Deneme

Erzurum

Şehre Nasıl Bakmalıyız?

Çocukluk zamanlarımda şehir benim için koskocaman, dolaşmayla bitmeyecek, her bir köşesine keşfetmem gereken nice güzellik sığdırılmış, eğlenceli ve renkli bir dünyaydı. Hiç canım sıkılmazdı ve her bir köşesinde oyun haline getirilmiş bir yürüme şekliyle gezmenin ayrı bir lezzeti, ayrı bir ilginçliği vardı. O günün Türkiye’sinde şehir olarak ilk sıralarda yer alan Anadolu’nun karı, kışı ve …

Şehre Nasıl Bakmalıyız? Read More »

Âşıkların Gözü: Çeşme

“Ne şair yaş döker, Ne âşık ağlar… Tarihe karıştı eski sevdalar Beyhude seslenir, beyhude çağlar Bir sola bir sağa çoban çeşmesi…” Faruk Nafiz Çamlıbel Gökten inen suyun arınıp, durunup can olarak toprak yüzüne çıktığı yerdir, çeşme. Suyla tamamlanandır. Cana, suya hürmeten kutsanır da. Farsça “çaşma”dan Türkçeleştirilmiştir. Dilimizdeki karşılığı gözdür. Göz çok doğurgan bir sözcüktür. Göz …

Âşıkların Gözü: Çeşme Read More »

Az Çoktur

Siz işitmiyor musunuz? 

İşitmiyor musunuz?

Sâde yaşamak îmandandır;

 sâde hayat sürmek îmandandır.

Hadis-i Şerif

 

Basitliğin Kavram Haritası

 

“Basitlik” denildiğinde akla gelen çağrışımlara baktığımızda şu kelimeler öne çıkıyor: yalın, sade, temiz, hafif, dingin, bilge, berrak, açık, ferah, derin, yavaş, küçük, az, boşluk, kolay, güzel, sessiz, mütevazı… Bunların hepsi de çok güzel kelimeler ve hepsi de bambaşka dünyalara aitler. Hepsi de birbiriyle bir şekilde ilişkili; küçük güzeldir, yalın sessizdir, basit derindir, az çoktur, yavaş dingindir gibi… Bu yazının odağında daha çok basitlik, yalınlık, sadelik ve boşluk kavramları yer alacak.

 

Sınıf atlamanın üç yolu olduğuna inanıyorum; 1. eğitim, 2.  evlenmek ve 3. yalınlık! Evet, yalınlık da en az eğitim ve evlenmek kadar sınıf atlatan bir bilinç düzeyidir. Her gün bilgisayarlarımızda kullandığımız Google’ın bembeyaz ana sayfasında sadece bir boşluk vardır; siz oraya istediğiniz arama kelimelerini yazarsınız ve saniyeler içinde milyonlarca sonucu getirip önünüze koyar. Kullanıcı için çok yalın ve açık olan bir deneyimdir bu. Ama bu yalınlığın arkasında devasa bir mühendislik vardır, arşivleme ve programlama vardır; size görünen tarafıyla yalın ama aslında dahiyane bir kompleks mekanizma vardır arkada çalışan. Apple da tüm ürünlerini aynı mantıkla düşünür ve tasarlar. Yıllarca içinde çalıştığım reklam sektörünün de temel ilkesi bu olmuştur; karmaşık olanı yalınlaştır! zor olan basitleştir! Çünkü “az, çoktur! / less is more!”  Hem tasarım yaparken hem de metin yazarken bu basit ilkeler Delphi’de Apollon Tapınağı’nın girişindeki anıtsal tabela gibi aklımızda durmalıdır: “Gnothi seauton! / Kendini bil!

 

Doğa ve Yalın Yaşam

Bu konu hakkında hayatıma retrospektif bir şekilde baktığımda şu izlekleri görüyorum;

Antalya’da bir yörük aile geleneğiyle büyüdüm ve bu da modern hayatta basit yaşama motivasyonumu besleyen şeylerden birisi oldu. Yörük, yürümekten gelir. Yörükler yürür çünkü. Yürümek için hafif olmalısınız. Çok fazla yük edinmeden, doğayla ve kendinizle barışık bir şekilde yaşamaktır, yörüklük. Akdeniz Torosları’nda dedemle geçirdiğim çocukluk günlerinde, doğada çok az şeyle nasıl bir yaşam kurulabileceğiyle ve bu kadar az imkanın ve eşyanın içinde ne kadar çok mutlu olduğumuzla ilgili hatıralar oldukça berrak zihnimde.

Basit yaşam benim için o zamanlar ne zorunluluk ne de bir seçimdi. Kendiliğinden, doğal gelişen, organik bir şeydi; içine doğmuştum. Sabah güneşin keskin ışığıyla uyanır, gece gökyüzünün büyülü yıldızlarını seyre dalar, akşam erkenden yemeklerimizi yer, elektriklerin olmadığı dağ evinde odun ateşinde demlenmiş kekik çayımızı içerken büyüklerin sohbetlerini dinler ve sonra erkenden uyurduk. Yaşam basit ve berraktı. Her vaktin bir işi vardı, her iş bir vakitle “kayıtlıydı”. Bu herkes için “açıktı”.

Doğada olmak bize yalın olmayı öğretir. Özümüzle yetinme, farkına varma, bütün kaynakları israf etmeden kullanma, eşyaların gölgesinde değil de, kendi öz nefesinle kendin olmanın hafifliğine vararak özgürleşmeyi tattırır doğa. Güneş ve ayla senkronize olmayı, yani gece ve gündüzle, ışık ve karanlıkla… Suyla, toprakla, ateşle, ağaçla, bitkiler ve hayvanlarla, seslerle ve sessizlikle… Doğa sizin ışığınızı yansıtmanız için var. Ve o ışık basit yaşayarak ortaya çıkar.

Günümüzde insanların %75’i şehirlerde yaşamakta. İnsanoğlu kendini küçücük daracık betonarme şehirlere gönüllü hapsettiği sürece basit yaşamayı öğrenmek çok zor. Çünkü büyük kentler insanı doğadan koparıp kendi dinamikleriyle var olmaya zorluyor. Bu dinamikler: ‘daha çok tükettiğin takdirde değerlisin ve mutlusun’ (öz-saygı eksikliği), ‘ancak daha çoğuyla yaşayabilirsin’ (açlık korkusu) gibi, ‘helmin mezid’  çılgınlığı türünden şeyler.

Metropol günahlarının, kalp katılığının, nezaketsizliğin; tüm bunların sebebi doğadan kopuştur! demek geliyor içimden. Doğal yaşamdan uzak bir hayat ‘sorgulanmamış’ bir hayat demek çünkü.  Öylesine, -miş gibi bir hayat.

Basit yaşamak; günümüzde gittikçe zorlaşıyor. İhtiyacımız olmayan şeyler bize ihtiyaç gibi gösteriliyor ve insanlar aslında hiç ihtiyacı olmayan şeylere sahip olmak için amansız bir hırsın içine giriyorlar, borçlanıyorlar, adeta kendilerini kaybediyorlar. Bir an durup ‘gerçekten neye ihtiyacım var?’ sorusunu sormaya cesaretimiz yok. Yapay gıdalarla, yapay duygularla, yapay hayatlar yaşıyoruz.  Egolar tavan yapmış. Teşhirde zirveleri zorluyoruz. Böyle bir ortamda ‘Basit yaşam mı? Pardon, o da ne demek?!’ diyoruz yaşam tarzımızla. Basit yaşamak kısaca egosuz yaşamak demek aslında. Sosyal medya  basit yaşamayı zorlaştıran bir şey mesela. Sosyal medya çarkı ‘ego’ üzerinden dönen bir şey çünkü.

 

İskandinav Tarzı Yalınlık

Lisans eğitimim sırasında Erasmus programıyla Danimarka’ya gittim; orada birkaç ülkeyi görme şansım oldu ve İskandinav kültüründen oldukça etkilendim. Bu deneyim kafamdaki basit yaşam/simple life, az çoktur/less is more felsefesini pekiştirmemi sağladı. Kopenhag’da aralarında milletvekillerinin de olduğu çok geniş bir halk kitlesi (10 kişiden 9’u) bisiklet kullanıyor, binaların çoğunda tabela bile bulunmuyor. Marketler akşam 6’da kapanır ve haftanın her günü açık olmaz. Hayatın her alanında bir sadelik, yalınlık ve dolayısıyla kolaylık görürsünüz (Marketlerin her zaman açık olmaması bence bir kolaylık). Daha çok gülen insan ve en önemlisi de; daha az çalışma saatleri. Berbere bile randevuyla gitmiştim, berberlerin günlük traş yaptığı kişi sayısı sabit. Dünyadaki en mutlu şehirler sıralamasında Kopenhag’ın ilk sıralarda olmasının altında belki de bu ‘basit yaşam’ normları vardır. Yaşadığım süre boyunca korna sesini bir kez bile duymadım. Üstelik tüm sevimsizliğiyle güneşsiz geçen ve gündüzlerin 3-4 saate kadar kısaldığı kış aylarına rağmen. Beş milyonluk nüfusuyla bu kadar az çalışıp, çok kazanan başka bir ülke bilmiyorum doğrusu.

Kopenhag’ta hayatıma kazandırdığım üç alışkanlık: Gittiğim her yere sırt çantasıyla gitmek, öğlen yemeği için -hazır tüketmek yerine- evde sandviç ve atıştırmalık olarak meyve hazırlayıp öyle dışarı çıkmak, ayrıca bisiklet kullanmak. Bunlar basit ama çok etkili yaşam pratikleri oldu hayatımda.

Basit yaşamak deyince aklımıza şunlar gelmeli diye düşünüyorum; daha az karbon ayak izi, daha az su ayak izi, daha az tüketim, daha az şikayet, daha çok şükür.  Daha çok zaman; kendimiz, ailemiz ve dostlarımız için. Okumak ve düşünmek için. Basit yaşam sayesinde, ruhsal, duygusal ve fiziksel yönden daha sağlıklı ve huzurlu oluruz çünkü evimiz, bedenimiz ve zihnimiz temiz, sade ve açıktır. Uyku saatlerimiz düzenlidir. Basit yaşamak bizi zengin de eder. Çünkü ihtiyacımız olmayan şeylere para harcamayız. Basitlik özgürlüktür, müstağniliktir.

 

El-Bâsıt

 

O (cc), el-bâsıt (الباسط) olandır. En güzel isimlerin sahibidir ve el-bâsıt en güzel isimlerdendir. Bast kökünden gelir. Yeryüzünü yayan, rızkımızı bol bol veren, ilim ve güç bakımından üstün kılan, cömert olan şüphesiz O’dur. Basıt kelimesi herhangi bir terkip, te’lif ve kafiye gerektirmeyen şey olarak da düşünülebilir (Bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “b-s-t” maddesi.)

 

Abdükadir es-Sufi 100 Basamak kitabında Bast’tan şöyle bahseder: “Kabz, nasıl korkunun manası ise, bast da umudun manasıdır. Fakirin mahsus’dan (duyumsal olandan) manaya yaptığı bilinç hareketinin farkına varmak önemlidir. Mahsus (duyumsal olan) halâ nefse ve hadiseye bağlı olduğu hâlde, mana kişiyi ruha ve temaşaya yöneltir. Her hâl kendi içinde bir edeb ve onu izleyen bir edeb gerektirir. Şeyh İbn Ataullah, Hikem’inde “Arifler için genişleme (bast) daralmadan (kabz’dan) daha ürkütücüdür. Çünkü çok az kişi genişleme sırasında edeb sınırları içinde kalabilir” der. Bu haldeki zikir şudur: Sübhanallahi ve bi-hamdihi / Sübhanallahi’l azim.”[1]

 

Yalın

Yalınlık, kaynakları israf etmemektir. Kendi yeteneklerini israf etmemek, içindeki cevherin ortaya çıkması için zuhurata tabi olmak yalınlıkla mümkündür.

Görmek! Sonradan öğrenilen bir şeydir, insan ancak gözün ve zihnin terbiye edilmesiyle bir “görüş” sahibi olabilir. Görmek öğrenilmesi gereken bir şeydir. Yalın görüş de öyle. Yalın düşünce de. Yalınlık sıradışı bir hâl ve duygulanımdır. Özü itibariyle çıplaktır. Geçici kimliklerin gölgesi altında değildir. Öz’ün farkındadır, öz’dür. Ve varoluş iliklere kadar yalınlık suretinde hissedilir, hissedilebilirse.

 

Misal, rüzgâr yalındır. Su yalındır. Hava yalındır. Ateş yalındır. Toprak yalındır. Ve hepsi çok güzeldir.

 

İnsan bir şeyi basitleştirebildiği kadarıyla anlamış demektir. Fazlalıkları atarak. Geride gerçek bir öz kalıncaya kadar.

 

Giyimde yalın, sade olmak güzeldir. Beslenmede az çeşit ve az miktarda yiyerek sadeliğin gücüne ve basitliğin şifasına erdik demektir. Sözde ve yazıda yalınlık sözün tesirini arttırır, anlama heybet katar. Yüksek zirvelerden aşağı ovalara seslenmek gibi… Yüce olan şeyler hep sadedir. Yüce insanlar, yüce sözler, tüm yücelikler… İnsanın tıbben çoğu sudur. Yani saflığın, sadeliğin, temizliğin imgesi olan su. İnsan da su gibi yalın olmaya fıtraten meyillidir, onu arzular.

 

El-basıt olan nasıl ki el-kabıd olanla tamamlanıyor ve anlamlı oluyorsa, yalınlık ve karmaşıklık da böyledir. Her şey zıttıyla anlamlı, kaim ve daimdir. O hâlde,

yalınlık ve karmaşıklık dilde ve oluşta birbirlerini var ederler. Çok aşırı yalınlık ve çok aşırı karmaşıklık işlevsizdir. Bu zıtlık iyi harmanlanmalıdır. (Simple+Complexity= Simplexity!)

 

Müzik ve Resimde Yalınlık

 

Bir müzik eseri: 4’33’’ (4 dakika 33 saniye şeklinde okunur).  Sahibi, John Cage. 1912 Los Angeles doğumlu, besteci, filozof, yazar.

Cage bu eser için tam 4 yıl kafa yordu. 4’33” belki de müzik tarihinin zirvesinde bir eser, ötesi mümkün değil. Neden mi? 4’33” herhangi bir enstrüman (veya enstrüman grubu) için yazılmış olup partisyonda müzisyenlerin üç bölüm boyunca enstrümanlarını hiç çalmamaları gerektiği belirtilmektedir (yine de benim favorim piyano ile olan çalışmadır). Parçada birinci bölüm 30’’ (30 saniye), ikinci bölüm 2’23’’(2 dakika 23 saniye), üçüncü bölüm ise 1’40’’ (1 dakika 40 saniyedir). İlk bakışta 4 dk. 33 sn. süren bir sessizlik olarak düşünülse de aslında tam da öyle değil. Eserin icra edilmesi esnasında çıkan sesler, havalandırma sesi, sandalye sesi, nefes alış veriş, trafik sesi, kapı sesi, konuşmalar, kuş sesleri, yani o an orada olan ne varsa müziği oluşturan şey onlar. Biraz çılgınca mı geldi? Bilgeliğin de yolu biraz çılgın olmaktan geçiyor doğrusu. Belki 50 yıl sonra Stravinsky “eski moda/old fashioned” olabilir ama 1000 yıl sonra bile 4’33” hala taze, dinamik ve ilham verici olacak.[2]

 

Beyazlık

John Cage buradaki ilhamını ise Robert Rauschenberg isimli bir ressam arkadaşından almıştır. Rauschenberg, “Beyaz Boyama” adını verdiği bir tablo yapar. Tümüyle beyaz boyalı 7 parçadan oluşan bu yapıt, besteciye esin kaynağı olmuştur. Ressamın bu çalışmasında amacı şudur: sergiyi gezenler sanat eserine bakarken beyaz tabloya gölgeler/i düşer ve beyaz tablolar kendilerini ve hayatı yansıtır. Hareketli bir sanat eseridir yani. Zaten beyaz renk de yedi rengin kesişiminden oluşur. Ve beyaz olanda her renk, şekil ve form sonsuzdur, potansiyel bir varoluş düzlemidir beyaz.

 

Robert Rauschenberg, Beyaz Boyama, 1951

 

Sessizlik ve Boşluk

Sessizlik de öyle değil mi? Bütün müzik eserleri notalarla değil sessizlikle başlar ve sessizlikle biter. İki notayı ayıran şey sessizlik notasıdır.

John Cage aynı zamanda Zen felsefesiyle ilgilidir. Zen düşüncesinde boşluk evrenin ana malzemesidir ki bugünün fizik bilimiyle de uyum içindedir bu bilgi; zira atomun (tüm maddesel varlığın) %99.9’u boşluktur.

 

Ruhun Bulutsuz Hâli

1584 Japonya doğumlu ünlü Samuray ve Kensai (Kılıç Piri) Miyamoto Musashi’nin 1645 yılında ölmeden birkaç hafta önce çekildiği Kyushu dağlarındaki bir mağarada, tecrübe ve birikimlerini yazdığı Beş Çember Kitabı’nda Boşluk hakkındaki sözleri dikkat çekicidir: “Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur. Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Bu yolunu şaşırmadır. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, gerçek boşluk hâli, işte budur. Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, Yol’un varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.[3]

 

Klavye’nin Ruhu

Üzerinde bir şey yazmaz onun. Masumdur. Samimidir. Bizden biridir. Yaptığı iş çok büyüktür. Kelimelere hayat verir. Soluk aldırır. Önemini kavramak kolaydır; diğerlerine göre oldukça büyüktür. O olmasaydı iletişim olmazdı. Vazifesi anlamlıdır. Yerine başka bir şey ikame edilemez. Neden mi bahsediyorum? Klavyelerimizdeki boşluk tuşundan. Tasarımda bir şey göstermek istediğinizde, bir şeye vurgu yapmak istediğinizde altın kural şudur: etrafını boşaltın! Boşluk tuşu aslında bunu yapıyor. Ona basınca ekranda hiçbir şey yazmıyor ama aslında bütün yeni yazılabilecek şeylerin ham maddesi oluveriyor. Mucizevi. Boşluk! Siz onun açtığı boşlukta, kendinizi ve zihninizi, dünyanızı inşa ediyorsunuz. Nefes alıp vermek gibi bir şey.

 

Bu Bir Pipo Değildir

Resimde basitlik/yalınlık ve elbette derinlik deyince akla Rene Magritte de gelmeli! Magritte’nin o ünlü piposu!

René Magritte, “Bu bir pipo değildir.” (1929).

 

Buradaki espri (spirit / ruh!) gerçekten de çok yalın ama bir o kadar da sarsıcı! Çok söze gerek bırakmayacak kadar yalın, ama yine de tam olarak açık seçik değil.

 

Az Çoktur

Sessizlik bir ödüldür. Gürültü enerjimizi emer. Bir parka, bir camiye, bir dağa, bir göl kenarına çekilip kendimizi dinleyelim.[4] Kendimizi, kalbimizi. Sessizliğimizi. Zihnimizden geçenleri sinema izler gibi izlediğimizde, anında yok olduklarını göreceğiz. O gerçek sandığımız kukla gölgelerini.  Yapacak bir şey olmadığını iyice anlamak için, zihnimizi ve bedenimizi sükutun altın huzuruna kavuşturmak için, sessizliği yücelt, yalınlığı hedefle, basitleş. El-basıt’a yüzünü dön. Gün dönüyor çünkü. O geniş merhameti, mahviyeti, mahremiyeti sessizlik içinde anla. Anla! Az çoktur.

Özet yerine

Simplex Sigillum Veri / Yalınlık doğruluğun mührüdür!

*

Basitlik Notları’na bir şiirle son vermeden önce, notlar’ın gelecek sayılarında da Basitlik ve Doğa Yasaları üzerine yazmayı istiyorum, nasipse.

*

Kutsalla Demlenmek[5]

kuş dalgınlığında ellerim

avuçlarım kanat

alkışlamak için rüzgarı

*

bir göle değdi kelebeğin kanat titreşimleri

gölde bir yaprak kımıldadı

merhaba dedi kurbağa

*

kokulardan anlardım vaktin geçtiğini

sabah çiğ kokusu

akşam yaz sefası

öğlende katran ağacı

ikindide çay

kokulardan varırdım görevlerime

yanıldığım olmamıştır

*

uyudum çoğu zaman

fesleğen kokulu bahçede

bir taşın soğumasıyla anlardım

vakit ikindi

keçiler salınsın!

azık alınsın!

*

bir kaya gibi düşünürdüm

bir kaya kıpırtısız yıllarca

dinledi durdu yerin altını üstünü


[1] Yüz Basamak, Abdülkadir es-Sufi (s. 44). Yeryüzü Yayınları, İstanbul.

[3] İsteyenler bu eseri iTunes’tan 1$ karşılığında indirebilirler: itunes.apple.com/us/album/433/id406490689

[4] Beş Çember Kitabı, Miyamoto Musashi (s. 105-106). Anahtar Kitaplar, 1993, İstanbul.

[5] Okuma önerisi: Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Walden Gölü / Sivil İtaatsizlik, Henry David Thoreau. Hindistan’ı İngiliz sömürgesinden kurtaran Gandhi’nin ilhamı Henry David Thoreau’nun hayatıdır. Henry David Thoreau, Walden Gölü kenarında kulubesinde yazdığı ‘sivil itaatsizlik’ yazısıyla zulme uğrayan bütün insanlara ilham kaynağı olmuştur. İsmet Özel’in “Henry Sen Neden Buradasın?” kitabına ilham veren kişi mezkur Henry’dir.

[6] Mustafa İjaz. Dergâh Dergisi, Haziran 2007


Yazı görseli: Resim S. Hermann & F. Richter tarafından Pixabay‘a yüklendi 

Sadeleşmek Aslında Yeni Bir İmaj mı?

Devasa bir kent, camdan ve çelikten yapılmış, gökyüzüne uzanan, gökyüzünü yansıtan, kendisini ve sizi yansıtan evler; imgelerine boğulmuş, acelesi olan, aşırı makyajlı, altınlar, incilerle kaplı ve şık deriler giyinmiş insanlar tahayyül ediyorum; yan sokakta yığılmış pislik ve uykuya ya da paryaların öfkesine eşlik eden uyuşturucu…

 

Bu kent New York olabilir, yarının herhangi büyük bir kentine, bizimkine benziyor…

 

Bu kentte ne yapmalı? Tek bir şey: Metalar ya da imgeler satmak ve satın almak, ikisi de aynı anlama gelir, çünkü bu metalar ve imgeler anlamdan yoksun ve derinliksizdir. Lüksü olduğu gibi dehşeti de etkisizleştiren bir yaşama sahip olabilenler ya da sahip olmaya çalışanlar, kendileri için bir “içeri” oluşturmak zorundadır: Gizli bir bahçe, mahrem bir ev ya da basitçe ve daha iddialı bir şekilde psişik bir yaşam.1

 

Bu yılın başında yayınlanan bir yazıda2 evdeki eşyaların iç dünyamızın uzantısı olarak okunabileceğini anlatmış ve sonunda “Çok boş kaldığı için tablo asmak istediğimiz o duvarın çıplaklığında aslında ne görüyoruz? Eşi kayıp çorapların karanlık bir köşedeki ümitvar bekleyişi hangi hayalimizi diri tutuyor?” diye sormuştum. Şimdi bir anlamda bu yazıya kaldığı yerden devam ederek evdeki “fazla” eşyalar (veya hayatımızdaki “fazla” insanlar) meselesini son dönemin sadeleşme furyası üzerinden biraz daha açmak istiyorum.

 

Yıllardır bize varlığından haberdar dahi olmadığımız ihtiyaçlar pazarlayıp türlü eşyayı ücreti mukabilinde evimize doldurmamızı sağlayan modern dünya düzeni, bir süredir aslında bu kadar çok şeye sahip olmanın gereksizliğini anlatır; az eşyayla, sıfır atıkla yaşamayı güzeller hale geldi. Bize mutlu olmak için sahip olmamız gerektiğini söyledikleri her şeyi aldık ama sonunda yine kabahatli biz olduk: Meğer fazla almış, fazla tüketmişiz; mutsuzluğumuz bundanmış. İşte sadeleşme akımının bu temel argümanı belki bir yanıyla haklı olmakla beraber diğer yandan, fena halde, kapitalizmin felaketlerinin sorumluluğunu bireye yıkma çabasına benziyor. Öyle ki açlıktan tutun da küresel ısınmaya ve daha nice geniş çaplı, çok eksenli probleme varıncaya dek dünyada ters giden ne varsa faturanın çoğu çoktan bireylere kesildi: Dev şirketler değil, devlet politikaları değil, sen ve senin ihtiyaç duymadığın halde tükettiğin şeyler. Hem dünyada hem de hayatında ters giden ne varsa sebebi de, çaresi de sensin.

 

Bireyi her tür sorunun merkezine oturtan ve kendisine derhal çeki düzen vermesini tembihleyen bu yaklaşıma bir de mutlu olma baskısı eklenince iş iyice içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Adeta tek başımıza yarattığımız iddia edilen ve tek başımıza değiştirmemiz beklenen mutsuz bir dünyada mutlu olmak, mutlu olmanın bir yolunu bulmak zorunda bırakılıyoruz. Gündüz kuşağının magazin yorumcuları bize ekonomik sorunlarımız olsa bile “yukarıda savaş uçakları uçmadığı”, “yanımızda insanlar ölmediği, kolları bacakları patlamadığı” için istersek mutlu olabileceğimizi, şükretmeyi bilmemiz gerektiğini öğretiyorlar. Yani pazardan fasulye dahi alamayacak noktaya geldiysek ve bundan dolayı yüzümüz gülmüyorsa, o da bizim kabahatimiz.3 Tek yapmamız gereken, bakış açımızı değiştirmek ve hayatımızda yapacağımız “küçük değişikliklerle büyük farklar yaratmak.”

Psikoterapilerde sıkıntı yaratacak ölçüde çarpık bir gerçeklik algısının düzeltilmesi için kullanılan, yeniden çerçeveleme olarak bilinen bu bakış açısı değiştirme yöntemi ne yazık ki popüler kültürün eline düşünce sistemin aradığı can simidine dönüştü: Ekonomik kriz yok, sen aç gözlüsün. Her şey çok pahalı değil, sen ihtiyacın olmayan şeylerin peşindesin. Toplu taşımada her gün balık istifi gibi seyahat etmek zorunda kalıyorsun belki ama hiç değilse şahsi arabanla çıkıp egzoz salınımına katkıda bulunmuyorsun, öyle değil mi? Yani bakış açını değiştirsen, şükretmeyi öğrensen, böyle gündelik sorunlara takılmayıp hayatın çiçek böcek gibi mucizelerinden mutlu olmaya odaklansan, sadeleşsen, organik beslensen, bir de karbon ayak izini azaltmaya çalışsan ortada mesele kalmayacak.

 

Artan teknolojik imkânlara rağmen içinde yaşaması giderek zorlaşan bir dünyada bir de böyle suçlayıcı bir iklime maruz kalan bireyin sınırlarını giderek küçültmek, evine çekilmek, kendisiyle uğraşmaktan başka pek bir seçeneği kalmamasına şaşmamalı. Sanki bir çevrenin, bir sistemin parçası değilmişçesine kişinin ruh halinin sorumluluğunu tamamen kendi bakış açısına ve tercihlerine yükleyen bir söylem doğal olarak kendisiyle (daha doğrusu, imajıyla) aşırı meşgul bireyler doğuruyor.

 

Evinizdeki eşyalara, gardrobunuzdaki giysilere, Instagram’da takip ettiğiniz hesaplara veya sosyal çevrenizin dış halkalarındaki insanlara mutsuzluğunuzun müsebbibi birer fazlalık gözüyle baktığınızda onlardan rahatsız olmamak zaten mümkün değildir. Hâl böyle olunca da dürtüsel bir toplu temizlik ihtiyacı baş gösterir. Koca bir pazar günü gardrobu seçmeye ayrılır, çıkan belki çuvallarca giysi bir yerlere bağışlanır. Bundan sonra “bir kot bir tişört” ile yaşama kararı alınır ama, sorun şu ki, kilolar da “fazla” olduğundan böyle bir giyim tarzına geçmek yakın zamanda mümkün görünmez. O hâlde kilo verilecektir. Hayır, daha sağlıklı beslenilecektir. Vücuda zehir sokulmayacaktır artık. Mutfağa girilir. Abur cuburlar bir çöp torbasına doldurulur; ilk iş en yakın organik marketten yoğurt mayalamak üzere pahalı bir şişe süt alınır. Derken sıra sosyal medya hesaplarına gelir: Artık kendi içime dönmek istiyorum, daha çok kitap okuyacağım, daha çok üreteceğim, sosyal medyanın gürültüsü beni yoruyor. Sonra? Bir hevesle kitap okumak üzere oturulan salon göze fazla kalabalık gelmeye başlar. Biblolar, fotoğraf çerçeveleri ortalıktan kaldırılır; salonun kalabalığı azaltılır ama eşyalar hâlâ o minimalist dekorasyon dergilerindeki gibi değildir sonuçta. Birkaç yeşil bitki, renkli bir koltuk, otantik bir kilim olması gereken yerde evlenirken özenle seçilmiş lake mobilyalar duruyordur. Böylelikle salonu yenileme kararı alınır ve alternatifleri araştırmak üzere internete girilir…

 

Kısacası, sadeleşeyim diye çıktığınız yolda kendinizi yeni bir imaj satın alırken bulursunuz.

 

Oysa sadeleşme akımının iyi niyetli yanı olan ekolojik duyarlılık talebinin ve yaratmaya çalıştığı tüketim bilinci farkındalığının kalıcı bir yer edinebilmesi için bireyin içkin gerçekleriyle örtüşür hâle gelmesi şarttır. Evde son derece iyi durumda belki on tane tişörtüm olduğu hâlde gidip bir yenisini alma ihtiyacını duymama sebep olan şeyin ne olduğunu anlamadan, bunun karşısına dünyanın sırf benim bu tüketim alışkanlıklarım yüzümden hızla yok olduğu bilgisini koyduğunuzda, o an o tişörtü almaktan vazgeçmemi sağlayabilirsiniz belki ama davranışlarımda kalıcı bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Bu mümkün olsa, sigara içenler kanser olma ihtimallerinin ne denli yüksek olduğunu duydukları an sigarayı bırakırdı veya diyet yaparken bize ikram edilen o lezzetli pastayı geri çevirmekte hiç zorlanmazdık. Oysa, belli başlı istisnai örnekler haricinde, insanlar genellikle kısa vadeli kişisel ihtiyaçlarını uzun vadedeki daha geniş çaplı faydaların önüne koyma eğilimindedir.4

 

Sadeleşme vb. akımların savunucularının bireyi zımnen de olsa suçlayan, her tür sorumluluğu ona yükleyen mesajlardan medet umması ne kadar beyhudeyse, bireylerin bu tür akımların peşine takılarak kendiyle barışık birine dönüşebileceklerini sanmaları da o kadar hayal kırıklığına gebedir. Instagram hesabımı kapamak istiyorsam, oradaki “kalabalığın” beni mutsuz ettiğine inanıyorsam, elbette bunu kolaylıkla yapabilir ve hatta alıştıktan sonra eksikliğini hiç hissetmemeye başlayabilirim. Ama başta beni bu kararı almaya iten asıl saik, asıl deneyim, örneğin başkalarının benden daha mutlu olduğunu görünce içimde uyanan hasetle baş edemeyişim veya onca “kalabalığa” rağmen paylaşımlarımın görece az beğeni almasının bende yarattığı değersizlik hissi baki kalacaktır. Çevremde bana kim olduğumu hatırlatan, bazısı çirkin olmak üzere muhtelif yanlarımı tıpkı birer ayna gibi bana yansıtan her tür nesneden, insandan, emareden kaçmak bir süreliğine kendimle daha az karşılaşmama yardımcı olabilir, bu da bana daha iyi hissettirebilir. Oysa bu duygular içimde durmaya devam edecek ve yarın başka nesneler, insanlar, emareler üzerinden kendilerini tekrar hatırlatacaktır. Modern şehir insanının belki en temel yanılgısı, ve sıkışmışlık hislerinin de başlıca sebeplerinden biri, “küçük bir sahil kasabasına” yerleşip hayatını tüm sözüm ona fazlalıklardan arındırdığında içsel bir hafifleme yaşayacağı umuduna bu denli bel bağlamasıdır.

 

Peki ne yapmalı? Bu sorunun yanıtına uzanan yol, en başta sorduğum sorulardan geçiyor: Çok boş kaldığı için tablo asmak istediğimiz o duvarın çıplaklığında aslında ne görüyoruz? Eşi kayıp çorapların karanlık bir köşedeki ümitvar bekleyişi hangi hayalimizi diri tutuyor? Hayatımızdaki her nesnenin, her insanın ve onlarla ilişkili her tür deneyimin bize dair bir şeyler söylediği önkabulüyle yola çıkıp bunları kendimizi daha iyi anlamak için birer araca dönüştürmekle başlayabiliriz. Senelerdir aynı yerde duran şu biblolar neden şimdi gözüme batar oldu? Bugüne dek defalarca giydiğim bu giysileri ne oldu da görmeye dahi tahammül edemez hâle geldim? Hayal ettiğim o daha sade yaşamda ben nasıl biriyim? Şimdikinden hangi açılardan farklıyım? Yani aslında neyi değiştirmeye, neyden uzaklaşmaya çalışıyorum? Diğer bir deyişle, dış dünyamızla, çevremizdeki nesnelerle takıntılı biçimde uğraşmayı bırakıp iç dünyamıza, içimizdeki nesnelere yönelmek; içeride neyin fazla ya da eksik olduğunu tespit etmek, söylemesi kolay, uygulaması zor, ama bir o kadar da önemli bir basamak. Çünkü aslında hiçbir eşyamız fazla ya da gereksiz değil; hepsi, hayatımıza aldığımız sırada, mutlaka bir ihtiyaca karşılık geliyordu. Bu ihtiyaç ekolojik kriterlere göre fuzuli olabilir ama şahsi dünyamız için değildi. Ve belki artık görevini tamamladı ya da, süreç içinde, başka (tahammül edemediğimiz) anlamlar kazandı. Keza tüm bunlar, hayatımızdaki insanlar için de geçerli. Dolayısıyla, iç dünyamızın bir uzantısı olarak düşünebileceğimiz evlerimizin, sosyal medya hesaplarımızın, sosyal çevremizin bizimle birlikte değişmesini, bazen kalabalıklaşıp bazen tenhalaşmasını yaşamın doğal akışının bir parçası olarak görmek; onların bize tuttuğu aynaya bakmaktan korkmamak gerekiyor: Her daim mutlu olmak zorunda değilim; hayat sadece neşeden ibaret olmadığına göre ben de evimde sadece bana neşe veren eşyaları tutmak zorunda değilim; beni hüzünlendiren fotoğraf albümlerini sevebilirim; bana iki beden küçük geldiği halde çok sevdiğim birinin hediyesi olan o elbisenin işlevsizce dolabımda durması beni rahatsız etmiyor; misafirler için aldığım bu 12 parça yemek takımını henüz hiç kullanmadım belki ama bir gün evimde o sayıda misafir ağırlamayı, hayatımda kendimi yakın hissettiğim en az 12 kişi olmasını çok istiyorum. Bunu başardığımız zaman, çağımızın çok sesli korosunun dayattığı mutluluk mecburiyetine, bunun için reçete ettiği yaşam biçimlerine direnecek gücü, “Benim ihtiyacımı, hayatımı nasıl yaşayacağımı sen bana dikte edemezsin” diyecek özgüveni kendimizde bulabilir;  asıl ihtiyaç duyduğumuz sadeleşmeye, yani bize ne yapmamız ve kim olmamız gerektiğini yüksek perdeden tebliğ eden tüm o sesleri susturmaya, başlayabiliriz.

Kendi sesimizi daha fazla duyar hâle geldikçe, hayatımızda olan bitenin ne kadarının bizden, ne kadarının başka unsurlardan kaynaklandığını ayrıştırmak da, bu doğrultuda adımlar atmak da kolaylaşacaktır. Bunu, merkezine zorla oturtulduğumuz bir dünyadaki konumumuzu tam tersi bir yerden, bu defa kendi hayrımıza olacak şekilde sahiplenmek olarak da düşünebiliriz. Evdeki eşyaların yarısından iki gün içinde kurtulup dengeli bir yaşama kavuşmayı beklemektense, uzun ve biraz daha zorlu yolu tercih edip kendi gerçeğimizle yüzleşmek, kendi kalabalığımız kadar tenhalığımızı da sahiplenmek, hayatın hiçbir zaman kusursuz bir dengeye oturmayacağını kabullenmek bizi dönemsel furyalardan kurtaracak ve bize şunun veya bunun gösterdiği değil, kendi çizdiğimiz yoldan ilerleme fırsatı sağlayacaktır. Herhalde kişinin yaşayabileceği en sade hayat da, başkalarının güdümünden olabildiğince arındırılmış olandır.


 

Notlar

 

  • Kristeva, J. Ruhun Yeni Hastalıkları (çev. N. Tutal). Ayrıntı: 2017, s. 43-44.
  • Okan Gezmiş, E. (3 Ocak 2019). Evceğizim evceğizim, saklar benim hâlceğizim. K24.
  • Seray Sever’in sosyal medyada epeyce yankı uyandıran bu tespitlerini izlemek için: http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video/1506607/Seray_Sever_den_fasulyeli_ekonomi_analizi.html
  • İnsanların bu eğilimiyle ilgili daha fazla şey okumak isterseniz, bkz. Mischel, W. Marshmallow Testi (çev. B. Satılmış). Pegasus: 2016.

Yazı görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/chrome/

Toplumsal Değerler Etrafında Kadınlar, Mitler ve Toplumsal Cinsiyet Aranjmanları

Bugün toplumsal değerleri tartıştığımız mecralarda, mitlerin yüzyıllar içinde nasıl cinsiyetçi kanonlar oluşturarak günümüze kadar gelen bir cinsiyetçi söylemi toplumun temel değerleri arasına yerleştirdiği rahatlıkla görülebilir.

 

Mitler bir toplumun hafıza depolarıdır. Kadınlar ise bu depoların hafıza kartları. Çünkü kadınlar zihinsel olarak hatırlama eylemini detaylandırmak ve hafızanın en küçük birimlerini dahi bir saklama alanı olarak kullanmak konusunda mahirdir. Fakat aynı kadınlar, eril aklın yarattığı kadın algısını mitik anlatılar yoluyla aktararak kendi toplumsal konumlarını da sabitler. Toplumsal cinsiyet kavramı kadın ve erkek cinsinin sosyal rollerinin toplum tarafından ataerkil düzenek içinde biçimlendirilmiş olarak sunulması ve kabul görmesidir. Kadınlar bu kabulleri kuşaktan kuşağa aktarırlar. Ninelerimizden dinlediğimiz hikâyeler asıl olarak kadının ‘belirlenmiş’ rollerini tasdik ve muhkemleştirmekten ibarettir.

 

Bir toplumun başından geçen güç, savaş, kıtlık, felaket gibi olaylar ekseriyetle kadın hafızası tarafından nesillere taşınır. Taşınmanın temel unsuru dil ve anlatımdır. Anlatım, mitik motiflerin sürekli biçim değiştirmesiyle kadınların dilinde efsanelere dönüşür. Efsaneler ise mitolojinin kaynaklığında insana sonsuz güzellikte bir dünya sunar. Aslında bu aktarım süreci günlük olayların, anlatıcının toplumsal algısındaki biçimlenişlerin dile dökülmüş yansımalarıdır. Bu yansımalar, toplumsal değer yargılarını kodlayan yaklaşımlarla mitik içerikleri kendisine destek edinerek oluşurlar ve mitik anlatılar şeklinde nesilden nesile aktarılırlar.

 

Kadınlar, toplumsal hafızayı oluşturan ana taşıyıcılar olmalarına rağmen, mitolojik anlatılarda toplumsal cinsiyet kodlarının ayrımcı yanı hiçbir zaman yok olmamıştır.  Bunun temel nedeni, toplumsal cinsiyet rollerini biçimlendiren erkek aklının baskın pozisyonu olabilir. Yani kadınlar anlatırken erkekler onların anlattığını biçimlendirmekle meşguldür. Bekâret şölenleri, bakire kız efsaneleri, kocaya yalan söyleyen gelinlerin taş kesilme hikayeleri, yasak aşk, ihanet gibi mitik içeriklerde daima cezanın hemen yakınında kadının olması, anlatılardaki eril gücü daima hissettirir.

 

Toplumsal değerler açısından bakıldığında bu anlatılarda cinsiyetçi söylemin sürekli diri tutularak devam ettiği açıktır. Özellikle taşa dönüşme efsanelerinde kadın kimliğinin ceza ile ilişkisi buna bariz bir örnektir.

Bu durumun ilk olarak Antik Yunan’da ortaya çıktığı söylense de Adem’den bu yana Havva’ya biçilen rolün bu olduğu biliniyor. Luce Irigaray’a göre istenmeyen çocukların terk edilmesi hadisesinde kız çocuklarının çoğunlukta oluşun bilinen ve kabul gören bir Antik Yunan geleneğidir. Toplumsal faydasının cinselliğe indirgendiği ‘dişi’ nin varlık nedeni için kimse ‘fazlasını’ düşünmez ve terkedilmeleri, toplum içine alınmamaları doğru bir davranıştır. Hatta Gymnasiumlar’a dahi alınmazlar. Çünkü o mekanlar, kusursuz erkek bedeninin, tanrısal güçlerini gösterdikleri yarış ve rekabet alanlarıdır. Böylece kadınlar, yerlerini bıraktıkları her alanda yükselen bir erkek vahşiliğinde günümüze kadar gelmiş olurlar.

 

Antik Yunan’ın ‘dişi’yi dışlama mahareti bununla sınırlı değildir. Yetişme aşamasındaki genç erkekler hiçbir zaman kadınlara ve onların tesirlerine terk edilmemişlerdir. Bunun yerine genç erkeklerin ‘her türlü’ yetişmesini sağlayan olgun ve büyük erkekler vardır. Kadınların tehlikeli, şeytani ve kontrol altında tutulması gereken varlıklar olması geç erkekleri olgun erkeklerin kucağına itmiş ve bu toplumsal olarak hiç de yadırganır bir şey olarak görülmemiştir. Erkeklerin kendi aralarında yaşanan cinsi ilişkilere dair hikayeler ise sadece hikaye olarak kalmamış ve bütün bir Yunan mitik efsanelerindeki figürler olarak çanaklara, vazolara ve duvar resimlerine yansımıştır. 12-15 yaş arası oğlan çocuklarına büyük ve olgun erkeklerin cinsellik dahil her şeyi öğretmeleri süreci Antik Yunan geleneğinde kadına genç erkeklerin emanet edilmemesi gereğinin bir sonucudur. Kadının aşağılanmasını resmeden bu erkek olgusu, güçlü bir erkeği kadının yetiştiremeyeceğine olan inancın bir göstergesi olarak toplumda kabul görmüş bir uygulamadır.

 

Cinsiyet eşitsizliğinin Antik Yunan versiyonunda toplum erkek- erkek düzenine teslim edilirken, önde gelen filozoflardan Platon kadın-erkek ayrımının sadece sexsualitede olması gerektiğini belirtmesine rağmen kadının hiçbir işte erkek kadar iyi olamayacağını belirtir. O, bu düşüncesiyle aynı zamanda erkekleşen kadın düşüncesini de inşa eder. Aristotales ise açıkça bir ‘zeka kıyası’ yapar. Ona göre eksik ve yetersizlikten öte kadınlar zeka yoksunudurlar. Bu yoksunluk onların evden çıkmamalarını, çocuk yetiştirmek konusunda insiyatif almamalarını ve toplum inşaasına karışmamalarını gerektirir. Kadını kocası evde yönetmelidir. Çocuk konusunda erkek yaratıcı, kadın ise sadece taşıyıcıdır.

 

Görüldüğü gibi mitoloji denince akla ilk gelen Antik Yunan’da mitolojik hikayeler toplumsal cinsiyetçi söylemlere sahiptir. Bu durum Doğu mitolojilerinde de farklı değildir. Orada haz merkezinde bekletilen kadın yine toplumun dışında, çıkar ilişkilerinin odağında, bedensel bir nesne olmaktan ya da etrikanın baş aktörü olarak şeytana dostluk etmekten başka bir pozisyonda tutulmaz. (Bu konu bir başka yazı konusu olacak uzunlukta ve içeriktedir.)

 

Antik Yunan’da daha en başından evren üç erkek tanrı arasında paylaşılır. Tanrılar tanrısı Zeus, denizler ve sular hakimi Poseidon ve ölümü yöneten yeraltı tanrısı Hades. Zeus çapkın bir tanrıdır Her zaman Hera’yı aldatır. Hera’ya düşen ise bu aldatmalardan doğan çocukları ve buna neden olan kadınları cezalandırmaktır. Zeus’tan doğan erkekler akıl, sanat, zeka gibi değerlerle anılırken, Hera kıskançlığı ile cezalandırma eylemine hapsedilir. Afrodit’te de durum benzerdir. Güzellik tanrıçası olan Afrodit, Paris’e sadece güzelliğini/bedenini vadederek akıldan çok, güzelliği ile kendisini ‘istenir’ kılmıştır. Pandora ise ilk kadının yaratılışına eklemlenen ‘erkeğe ceza’ olarak yaratılan bir varlık olarak bütün kötülüklerin yayıcısı, ümidin hapsedilmesinin müsebbibi olarak bugünkü kadın algısının temel bir arketipi olarak mitsel anlatılardan günümüze ulaşmıştır. Bu göstergelerden hareketle, mitlerde kadınlar erkeklerin korktukları ve başa çıkılması gereken ‘yaratıklar’ olarak bir yandan korkunun, bir yandan da hazzın merkezidirler.

 

Bugün toplumsal değerleri tartıştığımız mecralarda, mitlerin yüzyıllar içinde nasıl cinsiyetçi kanonlar oluşturarak günümüze kadar gelen bir cinsiyetçi söylemi toplumun temel değerleri arasına yerleştirdiği rahatlıkla görülebilir. Bu cinsiyetçi kanonlar toplumsal değerler etrafında biçimlenerek ve kemikleşerek sarsılmaz doğrular, başa çıkılamaz tabular, karşı durulamaz kurallar halinde varlıklarını devam ettirmektedirler. Yüzyıllardır üretilen mitik, felsefi, edebi, sanatsal ve düşünsel hafıza, bu tematik yapıyı destekler mahiyette çalışır. Mitolojinin kaynaklık ettiği efsaneler de temelde anlatıcıları kadınlar olmasına rağmen bu dil, söylem ve zihniyeti, toplumsal değerler çerçevesine sığdırarak günümüze dek taşır.

 

Aydınlamanın pozitivist felsefe üzerinden devam ettirdiği modern kadın biçimlendirmesi ise modern mitlerin kadın algısını antik geçmişe eklemler. Ondan ayrı düşmeyen bir çizgi ile kadını bedensel hazların merkezi, tensel tatminin odak noktası, görsel kabulün koşulu kılarak onu ‘pazarlanabilen’ bir meta haline dönüştürür. Artık kadın; bedeni, görüntüsü, eti, kanı, aklı, zekası, doğurganlığı ya da herhangi bir özelliği ile ‘kendisine ait’ değildir. Bütün bu unsurlar politik dil tarafından alınıp satılabilir, ıskartaya çıkartılabilir, prim yaptırılabilir, kâr ettirilebilir, zarara uğratılabilir.

 

Modern dönemlerin antik dönem kadın algısından tek farkı, kadının kendisinin biçimlendirilmesine karşı eril akılla birlikte hareket etmesidir. Feminist girişimler dışta tutulmak üzere, modern kadın, bizzat kendisi için ‘düşünülen’ bir tasarımın gönüllü tatbik ettiricisi olarak modanın kölesi, trendlerin şımarık bebeği, kapitalizmin tüketici ikonu, politik dilin egemen söylemi, erkeğin haz objesi, çocuğun gönüllü kül kedisi ve dadısı toplumun ‘gidişatına göre’ biçimlenen bir ‘nesne’sidir. Postmodern ortamda ise bu pozisyon kadının kendine evrilmesine yol açmış görünmektedir. Kendisi için süslenen, kendini tatmin eden ve kendisi için yaşayan bir neslin ayak sesleri bu evrimin ilk işaretleri olarak tüm zamanların en radikal başkaldırısını temsil etmektedir.  

Bugün karşı karşıya olduğumuz toplumsal sorunların kökeninde yatan ayrımcılığın bu anlatılarla beslenmiş olması ve modern mitlerle bunun devam ettiriliyor olması bir bahtsızlık olarak insanın tarihine yazılmaya devam etmektedir. İnsanlık, cinsi ile ayrımcılık savaşını kazanmak konusunda geçmişi ile yüzleşmek, hafıza kodlarını yeniden düşünmek zorundadır.

 

KAYNAKLAR:

*Umberto Eco (2017), Antik Yunan. çev. Leyla Tonguç Basmacı, Alfa Yayınları.

 

*M. Foucault(2003), Cinselliğin Tarihi, çev. H. U. Tanrı ver, Alfa Basım.

 

*Nazile Kalaycı, (2019), Yaralarım Benden Önce Vardı: Uygarlığın Kuruluş Mitlerine Dair Feminist Bir Okuma, Uluslararası Mitoloji Sempozyum Bildirisi, Ardahan, 2019.

 

*Rezan Karakaş (2013), Değerler Eğitimi Bağlamında Siirt Menkıbeleri, Folklor Edebiyat, S. 73.

Ebemkuşağı

Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz.

 

Unutulduğunu unutan adam, sırtındaki ağırlıkları taşıma becerisini güçlendirmek için çıktığı uzun bir yürüyüşte halini tarif edecek cümleyi arıyordu. Halini başkalarından önce kendine tarif ederek ikna etmeliydi.  Çünkü yürümek, insanın kendini keşfetmek için yaptığı iyi-kötü her ne varsa muhasebeleştirmek ve aynı zamanda kendisiyle barışık olmaya vesile olduğu bir eylemdi. İnsanın şehir hayatında en çok ihmal ettiği şey kendisiydi.  Süre giden hayat, kendine kalma, düşünme, idrak ederek irade koymasına engel olacak şekilde kurgulanmıştı. Böyle bir hayatı kurgulayanların en önemli başarısı, buna göre yaşayanların seçimlerini kendilerinin yaptığı duygusuna sahip olmalarını sağlamaktı. İkamet edilen mekânlardan, maişetini temin ettiği ve mesleğini icra ettiği her yer, her şey sanki kendi seçimiymiş gibi zorunlu ve sevimli gösteriliyordu. Bütün bunları elde edebilmesi için katlandığı zorlukları makul saymayı olağanlaştırarak bilinçaltına işleyecek bir hayat tarzı modernlik başlığı altında sunuluyordu.  Üretim ve tüketim alışkanlıkları yine bu mekânların içerisinde süren hayatların mutluluk reçetesi kıvamında sürdürülüyordu.  Böyle bir döngü, şehirlileri sürekli reçete almaya mecbur tutma sonucunu doğuruyordu.  Oysa gözünü toprak damda açıp, beton binalarda kapatan insan için ömür, iki yağmur arasında ebemkuşağı görme arzusu uğruna tahammül ve katlanma süreciydi.  Unutulduğunu unutan adam, umursamadığı şeyleri düşündükçe akla ziyan cümlelerin kendini umarsız bıraktığını fark etti ve zihnine çeki düzen vererek yürümenin tarifini bir kez daha kendine telkin etti.

Yürümek, dolaysız, doğrudan bir eylemdir.  Karar verir ve yola koyulursunuz.  Tereddüt, kulağınıza dişil bir tonda fısıldayan Brütüs’tür. Umursamazsınız.  İlk adımdır önemli olan, siz adımı atarsınız, sonrası zamana, zemine, güneşe, buluta, yağmura ve coğrafyaya kalmıştır.  Yol yoldaşla menzile varır. Yoldaşınız, başınızdır. Gözlerinizle tanık olduğunuz ve muhteşemliğini doğallığından alan çevre, başınızın içindekini yekûnuyla birlikte alır ve sizi bir serüvene sürükler. Biraz da bu yüzden yürümek, bir süreliğine de olsa arkada bıraktıklarınızdan pişmanlık duymadığınız bir yola düşmektir. Serüven başlamıştır.

İnsan, hayata tutunma melekelerini körelten, hayatı, sürekli rakamlarla tarif ve mahkûm eden zihniyetin ürettiği mekânlardan çıkarak, doğal, yani insani olan duyguların yeşerdiği coğrafyaya, mevcuduyla ve kayıtlardan azade bir halde iltica etmelidir.  Aksi durumda, hayatın anlamını, sorgulama iradesini kullanmadığı organ gibi işlevsiz bıraktığı için köreldiğinin farkında olmaz. Ne yazık ki insanı bedbin ve bezgin hale sokan bu mekânlar, şehirlerimizi yağ lekesi gibi işgal etmiştir. Belki de ihtirasıyla hükümran olmuşların ve yetkisini ganimete çeviren tamahkârların mimarlık ve şehircilik anlayışı sonucu, insan doğasına aykırı, muhayyilesini körelten mekânları modern hayatın sığınakları olarak pazarlaması ile başlamıştır hikâye. Şehirler; içinde yaşayanların zihinlerini enkaza çevirecek şekilde, adeta üstü açık hapishaneler gibi inşa edilmişlerdir. Unutulduğunu unutan adam, bir an durdu ve sessizce terennüm etti hüküm cümlesini; Bu mekânlarda gözünü açan kuşaklardan sevda ehli ustalar çıkmaz. Yunus, Itri, Dede Efendi, Fuzuli, Baki, Pir Sultan, Dadaloğlu ve adını sayamadığı çok ustalar geldi dilinin ucuna. Mesela, Köroğlu’nun sığınağı dağlardı, Fuzuli, Mecnun’a çöllerde söyletti ah’ını.  Acaba, dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Babil’e asma bahçeleri yapacak usta olmadığı için mi yaptıran kral çıkmıyor, yoksa bilge krallar yeryüzünü terk mi ettiler? Aşk’ın, erbabı o güzel insanlar, o güzel atlara binip de gittiler mi?

İnsanımızın sığınak kavramı değişti. Artık sığınak kavramı, ikamet edilen, birbirinin benzeri ve geometrik mekânlar olarak belletilmiştir. Bu mekânlar, insanın arş’a yükselme duygularına set çeken, gökyüzünün azametini gölgeleyen, içindeki karabasanı çoğaltan ve sanki bir el tarafından bakanları hipnoz edecek şekilde günümüz insanının zihnini kuşatmıştır. Yürüyüşünü gerekçelendirmeye devam etti. Başın bedene isyanı da, başka sığınaklar arama isteğini gerçekleştirmesi de kendisini tutsak eden sığınakları terk etme isteği de bu yüzden yürümeyi özgürlüğe kaçmak eylemi olarak zorunlu kılmıştır.  Yürümek, aynı zamanda, gündelik hayatında yaşadığı bütün halleri elden geçirme, tefekkür ve muhasebe etme, kısaca olanları ve olması muhtemelleri zihinden geçirme fırsatıdır.  Atilla İlhan’ın bir romanında kahramanına söylettiği “Uykusuz geceleri hüküm geceleri değil mi?” sorusuna gündüz verilen cevapları da kapsar. Keşke li cümleler ve hayıflanmalar temiz, oksijeni yoğun olarak hisseden ve tam zamanlı çalışan akciğerlerin beyne gönderdiği olumlu sinyallerle bellekten sessizce tahliye edilir. Ruh dinginliğine geçme, kanatlarınızın olduğunu hissetme, bir tür arş’a tırmanma heyecanına ulaşırsınız.  Çünkü güneşe yürüyenin endişesi ve hesabı olmaz. Renk cümbüşü altında, Saka kuşunun, Üveyik’in Sığırcık’ın, Serçenin, Hüthüt kuşunun mahrem cilveleşmelerine davetsiz tanık olmanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Leyleğin zarif, naif, gökyüzünün maviliğini çizmeden, örselemeden adeta tablonun mütemmim cüzü-tamamlayıcı parçası- gibi süzülmesinin bakan gözün sahibinin yüreğinde hangi duyguları harekete geçirdiğini her gün ikamet ettiği mekânlarda kaç bekerel radyasyona maruz kalanlar bilemez.  Bütün duydukların, gördüklerin ve hissettiklerin hayat bilançosunda yer alır ancak rakamlarla ifade edilmez.

O yüzden yürüme eylemi, her insan için özel ve kendine has duyguları hücrelerine kadar hissetme, kendisiyle hemhal olma, bir başka söyleyişle içine yapacağı yolculukla arınmadır. Hasılı, şair bu durumu bir mısrası ile

“Yürümenin dışındaki bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” * diye özetlemiştir.

*Göğekin, İlhami Çiçek

İki Yağmur Arasında

Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.

 

 Unutulduğunu unutan adam, bir gün sükûnetin hakim olduğu coğrafyaya arzı endam etme ihtiyacı duydu. Varlığını, cümle mahlûkatın tanıklığına sunduğunu umursamadan, yerin sert, havanın ayaz, ışığın mat oluşuna ve ayaklarındaki prangalara aldırmadan yürümeye başladı. YÜRÜMEK, VAR OLDUĞUNUN FARKINDA OLMAKTIR.

Toprak zemin, yaylanarak attığı her adımla, rüzgârın engellemesine rağmen omuzlarının üzerindeki ağırlığı taşıdığını sanki titreşimiyle hissettiriyordu.  İstikametini baştan belirlemeden, kendiliğinden, yönünü oksijeni yoğun soluyacağı hava koridoruna çevirmişti.  Bir kez yola çıktın mı ayaklar toprakla bütünleşeceği güzergâhı buluncaya kadar yalpalar, dengeyi koruyarak yol ile bütünleşmesi biraz zaman alır. Yürümek, bedenin tekdüze- yeknesak- hareketleri gibi görünse de göreceli bir matematiği vardır.  Söz gelimi beyin, adım atarken, göz ve ayaklara, kollara farklı komutlar verir ki, beden, ışığa, ısıya ve zemindeki engebeye göre vaziyet alsın, dengeyi korusun,  ellerin ve kolların havada belirli bir düzen içerisindeki salınma hareketleri kalbin temposuna eşlik etsin ki serazat olsun. Her adımda kimyası farklı havayı soluyarak akciğerlerine görevini hatırlatsın. Adımların biteviye tempo ile sürmesi divan edebiyatındaki aruz vezni “failatün failatün ölçüsünde ve yolculuğu keyifli kılan ahengi tutturmasıyla zaman olağan bir halde aksın.

Unutulduğunu unutan adamın zihninden bu cümleler geçerken şöyle bir durdu ve yürümenin matematiğine takılan iç sesinin fısıltıyla sorduğu soruya sesli cevap verdi; Ama sevdanın matematiği simetrik değil ki? Aşk, hiyeroglif yazısı gibi geometriden de azadedir. Bizi büyüleyerek kuşatan bir siluetin peşinden gitmek gibi.  Kendine anlattığı tarifler bilinç akışı kıvamında akarken yürümeye devam ediyordu.  Aşk gibi yürümek de bilincin disiplini dışında bir eylemdir.  Öğrenilmiş ve dillendirilen bir zorunluluk değildir yürüme isteği.

 

İnsan, içgüdüsel olarak uyarılır beyin tarafından.  Ve beden bu komuta baştan itiraz etse de zihni sıra dışı çalışan insanlar, içinde yaşadıkları çevrede, mizaçlarına aykırı ve boğucu ufûnet dayanılmaz bir hâl aldığında bedenlerinin özgürlüğü kısıtlanıyor duygusunu sorgulamaya başlarlar. Sorgulamanın ilk durağı-eşiği-özgürlüğe, yani harekete, devinime ayarlı bedenin, aykırı koşullarda zorlanmasıyla, hafakanların basması ve boğulma hissinin galip gelmesidir. Bu galibiyetin tercümesi; beden başı taşıyamaz hale gelmiştir. Birbirlerine hasım gibi davranmaya başlamışlardır.  Başın arzu ve isteklerine beden adeta mazeret üretir, riskten kaçınır, kolay ve hemen gerçekleşecek kestirme yolları önceler. Hareketlerini tasarruf konumuna düşürür. Miskinliği olağanlaştırır. Adeta tembelliğe methiye yazar.  Çünkü anatomik olarak yapılan görev taksiminde beden başa yaslanmış ve kendini onun talimatlarına bırakma, salıverme rahatlığını kullanacak şekilde kurgulanmıştır.  Oysa başın payandası, yüreğin ücrasına kaydettiği, kendini masum kılan, hatırladıkça hissiyatını güçlendiren, uğruna serden geçmeyi mazur sayan, varlık nedeni ve olmazsa olmazı olduğunu varsaydığı sevdikleri, değer verdikleridir.  Başlangıçta, başın sevdiği ve değer verdiği ne varsa hayatın bütünlüğünü koruyarak sağlıklı olarak sürdürme zorunluluğu bir anlamda kaderidir.

Aklımızdan geçen düşüncelerin ete kemiğe bürünerek hayata yansıması ancak sağlam bir vücutla olur. O yüzden,  ayakları yere sağlam basan bir baş ile tutunur ve dengede durur insan.

İnsan kaderine yürür.

Unutulduğunu unutan adam, yürürken aklına gelen bu düşüncelerin kendisini dış dünyadan soyutladığını fark ettiğinde, varlığını insan suretinde gösteren baş hakkında binlerce yıldır yazılan şiirlerin, hikâye ve romanların, omuzlarında taşıdıkları, kendilerini insan suretinde gösteren cevherin farkında olamayan milyonların dramını anlatmakta yetersiz kaldığına hükmetti.  Yeryüzünde yaşamak bir sanattı, ancak insan bu sanatı özgür bir baş ve bedenle yürüyerek tefekkür edebilirdi. Doğru konumlandırabilirdi.

İstikametini doğrulturken  “Baş bedenin tacıdır, tacını yere düşürme ey insan” diye bir cümle istem dışı dökülüverdi dudaklarından.  Evet, her insan yeryüzüne tacı ile gelir. Ömür dediğimiz süreç, tacını koruma ve dünyayı tacı ile terk etme mücadelesi ile anlam kazanır.  Bu yüzden, sevdiklerinin bellekten çıkıp, sevimli halleriyle muhayyileyi kuşatması ancak içinde bulunulan ortamın neden olduğu çeldiricileri silkip atması ile mümkün olabilir. Ayaklarını sürüyen çeldiricilerle yüzleşme, kendine kalma, büyük harfle düşünme ve nihayetinde “Yürümek tacını koruma eylemidir aynı zamanda.”  diyerek yürümeye devam etti.

Bizim Kardeşimiz, Bizim Acımız: Filistin

Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Şu kahırdan kahıra taşındığımız bombalama haberleriyle sürekli canımızın yandığı Gazze, taşınamaz bir acı gibi her vicdan sahibi müslümanın aklına yine bir bütün olarak Filistin konusunu düşürmeli ve hiç unutturmamalıdır. Unutturmamalıdır, zira bugün sözde bütün insanlığın acısı gibi bir acı olarak işlense de sadece bize kalan ve bizde yer eden bir acı olarak Filistin 20. asrın ikinci yarısından bu yana sadece bizim acımız olarak kalmıştır. Bu o kadar böyledir ki, tıpkı Filistin gibi bu acıda bizimdir…

80’li yılların zapturapt altına alınmış donuk ve belirsiz zamanlarıydı. Milletin gözüne batırıla çıkarıla yenilgiye uğrayan Turgut Sunalp Paşa’nın ‘Horoz’lu partisi aslında asıl yapması planlanan şeyi yerine getirmiş, Turgut Özal’ın ‘Arı’lı partisi iktidar olmuştu.

Üniversitedeydik; ana kapıdan fakülte girişlerine kadar, kantin duvarlarına ve hatta amfi kapılarına kadar hemen her yerde varlığımızı kuşatarak çoğalan ‘çay’lı, ‘dans’lı, ‘tanışma’lı eğlence afişlerinin arasında bir yandan akademili olmaya çabalıyor bir yandan da gelecek endişeleriyle gün geçiriyorduk. O dönem biraz da yeni kurulan Yök’ün pilot üniversite olarak seçtiği bir üniversite ve bu üniversitenin de pilot fakülte seçilmiş bir bölümündeydik ve her yarıyıl tamamı on bir dersten oluşan zorlu bir müfredatla iktisat ve işletme eğitimi alıyorduk.

Bu dans’lı, tanışma’lı, parti’li çay furyası ile birbiri üstüne yığılarak ağırlaşan müfredat arasında hemen hemen hiç kimsenin dikkatini çekmemiş olsa da en büyük sıkıntıyı uluslararası öğrenci değişimi nedeniyle okulumuzda bulunan ve genellikle Afrika ve Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden gelen okul arkadaşlarımız çekiyordu.
Bazılarının ne için geldiklerini bile anlayamadıkları ve o çay senin, bu çay benim gezip dolaşarak gün geçirdikleri bu yabancı arkadaşlar arasında biri Pakistan’dan diğeri Filistin’den iki arkadaşımız oldukça dikkat çekiciydi.
Pakistan’dan gelen ve sürekli bembeyaz takım elbiseler giyerek kantinde boy gösteren Adnan oldukça başarılı görünüyordu. Onun aksine uzun upuzun boyu, kalın dudakları, mercek gibi gözlükleri ve koyu renk elbiseleriyle görmeye alıştığımız Filistin’li Ziyad ise birkaç ders hariç hiçte iyi bir halde değildi ve borçlu geçtiği sekiz dersten o yılda geçemeyecek olursa kaydı silinerek okuldan atılmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Zaten sıkıntılı bir halde gelen Ziyad’ın sırtına bir de bu ders yükü yüklenince iyiden iyiye ağırlaşmış, suskunlaşmış ve her şeyden uzaklaşmıştı arkadaşımız. Adnan’ın da onun da ekonomik sıkıntıları yok gibiydi. Bildiğimiz kadarıyla bir burs alıyorlar ve Türkiye ortalamasına göre oldukça iyi bir geçim içindeydiler.

Adnan’ın Ziyad’ın aksine fazlaca bir dil problemi de yoktu, dersleri iyiydi ve bütün planı bir Türk kızıyla evlenerek ülkesine geri dönmekti. Oysa Ziyad’ın her hali büyük bir problem yığınının her biri ayrı ayrı problem olan birer parçası gibiydi. Hemen her dersten kurtarılması mümkün olamayacak kadar düşük notlar alıyor, lüzumlu ya da lüzumsuz yere para harcayıp sıkıntıya düşüyor, Adnan’ın da aramızda olduğu sohbetlerde ülkesi kadar garip ve ülkesi kadar acılı bir dertleşmeyle, geri döndüğü zaman yerleşecek bir yurdunun bile olmadığından yakınarak geleceğe dönük plan yapmaktan utandığını söylüyor ve ağlaya ağlaya şişen kapkara, parlak gözleriyle üzüntümüze üzüntü katıyordu.

Her ikisi de bizi gönülden bağlayacak bir tarih bilinciyle yetişmişlerdi. Adnan sık sık İkbal’den mısralar okuyor, ülkesiyle ülkemiz arasındaki derin bağlardan dem vuruyor; Ziyad ise ‘…Biz Ortadoğulular ne çekiyorsak Abdülhamit Han’a ettiklerimiz yüzünden çekiyoruz…’diyerek gururumuzu okşuyordu.

İster Adnan isterse Ziyad’la olsun kurduğumuz bağın kuvveti bir yana bütün iticiliğine, bütün sıkıntısına ve bütün ağırlığına rağmen Filistin’li Ziyad’ın gönlümüzdeki yeri ayrıydı.
Her şeyden önce tam bir Filistinliydi Ziyad; tıpkı ülkesi gibi yalnızdı, garipti, sıkıştırılmıştı, çaresizdi ve yine tıpkı ülkesi gibi hem bir çıkış yolu hem de bir dost arıyordu…
Onu her gördüğümüzde sanki Filistin haritasını seyrediyorduk yüzündeki derin kederde, kah sokaklarda tanklara taş açan çocukların mücadelesini izliyor, kah şatt’ül arap’ta sınırı gözlüyorduk sanki. Duyduğu her çatışma, okuduğu her baskın adeta yüzüne ve alnının çizgilerine karışıyor, hissettiği derin acıyı yüzünden okuyorduk Ziyad’ın.

Bir akşam aceleyle gelen bir arkadaşımız Ziyad’ın çok kötü bir halde olduğunu ve bizi istediğini söylediğinde kalkıp gitmiş ve kiraladığı bodrum katta, yere serdiği sofranın başında kütük gibi sarhoş bir halde bulmuştuk Ziyad’ı.

Bizim canlı Filistin’imiz sarhoştu, perişandı, ağlıyordu, çıkarmayı unuttuğu gözlüklerinin kalın camları buğulanmış, Arapça bir ağıt tutturmuştu.
Ayağa kalktığındaki görüntüsü daha hazindi, sallanıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyor, tutturduğu ağıdın ara yerlerinde Türkçe ‘de ‘Kardeşim-Kardeş’ anlamına gelen ‘Ahi-Ahiy’ diye hıçkıra hıçkıra bir benim bir de Samsun’lu Mustafa’nın boynumuza sarılıp ağlıyordu.

O gün memleketinden, Filistin’den bir mektup almıştı Ziyad. Kısa bir mektuptu bu.
Annesi, yengesi ya da kız kardeşi yazmıştı. Mektuba küçük bir de fotoğraf ekliydi ve Ziyad’ın geldiği yerdeki Arap adetlerine göre ölen bir yakının kederli haberi uzaktaki akrabalara böyle kısa bir mektup ve küçük bir fotoğrafla bildiriliyordu.
Ziyad’ın babası ölmüştü, kederliydi ve tıpkı yalnız başına ağlayan ülkesi gibi kederini paylaşacak kardeşler aramıştı o akşam.
Ve o akşam küçüklüğünde Arafat’ın ‘generalleri’ arasına girmiş, sapanla taş atmış bizim kederli Filistin, bizim uzun boylu Arafat ‘Ahi-Ahiy’ diyerek boynumuza sarılırken bir yandan da Filistin kadar büyük ve acılı bir soruyu da aklımıza takmıştı.

‘Ahi’ ne demekti?
Kim Kime ‘Ahiy’ derdi?
Kim Kimin Kardeşiydi? Bu acı nasıl bir acıydı?…

Göç ve Resim

Bütün göçlerde değişim ve hareket temeldir. Tercihli veya zorunlu olarak göç, bireyin tüm yaşamını değiştiren önemli bir hamledir.

Sanat ve göç insanlığın yaşam süreci boyunca sürekli varolan olgulardır. Tercihli ya da zorunlu olarak göç, bireyin tüm yaşamını değiştiren büyük bir harekettir. Toplum yapısının biçimlenmesinde önemli etkileri olan göç kavramı doğrudan ya da dolaylı olarak sanat olgusunu da etkilemiştir.

Din kitaplarında da göç kavramına yer verilmiştir. Dini inanışlarda ölüm ve doğuşun zorunlu bir göç olarak, bir dünyadan başka bir dünyaya geçişi de göç olarak kabul edilir ve sanat eserlerine de bu bağlamda konu olmuştur. 20. yüzyıla kadar göçler daha iyi yaşam şartları için yapılsa da 20.yüzyılda ağırlıklı olarak savaş yüzünden zorunlu olarak yapılamaya başlanmıştır.

Marc Chagall, “Exodus”, Tuval Üzerine Yağlı boya, 162×130 cm, 1952-1966

Dini konular ve kitaplarda ele alınan göç kavramı sadece dini liderlerin yaptıkları göçleri ve yolculukları değil, zor şartlarda yapılan göçleri de konu almıştır. Tevrat’ın ikinci bölümünde yer alan “Exsodus” bunun en önemli örneklerindendir. Marc Chagall, şiirsel bir dille anlattığı “Exodus” isimli resiminde Mısır’dan çıkış konusunu kendine özgü kişisel bir bakışla ele almıştır. Irkçılık, işkence, kaçıştan kurtuluşu dini bir metin içinde modern sanata aktarmıştır.

Dinler tarihinde peygamberler; göçü, dini bir vazife bilerek dinlerini yayma amacı ile göç ederler. Bütün göçlerde değişim ve hareket temeldir. Tercihli veya zorunlu olarak göç, bireyin tüm yaşamını değiştiren önemli bir hamledir.

Dünyada ve Türk resim sanatında göç kavramı üzerine çalışan birçok sanatçıdan bahsedilebilir.

Paja Jovanovic, “Sırpların Göçü”, Tuval Üzerine Yağlı boya, 126×190 cm, Belgrad, 1937

 

Paja Jovanovic eseri olan “Sırplar Göçü” kutsal toplumu tasvir eder. Aynı zamanda ressam, Musa ve halkının Mısır’dan göçünü alegorik olarak betimler. Milos Obrenović ve Takovski gibi milli kahramanlar da yaralı olarak tuvale aktarılır. Asker bir lider olarak önden gider ve toplum onun takipçisidir.

Resimdeki diğer figürler resmin orta merkezindedir. Renkler ve süslemeler barok tarzını anımsatır. Resmin tam merkezinde din adamları olan Carnojeviç ve Arsenije resmedilmiştir. Atın üstündeki kadın ve çocuk, İsa ve annesi Meryem’i hatırlatırken, bu figürler toplumun derin dini inançlarını sergilemektedir.

Modern resimde göç teması, hem plastik hem de simgesel anlatımlarla çalışılır. Bu eserlerde göç, göçmenlik kavramlarının olumsuz izlerine de rastlanmaktadır.

Jacob Lawrence, “One-Way Ticket”, tahta üzerine tempera, 30,5×45,5 cm, MOMA, New York, 1993

Jocob Lawrence (1917-2000) göç konusuna ötekinin temsiliyeti açısından yaklaşmaktadır. 1941 yılında yaptığı “Büyük Göç” adlı seri, Amerikalı siyahilerin 1. Dünya Savaşı sonrası kırsaldan, sanayileşmenin yoğun yaşadığı Kuzey Amerika’ya göç edişlerini atmış adet resimle anlatmaktadır.

Tren istasyonu ile başlayan seri ilk bölümlerde açlık, yoksulluk, linç gibi olumsuz sahnelere odaklanırken, serinin son resimlerine doğru, büyük şehire varış, sanayinin etkisi görülmektedir. Sanatçı çalışmalarını şu şekilde açıklamaktadır. “Benim çalışmalarım, Harlem’den gelen ve çoğu Amerika’daki olayları tasvir ediyor. Beni çevreleyen, tanıdığım insanlar. Artan siyahi gettoda gerçekleşen mutluluklar, trajediler, üzüntüler.”

Kölelikten kurtulma ve daha iyi yaşam için göç eden insanları konu alan “Büyük Göç” serisinde göç olgusu eylemin kendisi olarak aktarlmıştır. Lekeler aracılığıyla oluşturulan kompozisyonda, figürlerin taşıdığı eşyalar, beden hareketiyle göçün fizikselliği aktrılmaktadır.

Banksy, “Mülteci Kampı”, Grafiti, Calais, Fransa, 2014

1974’de İngiltere’de doğan Banksy, dünyanın birçok büyük şehirlerinde grafiti çalışmış bir sanatçıdır. İlk eserleri çoğu zaman sadece siyah ve beyaz renkler ve grafiksel bakışla oluşmaktayken, daha sonraki dönemde perspektif ve renk gibi resim sanatının temel unsurlarını daha resimsel biçimde kullanmıştır.

Yukarıdaki grafiti, Fransa’nın Calais şehrinde dünyanın haber manşetlerinde olan önemli bir mülteci kampında yapılmıştır. Bu güçlü imge Suriyeli bir göçmen çocuğu olan ünlü iş adamı Steven Paul Jobs’i göçmenin kıyafetinde ve elinde bir televizyon taşırken gösterilmektedir. Televizyon, günümüz dünyada medyanın gerçekleri şekillendirme gücüne gönderme yapmaktadır. Bansky, güncel politik konuları ele alarak onları kritik ve karakterleri güçlü olan kent duvarlarına taşıyarak günümüzün en ünlü sokak sanatçısı olmayı başarmıştır.

Türk modern resmine bakıldığında birçok sanatçının göç olgusuna odaklandığı görülmektedir. Çağdaş Türk resim sanatında 1950’li yıllardan itibaren göç konusu işlenmiştir. Mehmet Pesen, Nuri Abaç, Neşet Günal gibi birçok sanatçı bu kavram üzerine eserler üretmişlerdir.

Ancak göç olgusuna özellikle odaklanan ve 1950-2004 tarihlerinde bu konuda seri resim yapan  Nuri İyem ayrı bir yerde bulunmaktadır. Anadolu’dan büyük kentlere ve yurt dışına daha iyi bir yaşam için göçen insanları konu alan Nuri İyem’in eserleri, Türk insanın göç serüvenin neden ve sonuçlarını çağının ressamının gözünden takip edilmesini sağlarken, göçün birey üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.

Nuri İyem, “Göç”, 200×100 cm, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 1970

Sırtlarında çocuklarıyla, yükleriye öne eğilmiş kadınlar, yine yükleriyle öne eğilmiş erkekler. Sopalarının yardımıyla yürüyen yaşlılar yeni bir umuda doğru ilerlemektedir. Hayvan ve sembolik kuru ağaç kompozisyona katkıda bulunmaktadır. Yorgun yüz ifadeleri, yolun koyu rengi sembolik ifade olarak seçilmiştir.

Tarihsel süreç içinde özellikle dış göçler kültürel mirasın tanıtımı ve yayımı, sanat teorileri ve evrensel sanat anlayışının yaygınlaştırılması, sanatsal paylaşımların, teknik, yöntem, malzeme ve materyal alışverişinin artması, sanatsal akımların yaygınlaşması, tanıtım ve kabullerin karşılıklı benimsenmesinde önemli ve etkili bir araç olmuştur.

Göç sadece bedenlerin farklı coğrafyalarda yaşama tutunması değildir. Kültürün yanında bilgi ve sanat göçün ayrılmaz ikilisidir.

Gitmek de Kaderdir

Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar.

Bir yerden bir yere gitmek, geri dönmek için gitmek yahut dönüşünü içinde saklayan bir gitmek… Şüphesiz bu dünya, mevsim kışa durduğunda yolunu sıcak ülkelere çeviren kuşların da evidir. Geçenlerde bir belgesel izledim; kuşların göç yollarını, dizilişlerindeki çıldırtan düzeni hatta yapılan gözlemlerle tespit edilen türleri konu alıyordu. Bu yollar beni “kuşlaşmış insanları” aramaya itmiş olacak ki BBC’nin 1973’te yayınladığı Türkiye’den Almanya’ya Göç’ü arkasına ekledim. Savaştan, ekonomik sıkıntılardan, suçlardan kaçıp ülkemize göç eden, bir aralık bulmaya ve oraya sığmaya çalışan insanlarla ilgili haberleri ve tartışmaları istesek de istemesek de görüyoruz. Kuşlar, insanlar ve insanların içinde mazlumlar… Nereye, neden, nasıl? Nasıl bir gitmek?

2011-2015 yılları arasında vatanından ayrı kalmış bir insan olarak göçün hem doğaya hem de insana olan etkisini içerden bakarak gözlemliyorum. Özellikle Amerika ve Avrupa’daki göçen, hiçbir yere sığamayanları düşündüğümüzde mevsimsel göçlerini Allah’ın ilham ettiği zamanda kendilerine çizilen yolda gerçekleştiren kuşları geçtiğimizi düşünüyorum. Zira bizde rızkını aramak amacı, daha rahat yaşam arayışı, eğitimsel ya da bireye bağlı nedenler gibi çoğaltılabilir gerekçelerle vücut bulan bir göç dalgası vardır. İnsanların birbirine karışması,  kültürlerin ve milletlerin yaklaşması, “tanışmak” anlamında olumlu yorumlanabilir yanlarıyla birlikte uyum sürecindeki aksaklıklar, bireysel bunalım, yabancılaşma, toplumsal kabul gibi olumsuz durumları da beraberinde getirir. Esasen ister bir evden, mahalleden, şehirden isterse bir ülkeden, kıtadan gerçekleşsin; gitmenin büyüğü küçüğü olmaz. Yalnızca etki alanı dar ya da geniş çaplıdır diyebiliriz. Örneğin çocukluğunuzun geçtiği sokakta bulunan evden başka semte taşınmak da göçtür. Alışveriş yapılan marketten, yürünen yola, soluklanmak için oturulan banka kadar büyüklü küçüklü değişim geçirilir. Değişimin muhatabı konumundaki insan da belli bir süre uyum sağlamakta zorlanacak, kendini yabancı hissedecek ve alışma süreci yaşayacaktır. Şehir boyutunda ise konuşma dili, yemek kültürü gibi temel konularda dahi gözle görülür farklar hissedecektir.

Hele ki kendi coğrafyasından her anlamda uzak göçten söz ediyorsak söz konusu olumlu/olumsuz etki çok daha geniş çaplı olacak, süreç daha uzun bir zamana yayılacaktır. İşin siyasi ve toplumsal taraflarından ziyade insan odaklı düşündüğümüzde zihinsel, duygusal manada etki-tepki durumu çarpıcı olacaktır. Sonucunda yeşeren, yeşermeye mecbur bırakılan kimlik ise maruz kalınan çevresel etkenlere ve bireyin iç muhasebesinin yönüne göre şekillenecektir.

Sözümüze kuşlarla başlamıştım çünkü zannımca insan ve kuş, göç kavramının doğada en saydam şekilde gözlemlendiği iki önemli unsurlardır. Kuşların hiyerarşik gidişleri benim zihnimde insanların valizlerinde taşıdıkları eşyalara karışır. Sanırım insan gidişi, kendi bilincine kaldığı için böylesine dağınık ve parça parça oluyor; kuşların göçü ise kusursuzluğunu İlahi ilhamın, o büyük düzenin bir parçası oluşundan alıyor. Gitmek de kaderdir fakat insan ne gidebiliyor ne de gideni anlayabiliyor. Ezcümle, düzeni biz insanlar bozuyoruz.

Mülteci Çocuklar, kaynak: www.aa.com.tr

Geçenlerde Suriyeli bir arkadaşım laf arasında ülkemize yeni gelen memleketlisini Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne götürmesi gerektiğini söylemişti. Yaşanmışlığın verdiği hisle içime hüzün çöktü, “göç idaresi” kelimesi ağır geldi. Allah’ın kuşlara çizdiği yolla nasıl kıyas edilebilir ki? Mülteci çocukların kuşlardan ne eksiği var da insan zulmüne, ayırmasına maruz kalıyorlar? Kendisine sığınan bir avuç taze Müslüman’a kol kanat geren Habeş Hükümdarı Necaşi’yi düşünelim. Hiçbir siyasi, ekonomik kaygı gütmeksizin mazlumluğuna inandığı insanları Mekke aristokratlarıyla arasının bozulması pahasına korumuştur. Din, dil, ırk göz etmiş olsaydı merhamet adlı çınardan söz edebilir miydik? Tarih böyle örneklerle dolu, işte böylesine “idare etmek”. Güncel izlekte karşımıza sık sık çıkan “mülteci sorunu, göç kabul” tarzında başlıkları görünce öncelikle insan olarak oturup düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Aynı şekilde insan gidişinin toplumları sarsan ve yeniden bina eden yanlarını insanlığımızı unutmadan konuşmak meselesi bir boyun borcudur. Allah’ın düzenini, tecellisini gördüğümüzde özel olarak kuşların yolculuğuna nazar ettiğimizde bir kez daha iman ederiz ki gök hepimizindir. Nereye konarsak konalım, nerden uçarsak uçalım aynı göğün altındayız. İtişip kakışmayı bırakıp İlhami Çiçek’in ifadesiyle “zulmün kervanından” ayrılmalı. Simurg hikâyesindeki otuz kuştan birinin peşine takılmalı, kendimize gelmeli. Öyle ya, kendine dönmek de göç sayılır. Buralardan gitmeli. Dönmeli, yer edinmeli!

Alınyazısının İzinde

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

                                     *Varlık sebebim, her daim nefesim sevgili anneme ve babama ithafen

İnsan kendi iç yankısını kaybedince; duygusuzluk ve bilgisizlik kuşatır her yanını. İçine dolanır. İçkin bir trajedyanın sermayesi olur. Kıyıdadır artık. Bir kefen gibi saran sisli, uğultulu vakitlerde dudağının ucuyla yaşayan insan kıymıkları. Taşlaşmış yüzler. Soğuk gözyaşları. Acının burcunda yitirilmiş kardeşlikler, dostluklar.

İnsanlar birbirlerine kıtalar uzaklıkta. Gönüllere ulaşmayan karartılmış sözler. Yasların eğlenceye dönüştürüldüğü zamanlar. Kenar mahallede bırakılan gülüşler. Yarım bakışlar. Tüccarlara meze olan kadim komşuluklar, mahalleler.

Çözülmenin başladığı, dış sesinin değer kaybettiği bu puslu zamanlarda, insan iç sesinin yankısına tekrar uyanır/uzanır. İnsanın içine düştüğü koyu karanlığa açılan yeni pencereler oluşur. İnsan kendi iç aydınlığını çoğaltır.

Zaman insanı en derininden kavrar. Kelimelere dost olur insan. Öyle bir dostluk ki kışın sertliğinde göğsüne bastıran ana misalidir. Kuşatır. Güvenliğine alır. Geçmişe, bugüne ve geleceğe kanatlanır. Dünyanın gürültüsünü bilgelikle ağırlar.

Bir dengenin peşindedir insan. Denge doğru olandan, doğru da dünyanın derinlikli anlamından doğar. Entelektüel bir dürüstlüğe, daha güçlü ve daha doğru tanımlara kafasını uzatır. Bilgelikten yoksun insanoğluna önerilecek en önemli şey; sır, simge ve şifrelerin dünyasından somut, hayatın içinden, dokunulan, bilinen, dinlenilen, görülen, işitilen, hissedilen, insani gülüşün çın çın ötüşünü barındıran bir dünya olmalıydı. Bu dünya kelimelerin kalbine diriliş nefesini üflemekle mümkün olabilir ancak.

Dünyanın insanları kendi yarı buçuk kültürleriyle, kaba çığırtkan sözleriyle, dar kafalı doğallıklarıyla kendilerine öylesine değerli kimseler ki, söz sürgünde adeta. İşte bu sürgünün peşine düşmek, mecrasını arayan bir nehir gibi zahmetlidir ve değerlidir.

Anlamı yağmalanmış bir irfan iklimi tekrar teşekkül edilebilir mi? Kaybolmaya yüz tutmuş kültürel değerler-karınca misali- tarihin emrine tekrar verilebilir mi? Asıl dert bu. Biz ‘Kitap’la diriliş yoluna koyulduk, bir başkası musiki, sanat, bilim, teknoloji ile. Kitap; kimi zaman hayatın ateşini düşürüyor, kimi zaman da yükseltiyor. Kitapla sessiz sedasız ışıldayan bir dinginlik yaşayabiliyoruz. Bazen de bir başkaldırı, iç kanama geçiriyoruz. Kitap üzerinden yeni dostluklar kurup, kalbimizi yaslıyoruz. Bir ömür beraber yaşlanıyoruz. İnanıyorum ki, insanın biriktirdiği güzelliklerin somut cephesi olan kitaplardan kalbe, ruha giden bir yol, hikmet, ilham kapısı mevcut.

Arayışın seçkin ve somut bir biçimi olan kitapla daha evrensel bir dil oluşturmanın yollarını bulabiliyoruz. Olası’dan gerçek’e giden bir yol. Yığınla fenomenin bulunduğu bir dünyada insanla, doğayla bütünleşmede bir katkı sunarak, görünmeyenin sırrına ermenin bilgeliğini öğretiyor kitap. Sessizce bir kainat ezgisi sunuyor tüm insanlığa.

İnsan sırtını kitaba yaslayarak yeryüzüne bakınca kelimeler sırlarını açarlar. Tüm kainatı öpebilirsiniz. Vadileri, dağları, nehirleri, çiçekleri, sevgileri, yorgunlukları, düşleri geçersiniz. Işıl ışıldır dünya. Çocuklar gülümser. Gençler rüyalarını büyütür. Kadınlar göğüslerinden taşan sevgilerle dolaşır. Dedeler ölümün koynundadır. Kuşlar kanatlanır.

Kitaplar ruhları çürümüş kardeşlerin, ideallerini tekrar topluyor. Eski masalları çağın içine doğru tekrar kanatlandırıyor. Kelimelerin açıklamakla güçsüz kaldığı heyecanlarımız var. Nitekim insanın arayışı kelimelerin özünedir. Duaya kalkan yoksul ellerin içsel bir yakarışı gibi. Dua eder gibi gönlüm kitaba doğru yürüdü bir kere, toplaya toplaya gidiyoruz işte.

Kitapları seversiniz. Bir insanı sever gibi. Dinlersiniz. Koklarsınız. Okşarsınız. Yurt edinirsiniz. İç neşeniz olur.

Sonra ne oluyor? Sonra bilgeliğin gölgesi, karanlığın yüzünü yırtıyor. Acısının kutsanmış sessizliğini yudumluyor. Ağlamanın içsel serinliğini sunuyor. İç çekişler. Gel-gitler. Gün yeniden doğuşu fısıldıyor. Kuşlar omuza konuyor. Söz kökleşiyor. İnsan saflaşıyor. Kalp göklere ulanıyor. Ve insan başladığı yere dönüyor. İnanmaya inanıyor. Bütün mevzu bundan ibaret.

Bir adam deliliğinin deminde. Dersaadet başta olmak üzere, Anadolu’ya dağıtır adımlarını. Kalemin yolundan gider. Kitap kokusunun peşindedir. Dağılanı toplamak ister. Kaybolanın izini sürer. Olanı bulmak, olmayanı oldurmak diler. Yitik bir ezgidir. Kendine nefes arar. Belki çevresine de. Hayal kurar. Hülya örer. Ümitlidir. Peki bu çabalar ne olacak sorusunun muhatabı değildir. Ona düşen an’ı kaçırmamaktır. Bir gün evet bir gün belki başka bir yiğit çıkar el atar, derler, toparlar. İşin zevkindedir. Tarihin izindedir. Fikrin heyecanındadır. Edebiyatın hissindedir. Doğru. Ancak hepsinin ötesinde bir kültür mirasının peşindedir. Gelecek kuşaklara emanet olsun diye. Hatıralar derlensin, imzalar buluşsun. Yaşarken bir araya gelemeyenler öldükten sonra bir araya gelsin ortalık bayram/seyran olsun derdindir. Ayrım yok. Fikir namustur. Kim fikir namusuna sahip çıkmış, değerli olanı bir şekilde bedel ödeyerek yazmışsa baş tacıdır. Adamın bütün hikayesi buradan başlıyor ve bitiyor.

Heybesizler

“Dalgınlığın hakkımüktesep sayıldığı, gafleti, rehavetle sürdüren ve olumlayan bir hâl.” dedi içinden, kendisini unutanları unutan adam adımlarını sıklaştırarak.

“Peki, heybesizlerin avare avare dolaştığı bu şehirde benim ne işim var?” diye o sürekli içini kemiren soruyu sordu kendine.

Göz hizasına gelen her yerde, şehrin caddelerinde dolaşan bedenlerin her biri bir dünya sayıyor kendini. Caddeler, sokaklar, AVM’ler, dünya kadar dünyalılarla dolup taşıyor. Attıkları her adımla, yaptıkları her eylemle üzerinde gezindikleri gezegeni eksiltmelerinin ayırdında değiller.

Unutulduğunu ve unutan adam olmak için bir ömür bedel ödediğini de unutmuştu. Hoş, insan sürekli içini acıtan şeyleri unutmasa, unutmaya çalışmasa yerkürenin ağırlığına göre tasarlanmamış bedeni bu yükleri nasıl taşıyabilirdi ki? Evet, sorularda adımları gibi sıklaşmaya başladı zihninde! Unutanlarla, unutulduğunu unutan kendi gibileri düşündü bir an; “Her canlı gibi ben de onlar da farkında olarak, olmayarak, sonucunu merak etsek de akıbetimize yürüyoruz. Gözümüzü açtığımız andan itibaren tanık olduklarımızın irademizle bizi bir tercihe zorladığı şu dünyada yaşamaya çalışmak başka nasıl mümkün olabilir ki?” diye mırıldandı. Kendisiyle ilgili zihninden geçenleri biraz öteleyerek, pervasızca çoğalan kalabalıklara baktı;

Oysa, hayatta sahip oldukları, sahip olacakları, kaybettikleri, kazanacakları ne varsa, endişeleri, sevinçleri, öfkeleri, kaygıları, bencillikleri, bir yelken gibi şişirdikleri içi boş özgüvenlerinin, bedenleri üzerinde saklayamadıkları sırlarını yüz ifadeleri sırıtır gibi ele veriyor. “Ben aslında” ile başlıyor savunmaları. Oldum olası, birinci tekil şahıs olarak yapıyorlar vurgularını. İçi boş olsa da cümlelerinin, ettikleri kelamın özeti; ne olur beni dikkate alın acizliğini haykırıyor.

Sanki, heybesizlerin bedenleri beyinlerinden bağımsız büyüyor. Bedenlerinin kapsamında baş yok ama varmış gibi sayıyorlar.  Yaptıklarını sorgulamasa da insan suretinin tamamlanması için baş, bedene şeklen refakat ediyor. Kendi başlarına kaldıklarında uykularını bölen, zihinlerini yoran, var olma nedenlerini sorguladıkları hüküm geceleri pek yok. Yaşadıklarından dolayı, canlarını yakan, ümitsizliğe düşüren ne varsa bağımlı oldukları küçük-büyük ekranların gözbağcılığı öteliyor, gündemlerinden düşürüyor, önemsizleştiriyor. Beyaz günahların cazibesine kapılıp, yaptıklarını bir süre sonra, sanki yaşanmamış sayıyorlar.  Belki de görünüşte en az maliyetle yaraya kabuk bağlama yöntemi, devreden güne aktarılan, olan biten hiçbir şeyi muhasebeleştirmeye gerek görmüyorlar, çünkü hayat, kırıntılarla da olsa sürgit devam etmeli. O kırıntıların birike birike ileriki yaşlarda çevrelerindekilere, sevdiklerine ne tür bir yansıması olacağını zihinlerinden öteleyerek devam ediyorlar. Bu ötelemeye her akşam ekranlardan yayılanların katkı sağlamasından da memnunlar. Yayımlananların, varlık ve nazarlarına sunulma nedenini düşünmeye ihtiyaç duymuyorlar

Hayatları, içinde bulundukları yalan dünyanın yalanlarıyla iyice sıradanlaşan, üstelik bitmeyen tempo ile devam eden sürüngenler gibi, güdülerin baskın çıktığı, beynin en ilkel düşünme biçimi ile akıp gidiyor. Sabahleyin bir telaşla kalkıyorlar. Hep bir yerlere geç kalma telaşı, Aynaya bakıyorlar, eksik ve kusurlu saydıkları uzuvlarını, beğendikleri yerleriyle eşleştirerek teselli oluyorlar. Bu durum, kendilerini zinde tutmanın gerekçesi gibi her gün tekrar ediyor olmalı. Öyle ya! Başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?

Oysa, insan güne kendisiyle barışık başlamalı. Yüze, duruşa anlam kazandıran şey; uzuvların birbirleriyle oranı değil, akıl ile kalp arasındaki uyumun, ahengin, bakanlara sıcak, samimi ve güven veren ifadenin yansıması olduğunu ıskalıyorlar.

Zaman, hükümranların belirlediği mesai düzeniyle işlediği için, güne, alelusul kahvaltı yaparak başlıyorlar. Akşamdan kalan mahmurluklarıyla biniyorlar araçlarına. Biteviye bir koşuyla dalıyorlar şehrin caddelerine. Yollar, benzerleriyle dolu olduğu için, aynı güzergahta seyredenlerin bencilliği, her gün aynı hataların tekrarlanmasını olağanlaştırıyor. Araçlarını kullanırken, sanki kendilerini diğerlerine kanıtlama hırsıyla, direksiyonda olmanın umursamaz bencilliğine esir oluyorlar. İstiyorlar ki yeşil ışık kendileri için yansın, şerit değiştirmelerde sinyalsiz geçmeleri hoş görülsün, herkes onlara yol versin. Mülkiyet duygusunu hücrelerine kadar hoyratça, haz duyarak, hissederek uyguladıkları en önemli ikinci eylem sürücülük.

Hayatın hengamesine daldıktan itibaren karşılaştıkları objeler, nesneler heyecanlandırmıyor iç seslerini. Kanıksama kavramının gönüllü denekleri hemen çoğu.  Ölçülebilir miktarlar üzerinden iletişim kuruyorlar. Cümleleri mülkiyetle başlıyor genelde, dünyada ki varsıllık ve yoksulluğa çıkıyor sohbetlerin sonu. Edinemedikleri şeylerden dolayı üzüntüleri ve hayıflanmaları dahi idrak kanallarını açmıyor. Bu yüzden hayıflanmaları bile sahici değil. Bir konuda, birisine bir cümle kurmadan önce, şöyle biraz geri çekilip idrak süzgecinden geçirmiyorlar düşüncelerini. Bu yüzden öylece boca ediyorlar muhataplarına düşünce ürünü zannettiklerini. Muhatapları da başkalarına yansıtıyor fikir zannettikleri kuruntularını. Kuruntuları çoğaltan bir hayat şeklini kurumlaştırma da denebilir.  Elbette fikir zannettikleri görüşlerini bir ideolojiyle ilişkilendiriyorlar. Çünkü düşüncelerine tarihsel dayanak bulmak, fikir zannettikleri şeyleri doğrulayan, gurur verici bir şey olarak, güçlü ve iyi hissettiriyor kendilerini.

Ulaştıkları ve bulaştıkları her şeye, sıvıyorlar ilkelliklerini. Ve bunu olağan sayıyorlar. Duygudaşlık kavramını, canları yandığında hatırlamaları da eyleme dönüşemeden gündemlerinden düşüyor. Diğerkam olmak, alışkanlıklarını bencillikleriyle sürdüren hayatlar için olağan sayılmıyor. Hayatlarında dikiz aynası yok, ihtiyaç duymuyorlar. Teselli cümlesi “olmuş ile ölmüşe çare yok”. Tefekkür kavramı işlevini yitirdiğinden zihinsel faaliyetler çoğu kez tasarruf modunda.

Tarihin tekerrürü normal ve kabul edilen bir hâl olduğu için kuşandıkları donanımın yeterliği konusunda tereddütleri yok. Herkes her şeyi biliyor, bilemediklerini, yanlarında pasaport gibi taşıdıkları dijital cihazın arama motorlarında, doğruluğu tartışılmayacak şekilde bulacakları rahatlığındalar. Bu rahatlık hemen, çoğunun hallerini bir paydada birleştiriyor.

“Şu kahrolası dünyadan bugün payımıza düşen olumsuz şeylerin kaygısını nasıl giderebiliriz?”

Birbirlerini tanımıyor olmalarının pek bir önemi yok. Herhangi bir konuda kendilerine has üslupla konuştuklarına inanıyorlar ama benzer cümlelerle giriyorlar konuya. Zaten gündemlerini de kendileri belirlemiyor. Yaşadıkları, içlerindeki taşrayı büyütüyor, çoğaltıyor. Hayatı, zorunluluklar zinciri sıralamasıyla ve alışkanlıklarla yaşıyorlar. Türk filmi kıvamında bir yaşam.  Ah’lı, of’lu, keşke’li cümleler, kurdukları iletişim dilinin demirbaş kelimeleri ve kavramları. Geçen zaman budaklarını yontmuyor. Bilakis, sürekli haklı oldukları duygusunu pekiştiriyor. Temas ettiklerini ve tehdit olarak gördüklerini de acıtma hakkına sayıyorlar budaklarını.

“Böyle bir uğultulu dünyada. Ah, ben bu yüzden mi yalnızım, halsizim, takatsizim!

Bu coğrafya, bu insanların çoğunluğu teşkil ettikleri bir coğrafya. Bu insanların sabrını, coşkusunu, öfkesini, becerilerini ve sevdasını doğru anlayan ve yönetenlerin durumu farklı mı? Emin değilim! Oysa güne, bir aşk filminin galasına hazırlanmak gibi başlamalı insan. Bu duygu, hayalperestlik olarak karşılanabilir mi? Belki… “Ben öyle miyim acaba?” dedi unutulduğunu unutan adam? Ve devam etti;

Kalan ömrümü, imkanlarım ve isteklerim doğrultusunda düzenlemek için, akşamdan kurguladığım ne varsa, rüyamda ipucu kabilinden bir şey görmesem de sabah yataktan nikbin, bedbin bir halde kalkmama neden olsa da doğan gün güzel şeylere gebedir umuduyla başlıyorum hayata, diye başladı cümleye. Yutkundu ve sürekli tenkit ettiği kalabalığa karışmamak için devam etti. “Güne, gözünü sağlıkla açmanın lütuf olduğunu bilmek, soluduğum havanın, üzerine bastığım toprağın daha yapacağım çok şey, vereceğim çok emek olduğunu hatırlattığının farkında olarak, beni dünya endişesinden azat eden ve sevdasını heybesinde taşıyan güzel insanların tebessümünü hak etmeliyim diyorum kendime.” Adımlarının hızı içinden söylediklerinin aksine yavaşlamıştı. “Hak etmeliyim, hak etmeliyim, hak etmeliyim.” cümlelerini artık sesli söylüyordu.

Sıradışı Mimar Turgut Cansever

“Bütün vahiylere göre, Gelenek bütünün kutsal emaneti, döngünün sonuna kadar var olacaktır; yani bir yerlerde her zaman açık bir kapı olacaktır. Dış kabuğunu aşabilen ve sağlam bir iradeyle hareket eden insanlar için, ne yaşadıkları dünyanın kokuşmuşluğu, ne de belirli bir topluluğa veya çevreye ait olmak mutlak engeller teşkil etmez.”   Titus Burckhardt Mimariyi hayatın bütün …

Sıradışı Mimar Turgut Cansever Read More »

Osmanlı’da Telif ve Tercümeye Dair –Kısa Bir Bakış

İbaretsüz hikayet eylemişler Nihayetsüz bidayet eylemişler Sanâ’at gerçi kim yogıdı hergiz Velî her lafzıyidi bikr bir kız… (Yazıcıoğlu Mehmed) Eski Türk Edebiyatı Toplantı Dizisi 14 yıldan beridir Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları adı altında düzenlenen Eski Türk Edebiyatı Çalıştayı – kitaplaştırılmış haline verilen isimle de, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları’ nın 9. Toplantısının konusu ‘Metnin Halleri; Telif …

Osmanlı’da Telif ve Tercümeye Dair –Kısa Bir Bakış Read More »

J.Baudrillar’dan U.Eco’ya Bir Simülasyon Olarak Zaman ve Yalan…

Hayretin alabildiğine küçüldüğü bu zamanda, şaşkınlık, varlığın metropol hatta megapol ölçüsündeki cesameti kadar büyüyecek ve öncelikle tanınamayan ölçülerin tanıtıcı kılavuzları tanınmak zorunda kalınacaktır. Zira bu zamanda hakim olan yegâne ölçü, koyu, kalın ve ağır bir duyarsızlıktır ve bu duyarsızlığın kalıplarıyla davranmak ta ayrıcalıklı olmak için bir garanti hükmündedir.   Günceli yaşama baskılarının gönüllü uygulayıcıları olarak, …

J.Baudrillar’dan U.Eco’ya Bir Simülasyon Olarak Zaman ve Yalan… Read More »