, dahası bir yılanı canlı tutmanın her nevi milli çıkarın üstüne çıkacağını, öldürmenin kibarcasının olmayacağını, cinayetlere şık kıyafetler dikmekle, napalım herkes yapıyor demekle, üzerimizdeki kanlı damganın çıkmayacağını sessizce söylüyor. Sessizce, çünkü savaşı konu alan kitaplardaki hop oturup hop kaldıran, santimetrekareye dört gerilim sığdıran, keskin baht dönüşleriye dramatik marjı genişleten karakteri taşımıyor. Sessizce, çünkü insanlar büyük yıkımlara uğramıyor, en sevdiklerini kaybetmiyor, evin çocukları kayalaşmış kara ekmek kütlesini gözyaşları içinde kemirmiyor. Sessizce, çünkü şehirler kendisine yağmur payesi veren bombalarla yamyassı, delik deşik edilmiyor.

Savaşın geri sayımı on, dokuz, sekiz diye değil de, yirmi altı Ağustos, yirmi yedi Ağustos…otuz bir  Ağustos diye yapılıyor, biliyoruz ki ismi batasıca adam, 1 Eylül’de Polonya’yı işgal edecek ve dünyanın sonsuz iştahlı şişmanları birbirlerini diye milyonlarca çocuğu, kadını, yaşlıyı yok edecek. Tüm yok ediş savaşının sonunda katillik kaliteleri ondalarla ayrılanlar aynı adı batasıca adamı işaret edecek: “O başlattı!”

Peki Tinkerbell nasıllar acaba? Afiyetteler, dokuz canlarının muhasebesini tutuyorlar, eksik olmayın. Ya Bonny nasıllar? Kemiğin peşinde şımarıp günü kovalıyorlar işte, ne kadar düşüncelisiniz! Muhteşem Çek şair Miroslav Holub’un Napolyon şiirinde, tarihi despot ile kasabın köpeği Napolyon eşleştirilir. Bonapart’ı zerre takmayan çocuklar köpek Napolyon’un ölümüne üzülürler. Gölgesinde eğlendiğimiz kitapta da, yetişkinler; savaş, bombardıman, karartma, “stirb Hitler!” (geber Hitler) derken, çocuklar; kedi Tinkerbell’ın, köpek Bonny’nin, keçi Horaius’un, gine domuzları Toffee ve Apple’ın, papağan Pirate’ın, kral kobra Freddy’nin selametiyle dertleniyorlar.

Yetişkinler vasat bir toplumsal dayanışmaya bile yanaşamazken, anlamsız düşman mavallarıyla kahramancılık oynarken, çocuklar hazarda yüzlerine bakmadıkları zorba çocuğu, şaşı bakınca şımarık sandıkları züppe kızı bile yallah sefer deyip aralarına alırlar. Ne de olsa onlar hayvanların insanlarıdır, canlılara marka değeri üzerinden bakmayan pırıl pırıl çocuklardır. Gizli sözcükleri, şifreli iletişimleri, sadakatlari, sığınakları, erzakları vardır. Kendi boğazlarından geçmeden yılanın boğazını düşündüklerinden, savaş daha başlamadan savaşı kazanırlar. Böylece biz de kazanmış sayılırız. Hep Almanlar belirleyecek değil ya kaderimizi!

Büyük harfle yazılan savaşın ötesinde, barış zamanındaki savaşlarımızı hatırlatıyor Britanyalı Halahmy. Bir aileyi falan gerekçeyle dışlarkenki silahımızı düşürüyor elimizden, bir ablanın kendisi gibi yetim ve öksüz kardeşine ebeveynlik taslarkenki kof şövalyeliğini dumura uğratıyor, bir çocuğun, babasının zorbalığına karşı koyarken enfekte oluşunu ve akranlarına karşı hücum borusu çalarken uyanışını manşete taşıyor. Müebbet asalet yiyen annenin kızına normal çocukları yakıştırmayışına karşı hepimizi sevgi ile donatıyor. Güvenlik modundan çıkmayan toplumların, ulusların arka kapıda savaş tacirleriyle sarmaş dolaş olduklarını, mültecileri kabul etmeyenlerin toplu katliamların, soykırımların, toplu mezarların ucundan tuttuklarını pusulayla bildiriyor.

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor. Öğreticiliği estetik maya çalmadan öteye geçmiyor. Kitabın asıl karakterlerinin kız olması, çocukların bereketli dayanışmasına liderlik etmesi olay akışının ve çok bileşenli dayanışmanın önüne geçmiyor. Yeri geliyor kız olduklarını görmüyoruz, hatırlamıyoruz, umursamıyoruz. Öylesine doğal… Tıpkı güvenlik algısına uğramadan savaşın pozisyonunu bozmak gibi, telef edilmesi ön görülen ve salık verilen canları yanına katıp onlarla bir olmak gibi. İnsanı ezen büyük harfli özneleri (devlet, şirket,konsey) hiç bilmeyip, bir benzerimiz olan insanı hep bilmek gibi. Düşman yokmuş gibi…

 

 

2019-09-11T20:35:34+03:00Eylül 11th, 2019|Bilmek Vaktidir, Çocuk Edebiyatı|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam