Yazar: Esra Karadoğan

 

“Fakat sonunda kafama dank ediyor: Acı çeken ben olduğuma göre, buna son verecek olan da ben olmalıyım. Şimdiye kadar başka birisinin gelip çözüm üretmesini bekliyordum. Sanki yoldan geçen birini görmüşüm de onu gelip içine saplandığım bu batağın etrafında dolaşmaya ikna etmeye çalışıyormuşum gibiydi. Bataktan çıkmamak için türlü bahaneler üretirken, sorunu onun çözmesini bekliyordum. Aynanın önünde dikilip aynadaki yansımanızdan şikâyet ediyorsanız bir yere varamazsınız. Eğer toplumun yansıması da denilen bu aynanın yerini değiştiremiyorsanız, yapılacak en iyi şey aynadan uzaklaşmaktır.”

 

Modern Japon Edebiyatının kurucusu kabul edilen Natsume Soseki, Madenci isimli romanında kalemi on dokuz yaşında isimsiz bir anlatıcıya devrediyor. Roman, bu isimsiz gencin tecrübesizliğini, hayatı tanımadan bir şekilde kendini var etme çabasıyla yaşadıklarını, karşılaştığı insanları anlatıyor ve kendisiyle yüzleşerek yaptığı hataları kabullenmesiyle ilerliyor. Aslında anlatıcı bu olaydan yıllar sonra yaşadıklarını yazmaya niyetlenen biri; fakat ne yazdıklarını bir roman, ne de kendisini bir yazar kabul ediyor. Soseki ise kuvvetli kalemiyle okuru hem bunların bir roman hem de gerçek bir anı olduğuna ikna ediyor. Öyle ki yazarı daha ilk satırlardan “sen gerçek bir yazarsın!” diyerek yanıtlama isteği duyuyorsunuz. Anlatıcının zihni o günlere dair hâlâ taze anılarla dolu ve berrak bir dil kullanıyor. Bu genç adamın ailesiyle ve çevresiyle yaşadığı bir sorun üzerine, daha da açık konuşmak gerekirse bir gönül ilişkisi yüzünden evi terk etmesiyle başlıyor roman.

Bu isimsiz anlatıcının karşısına çıkan Çozo, ona, “İş ister misin genç adam?” diye sorduğunda, işe dair hiçbir fikri olmadan hemen kabul etmesi, tanımadığı birinin peşine takılması ve kendini madenci olarak hayal ederken bile aklına madenciliğin ne kadar zor bir meslek olduğunu getirmemesi okur olarak beni şaşırttı. İsmi bahşedilmeyen bu karakter, tüm zayıflığı ve tecrübesizliğiyle karşımızda; burada yine yazarın kaleminin gücünü anlıyorum; o hayatı boyunca hiçbir şey için ter dökmemiş biri, bu çok rahat anlaşılıyor. Bu yüzden madendeki diğer insanlar onun bu işi yapamayacağından eminler. Onu madene teslim eden Çozo dışındaki herkes, ister iyi ister kötü niyetli olsun, onu bu durumdan haberdar ediyor; üstelik bunu olabilecek en kötü şekilde yapıyorlar ama aşağılanma ve hor görülme onu aksine ikna edemiyor. Soğukta uyumaya, lezzetsiz lapalar yemeye, pireli yataklarda uyumaya bile razı. Bu durum eminim okuyanları da şaşırtacaktır. Her ne kadar bunu parasız kaldığının bilinciyle ve kendisini çaresiz hissettiğinden istediğini bilsem de bu çocuksu inatlaşmasını, kendi gerçeklerini ve söylenenleri yok saymasını yadırgadım. Fakat anlatıcının Tokyo’da yaşayan, burjuva bir ailenin oğlu ve hayatı boyunca hiçbir şeyi kendisi yapmak durumunda kalmamış bir genç olduğunu düşününce, insan kendi gençliğinde yaptığı saflıkları, kendini kendine ispat etme çabasını hatırlıyor ve şaşkınlığı geçiyor.

“Fakat sonunda kafama dank ediyor: Acı çeken ben olduğuma göre, buna son verecek olan da ben olmalıyım. Şimdiye kadar başka birisinin gelip çözüm üretmesini bekliyordum. Sanki yoldan geçen birini görmüşüm de onu gelip içine saplandığım bu batağın etrafında dolaşmaya ikna etmeye çalışıyormuşum gibiydi. Bataktan çıkmamak için türlü bahaneler üretirken, sorunu onun çözmesini bekliyordum. Aynanın önünde dikilip aynadaki yansımanızdan şikâyet ediyorsanız bir yere varamazsınız. Eğer toplumun yansıması da denilen bu aynanın yerini değiştiremiyorsanız, yapılacak en iyi şey aynadan uzaklaşmaktır.”

 

Roman bittiğinde birkaç soruyla baş başa kalıyorsunuz. Bu bir roman mı yoksa yazanın da zaman zaman sorguladığı üzere bu sadece bir anı mı diye soruyorsunuz kendinize. Natsume Soseki’nin bunu bilinçli olarak yaptığı çok belli ama yine de okurda, bir şeyler daha anlatılmalıydı, bu anlatı biraz daha romana yaklaşmalıydı düşüncesi yer ediyor. Neyse ki bizi son söz kurtarıyor; Haruki Murakami bunun bir kurmaca olduğunu teyit ediyor; Natsume Soseki hiç madende çalışmamış, Madenci ona anlatılan bir anının yazarın kalemiyle zenginleşen, aslına ne kadar sadık kaldığından emin olamadığımız, buna rağmen gerçekçiliğiyle sizi içine alan bir roman. Soseki bu romanı tamamen madencilerin hayatları üzerine de kurgulayabilirdi; böylece yerin altında, ölümle burun buruna çalışmalarını anlatan başka bir roman ortaya çıkmış olurdu ama yine Haruki Murakami’nin son sözünden anlaşıldığı üzere bundan kaçınmış. Bana göre Soseki, Madenci’de sadece bu gencin çektiği içsel acıyı anlatmak istemiş ve bunda da çok başarılı olmuş. Yine de anlatıcının yaşadığı bu kısa tecrübeyle bile bir maden işçilerinin yaşadıkları zorluklar romandan dışarıya taşmış. Anlatıcı, açık açık söylemese de kendini cezalandırma isteğiyle dolu ve bunun bir sonucu olarak kendisinin bu zor şartlarda yaşamayı hak ettiğini düşünüyor ve çalıştığı dönemden çok; madene giderken, kendine orada bir yer edinirken yaşadıklarını, iç hesaplaşmasını ve hayata dair çıkarımlarını anlatıyor.

Zaman zaman durgun sayılabilecek bu kurgu içerisine yedirilen anlatıcının kendi ruh halini anlattığı satırlar ve tespitler çok doyurucu. Madenci hem dil olarak hem de anlatıcının bakış açısının derinliğinden dolayı okunmaya değer, okuru düşünmeye iten ve ilk yayımladığı günden, 1908’den bu yana güncelliğini koruyan, kıymetli bir roman

2019-03-12T01:12:29+03:00
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam