Kitap Yazar

Köktür Gelenek, Sudur, Topraktır…

I. Tarihin tecrübeye dayalı bir birikimi olarak gelenek, her zaman için tanıdık bir hayatın içerisinde varlığını sürdürür. Bu nedenledir ki güçlü bir geleneği olan toplumların varlık ve hikmet düşüncesi de böylesine tanıdık bir hayatın bilgisi üzerinde kurulur. Bundan dolayı da her daim göğererek yeni yeni filizler veren bir köklü ağacın duruşu gibi, geçmişin şimdiyle buluştuğu …

Köktür Gelenek, Sudur, Topraktır… Read More »

Kutadgu Bilig’in Türk Kültür Hayatına Katkıları

Kutadgu Bilig, on birinci asırda Yusuf Has Hacib tarafından yazılarak Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Karahan’a sunulmuş olan değerli bir kitaptır. Kitabın adı tahlil edilecek olursa, okunduğu takdirde insanın dünyada ve ahrette mutluluğa ulaşacağına ilişkin vaatler ihtiva ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi ‘kut’ sözcüğü mutluluk, nimet, ikbal, devlet, esenlik, ihsan, gönenç gibi anlamlara gelir. ‘Bilig’ ise bilgi …

Kutadgu Bilig’in Türk Kültür Hayatına Katkıları Read More »

Kutadgu Bilig, Bilgi, Dil ve Medeniyet Üzerine (1)

Kendi yapısını kuran bir metin olarak Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacib’in mesnevisi niteliğindeki 6645 beyitten müteşekkil, aruz ile yazılmış ve genel olarak ‘Failün, failün, failün fail…’ kalıbıyla terkip edilen ve dahası geleneksel edebiyat teorisi içinde ‘Türk vezni’ olarak bilinen 6+5 ya da 4+4+3 duraklı bu tertibiyle bile Türk dilinin şiire hem de üst bir üslup …

Kutadgu Bilig, Bilgi, Dil ve Medeniyet Üzerine (1) Read More »

Kutatgu Bilig Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf İlişkisi

Kutadgu Bilig’de genel anlatıma esas kurguya yerleştirilen olaylar, sarayda ve genel olarak yöneticiler arasında geçmekle beraber dönemin insanına özellikle de gençlere bir tür hayat felsefesi dersi vermek için kaleme alınmıştır denilse yeridir. O kadar ki, alt başlıklar altında bir yandan; doğruluk, mutluluk, akıl ve kanaat kavramların öne çıkarılırken diğer yandan dört ayrı kişilik etrafında dört …

Kutatgu Bilig Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf İlişkisi Read More »

Kutadgu Bilig ve Zamanı

Kadim bir bilgi olarak işitegeldiğimiz ‘Hanif Dini’, ‘Haniflerin Dini’ ibaresinden yola çıkacak olursak, tarihin her döneminde ‘iyi’ olana denk düşen bir bilginin adıdır Kutadgu Bilig. Bu anlamda kutlu olanın bilgisi, bilinmesi dolayısıyla insanı da kutlu kılarak ‘Eşref-i Mahluk’ eyleyen bir yüce bilgiye ulaşmanın bilgisidir diyebiliriz Kutadgu Bilig’e… Dünyada yazılan kitapların üstünde Karahanlı Yusuf Has Hacib’in, Anadolu’da Karahanlılar …

Kutadgu Bilig ve Zamanı Read More »

Tefekkür

Unutulduğunu unutan adam, öfkesini sınayanlardan uzak durmak adına yürümek için yola düştüğünde söze ” Güne akşamdan kalan hayıflanmaları silkeleyerek başlamalıyım” diye girdi.  Sesinin şiddetini kendi duyacağı düzeye çekerek, “İnsanın işlemediği günahlarına hayıflanması nasıl bir dilemmadır?  İçinde yaşadığı çevrenin, canını acıtan, şirazesinden çıkarıp, yapraklarını savurarak dönenip dibe vurduran öfkenin üfunetine kapılmak dedikleri böyle bir şey olsa …

Tefekkür Read More »

Kafka’nın Kenan’ı: Kalemin Yazdığı

İnsan yaşamının ve doğal olanın sanat yapıtının kurgusal gerçeğine dönüştüğü karmaşık anlatısında insana, en ince ayrıntısına kadar ışıklandırılmış fakat içinde yer aldıkları bağlamı karanlıkta bırakan bir dizi resim sunar, F.Kafka. Bu haliyle de sanki yaşadığı dünya ile kurgusal evreni arasında bir köprü kurmak ve okuru da o köprüden geçirmek istermiş gibi yazar. Belki de bu …

Kafka’nın Kenan’ı: Kalemin Yazdığı Read More »

Hayatta Kalma İçgüdüsünün Gücü

“Oldukça istikrarlı bir toplumun üstünlüğüne meydan okumak istesen ve bunun için gerekli silahlara sahip olsan, ne yapardın? Muhtemelen sana da pahalıya patlayacak ve kesinlikle çok yıkıcı olacak bir yöntem seçerek, o toplumun şartlarına uygun bir şekilde mi meydan okurdun? Yoksa eğer zaman da çok önemli değilse, daha incelikli bir taktik mi tercih ederdin? Yani mesela, …

Hayatta Kalma İçgüdüsünün Gücü Read More »

Franz Kafka’nın Hayatı

Çek-Yahudisi taşra emekçi sınıfına mensup Hermann Kafka ve Alman- Yahudi asıllı okumuş kentsoylu bir ailenin kızı Julie Löwy’nin -3 Temmuz 1883 yılında Prag’da dünyaya gelmiş ve 3 Haziran 1924’te yine Prag’da dünyaya gözlerini yummuş- çocuğuydu Kafka. Yani Kafka Çek asıllı Almanca konuşan bir Yahudi’ydi. Yaşamı boyunca doğduğu yerden pek nadir ayrılmış ve bu ayrılıklar kısa …

Franz Kafka’nın Hayatı Read More »

Milena

Franz Kafka’nın Hikâyelerinde Kadın Kimliği

Edebiyatta kadının bir özne olabilmesi ve görünebilmesi modernizmin henüz konuşulduğu dönemde pek de mümkün değildi. Bir nesne, ya da tasvirlerin dekoru için süs olabilirdi. Kadının kamusal alanda yıllar geçtikçe daha fazla yer almaya başlaması modernizmin etkisiyle hızlanmış, günümüzdeki hâlini almıştır. Feminist eleştiri kuramının 1960’larla birlikte Fransa, İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkışı çok önemli dönüm noktalarındandır. …

Franz Kafka’nın Hikâyelerinde Kadın Kimliği Read More »

Kafka’nın Mektupları

Kısaca dönüp bir hayat hikâyesini hatırlayacak olursak eğer, 1883-1924 yılları arasında yaşamış Franz Kafka. Almanca konuşan ve yazan Bohemyalı bir Yahudi. Hukuk eğitimi tamamladıktan sonra bir sigorta şirketinde çalıştı. Defalarca nişanlanmasına rağmen hiç evlenmedi. Ailesiyle her daim mesafeli bir ilişkisi vardı. 20’nci yüzyıl edebiyatının en önemli isimleri arasında. Dönüşüm, Şato ve Dava en bilinen ve …

Kafka’nın Mektupları Read More »

Sözün Rafine Hali

Ama bilirsiniz “yokluk” bir mertebedir ki ona ulaşmak her babayiğidin harcı değildir.

Mustafa Kutlu, Hayat Güzeldir

 

Mustafa Kutlu’nun Hayat Güzeldir kitabı okura sevincini ve huzurunu bulduran hikâyelerden oluşuyor. Bu hikâyelerin kahramanları yaptıkları iyilikle, âşık olarak ya da bir musibete uğrayarak dönüşüm geçiriyorlar. Yaşadıkları tecrübe, onların dünyevi safralarını atarak kuş gibi hafiflemelerini sağlıyor. Dünyanın ağırlıklarından kurtulmak, arınmak anlamına da geliyor.

Çiçek Tefsiri’nin kahramanına hastaneden çıkarken rastlıyoruz. Güneşi gören adam şaşırıyor: “Allah, Allah” dedi içinden “Ben içeri girerken bu güneş neredeydi?”  Anlıyoruz ki adam, hastanede her ne yaşadıysa bir farkındalık kazanmıştır. İçeri girerken göremediği güneşi çıkarken fark etmiştir. Onun ne yaşadığını daha sonra öğreneceğiz. Bu şaşkınlığın yanında hafiflemiştir de: “Ulan on yaş gençleştim sanki!” Yolda ilerlerken refüjün içindeki laleleri fark eden adam, duracak ve çiçek cümbüşünün seyrine dalacaktır. Mustafa Kutlu, bir iki fırça darbesiyle derdini anlatabilecek bir ustadır. Adam durunca aceleyle yürüyen bir iki kişi ona çarpar, söylenip giderler. Bu sahne şehrin keşmekeşini, boğucu telaşını hissettirir bize. Gülten Akın’ın dizeleri yankılanır bu kısacık sahnede. Kimsenin durup ince şeyleri anlayacak vakti yoktur. Kutlu, dünyevi fazlalıklardan kurtularak şen maneviyata kavuşan kahramanlarının hikâyelerini anlatırken kendi dilini de yalınlaştırır. Dil incelir, içten bir lirizmi okura taşır cümleler. Adamın artık hakikati seyredebilen nazarından çiçek tefsiri tasvir edilir. “Ağaçlara bakıyor, tomurcuklar patlamış, ilk çıkan yaprakları bir keçi yavrusu kadar sevimli ve parlak.” Adam dayanamaz, şükrederek yüzünü gözünü lalelere sürer. Buradan mescide yollanan adam, iki rekât şükür namazı kılacak, okur da onun ne yaşadığını öğrenecektir. “Tahliller olumlu çıkmış, o şüphe edilen kötü hastalığa yakalanmamıştı.” Bu hikâyenin adının neden çiçek tefsiri olduğu barizdir. Yaradılanı hakikatiyle okuyabilen insan, Yaradana ve şükürlü bir sevinç istikametine yürüyecektir. Adam çiçek tefsirini yapmış, ardından mescide yönelmiştir. Kâinatı dolduran kozmik ayetler, insanı hakikate çağırmakta, kesret perdesini aralayan insan bu kozmik ayetleri okuyabildiği nispette gerçeğe ulaşmaktadır. Çiçekler elbette tefsir edilebilir. Çiçekleri tefsir edebilen insan, bu tefsirden çıkardığı anlama göre hayatını düzenleyecektir. Kahramanımız küçük esnaftır. Yaşadığı tecrübeden sonra bambaşka bir adam olarak dükkânına döner. Dükkânı boşaltmasını isteyen abus çehreli mal sahibine “Çıkacağım tabii. Sen gönlünü ferah tut.” diyecektir. Ardından kendini arayan oğluna bunu ilettiğinde bundan hiç hoşnut olmayan oğlu, “Yahu baba, eller her geçen gün büyüyor, biz küçülüyoruz. Oldu mu yani.” şeklinde mukabele edince acıyla gülümseyen baba “Oldu, oldu. Küçük güzeldir.” cevabını verir. Mustafa kutlu, doksanlı yıllarda İslamcı entelektüel camiada popüler olan iktisatçı E. F. Schumacher’in Küçük Güzeldir adlı ekonomi kitabına da güzelce gönderme yapar.

Cemal Şakar, Hikâyât adındaki küçürek öykülerden oluşan kitabını iki bölüme ayırır: Bir adlı ilk bölümde Kur’an’daki helak edilen kavimlerin kıssalarından ilhamla yazılmış kıpkısa öyküler vardır. Çok adlı bölümde ise modern insanın arayışları, çıkmazları, şaşkınlıklarına dair çok kısa öykülere yer verilmiştir. Cemal Şakar, sanki ne kadar yalınlaştırsa da kendi sözünü kesretten kurtaramayan sanatçının çelişkisini gösterir ikinci bölüme Çok adını vererek. Şakar’ın bu ikinci bölümdeki Lamba adlı küçürek hikâyesi Kutlu’nun Çiçek Tefsiri’nin akrabasıdır. Elindeki sapanla sokak lambalarını kıran bir adam yakalanır ve savcının karşısına çıkarılır. Savunması okuru çarpar: “Yıldızlar, yani işaretlerimiz sönükleşiyor. İnsanlar yollarını, yönlerini nasıl bulacaklar bunca aydınlıktan gözleri kamaşmışken.” Yıldızlar işaretlerimizdir, karada ya da denizde yönümüzü onlara bakarak buluruz. Ama buradaki işaret, daha derin bir bağlam içinde asıl anlamını bulabilir. İşaret, hakikati gösteren ayetlerdir. Tıpkı çiçekler gibi yıldızlar da Allah’ın kozmik ayetleridir. Onları fark edip gören ve hakkıyla okuyabilenler, yeryüzünde istikametlerini tayin edebilirler. Yeryüzündeki ışık kesreti gökyüzündeki işaretleri perdelemektedir.

Yeryüzü macerasında insana yüklerinden kurtulmayı salık veren iki hikâyeci bunu yaparken sözü en rafine hâliyle kullanma gayretindedirler.

Savaşın Gerçek Hikâyesi: Kurdun Ağzında

Başlarda savaş karşıtı bir öğretmenin bir süre sonra kendisini savaşta ve üstelik bir ajan olarak bulması nasıl bir şeydir hayal bile edemiyorken yazar bunu yalın ve gerçekçi diliyle, kuvvetli bir biçimde anlatıyor. Francis’in savaşa girmesinde ön ayak olanları, kendince haklı sebeplerini, savaş süresince defalarca kez yakalanmaktan kurtulup, zafere yaklaştıklarını düşündüğü anda hezimete uğramalarını, idam edilmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyor Kurdun Ağzında.

 

Hayatımın oldukça uzun sayılabilecek bir döneminde hiç savaş romanı okumadım. Savaşa dair ya da sonrasında kalanlara dair okuduklarım hem insani bir biçimde beni üzüyordu, hem de belki de içimde keşfetmeye çekindiğim bir yerlere dokunuyor olmalıydı demek ki diye düşünüyorum. Bir roman ne kadar iyi olursa olsun savaşa dair bir şeyler varsa kaçmaya çalıştım. Kurdun Ağzında tüm bunlara rağmen okuduğum bir roman ve görüyorum ki o bilmediğimiz yaraların iyileşmesi ancak o yaraların üstünden geçmekle mümkünmüş.

Doksanıncı yaş gününü kutlayan Francis, önce babasına, sonra kardeşine seslenerek tüm geçmişiyle bir yüzleşme yaşıyor. Ancak Michael Morpurgo’nun Francis’e verdiği ses çok etkileyici, bunu söylemeliyim ve o ses Barroux’un çizimleriyle birleşince her bir kelimeyi ruhunuzda hissediyorsunuz. Önce babasıyla olan ilişkisini temize çeken Francis’in yaşı sebebiyle çatallaşmış sesini duyuyorsunuz. Sonra sıra kardeşi Pieter’a gelince anlatıcının yaşadığı pişmanlık ete kemiğe bürünüyor. İki kardeşin ilişkisi, farklı hayatları ve bir gün savaşın başlamasıyla birbirlerine vedalaşmaları çok sarsıcı:

“Dumanın arasında gözden kaybolduğunda geri dönmen için arkadan bağırmak istedim. Bir an için yüzünde neden korktuğumu bildiğini, seni uyarmam gerekmediğini gördüm. Doğru olduğuna inandığın şeyi yapıyordum. Bana ihtiyacın yoktu, artık yoktu. Bilmediğin şey –çünkü hiç söylememiştim- o zamanlar benim sana ne kadar ihtiyacım olduğuydu ve o günden beri yaşadığım her gün sana ihtiyacım oldu.”

Kurdun Ağzında gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılmış; yazar, amcası Francis Cammaerts’ın hayatını baz alıyor ve gerçek olması romanı çok daha sarsıcı bir hâle sokuyor. Başlarda savaş karşıtı bir öğretmenin bir süre sonra kendisini savaşta ve üstelik bir ajan olarak bulması nasıl bir şeydir hayal bile edemiyorken yazar bunu yalın ve gerçekçi diliyle, kuvvetli bir biçimde anlatıyor. Francis’in savaşa girmesinde ön ayak olanları, kendince haklı sebeplerini, savaş süresince defalarca kez yakalanmaktan kurtulup, zafere yaklaştıklarını düşündüğü anda hezimete uğramalarını, idam edilmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyor Kurdun Ağzında.

Bu kısacık roman, hem aile arasındaki ilişkileri, hem de savaşın gerçek yüzünü açığa vuruyor. Françis’in kendi içinde yaşadığı çelişkileri, savaşın son bulmasını dilerken savaşın içinde önemli bir figür olarak yer almak ve savaşın en karanlık günlerinde bile içinde umut taşıyan insanların yarattığı önemli değişimleri de işliyor. İçinde böylesine hüzün ve böylesine kabullenme olan bir kitabı okumaktan dolayı çok mutluyum.

 

“Senin hep söylediğin, diğerlerinin zannettiği gibi asla cesur biri olmadım Auguste. Sadece korkmamam için kendimi eğitmem gerektiğini biliyordum, korkumu belli etseydim kendimi ele verirdim. Asla bize göz kulak olan, yiyecek ve yatacak yer veren o çiftçi aileler gibi cesur değildim. Onlar yakalanırlarsa başlarına ne geleceğini biliyorlardı. Sık sık o aileleri düşünüyorum…”

 

Michael Morpurgo’nun kalemiyle tanışma romanım oldu Kurdun Ağzında ama bu öyle büyüleyici bir roman ki çok geçmeden Morpurgo’nun diğer romanlarını da okuyup, yine karakterlerine böyle gerçekçi ses verip vermediğine dair merakımı gidermek istiyorum. Kurdun Ağzında  aynı zamanda benim başucu kitaplarımdan biri oldu. Francis’in arkadaşlarıyla, ailesiyle teker teker vedalaşmasını, çok sevdiği insanlardan ayrılırken yaşadıklarını okumak eminim ki her seferinde bana iyi gelecek. Tüm kara günler bittiğinde elimizde kalanlar sadece hatıralar oluyor ne de olsa.

Şiirle, Şarkıyla Eşlik: Son Gül İçin Prelüt

“Bir adın özlem, bir adın umut ve illaki çiçekler yüzünün kıyısında. Saçlarında seni sevdikçe çoğalan gül ışığı. Aydınlık sabahlar ve sen: parmak uçlarıma kadar nüfuz eden uzun şiir.

Sessizliğin sesi: Klişe.
Sensizliğin sesi: Gerçek!

Zamanın ırmağında yıkadığım bir avuç taşı göğsümde saklıyorum sana veririm diye.
Birinci taş gözlerindir, katliam benim için.
İkinci taş sesindir, sarhoşluğuma sebep.
Üçüncü taş saçlarındır, dokunmak yasak.
Dördüncü taş kalbindeki ‘ben’dir, aramızda sır.
Beşinci taş uzaklığındır, kara bir bıçak gibi uzanır aramızda; paslı ağzı kanatır avuçlarımı.

Sen bu beş taşı al, kerem et bana, tebessümünü bağışla bir kez olsun.
Gözlerinin içi gülsün yeter; gözlerinin içi, gözlerinin içi, gözlerinin…”

(Tanıtım Bülteninden)

 

Muhammet Erdevir’in öykü kitabı Son Gül İçin Prelüt geçtiğimiz günlerde raflarda yerini aldı. İlk kitabı Lav Denizindeki Ada’dan sonra yayımladığı ikinci eser olma özelliğine sahip. Kadran Yayıncılıktan çıkmış, içinde ise 19 öykü bulunuyor. Bilhassa başlıklarının oldukça dikkat çekici olduğunu söylemeliyiz: Siste Kerem: Yakın Şiir, Uzak Aslı, Hiçbir Yürek Vurgusu, Son Gül İçin Prelüt, Karlı Dağın İç Sesi gibi.

Yazarın biyografisine baktığımızda ailesinde âşıklık geleneğinin sürdürüldüğünü dolayısıyla bir şiir çevresinde yetiştiğini görüyoruz. “Kadirlili Âşık Abdulvahap Kocaman’la aynı köyde yaşamanın” vurgusu ve devamındaki edebi okumalar onu şiire yakın bir yere konumlandırmayı şart kılıyor. Erdevir’in kalemini inşa eden en önemli unsur mahiyetindeki şiir, kendisini bu kitapta da belli ediyor. İnsan hayatının rutin akışında herhangi bir zamanda, mekânda, coğrafyada yaşanan ya da yaşanması muhtemel olayları konu alıyor. Bizi kitapçıda çalışan bir genç, bankta “sessizce” konuşan iki insan, belki ayrılık karşılıyor.

Öykülerin içinden şiirler, türküler, G Minor, isimleriyle birlikte şairler hatta Cahit Berkay geçiyor. Araya şiirin veyahut şiirselliğin girdiği bir düzyazının ya da kurgu metninin öz bütünlüğünün sarsılmaması ölçünün gözetilmesiyle alakalıdır. Şiirin metne dâhil olduğu ölçü, şiirden sonra akan kısımda kolayca özüne dönebilmesi, toplanıp devam edebilmesi gibi.

Son Gül İçin Prelüt’te ne tam manasıyla olay ne de durum öyküsü görebiliyoruz, yazarda böylesi endişe sezilmiyor. Örneğin Ateşten ve Dumandan ‘da olay örgüsü ya da kişiler daha net takip ediliyorken kitabın son kısmındaki Uzun Sözcükler’de bir şiir dizesinin bir insana nasıl kısım kısım nüfuz ettiğini, neleri önüne getirdiğini dinliyoruz.

Kitabı okurken aklımda sürekli Erdevir’in içinden geleni herhangi bir disipline tam manasıyla giydirmeyerek yazdığı lambası yanıp durdu. “Sadece sen oku diye” niyetinin sahiciliğini hatırlattı. İlk kitabını okumadığım için yarım bir izlenim olması gerçeği de var tabi.

Yalnızca ikinci kitabı için konuştuğumuzda sanki karşılıklı oturmuşuz da çay eksikmiş gibi ucu dertleşmeye uzanan bir üslupla öyküsüne eğildiğini görüyoruz. Söz konusu eğilimin öykünün tür anlamındaki dinamikleriyle örtüşüp örtüşmediği tartışılır ama muhatabında bulduğu karşılık daha dikkate alınacak bir değerdir diye düşünüyorum.

Şayet merakınızı uyandırdıysa Karlı Dağın İç Sesi öyküsünden bir alıntıyı şuraya bırakalım, fikir olsun:

“Göğsünün etlerini parçalaya parçalaya çıkarıyorsun mızrağı kalbinden. Mızraklarla kurulmuş bir köprü. Üstüne kurmuşsun gizli şehrini. İki dağ arasında gidip gelen herkes çiğneyip geçmiş. Yaşamaya devam etmişsin yaşamı boğan gölgesinde tuz ağacının. Güneş tedirgin, biliyorsun. Kar gelecek. Tipiyi getiriyor soğukluğu parmak uçlarının. Tarlaların kıyısında papatyalar. Bugün değil ama bir gün açacak. Açtıklarında başlarını vurmak için bekliyor olacak buzdan kılıçlarıyla cellatlar. Sahte bir cemre düşünce. Ayakların buz gibi suya değince. Gelmeyince ne olacak korkaklık bulutu? Sarp yamaçlarda sel mi olacak hasretinden, engin ovalarda sabah ayazı mı? Kayalıkları bileyerek ilerleyen sis buz olup tutunacak mı dağın zirvesine? Bilinir mi?”

https://www.neilburnell.com/galleries#/tranquillity/

Çağdaş İnsanın Kendinden Kaçışı: Hız ve Unutmak

Sevmek için zaman ayırmak gerekir.

Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız.

Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz.

Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.

Kemal Sayar – Yavaşlık

 

Çağdaş insan için hız, çoktan bir alışkanlığa dönüştü. En hızlı telefona sahip olmak, en hızlı arabayı kullanmak istiyoruz. Kaldırımda yavaş yürüyen insanlara, doğal akışında gelişen ilişkilere tahammülümüz kalmadı. Sonraki adımın ne olduğunu bile düşünmeden, sürekli ¨next¨ tuşuna basar gibi yaşıyoruz. Bunu çağın getirdiği bir şey gibi görsek de hız pek masum değil. Hızlı yaşamaya geliştirdiğimiz bu bağlılık, hayattan ve hızla yaptığımız her şeyden aldığımız hazzı da etkiledi. Hayatında her şey yolunda gitse de içimizde kocaman boşluklarla yaşamaya devam ediyor gibiyiz.

 

“Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Kitap, Vera’nın bu hayretle dolu cümlesi ile açılıyor ve okura, hız ile unutma arasındaki ilişkiye dair bir ipucunu da veriyor. Kundera, Yavaşlık isimli kitabında okuru, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış iki karakterin hayatına dahil eder.  Vera ve anlatıcı ile onlardan iki yüzyıl önce yaşamış bir şövalyenin hayatı yaşama biçimlerinin karşılaştırılması da söz konusudur elbette. Kitabın türü roman olarak ilan edilse de alıştığımız roman türünün özelliklerini taşıyan bir kitap değil bu. Silik sayılabilecek kurgusal bir anlatının içine yerleştirilmiş düşünce tohumları ve düşünsel tartışmalar ağırlıkta. Dolayısıyla Yavaşlık, hiç ironik olmayan bir şekilde yavaş okunmayı talep eden bir kitap. Kitabı soluklanarak, üzerine düşünerek, belki internetten konuyla ilgili yazılan başka metinlere de bakarak okuyabilirsiniz. Eminim, 2 hafta sonra içerisinde ne olduğunu bile anımsamadığımız kitaplardan çok daha kalıcı bir yere yerleşti Yavaşlık ve işaret ettikleri çünkü yavaşlık, unutmanın düşmanı. Kitabı da hızlı tüketmeye alışan, ¨akıcı ve sürükleyici¨ bir okuma deneyimi peşindeki okurları mutsuz edecek derecede bir yavaşlık talebi bu.

Yavaşlık’ta hız ile haz arasındaki ilişkiden hareketle toplumsal eleştiriler yapan Kundera, romanında hıza düşkünlüğümüzü bir unutma çabası olarak yorumlar. Sahiden insanlık tarihinde de kolektif hafızamızda da taşıyamayacağımız kadar kötülük biriktirdik. Biriktirmeye de devam ediyoruz. Bu nedenle hıza tutunduk ve yavaşlıktan kaçıyoruz çünkü yavaşlık, anın yoğunluğunu arttırır; hız ise göz açıp kapayıncaya kadar bizi başka bir duyguya, düşünceye savurur. “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

Hıza tutunduğumuz modern çağda yavaşlığa övgü, aptallık ya da beceriksizlik olarak görülür. Toplum ve başkaları tarafından belirlenen yaşam basamaklarını hızla atlamamız ve iş hayatına atılmamız, sonra da bitmeyen bir tüketim döngüsüne girmemiz ve kariyerimizi başkalarının üzerine hızla basarak yükselme üzerine inşa etmemiz beklenir. Bir an, sessizliğin içerisinde yavaşlamak ve hatta durmak, bireye düşünme alanı yaratacağı ve bu da tüketim döngüsünün dışına taşmasına sebep olabileceği için yavaşlık kötü ve istenmeyen olarak adlandırılmıştır. Halbuki eskiden övgüyle söz edilen flanörler/flanözler, hayatın içerisinden salınarak geçen, ciddi bir entelektüel birikime sahip seyyahlardır. Şimdi ise seyahat uzun check-list’lerin tamamlanması, bir daha açılıp bakılmayacak yüzlerce fotoğraf çekilmesi ve zamanın tüketilmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor.

 

Yavaşlık, hedonizm, varoluş, kimliksizlik, bilim, aşk, cinsellik ve ölüm’e dair eleştirel bir deneme, hız dayatmasına karşı bir başkaldırı. Dünyayla, insanlarla ve nesnelerle ilişkimize dair, bizi hıza iten alışkanlıklara ve nelerden kaçıp nelere sığındığımıza dair çarpıcı farkındalık alanları da yarattığını söyleyebiliriz.


Yazının kapak görseli Neil Burnell

İki Düzlem Bir Şaka

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir.

 

Önce Biraz Tarih

Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilince, bu imparatorluğun topraklarında Çek ve Slovak uluslarını birleştiren Çekoslovakya devleti kurulduğunda tarihler 1918’i gösteriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeyse Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildi. Savaşın ardından 1945’te Çekoslovak Cumhuriyeti adıyla görünürde bağımsız ama aslında Doğu Bloku’nun ve elbette Sovyet Rusya’nın kontrolünde bir devlet olarak yeniden sahneye çıktı. 1968’e kadar süren bu durum, liberal görüşlü Alexander Dubček’in iktidara gelmesi ile bir süre sallantıda kalsa da ülkeye yapılan askeri müdahalenin etkisiyle 1990’a kadar kesintisiz devam etti. “Prag Baharı” adı verilen bu çok kısa liberalleşme döneminde Alexander Dubček, özgürlükler alanında liberal adımlar atmış olsa da Romanya hariç tüm Varşova Paktı üyelerinin katıldığı bir askeri müdahale ile alaşağı edildi.

Milan Kundera, ilk romanı Şaka’yı yazdığında yıl 1967’ydi. Prag Baharı çok uzak değildi yani. Dışarıdan müdahalelerle dolu tarihlerinde Çeklerin ve Slovakların özgürlük arayışlarının izlerini ele veren Şaka, bir ilk roman olmasına rağmen topluma dair güçlü gözlemleri ile öne çıkar. Yazımın başında tarihi olayları vermek istememin de sebebi budur: Şaka, içinde doğduğu tarihi ve toplumsal düzlem idrak edilmeden doğru anlaşılamaz. Öyle ki Şaka, siyasi içeriği ve toplumsal-siyasal eleştirilerinden ötürü sansür kurulu tarafından yasaklanarak toplatılmış, birkaç yıl sonra da Kundera Fransa’ya iltica etmek durumunda kalmıştır.

Esasında Şaka, Kundera’nın hayatından izler taşır. Kundera da romanın başkişisi Ludvik gibi bir dönem Komünist Parti’ye üye olmuştur ancak görüşlerinden ötürü partiden çıkarılmıştır. İdeolojik tek yönlülüğü reddeden tavırlarıyla Kundera, pek de rejimin istediği yurttaş profiline uymamaktadır. 1975’te Fransa’ya ilticasına kadar ülkesinde hep sorun yaşamış, istediği çalışmaları yapma imkânı bulamamıştır.

 

Romancı, Romanı ve Okura Anlattıkları

Kundera, Roman Sanatı adlı kitabında Hermann Broch’a atıfla şöyle der:

“Bir romanın tek var olma nedeni, ancak bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir. Hayatın o zamana kadar bilinmeyen küçük bir kesitini keşfetmeyen roman, ahlaka aykırıdır. Bilgi romanın tek ahlakıdır.” ( Kundera, 2012: 17)

Görüldüğü gibi Kundera, romana bariz bir işlev yüklüyor. Hayatın o ana kadar göze çarpmamış alanlarını ortaya çıkarmak, böylece o görünmez alanı bilgi boyutuna aktarmak. Yine aynı kitapta felsefe ve bilimin insan varlığını unuttuğunu, Cervantes’in Don Quijote’u yazmasıyla birlikte insan varlığının yeniden keşfedildiğini söylemektedir. (Kundera, 2012: 16) Romancı, görünmeyen alanları ortaya çıkarmakla insan varlığına hizmet eden bir işçidir aslında. En azından Kundera’nın bakışı bu.

İyi bir roman temelde iki düzleme oturur. Birincisi bireysel/psikolojik düzlem, ikincisi toplumsal/siyasal düzlem. Şaka, anlatımı ve kurgusu itibarıyla her iki düzlemede yaslanan, bu düzlem üzerinde yükselen bir romandır.

Bireysel/psikolojik düzlem, okuru roman kişilerinin zihinlerinde dolaştırmakla kalmaz; roman kişilerinin çıkmazlarını, açmazlarını, karmaşık ruh hallerinin türlü sebeplerini ve zihinsel karmaşanın sonuçlarını da ortaya koyar. Okur, kahramanların karmaşık ve yer yer kaotik zihinsel dehlizlerinde dolaşırken hem görmediği ve bilmediği bir dünyanın kapısını açmanın hazzını yaşar hem de kendi duygusal – bilişsel tecrübeleri ile başkalarının tecrübeleri arasında bağ kurar.

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir. Zaten kartpostal yapılan denetimde partinin eline geçince Ludvik önce partideki görevinden, sonra da üniversiteden atılır. Kazandığı her şeyi kaybetmiştir. Onu partiden atarken havaya kalkan kolları asla unutmayacaktır ama olanları durdurabilmesi de mümkün değildir. Sonunda askerlik adı altında bir çalışma kampına gönderilir. Basit bir gençlik şakası, Ludvik’in ömür boyu taşıyacağı bir hain/istenmeyen adam damgasına dönüşmüştür.

 

Romanın başkişisi olması hasebiyle, Şaka’nın psikolojik düzlemi Ludvik etrafına kurulmuştur. Aslında olaylar Ludvik, Helena, Jaroslav, Kostka adlı kişilerin gözünden aktarılan bölümler içine dağıtılmıştır ama tüm anlatıcılar adeta Ludvik’in türevleridirler. Ludvik hayatı ciddiye almayan, okul ve parti çevresinde sevilen ve sempati duyulan bir gençtir. Fakat onun alaycılığı, en ufak bir hatanın hapisle hatta darağacına gitmekle sonuçlanabileceği bir Doğu Bloku ülkesinde yaşayan biri için ciddi bir risktir. Tam da hayatı hafife alan birinden beklenecek bir şekilde bu riskleri hesaplamaz. Ludvik partide siyasetle ilgilenir ama adanmış bir uğraş değildir bu onun için. Üniversiteye gitmek veya sevgilisiyle buluşmak kadar doğal bir eylemdir. Ludvik politikayla ilgilidir ama politik biri değildir. Kız arkdaşından onu rahatsız ederek intikam almak için yazdığı iki satırlık bir yazıyla kendi kendini damgalaması ayrıca ironiktir. Çünkü siyaset denen mekanizmanın önemli bir kısmı muhtemel riskleri hesaplamakla ilgilidir. Ludvik, başına gelebilecekleri hesaplamaz ama yaşadıkları onda ciddi bir kırılmaya sebep olur. İnsanlara olan güvenini yitirir, kendisini parti ve üniversiteden atmak için havaya kalkan elleri asla unutmaz.

Kendi kendini damgaladıktan sonraki süreçte pasifliğinin devam ettiğini görürüz. İnancıyla ilgili pek tüyo vermeyen biridir Ludvik ama davranışlarında inanılmaz bir kadercilik ve teslimiyet görürüz. Bu teslimiyetçiliğin tevekkülden farklı olduğunu vurgulayalım. Ludvik içinde bulunduğu karmaşık durumu çözmek için pek bir şey yapmaz. Bu karmaşa içinde ordu kampında kendi gibi “sorunlu” yurttaşlarla zamanını geçirirken partiyle olan bağını, başına gelenleri düşünmek yerine aşkın bedensel ve ruhsal biçimleri üzerine kafa yorar. Kendine sevgili bile edinir. Bazen sarhoş olur, yaşadıklarını unutmak için değil sadece kendisi istediği için. Yaşadıklarından ders çıkarma endişesi yoktur onda. Bir sonraki güne ulaşmayı kâr sayan bir pasiflik vardır.

Bireysel/psikolojik düzlem dışında romanı ayakta tutan önemli bir etkendir toplumsal düzlem. Ludvik’in içinde yaşadığı Doğu Bloku toplumu sosyalist bir devlet modeliyle yeniden inşa edilmiş bir toplumdur.

Görevler belirlenmiş, yurttaşlara komünist ideoloji aşılanmış; kooperatifler, Fabrikalar, gençlik örgütleri kurulmuştur. Buna rağmen toplum geleneksel bağlarından kopmamıştır. Geleneksel müzikle ilgili gözlem ve analizler bunun güzel bir örneğini ortaya koyar:

“Tüm köy halklarının yaşamları törelerle sınırlandırılmıştı. Halk sanatı ancak bu törelerin içerisinde yaşayabiliyordu. Romantik dönemde, tarlada çalışan kimi köylü kadınların bir yerlerden esinlendiğine inanılırdı. Bu kadınların ağzından kayadan su fışkırır gibi türkü sözleri dökülürdü. Ama halk türküleri, bilinçli bir şiirin doğuşundan farklıdır. Ozan, kendini dile getirmek için yaratır, yalnız kendisine özgü düşünce ve duyguları dile getirmek ister. Halk türkülerinde ise insanlar başkaları arasından sivrilmek değil, tersine onlarla birleşmek amacı güderlerdi. (…) Hiçbir halk türküsü kendisi için var olmamıştır.” (Kundera, 2018: 168)

Ludvik, üniversiteden uzaklaştırılınca zorunlu askerlik görevi için orduya katılır. Fakat onun gibi sakıncalılar için askerlik eline silah almaktan çok daha farklı bir görevdir. Gönderildiği ordu kampı bir madenin yakınındadır ve Ludvik gibi sorunlu görünen bireyler madende çalışmaya gönderilmektedir. Madene gönderildikleri gün yaşananları romancı şu şekilde anlatıyor:

“Bedenlerimiz ağrı sızı içinde yukarı çıktığımızda bekleyen astsubaylar bizi sıraya dizdiler ve kışlaya götürdüler. Öğle yemeğini yedik, öğleden sonra gündemde bitişik düzende talim temizlik işleri, siyasal eğitim ve zorunlu marşlar vardı.” (Kundera, 2018: 61)

Ordu kampındaki bireyler her gün çalışma ve yoğun bir rutine tabi tutulur. Bunun elbette bir amacı vardır. Bunlardan beklenen, bireyler arasındaki farklılıkları en aza indirmek ve onları ideoloji potasında eritmektir. Otorite kişilikleri törpülemekte ve silmektedir:

“Bize zorla benimsettikleri kişiliksizlik (bizi kişiliğimizden arındırmaya zorlamaları ) ilk günlerde bana tümüyle donuk, karanlık bir iş gibi gözüktü. Kişiliksizlik, zoraki yerine getirdiğimiz görevler, tüm insanca tepkilerimizin yerini aldı.” (Kundera, 2018: 61)

Kundera çok açık bir şekilde sosyalizmin Doğu Bloku ülkelerinde uygulanan yorumundan rahatsızlığını dile getirir Şaka’da. Çünkü farklılıkların törpülenmesi ve bireylerin kişiliksizleştirilmesi esnasında duvarda yazan yazı şöyle demektedir: “SOSYALİZMİ KURUYORUZ.” Doğası gereği devrimci, yenilikçi ve özgürlükçü olması gereken bir ideoloji nasıl olmuştur da kendi yurttaşlarını sindirmeye odaklanan bir rejime dönüşmüştür? Bunun cevabı romanda değil ama “Prag Baharı” olayları esnasında yaşananlarda yatmaktadır. 1960’lara geldiğinde ekonomik bir durgunluk yaşayan ülkede birtakım ekonomik tedbirler almak gerekmiştir. Bu tedbirlerle birlikte sıkı rejim kuralları bir nebze olsun esnemiştir. Tam da bu esnada 1967 yılında yapılan Çekoslovak Yazarlar Birliği Kongresi’nde eleştirilerin dozu artar. Aralarında Kundera’nın da bulunduğu bazı edebiyatçılar edebiyatın parti doktrininden bağımsız olması gerektiğini savunur. Birkaç ay sonra parti bu yazarlara karşı bir kısıtlama uygular ve birçok kültür kurumu doğrudan kültür bakanlığına bağlanır. Basın yayındaki bu gelişmelerin yanında Alexander Dubček’in parti sekreterliğine gelmesiyle liberalleşme çalışmaları hızlanır. Dubček’in “Güleryüzlü Sosyalizm” dediği program çerçevesinde adımlar atılır. Tüm bu gelişmelere kayıtsız kalmayan ve Batı sınırındaki bu önemli devleti kaybetmek istemeyen Varşova Paktı üyesi sosyalist ülkeler, Çekoslovak yönetimi üzerindeki etkilerini artırmak için girişimlere başlar. Çekoslovakya, 20 Ağustos 1968’de başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Varşova Paktı üyesi ülkeler tarafından işgal edilir. Yaklaşık 7.000 tank ve 200 binin üzerinde askerle yapılan müdahale esnasında Çekoslovak askerler ve bürokratlar ülkelerini savunmak yerine sessizce işgali izlerler.

Şaka’nın değeri, 1990’lara gelinceye kadar hakkında çok az şey bildiğimiz bir dünyanın kapılarını ardına kadar açmasından gelir. Öyle görünüyor ki Kundera henüz ilk romanında yazının başında vurguladığımız “Bilgi romanın tek ahlakıdır.” şiarını uygulamış, bilinmeyen yahut az bilinen bir gerçekliği elinden geldiğince ortaya çıkarmaya çalışmıştır. İçeriden gözlemler, değerlendirmeler ve eleştiriler her zaman önemlidir. Şaka, bütün bunları fazlasıyla sağlayan bir roman olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

KAYNAKLAR

Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Şubat 2012.
Milan Kundera, Şaka, çev. Zehra Gençosman, Can Yayınları, 11. Baskı, İstanbul, Nisan 2018.


Yazı Görseli Neil Burnell

“Yavaşlık” İçin Yavaş Okuma Temrini

 Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

 

Bazı okurların severek okudukları kitabı tarif ve taltif etmek için kullandığı bir tabir var: Çok sürükleyiciydi! Ne demek bu? Ne anlamalıyız bu tanımlamadan? Bu iltifat, günümüz okurunun kitapla kurduğu ilişkiye dair ne söylüyor? Ben şunu anlıyorum: Hikâye beni alıp götürsün öyle ki onun ayartısına kapılarak dünyayı unutayım.

Okumak da bu değil mi zaten. Katı, nobran, kendini sürekli hatırlatıp duran dünyanın acı gerçekliğini (en azından okuma süresi boyunca) unutmak için okumuyor muyuz? Kundera da öyle diyor Yavaşlık romanında. Hızlandıkça unutuyoruz, hatırlamak için yavaşlıyoruz. Bir dakika, bu bahse geleceğiz sakin olalım ya da Calvino’nun Amerika Dersleri’nde Hızlılık bahsinde geçen Latince deyişi ödünç alalım: Festina lente (Yavaşça acele et!).

Okurun hızına, tarzına ve küçük hazlarına karışmak haddim değil (kimse denemesin şiddetle aforoz sebebidir) ama aynı okur kitlesinin okuyup bitiremediği, daha başlarken sıkılıp elinden attığı dolayısıyla sevemediği kitaplar için de şöyle söylediğini eklemeliyim: Hiç sürükleyici değil(di)! Küçük hazlarını canı pahasına savunan sevgili okurumuz kesin, keskin hükümlerini okuyamadığı kitaplardan esirgemiyor. İşin doğrusu, okur yüzmek istemiyor. İstiyor ki güçlü akıntı onu saman çöpü gibi sürüklesin. Ayartıya teşne okur, okuma eyleminin iradeden azade olmasını istiyor.

Kimsenin küçük haz ve tarzlarına dokunmadan bir şeyler yapılamaz mı? Yanlış anlaşılmasın maksat okurun zihnini başka lezzetlere açmak, kargadan başka kuşlar olduğunu da göstermek. Mesela hızlı okuma kursları gibi yavaş okuma kursları açılsa; hayalinizde canlandırın, kafaları üç numara tıraşlı hafız çocuklar gibi öne arkaya sallanarak yavaş okumanın tadına varmaya çalışan bir sınıf dolusu çileci kursiyer… Kalsın, unutun gitsin! İnşallah hiç kimse bu satırları ciddiye alıp da böyle bir işe girişmez. O kadarını yapamasak bile bu yazının konusu olan Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı romanı üzerinden bir yavaş okuma temrini yapmayı deneyemez miyiz?

Benim gibi yavaşlığın unutulmaya yüz tutmuş gizemlerini kurcalamaya meraklıysanız sakin şehirlerin (cittaslow) insanlığın geleceğine dair bir model oluşturabileceğine dair ümit taşıyorsanız (Suudlar ve ortakları da boş durmuyor ama bakınız Neom) Kundera’nın bir çeşit yavaşlığın felsefesine giriştiği bu romanı okumak isteyebilirsiniz (benim gibi her yavaşlık bahsinin çok cici, nahif neticeleri olduğunu zannedenleri uyarayım; Kundera yer yer pornografikleşen diliyle okurunu şokluyor).

Yazarın asıl numarasıysa okuru bir aylak okuma meşkine çağırması. Hedefe bir an önce varmanın makbul olduğu bir çağda oyalanmanın unutulmuş keyiflerinden bahseden bir roman için cuk oturan bir üslup kullanıyor.

Kundera, Laclos’nun Tehlikeli İlişkiler’ine atıf yapıyor. Laclos’nun romanına, Laurence Sterne’ün Tristram Shandy’si ve Tanpınar’ın Mahur Beste’si de eklenebilir. Yani düz bir çizgi üzerinde şaşmadan yürümeyi değil de öylece doğaçlayarak gezinmeyi seven bir deneme roman Yavaşlık.

Peki, oyalanma işini biraz abartsak hızkeş okurlara ertelemenin zevklerini abartılmış bir ağır çekimle göstermeye çalışsak nasıl olur? Şöyle ki varsayalım ki siz, ideal bir aylak okursunuz, Yavaşlık romanını elinize alıyorsunuz ve hiç mi hiç acele etmeden, yavaş yavaş ön ve arka kapağı okumaya başlıyorsunuz. O kadar sakinsiniz ki sadece ön ve arka kapağı okumak için tadını çıkara çıkara yarım saatinizi harcayabilirsiniz. Deneyelim:

Ön kapakta en üstte yazarımızın adı var hemen altında kitabın adı. Kitabı kapağından okumaya başladığımıza göre burada biraz duralım. Nasıl olsa acelemiz yok. Şahane tembelliğimizin yuvasında yeni düşünceler tomurcuklansın. Yazarlar isimlerinin kitabın isminin altında mı olmasını ister üstünde mi? Şüphesiz bu kapak tasarımcısının işidir ama yazar için bunun bir anlamı yok mudur? Serbestçe dolaşan zihnimiz buradan bir yapıt-yaratıcı çatışmasına varır mı? Başladığımız bir düşünceyi hemencecik sonuca vardırmak zorunda değiliz. Düşünce zihnimizin bir köşesine çöreklensin. Orada vaktini beklesin.

Kapak resmine geçelim: Bir karenin içinde kırmızı ve biraz da mor ebrumsu akışkan renkler… Resmin David Bracher adlı bir ressama ait olduğu arka kapakta yazıyor. Yavaşlık temasıyla bu resim arasında nasıl bir münasebet var? Kafamızda (deli değil) sakin sorular… Ebrumsu renklerin yoğun, kıvamlı akışı yavaşlığı çağrıştırıyor olabilir mi? Neden olmasın. Resmin hemen altında çevirmenin adı: Özdemir İnce. Tanıdık bir isim. Birçok şairi ve yazarı Türkçe söyleten güvenilir bir çevirmen. Aşina olduğunuz, sevdiğiniz bir çevirmen size de iş bilir, güvenilir bir seyahat rehberi gibi gelmiyor mu? Özdemir İnce’nin rehberliğinde Kundera’nın Fransızcası Türkçeye çevrilecek, kendimizi onun hikâyesine hiç yabancılamadan gönül rahatlığıyla bırakacağız. Hemen kenarda bir ibare: 11. baskı. Kim okuyor bu kitapları? Türkiye’de gizli bir Kundera okurları örgütlenmesi mi var? Bu kitap on bir baskı yaptıysa vaz geçtiğimiz o yavaş okuma kursunu bir kez daha gözden geçirebilir miyiz? (Yavaşlık kitabını okuyanlar örgütünün varlığından şüphelendiğim gün, otobüste Kundera hakkında yapılmış bir incelemeyi okuyan sakallı esmer genç bir adamın yanına oturdum.)

Arka kapağı çeviriyoruz: Yakışıklı yaşlanmış Kundera’nın fotoğrafının yanında iri laflar hemen alttaysa bu çalımlı sözleri ıskartaya çıkaran bir görüş: Yavaşlık ciddi bir roman değil bir şaka… Anlıyoruz ki doğru yoldayız.

İçeriye ve içeriğe gelince roman geçmişle gelecek hızla yavaşlık arasında hafif gelgitli bir seyir izliyor. Belki de asla yazılamayacak “Senin Keyfin İçin Bir Koca Budalalık” adlı içinde tek bir ciddi sözcük bulunmayan roman tasarısının yankılarından biri de Yavaşlık.

Ya da kestirmeden şöyle söyleyebiliriz; “çok sürükleyici!”


Yazı görseli Neil Burnell

Yaralı Zaman/ Kanayan Bellek

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 4

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

 

Milan Kundera, tüm anlatılarıyla okurunu görevlendiren bir yazardır. Bir bakıma, hazır okur ister. Yani tembel okurun onun anlatılarıyla pek işi yoktur. Bu yanıyla yazdığı her bir şeyin düşünsel boyutu/anlamı/göndermesi ister istemez okurunu donanımlı bekler.

Tüm bunlar onun sıra dışı bir anlatıcı olduğunu göstermez elbette. Ama Kundera, sıradan da değildir. Yani anlatılarını köklendirdiği bir gelenek, alıp taşıdığı bir bakış/görüş, söylem vardır.

İtirazı olan bir anlatıcının yolu/yordamı onu ayrıksı kılar. Belki de Kundera için böylesi bir yakıştırma yapabiliriz ilkten: Ayrıksı yazar, aykırı kimlik!

Sıradüzen içinde yaşamayan, yani ülkesinden kopuşunu hazırlayan sürece itirazlarını dillendiren; üstelik bunu da daha başlangıçta ilk dönem romanlarına (Gülünesi Aşklar, 1969; Şaka, 1967; Yaşam Başka Yerde, 1969; Ayrılık Valsi, 1971) yansıtan bir anlatıcıdır.

Ardından gelen sürükleniş/sürgünlük dönemi Kundera’nın anlatı dünyasının seyrini pek değiştirmese de; izleksel yolculuklarını zenginleştirmiştir.

Düşünen romancı kimliğinin belirgince öne çıkması, bu süreçte yazdığı her romanda bu yanının o ayrıksı kimliğini pekiştirici kıldığını da söyleyebiliriz.

Sürgünlüğün Sorgusu

Tam da bu dönemeçte yazdığı Bilmemek (1999) onun anlatıcılığını, göçtüğü ve sürgünlüğüne neden olan yere/ülkeye döndüren bir kahramanın öyküsü aracılığıyla karşımıza çıkardığı izleklerle, bambaşka bir boyuta taşır.

Bunu da şöyle açıklayabiliriz:

Milan Kundera, yaralı belleğin anlatıcısıdır. Ondaki derin yarılma “1968 Prag baharı” öncesinde başlamıştır.

Dönemin Çek aydınlarının önemli bir bölümü muhalif “ada” yı oluştururlar. “Bağımsız Yazarlar Çevresi”, “yeni bilinç” in savunucularıdırlar.

Parti bürokratları bir erk oluştururken, bu grup çevresindeki yazar/aydınlar önemli bir dönüşümü ateşlerler, 1968’e adım adım gidilmektedir.

Kundera işte tam bu dönemeç öncesinde ikinci romanı Şaka’yı tasarlamaktadır. 1967’de okur karşısına çıkan roman 1968’de de Çek Yazarlar Birliği Ödülü’nü alır. Roman üç kez basılır. Ama basında başlatılan kampanyanın ardından yasaklanır, halk kitaplıklarından çıkarılır.

Yaşanan Prag tragedyası onun hayatının da kırılma noktasıdır bu yasakla birlikte.

Romanın ilk müsveddelerinden biri, 1966’da Fransa’da Aragon’a ulaşır. Ekim 1968’de Fransa’da yayımlanır. Paris’e gelir, romana önsöz yazan Aragon’la buluşur.

Bu, onun yaşam yazgısı olur. Çek yazınında adı silinirken, Fransa’da önemli bir yayınevi Gallimard kapılarını açıyordur ona.

Kundera, bize, zamanın dönüşen yörüngesinde iyi romanın her dem kaldığını/yaşadığını gösterir. Yazdıklarıyla birlikte taşıdığı miras, bağlandığı yazarlarla yolculuğu da bunu anlatmaktadır aslında.

 

Simgesel Bir Anlatının Yansısı

Konusunu güncelden de alsa, insan varoluşunu sorgulamayı amaçlar. Bu anlamda Şaka tipik bir örnektir. Baskıcı bir ortamda, bireyin özgürlüğünün gölgelendiği zamanın ruhunu gene bireyler üzerinden anlatmayı önceliyor.

Romanına odak kıldığı karakterler (Ludvik-Lucia-Marketa/Helena-Pavel/Jaroslav/Kostka) bir bakıma taşıyıcı figürlerdir. Hem izleksel akışın hem de konunun seyrinin…

Siyasal eleştirinin odağında bireyin özgürlüğü sorgusu yatmaktadır. Orada yansıtılan bireyin “içyıkım”ıdır, bunu var eden koşullara dönük sorgudur.

Çizdiği karakter(ler) in içsesi güçlüdür. Yansıtılan gerçekliğin kavrayıcı bilinciyle konuşur(lar) çünkü.

Geçişler, buluşmalar üzerine kurulan roman çözülmeleri de anlatır. Bireyin iç çözüntüsü, sistemle çatışması…

Pavel’de simgeleşen erk/sistem Helena’yı adım adım öte kıyıya, Ludvik’e yöneltir. Bir “şaka”nın başka bir durumu absürde dönüştürmesi ise onun eleştirisinin odağındaki gerçekliği var eder. Burada öne çıkan Kundera ironisi ise zamanın ruhuna dönük bakışın simgesidir. Bir “başa gelme” / “çözülme” hikâyesi olarak okuduğumuzda düşüşün ve düşkünlüğün neden niçinlerine vardırır bizi anlatıcı.

Burada da karakterlerin öyküsünü, kendilerince anlatımlarından izleriz. İki dünyayı yaşamanın getirdiği girdap, bir süre sonra yenilgiye dönüşür.

 

Buluşma Noktası

Kundera, bundan yaklaşık otuz yıl sonra yazdığı Bilmemek romanında, adeta oradaki kahramanlarının sıkışıp kalmışlığının başka bir gerçekliğini, bu kez sürgündeki zamana dönerek anlatır.

Gelinen yerin sıradanlığı, yabanlığı bir süre sonra bu sürgünlüğü yaşayan Irena’nın dünyasında derin bir kedere dönüşür. Açılan kapılar onu yurduna sürükler bu kez de…

Irena’nın öyküsünde karşımıza çıkan da bir bakıma Kundera’nın kendi öyküsüdür.

Hatırlayan ve hatırlatan kahramanların/ın yolculuklarında bize bunu gösterir. Yani sürgünün özlemi, dönüşteki yüzleştikleri…

Arada ve orada olmak düşü/düşüncesi onda belirleyicidir hep.

Kopuş>gidiş>terkediş fikri bir zaman sonra dönüş düşüncesine dönüşür. Burada ve orada olmak, aslında Araf’ta yaşamayı da anlatır bizlere. Bilmemek’te “büyük dönüş” düşüncesine ele alırken bunu da hissettirir.

“Herkesin içinde taşıdığı baba evi” kopuş ve dönüş fikrini de hatırlatır sık sık.

Kundera işte o ara yerdeki insanın varoluşunu ve sürüklenişini anlatır. Bir yanı keder, öte yanı özleyişleri içerir. Kopulan ülke, özlenen ülke, gidilemeyen ülke… Ve nerede/nasıl/niçin olduğunu bilememenin acısı…

“…uzaktasın ve ben sana ne olduğunu bilmiyorum.” Uzaklık, ne olduğunu bilememenin kederi ve özlemi… Geçmiş, kaybolana duyulan özlem; bir bakıma da İthaka’ya dönmek gibidir: “dönüş hayatın sınırlılığıyla barışmaktır.”

Kundera burada bir çağ sorgusu yapar. Ama o kopuş sonrası gitmek ise kaybolmaktır, kendini dönüşsüz kılmaktır. O, bu sürüklenişte bizi kuşatan kederi dillendirirken; şunun da altını çizer: Dağılma, gitme bilmemeyi de içerir o keder.

Geldiği sürgün yerinde; “benim hayatım burada,” diyen kahramanın yolculuğu sürgünlüğe dair birçok anlamı içerir. Hatırlamaya, unutmaya, kanayan belleğe, yaralı zamana dönük bir yolculuktur çünkü onun yolculuğu.

Milan Kundera’yı salt romancı olarak anmak doğru değil. Entelektüel kimliği edebiyat düşünürü kıldığı gibi, bir kültür insanıdır o. Bu anlamda roman ve denemelerinden iz sürerek dünyaya, insana, edebiyatın ne olduğuna/olmadığına dair çok şeyi öğrenir, sorgularız.

Kapalı Kapılar Ardındaki Gizin Tokat Oluşu: “Kanayak”

 Öykülerinde yıllardır asla azalmayan aksine daha yüzsüz bir yüzle karşımıza çıkan kadına yönelik duygusal ve fiziksel şiddeti, cinayeti, istismarı merkeze aldığını görüyoruz. Kaç kişi söylerse söylesin hep bir fısıltı halinde insanların arasında dolaşan gerçekler yüzümüzde tokat oluveriyor.

 

Geçtiğimiz aylarda Gamze Arslan’ın ikinci kitabı olarak raflarda yerini alan Kanayak, muhatabını hiç eskimeyen bir yerden sarsıyor. On üç öykünün tamamında ülkemizdeki “kadın olma gerçeğine” dair çarpıcı örnekler sunuyor. Öykülerin isimlerinden başlayarak eserin tamamına hakim sert ve sansürsüz üslup oldukça dikkat çekiyor: Manıklar, Ben Evlat, Kız Evlat, Çarpmanın Sesiyle, Beklemek Çürütür, Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri, Kız Sen Kilo mu Aldın, O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinden Çıkar, Teyelleme, Tavşan Kemiği, Katı ve Disiplinli Bir Organ, Tamam Şimdi Buldum, Eteğinin Altında Dünya Var, Eğe.

Başta kitabın kapak tasarımının içerikle olan uyumunu, aynı vurguyu taşımasını çok sevdiğimi belirtmeliyim. Fakat sadece kapağı değerlendirdiğimizde de kendi hikâyesini anlatabilecek niteliğe sahip diyebiliriz. Bu durum kitapla karşı karşıya gelinen o ilk bakışta olumlu bir izlenim yaratıyor, içerdeki öykülere geçtiğinizde yabancılık hissetmiyorsunuz.

Öykülerinde yıllardır asla azalmayan aksine daha yüzsüz bir yüzle karşımıza çıkan kadına yönelik duygusal ve fiziksel şiddeti, cinayeti, istismarı merkeze aldığını görüyoruz. Kaç kişi söylerse söylesin hep bir fısıltı halinde insanların arasında dolaşan gerçekler yüzümüzde tokat oluveriyor. Aklını başından düşürüp belinin altından kaldırmayan ve tüm çirkinliğiyle hüküm süren zihniyeti hedef alıyor.

En az savunmasız bir kadına yapılan zulmün acımasız eli kadar dehşet veren, basite indirgenmiş olayları merkeze alıyor. Özellikle toplumdaki yanlış konumlanmış dinamikleri sarsmaya yönelik oluşuyla önem arz ediyor. Kadınları küçümseyen etiketlerden, tüm iğreti yakıştırmalardan sıyrılmış ve kendi içinde özgürleşmiş bireyler olmaya teşvik ediyor.

Eserin toplum ve olay merkezli tarafından edebi metin noktasına geçtiğimizde ise yazarın akıcı, şaşırtan ve merakı diri tutan bir dil kullandığını görüyoruz. Örneğin yoğun toplumsal mesaj içermesine rağmen öyküsünün birine “Etin bir bildiği var, beklemek çürütür” diyerek başlaması, aradığı duygu yoğunluğunu estetik tutumu dağıtmama gayreti içinde verdiğini gösteriyor.

 

Gamze Arslan gibi toplumun temelinde yatan sorunları hatta gazete haberlerine kadar atıf yaparak gündeme getiren birçok yazarda daha karşımıza çıkabilecek kritik nokta, seyreden aktivist çizginin, işin edebi yönünü ve beraberinde getirdiği estetik kaygıyı perdelememesi meselesidir. Tabi ki söz konusu kaygıyı taşımak ya da yazarlığı bir kürsü niyetiyle seçmek bireysel tercihlerin sonucudur, saygıya değerdir. Kanayak’ta ağır basan taraf elbette mesajdır fakat mesajın veriliş biçimi itibariyle estetik anlamda da dikkat çeken bir ihmalin bulunmadığını söyleyebiliriz.

Henüz Çerçialan’ı tam manasıyla inceleme fırsatı bulamasam da konular ve kahramanların birbiriyle ya benzer olduğunu ya da alt metinde kadına dair bir yük taşıdığını biliyoruz. Yayımlanmış iki kitabından hareketle bu dairenin dışına çıkıp çıkmayacağı konusunda ileriye dönük tahmin yürütmek ne kadar sağlıklı olur bilmiyorum ama “bir meselenin” yazarı oluşunu seyrediyor hissine kapılmıyor da değilim. İsteyen bu durumu olumlayabilir ya da olumsuz bulabilir. Evet, daireyi geniş tutmak gerektiğini düşündürüyor. Ama “temel” içindeki çeşitliliği yansıttığını söylemek yanlış olmaz, geniş bir coğrafyada farklı fotoğraflar yakaladığını hikâyelerde gözlemleyebiliriz.

Öyküden farklı bir örnek getirirsek Elif Sofya’nın şiirlerinde baş gösteren hayvanların, alt metinlerindeki hayvan haklarının varlığı hissedilir. Şair ve eleştirmen Mehmet Can Doğan onun poetik tutumunun bu hassasiyetleri çerçevesinde şekillendiğini söyler. Gamze Arslan’ın meselesi de öylece ortadadır. Her şairin, yazarın, sanatçının bir meselesi yok mudur? Dilerseniz kendisinden dinleyelim:

“Buradayız! Size çiçek isimleri sayıp romantizmi, oradan aşkı, oradan bağrı yanık sızlatan sevdayı hadi hiç olmadı belki sevgiyi anlatmak için değil! Hayır!

Size buradaki çiçekleri de hayvanları da anlatmayacağız. Görülmemiş bir çiçek açmadan bahsedeceğiz. Güzel bir ad seçtik bize. Görülmemiş bir çiçek açma.”

 Görkemli Bir Restoranın İçinden

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson.

 

Matias Faldbakken’ın yazmış olduğu ve 16 ülkede yayımlanmış olan Garson 240 sayfalık bir roman. Keskin bir gözlem gücü olan bir garsonun bakış açısından, birinci tekil şahıs kullanılarak asırlık bir restoranın ziyaretçilerinin ve çalışanlarının anlatıldığı bir anlatı.

Yazar Matias Faldbakken aslında bir sanatçı ve Garson yazarın kendi ismiyle yayımladığı ilk kitabı. Daha önce bir üçleme yazmış olan Faldbakken,  Garson’da dikkatleri üstüne çekmiş diyebiliriz. Yazarın anlatıcılığı, detaylara verdiği önem ve bunu yaparken okurda merak hissini canlı tutarak ilerlemesi takdire şayan.

Hills isimli 1800’lü yılların ortalarında zengin bir mekânda çalışan kıdemli, yaptığı işle gurur duyan mekanik sayılabilecek bir garson, etrafındaki her şeyin farkında, saat kaçta, kimin geleceğini, neler sipariş edileceğini, gelenlerin favori yiyeceklerini hepsini biliyor. Yazar, tüm karakterleri, her birinin yüzlerine varana kadar detaylı bir şekilde anlatırken bir yandan da restoranın ekseninden çıkmadan sadece ama sadece restoranın içinde geçen bir anlatı sunuyor. Bunu o kadar ince bir dille yapıyor ki okumaktan kendinizi alamıyorsunuz.

Duvarlarında her ne kadar geçen yılların etkisiyle yağlanmış ve sararmış olsa da sanatsal tabloların asılı bulunduğu, geçmişi bulunan bir binada değerli ziyaretçilerin olduğu bir restoranın sıradan olabilecekken ayrıntılarla dolu hikâyesi Garson. Tabii bu noktada yine anlatıcının bakış açısı devreye giriyor. Şef garsonun ilginç vecizleri, bar sorumlusunun uzaktan da olsa tüm olanlara olan hâkimiyeti, Hanım Kız ismini verdiği ilginç bir kadının müdavimlerle arkadaşlığı sonucunda garsonun tüm dengesinin sarsılması eşliğinde yalnızlığını ve tek arkadaşı Edgar ile onun kızı Anna ile iletişimini okumak ilginçti. Olay örgüsü olarak çok hareketli bir roman değil; açıkçası bunca detay arasında ilerlerken, başlarda yazarın tüm bu detaylarla nereye varmak istediğini kestiremedim ama bu büyüleyici anlatıyı okumaktan aldığım tattan da vazgeçemedim.

“ ‘Bir müneccim başka bir müneccimi gördüğünde neden gülmez hayret ediyorum,’ demiş Cicero, en azından ben böyle duygum, gerçi sanırım bizim dilimizde değildi bu, muhtemelen Latince filandı; buradan yola çıkarak vardığım kanıya göre bir zavallı da başka bir zavallıyı, sefil bir biçareyi gördüğünde ağlamaya başlamak zorunda değil diyebilirim. Ben de başka zavallıların Hills’e geldiğini gördüğümde değil de kendimi bir zavallı olarak düşündüğümde daha çabuk etkilenip sarsılıyorum. Diğer zavallılar benim hemen sinirimi bozuyor. İşte, söyledim gitti. Ama kendi zavallılığımdan çok etkileniyorum. Çünkü kendi zavallılığıma sebep olan çoğu şeyi (her şeyi değil) biliyorum.”

 

Saygıdeğer, fazlasıyla entelektüel, anlatım tarzı, olağanüstülüğüyle sizi büyüleyen bir garsonun yavaş yavaş, sanat ve estetikle beraber yoğrulmuş ve eskimiş olan bu restorana gelen insanlarla beraber kendi zavallılığını kabul etmesi romanın sona yaklaştığının habercisi oluyor, yine de garsonun bu haline hüzünlenmediğimi söyleyemem. Sadece yazarın değil, garsonun üslubunun böylesine gerçek bir şekilde okura geçtiği bir roman kesinlikle okunmaya değer.

Milli Mücadele Romanlarında “Din Adamları” ve Kuvayı Milliye İle Çatışması Örneği- 1

 Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı tümüyle böyle bir din adamını ele alır. Yazar onu İstanbullu Hoca’dan (Menfi) Küçük Ağa’ya (Müsbet) dönüşümünü gerek olay örgüsündeki gelişmelerle gerekse ruh âlemindeki dönüşümlerle başarıyla anlatır.

 

Milli Mücadele veya İstiklal Harbi diye adlandırılan dönem; 1919 – 1922 arasını kapsayan ve bir imparatorluk artığının tarihten silinip yerine Cumhuriyet idaresinde yeni bir devletin kurulmasıyla sonlanan savaşarak geçirilen dört yıllık sürenin adıdır.

Bu süre kendi içinde ikişer yıllık iki döneme ayrılır. 1919 ile başlayıp 1922 yılına kadar geçen sürede, Mondros Antlaşması, Yunan ordusunun İzmir’e çıkışıyla başlayıp, Sakarya Savaşı ile devam eden ateşler içinde, olayları, isyanları, ölüm kalım mücadelelerini sayarak bitiremeyeceğimiz dört yıl!

Bu dört yılın romanlarımıza yansıması otuz beş kadar romanda görülür. Bu konu ilgili romanlar tarihi zemin olarak daha mücadele sürerken Sakarya Savaşı’nın hemen sonrasında Halide Edip Adıvar’ın yazdığı ve 6 Ağustos -11 Ağustos 1920 tarihleri arasında İkdam gazetesinde tefrika edilen “Ateşten Gömlek” ile başlar, benim tespit edebildiğim kadarıyla 2015 yılında yayımlanan Tayyip Yelen’in Sevda Tutulması -3 “Kurtuluşa Doğru” eseri ile şimdilik son bulur. Bu dönemi; Kemal Tahir, Attila İlhan, Talip Apaydın, Halide Edip, Yakup Kadri, İlhan Tarus, Tarık Buğra, Samim Kocagöz, Bekir Büyükarkın gibi yazarlar romanlarında ele alıp işlemişlerdir.

Dönemin romanlarında gerçek veya kurgu olayları yaratan, yaşayan ve biz okurlara yaşatan insan kaynağını inceleyecek olursak; roman karakterlerini görev, sorumluluk ve konumları açısından beş gruba ayırmak mümkündür.

  1. Milli Mücadeleye katılan ve yerel savunma güçlerini örgütleyen ve onlara önderlik eden atanmış veya kendisi Anadolu’ya gönüllü giden zabitler. (Özellikle Orta ve alt kademe rütbedekiler)
  2. Özellikle Batı Anadolu’da mevcut silahlı genç, savaşkan güç olan efeler ve onların çeteleri.
  3. Anadolu şehir, kasabalarında yaşayan Osmanlı Devleti tarafından atanmış sivil memurlar, yerel yöneticiler. (Vali – Kaymakam – Mutasarrıf) ve diğer idadi mezunu okumuşlar, özellikle doktorlar bazı yerlerde muallimler.
  4. Yine İstanbul tarafından atanmış müftüler veya yerelde yaşayan medreselerde din eğitimi almış “Hoca” adıyla anılan din insanları. Bu kişiler yerelde cami imamlığı ve müezzinliği yapıyorlar.
  5. Anadolu kasaba ve özellikle köylerinde yaşayan evkaf ve esnaf ile köylüler ve toprak ağaları ile uyanık köylüler.

Milli Mücadele romanlarında sivil halkın mücadeledeki rolü:

Yazarlarımız bu dönemi gerek kendi büyüklerinin anılarından, gerekse mücadelede yer almış asker/zabit kişilerin hatıratlarından öğrenmiş, incelemiş ve Milli Mücadele döneminin özellikle Kuvayı Milliye dönemini olay örgüsü, mekân ve karakterlerle yer veren romanlar yazmışlardır. Özellikle mücadelenin ilk iki yılına odaklanan Anadolu halkının, düşman işgaline uğramış, Batı Anadolu bölgesinde yaşayan halkın Kuvayı Milliyeyi benimsemesi, katılması için şehirlerde, kasabalarda, köylerde kanaat önderlerinin menfi ve müspet telkinleri, mücadeleye yol göstermeleri veya karşı durmaları romanlarda işlenmiş, yazarlarımız romanlarında  önemli karakterler yaratılmışlardır.

Roman karakterleri 15 Mayıs 1919 İzmir’in işgali ile somutlayacağımız olaydan sonra tarih ve roman sahnesine çıkarlar ve Kuvayı Milliye’ye fikri ve fiziki katılım sağlamaya çalışırlarken bir yandan da olayların içinde yer ve rol alırlar. Bunlar “Kuvayı Milliyeci” olumlu karakterlerdir. Bir de İstanbul’daki Halife/Padişah’a bağlı olarak Kuvayı Milliye’nin karşısında olan ve dolayısıyla edebiyat eserindeki çatışmayı da yaratan olumsuz karakterler vardır. Olumsuz karakterler genellikle yerelde çok güçlü olan hocalardır. Hocalar (gerici, tutucu unsur) ile Kuvvacı zabitlerin (İlerici, savaşçı unsur) Anadolu halkını etkilemek için karşı karşıya gelirler.

Romanlarda Din İnsanları ve İstanbullu Hoca ile Tabip Yarbay Halis Bey Çatışması Örneği:

Bunlar içinde gerek dini temsil ettikleri gerekse cami hocalıkları nedeniyle köylü halkla en çok münasebet içinde olan, evvelden beridir saygı duyulan din adamları dönemi ele alan romanlarda sıkça karşımıza çıkarlar. Bu tipler ikiye ayrılırlar az bir kısmı Kuvva yanlısı tutumları ile köylüyü etkilerken, önemli bir kısmı ise “Halifemiz efendimiz, ruh-i zeminimizin buyruklarından zinhar dışarı çıkmak olmaz.” diyen menfi propaganda ile Kuvvacıların işini zorlaştıran tutum, duruş, düşünce ve eylemleriyle ele alınmıştır. Olay örgüsü ve romanın inşasında birer yan karakter olarak işlenen bu din insanları içinde biri diğer romanlarda olduğu gibi zenginleştirici karakter olmaktan çıkar başat karakter olur. Bu nedenle de çok önemli ve değerlidir.

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı tümüyle böyle bir din adamını ele alır. Yazar onu İstanbullu Hoca’dan (Menfi) Küçük Ağa’ya (Müsbet) dönüşümünü gerek olay örgüsündeki gelişmelerle gerekse ruh âlemindeki dönüşümlerle başarıyla anlatır. İstanbullu lakaplı Hoca çok ama çok genç biridir ve daha Akşehir’e gelmeden önce ünü gelmiştir. Zamanın Konya Valisi Cemal Bey (ki Kuvvacılara karşı durmuş Padişahçı biridir, bir süre sonra o da İstanbul’a kaçtığı bilinir) tarafından da önerilen ve ilmi fiziki yaşını aşkın biri olarak Akşehir’de yaşayanların dini bilgilerini arttıracak, soru ve sorunlarına dini yorumlar getirecektir. Hoca Akşehir’e gelmesinden az önce de iki ana karakter olan Çolak Salih ve hemen ardından Tabip Yarbay Halis Bey’in de kasabalarına dönmeleriyle çatışma başlar. İstanbullu Hoca çok genç olmasına rağmen dini bilgisi çok yüksek düzeydedir. Hoca bir din insanı olarak yetiştirilmiştir, saf inançlıdır. Onun otorite olarak bellediği göktedir, uhrevidir ve sorgulanamazdır. Padişahımız, halifemiz, ruhi zemin efendimiz ise O’nun yeryüzündeki yüzüdür. İstanbullu Hoca’nın en önemli  özelliği ise din tüccarı olmayıp hakikaten inançlı olmasıdır ve kuvvacılar için asıl zor olan bu inancı sarsabilmektir. Kasaba halkı ilk Cuma’yı, vaazı merakla bekler.

Ona öğretilen ve onun da söylediği dini otorite olan Halifeye tam itaat etmektir. Lakin pozitif bilimi temsil eden Doktor Halis vaazın sonunda soru sormadan edemez fakat Doktor endişelidir çünkü Hoca çok iyi bir hatiptir ve daha ilk vaazında kasabalıyı – kendisini de – etkilemiştir. Kuvvacı Doktor,  kitlenin elinden çıkacağını anlayınca müdahale eder ama Hoca ile baş edemez. Bir süre sonra Ali Fuat Paşa’nın emriyle Hocanın öldürülmesi işi kasabadaki zabitlere verilir. Bu arada hoca kasabadan gencecik bir kadınla evlendirilmiştir. Kuvvacıların bu öldürme görevini tartıştıkları sahne çok dramatiktir. Özellikle işi hayat kurtarmak olan Doktor bu işi üslenemeyeceğini söyler. Kuvvacılar gece bu konuyu tartışırken Hoca’da çok insani bir refleksle kasabadan kaçar. Romanın ikinci bölümü, Çakırsaraylı’ya sığınan hoca ve onu takip edip bulan Çolak Salih arasındadır.

 

“Beklenen Cuma”

Küçük Ağa Romanı’nın “Beklenen Cuma” adlı bölümü İstanbullu Hoca’nın Akşehirlilere ne diyeceği ve Kuvayı Milliye’yi temsil eden Doktor’un ona nasıl tepki göstereceği üzerine odaklanır. Ortam gergindir ve şöyle betimlenir:

          Bu Cuma o Cuma idi. Bütün bu sallantıları yatıştıracak cümlenin beklendiği ve ve söyleneceği Cuma! Bilgi ve düşünce yetersizliğinin sığındığı Cuma!

          Akşehir, İstanbul’lu Hoca’ya güveniyordu. Çünkü güvenecek birine ihtiyacı vardı:

          İstanbul’lu Hoca bilirdi. İstanbul’lu Hoca akıllı idi ve İstanbul’lu Hoca namuslu idi. Çünkü İstanbul’lu Hoca bilgi, akıl ve karakterinin en üstün örneği, gelenek, görenek ve inançları ile, hava gibi içinde yaşadıkları, kanlarında dolaşan hayatın yetkili, övülmüş, seçilmiş sözcüsü idi.

İstanbullu Hoca bakınız ne der ilk Cuma hutbesinde:

“ – Sen kendini yenilmiş, açık düşmüş bir pehlivan sanıyorsun. Sen kendini –sesi kızgındı- tek sanıyorsun. Yola tek çıkmaya kalkıyorsun. Tek olan yenildi mi biter. O ne ateşlik gaflettir ki seni cemaatinden koparmış, seni imanından, emirinden ayırmış, seni sırf kendi başının davasıyla, gönlünün kavgasıyla baş başa bırakmış. Şimdi sen – ses, hüzün tüllerine bürünmüştü- ağılında aç kurtla karşı karşıya kalmış bir kuzu gibisin. Şeriatten, ümmetten kopan, kendini her şey sanan aklın seni parçalamaya hazırlanıyor. Sarıldığın tek dal aklın mı? Tek misin artık? Uçurum seni yutacak. Kurtulamazsın. Uçurumun dibi tek kalanların, ümit gücünü sırf aklına bağlayanların leşleriyle doludur. Kurtulamazsın!” (…) İslam’ın kara günleridir bu günler. Bildiğinden de kara günler yaşıyorsun.  “Gafletin ebedi ruhu da örtmüş, sen tek başına, çulsuz çuvalsız aklının peşine düşmüş, yol bilmez, yordam bilmez, iz bilmez, başını alıp gidiyorsun, sırtını o ebedi nura dönmüş de, kendini kurtuluşa gider sanıyorsun.”

Şimdi yine o camide hutbeyi dinleyen Doktor’un duygu ve düşüncelerine bakalım ki kendisi vatansever ve milletin kurtuluşunu Kuvayı Milliye’ye bağlamış, pozitif bilim eğitimi almış ama köken itibarıyla o kasabada doğmuş, büyümüş biridir. Din ile bir derdi yoktur, tepkisi ve mücadelesi dini, milletin imanında kirleten ve dünyevi çıkarlara alet eden hocalaradır. Camiye “görevli” olarak gelmiştir. Ama İstanbullu Hoca’nın vaazında çok bambaşka biriyle karşılaşır.

“Doktor kendisini buraya getiren inattaki direnişin içten içe erir gibi olduğunu duyuyordu. İstanbul’lu Hoca’yı gören, İstanbul’lu Hoca’ya bakan hatta muayene eder gibi bakan bir o idi. Görecek, anlayacak, hüküm verecekti. Bu iş kendisine bir görev olarak verilmişti. Sonunda Hoca’yla verdiği hükme göre konuşacaktı. Rica veya Tehdit… Hangisi uygunsa o yoldan Kuvayı Milliye adına yardım isteyecekti. Ama şimdi karşısındaki adamın yalnız kuuvvetini anlıyor, onun söylendiğinden de kuvvetli olduğunu duyuyor, daha açık olarak da hakkında hüküm vermenin güçlüğünü kabul ediyordu.”

Yazar, Doktor karakterini açmazda bırakır, daha doğrusu bunca “temiz” bir din insanın söyledikleri karşısında onunla çatır çatır tartışacak gücü kendinde bulabilecek midir? Sonuçta Hoca hitabet sanatına hakimdir, o ise sadece görevlendirilmiştir. Doktor’un iç hesaplaşması ile devam ediyoruz;

           Hocayı bütün dikkatiyle dinliyor, fakat aynı zamanda düşünebiliyordu. İlk adımı yanlış attığını anladı. Buraya peşin ve kesin inançlarla gelmiş, asıl yanıltıcısı Hoca’yı hocalardan bir hoca, kontrol şansını yitirmiş veya inkâr etmiş, tuttuğu tarafa kör taasupla ve katı bir görev alışkanlığı ile bağlanmış bir adam olarak düşünmüş, bellemişti.

          Halbuki daha ilk cümleleri onun en az kendisi kadar samimi, kendisi gibi ölçüp biçen, kısacası inancında yaşayan bir mücadeleci olduğunu gösteriyordu.

          Üstelik bu “tek akıl” sarsıcı, hiç değilse insanı üzerinde durmaya, düşünmeye zorlayıcı bir mesele idi.

          Herkes bir yol tutarsa, hedef aynı da olsa, herkes birbirine düşecek demek değil miydi?

İşte Kuvayı Milliye hareketinin daha başında bu durum, İstanbullu Hoca tarafından Doktor’un suratına çarpılmış bir gerçekti. Yerelde can havliyle küçük ölçekli, düne kadar eşkıya olarak kabul edilen efelerin çevresinde başlayan ve gelişen ama bir başsız, otoritesiz silahlı mücadele ile ne yapılabilir, ne kadar etkili olunabilirdi? Doktor elbette bu durumun farkındaydı ama onu allak bulak eden, fikri zeminini sarsıntıya uğratan Hoca’nın da bunu biliyor olması ve cemaati oradan yakalamasıydı. Kuvvacı Doktor, yumuşak karnından yakalanmıştı.

Hoca’nın sesi birdenbire apatikleşti (Ne güzel bir durum tasviri) Bir insan ancak bu kadar hissiz, tarafsız olabilirdi:

– Tanrı ve onun sevgili kulu Hazret-i Muhammed… -O uyur sanılan kendinden geçmiş cemaat Hoca ile birlikte tekrarladı- Sallalahü aleyhi ve sellem sana felaketin devasızı diye nifak’ı öğretmedi mi? Nifak mahvın ta kendisidir. Ve sen nifakın eşiğindesin. Kendini mahvolmuş sayıyor, tek bıraktığın aklının peşine düşerek, bir bozgun içinde, mahvına gidiyorsun. Koşuyorsun.

          Doktor’a, camide, hatta bütün dünyada Hoca ile kendisi varmış gibi gelmeye başlamıştı. Aklı, vicdanı, bilgileri ve görgüleri topyekûn bir seferberliğe girmişti. Hoca’nın her cümlesi üzerinde bir otopsi yapar gibiydi.

– Düşmanın bir mi? Sen ona bir daha ekle. Üç mü, beş mi? Sen ona bir de kendini ekle ve üçse dört, beşse altı de. Ve sen sana düşmanların en çetini oldun, bunu böyle belle!..”

İşte iyi yazar, işte iyi edebiyat! Ruh tahlili, durum tespiti ve tahlili, işte okurun zihnini, algısını yönlendirme. Eğer benim gibi “Türkçe edebiyat eserleri tümüyle siyasidir!” fikrindeyseniz, şu kısacık cümle sizi alır götürür”. “ …sen ona bir de kendini ekle.”

          Ve Hoca şimdi bir hesap dersi verirmiş gibi devam ediyordu:

  • Seni birlik, beraberlik doğurdu, büyüttü, yüceltti. Bunu unutmuş, kendi başına gidiyorsun, Nereye? Uçuruma! Sen Müslümansın ve Osmanlısın.

 Cami “Elhamdülillah” diye bağıdı.

  • Hamd ile iş bitmez. Hem hamd ediyor, hem de hem de kanından, etinden ayrılmak istediğini fark etmiyorsun. Sedef-idürr-i kâinat efendimiz “Çapulculuk, soygunculuk eden bizden değildir.” buyurdu. Sen köyler basmaya, adam kaldırmaya başladın. (Kuvayı Milliye’nin mecburen eldeki tek silahlı güç olan dağdaki eşkıyaya dayanmasına dokunduruyor Hoca) O ki kainatın övündüğü, o Hakk’ın sevdiği, kulu,“Müslim dilinden ve ehlinden, Müslümanların selamette kaldığı kişidir.” buyurdu sen din kardeşlerine illallah dedirtiyorsun. Uçurum seni yutacak.”

Hoca günün meselelerine kendi üslubunca girmişti. Şimdi çeteleri, eşkıyaları lanetliyor, onların saldığı korkuya ve panik istidadına en kuvvetli ittifakı ilan ediyordu. Doktor: “Bu konuda yapacağı başka bir şey yok” diye düşündü. Fakat aldanmıştı:

  • Haydutu yalnız Allah’ın ateşine bırakma. Yalnız bedduana sığınıp onun sana saldırmasını, tıpkı komşun gibi eli kolu bağlı bekleme. Komşunla birleş. Belki ona gelen bela seni bir sonraki sıraya koymuştur. Birleşeceksin. Haksız kuvvet kullandı mı, haklıya da kuvvet farz olur, vacib olur. Bunun yolunu konuşacağız.”

Aslında Hoca ne kadar da Doktor’un bağlı olduğu fikirleri yani Kuvayı Milliye’nin düşüncelerini, halka söylemek istediklerini söylemektedir. Bu yüzden de Doktor sürekli olarak düşünmekte, durum değerlendirmesi yapmaktadır. O camide, o hutbeyi dinliyorsa, Hoca’yı susturmak veya alt etmek içindi, görevi buydu ama Doktor, Hoca’ya sürekli hak vermekten amacını neredeyse unutacak noktaya gelir.

DEVAM EDECEK…

Aktivistin Rehberi: Karanlıktaki Umut


  Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

 

Rebecca Solnit ile olan tanışıklığım Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar ile başlar. Bir kadın olarak kendimi sürekli baş etmek durumunda kaldığım, ismini bir türlü koyamadığım, hatta tam aksine inandırılmaya çalıştığım çatışmalar içinde buluyordum. İlginç olan şu ki kimseyi bunlara inandıramıyordum da, tüm bunlar sanki sadece benim başıma geliyordu demek ve ben inanılmaz yalnızdım, tek düşünebildiğim buydu. İşte tam böyle bir dönemde okuduğum kitap bana yoldaş olmuştu. Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar zihnimi berraklaştırdı, artık karşısında durduğum şeylerin ne olduğunu biliyordum ve o kısacık kitap beni çok değiştirdi, geliştirdi. Bazı yazarlar böyledir, yazdıklarını hemen, incelemeye gerek duymadan, kuvvetli bir iştahla okumak istersiniz. Bu yazın başında Karanlıktaki Umut, Siren Yayınları tarafından basılacağını duyunca çok heveslendim. Aslında Karanlıktaki Umut George W. Bush’un başkanlığındaki ABD’de eyleme geçmenin önemini savunmak için yazılmış, daha sonra 2015 yılında güncellenmiş. Bu haliyle aktivistin rehberi olarak okunabilecek bir kitap olmuş.

Daha az önce gelen bildirimle Twitter denilen illetin içine düşmüş ve ardı ardına okuduklarıma karamsarlığa gömülmüşken söylüyorum bunu: Karanlıktaki Umut ile Solnit, iyimserliğin hiç de boşuna olmadığını tekrar tekrar anlatıyor. Tüm dünyanın bir avuç aktivist insana ve onların kimi zaman savaş karşıtı, kimi zaman doğayı korumak adına yaptıklarına bakarken, gösterdiklerini çabanın hiç de anlamsız olmadığını defaatle ve her zamanki kuvvetli ve insana cesaret veren sesiyle haykırıyor. Bu kitap benim için Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’dan çok daha fazlası oldu. Ufak çabaların çığ oluşumunu sağlayan minik bir kar topu gibi olduğunu ve o anda çabalarımız boşuna kalsa da zaman içinde dünyayı daha iyi bir yere dönüştürme için gücünün bizde olduğunu öğretti. Belki biz yapmayacağız ve biz görmeyeceğiz ama onun da dediği gibi şanslıysak bayrağı kime devrettiğimizi göreceğiz.

Irak savaşı öncesinde ‘savaşa hayır’ eylemlerinin hiçbir işe yaramayacağını düşünerek ve onların çabalarını üzülerek seyredenlerdendim ama bu kitapla üzülmenin saçmalığını anlıyorum. O savaşa hayır eylemleri sayesinde Iraklı ailelerin yer değiştirdiğini, daha korunaklı bölgelere geçmek için, savaşa hazırlanmak için zaman kazanabildiğini anlatıyor Solnit. Üzülerek seyretmek yerine yapabileceğimiz şeyler her zaman olabilirmiş ve savaşı durdurmak mümkün olmasa bile birkaç aile için fayda sağlanabilirmiş. Aslında içimde bir yerlerde inanmaya çalıştığım bu bilgiye Solnit’in anlattıklarıyla ikna oluyorum.

Özellikle ümitsizliğin derinliklerinde yüzüyorsanız, bu kitabın tüm dünyada yapılan eylemlerden bağımsız olarak, sadece kişisel hayatınız için bile size iyi geleceğini garanti ederim. Solnit siyasetten, Amerika tarihinden, büyük güçlerin altında ezilen üçüncü dünya ülkelerinin durumundan bahsetse de kullandığı dil ve bakış açısı insanın ruhuna temas eden iyileştirici bir dokunuşu andırıyor. Kötülüğün yok olmayacağını biliyorum ama insanlar için harekete geçmenin, bir şeyler yapmanın hava gibi, su gibi bir ihtiyaç olduğunu anlıyorum her satırda.

“Mesela sağkalımsa eğer, dikkatimizi bir ağacın dallarının güzelliğine vermeden önce o dalların arasında gizlenmiş kaplanın ayırdına varmamız gerekir. Size öfkeli olan tek bir kişiye, sizi seven seksen dokuz kişiden daha çok dikkat etmeniz gerekir. Sorunlar bizim esas işimizdir; sağ kalmak ya da dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için sorunlarla uğraşırız, dolayısıyla onlara sırt çevirmek, onları gömmek ve inkâr etmek yerine onlarla yüzleşmek daha doğrudur. Hayatta her şeyin bir sorun teşkil etmediğini unutmamak şartıyla, sorunlarla yüzleşmek bir umut edimi olabilir.”

Son olarak bu satırları yazarken gözüme bir haber ilişiyor: Carola Rackete isimli kadın bir kaptan, Akdeniz’de boğulmak üzere olan kırk göçmeni kurtardığı için insan kaçakçılığıyla yargılanıyor ve sonunda serbest bırakılıyor.

Rackete’yi serbest bırakan yargıcın insan hayatını koruma görevini yerine getirdiğini vurguladığı söyleniyor. Mültecilerin botlarda can verdiği, küçük çocukların cesetlerinin kıyılara vurduğu bu acımasız dünyada, Karanlıktaki Umut’un ardından bunu okumak, bir kez daha iyiliğe inanmak için sebeplerimiz olduğunu görüyorum. İçimdeki umut filizi artık daha kuvvetli.


 

Değerler Depreminde Bir Denge Ustası: Ursula K. Le Guin

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

 

Bir ölçüsüzlük tufanına tutulduğumuz, bir değerler depremi yaşadığımız doğrudur. Ama bu yıkımın kaynağını tespit etmeye çalışırken panikle ‘Batı’yı göstererek fazlaca kolaya kaçıyoruz sanki. Batı dünyası (Neresi orası?), bir kısmımızın da dudak büktüğü bazı değerlere tamamen yüz mü çevirdi gerçekten? Yoksa başka bir kısmımızın zannettiği gibi biz zavallı Doğuluların yutkunarak seyrettikleri çılgın özgürlükler diyarında başıbozuk bir karnaval mı sürüyor?

Le Guin zihnen uçta sayılabilecek Batılı bir yazar ve entelektüel; anarşist, feminist, Taocu. Le Guin’in Batılı bir entelektüel olarak peşine düştüğü bu ‘fantastik’ terkibe bakarak onun uçlarda gezinmeyi sevdiğini, köhnemiş değerlere aldırmadan karnavalın tadını çıkardığını düşünebiliriz.

Le Guin, özgürlükçü, doğru bildiğini doğrudan söylemekten çekinmeyen bir kalem. Peki, böyle bilip tanıdığınız bir kalemden şöyle bir cümle okuduğunuzda ne düşünürsünüz:

‘Çocukların hakiki otoriteyi tanımaması için aptal olması veya kültür tarafından aptallaştırılmış olması gerekir. (Kızılderili Amcalar, Zihinde Bir Dalga)’

Buyurun buradan yakın! Yanlış anlamış olabilir miyiz? Cümlenin yer aldığı ‘Kızılderili Amcalar’ yazısının bağlamına bakalım. Yazarımız, çocukluğunda evlerine misafir gelen Kızılderili Robert amcanın ona utanma duygusunu nasıl öğrettiğini anlatıyor. Yanlış anlama yok. Hakiki otorite gayet açık bir ifade. Öncelikle bu cümleden çocuklar Ali kıran baş kesen yetişkinlerin köleleri olsunlar gibi saçma sapan bir hüküm çıkarmak için kötü niyetli ve hakiki otoriteyi hiç tanımamış olmak gerekiyor. Yazar kendisiyle çelişiyor falan da değil. Her türlü gereksiz ve zalim hiyerarşiyi alt üst eden yazarımız, kadim ve değişmez bir değerden bahsediyor.

Amacının ‘kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi alt üst etmek’ olduğunu söyleyen bir insanla karşı karşıyayız. Hiyerarşiyi yıkmak demişken onun yine “Zihinde Bir Dalga” kitabından ‘Anlatmak Dinlemektir’ adlı yazısını hatırlatayım. Orada da sözlü kültürle yazılı kültür, okur yazar olmakla olmamak arasındaki modern ast üst ilişkisini darmaduman eder. Doğrusu okuma-yazmanın vazgeçilmez bir değer olduğunu bellemiş biz okur yazarlar için yenilir yutulur lokma değil:

‘Okur yazarlık insanları, iyi, zeki veya bilge yapmaz. Okur yazar toplumlar, okur yazar olmayan toplumlardan bazı bakımlardan üstündür. Ama okur yazar insanlar, okur yazar olmayan insanlardan üstün değildir.’

Tabuları hiç acımadan deviren yazarımız, nasıl oluyor da yetişkinin otoritesini bir değer olarak sunuyor? Hayalleri ve kalbi kırılanlar yazıyı okumayı burada bırakabilirler. Parti bitti. Ütopya çöktü. Ya da durun! En azından aptallaştırılmış bir ergenin boş bakışlarına beş saniye gözünüzü dikin. Hakiki otoritenin değerine inanmanızı bu da sağlamazsa yapacak bir şey yok.

Le Guin bir değeri vurgularken muhtemel yanlış anlaşılmaları giderecek bütün tedbirleri alır. ‘Kızılderili Amcalar’ yazısında dikkatlice şu ayrımı yapar:

‘Robert, beni Yuroklara has etik bir hisle, utanmayla tanıştırdı. Suçluluk duygusu değildi bu. Suçlu hissedecek bir şey yoktu. Sadece utanma duygusu.’

İnce ve incelikli dikkatiyle ölçüp biçerek insanca değerlerin altını çizer, onları yerli yerine yerleştirir.

‘Bir tavşan kadar dinsiz yetiştirildim.’ der ama dinle bilimi karşılaştırırken son derece serin kanlı ve adildir. Bakınız, “Boşa Geçirecek Vakit Yok” kitabından ‘İnanç İçinde İnanç’.

Le Guin’in, din ve bilim bahsinde bu kadar ölçülü olmasının nedense birilerinde hayal kırıklığı yaratacağını düşünüyorum. Memleketimizde ellerinde Tanrı tanımazlık ölçerleriyle dolaşıp Ateizm dozu denetimi yapanlar olmadığına göre benimki kuruntu. (Söz konusu cihazda en yüksek derece Dawkins’tir. Le Guin’in dozu kurtarmaz.)

Hayatının büyük bir kısmını Tao’yu anadiline aktarmaya adamış bu kadının ölçü bilir bir denge ustası olmasına şaşmamak lazım.

Dengeyi yakalamak, dengede durmak, dengede kalmak… Büyüdükçe geliştirilebilecek becerilerdir. Başta Yerdeniz Büyücüsü serisi olmak üzere hikâye ve romanlarında sıkça işlediği büyüme meselesi denemelerinde de ciddi bir yer tutar. ‘İçimizdeki Çocuk ve Çıplak Siyasetçi’ yazısında popüler algıda bir külte dönüşmüş ‘içimizdeki çocuk’ imgesini alır hallaç pamuğu gibi atar. Değerler ve kavramlar olması gerektikleri gibi görünür ve belirgin hâle gelirler. Büyümek bir lanet değildir.

‘Cehalet bilgelik değildir. Masumiyet yalnızca ruhun bilgeliğidir. Hepimiz hayatımız boyunca çocuklardan bir şeyler öğreniriz, öğrenebiliriz; fakat “küçük çocuklar gibi olmak” entelektüel, pratik ya da etik değil manevi bir nasihattir.’

‘Üst Katlardaki Atlar’ yazısında ise iki yaşındaki Leila’nın ‘Atlar üst katlarda mı?’ sorusuyla bir tefekkür yolculuğuna çıkar. Onlarca pedagoji kitabının çözmek için sayfalar sarf edeceği meseleleri tereyağından kıl çeker gibi çözer: ‘Gerçek bilginin ölçülemez bir değeri ve bir çocuğa yalan söylemenin affedilemez bir yanlışlığı var. Yetişkinlerin inanmama seçeneği bulunur. Bir çocuğun özellikle kendi çocuğunuzun böyle bir seçeneği yok. (Boşa Geçirecek Vakit Yok)’

Le Guin, elbette çocuklara aktarılacak mitlerin ne kadar değerli olduğunu bilir. ‘İşletim Kılavuzu’ yazısında kendi kültürlerinin hikâyelerinin çocuklara aslında neyi öğrettiği ve gösterdiğinden bahseder: ‘Her kültür, hikâye yoluyla kendini tanımlar ve çocuklarına insan ve kendi halkının mensubu -Hmong, !Kung, Hopi, Keçuva, Fransız, Kaliforniyalı- olmayı öğretir…’ Dahası, ‘Merkezin nerede olduğunu -evin, yurdun, nerede olduğunu yurdun ne olduğunu- bilmeyen bir çocuk çok kötü durumdadır.’ Benim bu ifadelerden kendi kültürüm adına çıkardığım şu; çocuklarınıza Dede Korkut hikâyelerini okuyun, masal anlatın.

Uzağa Gitmenin Cazibesine Kapılan Bir Adam

Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

 “Astrid akşam yemeğini, ne pişireceğini, dışarıda yağmur yağarken sıcak yemek odasında oturacaklarını düşünerek kafasını dağıtmaya çalıştı. Ama birdenbire Thomas’ın akşam yemeği için de, ertesi gün de gelmeyeceğinden emin oldu. Bu duygu soluğunu kesti; kaygı değil, felç eden bir korku duydu, olacakları biliyor gibiydi.”

Uzağın Ötesinde, Peter Stamm’in dilimize çevrilen son, benim de okuduğum ilk romanı. Türkiye’de çok hayranı ve çok okuru olduğunu biliyordum fakat benim tanışmam biraz geç oldu ve şimdi bu satırları yazarken yazarla böyle geç tanışmamızdan dolayı biraz pişmanlık duyduğumu söylemeliyim.

Astrid ile Thomas, çoğu zaman uyumlu, sıradan bir çiftken ve iki haftalık tatillerinden yeni dönmüşken bir anda Thomas kendini ormanda bulur. Bu genel olarak tahmin edilenin aksine yaşadıkları bir kavga, bir huzursuzluk sonrasında değil, alelade bir anda, detayları düşünülmeden, hatta neredeyse bir karar anı bile olmadan atılan bir adımla gerçekleşir. Bir adım, bir adımı izler ve akşam bahçede şaraplarını içen çift, sabah birbirlerinden uzağa düşmüşlerdir.

Olay basit bir kaybolma hikâyesi gibi geliyor kulağa, ama değil. Thomas, benim kitap üzerine detaylıca düşündüğüm her anda inanamayacağım kadar rahat ve hazırlıksız bir şekilde evinden çıkıyor. Nereye gideceği hatta gitme fikri bile kafasında yokken bir insan neden böyle çekip gider diye sorgularken buldum kendimi. Satırlar ilerledikçe yazarın dili, üslubu beni bu fikirden uzaklaştırmayı başardı. Odaklanmam gereken Thomas’ın yolculuğu ve Astrid’in terk edilmişliği oldu. Bu kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de yazarın mekânı bir karakter gibi kurguya dâhil etmesi; Thomas’ın gittiği, gördüğü yerler bir tablo gibi gözünüzde canlanıyor ve siz de Thomas’ın yanında önce sakalı uzamış, pespaye bir hâlde, daha sonra kıyafetlerini değiştirmiş tıpkı tek amacı sadece yürümek olan biri gibi ilerliyorsunuz, geçmişi, geride bıraktıklarınızı hiç düşünmeden.

“Thomas’ın tek duyduğu ayakkabılarının taşlı yolda çıkardığı ses ve adımlarının ritmini benimseyen nefesiydi. Kendini, daha önce hiç hissetmediği kadar anda hissediyordu, sanki ne geçmişi vardı ne de geleceği. Bir tek bugün ve dağın tepesine çıkan bu yol vardı.”

Nasıl ki Thomas gitme fikrini zihninde oluşmadan kendini yolda bulmuşsa Astrid de terk edildiği düşüncesini kabullenemiyor. Bir iki gün öyle bir şey olmamış gibi davranıyor, iş yerine ve çocuklara yalanlar söylüyor. Ancak zaman içerisinde önce polise, sonra çocuklara ve daha sonra da Thomas’ın çalıştığı yere durumu açıklamak zorunda kalıyor. Bana, bu noktadan sonra ilişkileri artık geri dönülemez bir hâl aldığını düşündürdü.

Uzağın Ötesinde’yi okurken bir ailenin hatta bir yerin yaşam dinamiklerini de okuyorsunuz aynı zamanda, böyle büyük bir olay sonrasında yavaş yavaş ailenin uzak fertleri de devreye giriyor, hala, büyükanne ve büyükbabalar da kendini gösteriyor. Astrid, Thomas’ın gidişiyle kendini sorumlu hissediyor, etraftakilerden bunu saklaması ve kurdukları o aile bağları arasındaki boşlukları keşfetmesi gerekiyor. Kitap boyunca Astrid, Thomas’ı hep anladı, bu gidişini, sebeplerini, evet üzüldü, kızdı, sinirlerdi çok zorlandı ama hep anladı. Bu bana ikisinin arasındaki duygusal bağın boyutlarını gösterirken, Thomas’ın ailesini aklına pek getirmemesi biraz canımı sıktı. Bir zamanlar Astrid’e âşık bir adamın bu derece sorumsuz, duyarsız davranmasını kabullenemedim. Bunu bir okur olarak, karakterleri gerçekçi bulmamın bir kanıtı olarak kabul etmeli.

Uzağın Ötesinde’yi okurken sürekli ben yazsaydım nasıl yazardım gibi bir soru döndü durdu içimde, belki de ben bunun anlatılmaya değer bir hikâye olmayacağını düşünürdüm dedim fakat Peter Stamm burada bana üslubun olay örgüsünden çok daha önemli olabileceğine dair önemli bir dersi hatırlattı.

Bu hikâye beni kesinlikle büyüledi ama sadece hikâye de değil, yazarın anlatım biçimi, kurguyu Thomas’ın gözünden alıp, Astrid’in gözüne oradan tekrar Thomas’ın gözüne aktarırkenki zamanlamasına hayran kaldım. Kesinlikle çok başarılı buldum ancak kitap biterken hem yazarın dili, hem de tekniği açısından fazlasıyla memnunken, olayları bitirme şeklinden dolayı yazara biraz kızgın olduğumu da söylemeliyim.

Peter Stamm İsviçre’nin yaşayan en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, kitapları otuz yedi dile çevrilmiş ama onu benim için önemli yapan ve diğer kitaplarını okuma konusunda iştahımı kabartan Uzağın Ötesinde oldu.

“Yaniya Efendim, Sizin Anlayacağınız Bütün Çingenelerin Adı Rom’dur.”

 Can Yayınları yakın zamanda “Miras” başlığı altında yayımladığı eserlerle bugünün okurlarını unutulmaya yüz tutmuş romanlarla yeniden buluşturmaya başladı. Yakın zamanda yayımlanan Osman Cemal Kaygılı’nın yazdığı “Çingeneler” romanı bu miraslardan birisidir. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını konu edinen roman, o dönemin dilini, sosyal dokusunu başarılı bir dille anlatıyor.

 

Fransız İhtilali’nin etkisiyle tüm dünyaya yayılan milliyetçilik, bunun akabinde imparatorlukların dağılması tüm dünyayı yepyeni bir durumla karşı karşıya bıraktı: Azınlıklar. Milliyetçiliğin etkisiyle asimilasyon tehlikesi ile karşı karşıya kalan azınlıklar, mümkün mertebe bulundukları mekânı terk edip, göç etmişlerdir. Bulunduğu yerde kalamayan, gittiği yerde de sıkıntılar çeken azınlıklarla ilgili tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 20. Yüzyılda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğunluğunu Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler oluşturmaktadır. Fakat bu süreçte ihmal edilen bir azınlık grubu var: Çingeneler.

Peki, bu çingeneler kimdir, nasıl ortaya çıkmışlardır, yaşamları nasıldır, neden hâlâ azınlık durumundadırlar? Buna benzer çok sayıda soru sormak mümkün.

Çingeneler göçebe bir topluluk. Bu göç hikâyesinin tam olarak nerede başladığı bilinmiyor. İslam Ansiklopedisi’nde İsmail Altınöz Çingenelerin bu durumunu şöyle ifade ediyor: “19. Yüzyılın sonuna kadar Çingenelerin Mısırlı olduğu kabul edilerek Batı dilinde Kıpti: Mısırlı anlamına gelen gypsies, egyptian ve gitano gibi isimlerle anılmışlarsa da yaklaşık iki asırdan beri devam eden dil çalışmaları neticesinde onların Hindistan kökenli bir kavimden geldiği fikri ağırlık kazanmaya başlamıştır.”

Tarihi kaynaklar Çingenelerin göçmelerinin temel sebebi olarak Hindistan’da Mısır’da baskılara rağmen yerleşik hayata geçmemelerini gösteriyor. Çingeneler ismi geçen ülkelerden hareket ettikten sonra Romanya üzerinden Balkanlara gelmişlerdir.

Peki ya Anadolu’da?

Göç ettikten sonra Çingenelerin Anadolu’daki durumlarını açıkça belirten çok sayıda tarihi kaynak var. Osmanlı Devleti döneminde vergilerini vererek, zanaatla ilgilendikleri biliniyor. Fatih ve Kanuni döneminde Çingeneler ile ilgili hukuki düzenlemeler yapılmış. Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde çıkan isyanlarda Çingeneleri göremiyoruz.  Devlete sadık olarak yaşamışlar. Osmanlı döneminde daha çok zanaatla uğraşmakla birlikte günümüzde müzisyenlik, çiçekçilik ve falcılıkla hayatlarını idame ettirmektedirler.

Şunu ifade etmekte fayda var. Çingeneler ötekileştirilmiş bir topluluk. İnsanların güvenerek yaklaştığı bir yaşam biçimleri ve insan ilişkileri yok. Bu güvensizlik durumunun hem onları ötekileştiren insanlardan hem de Çingenelerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Çingeneler 21. Yüzyılda da göçebeliklerine devam ediyorlar. Ama gizli kalan ve ötekileştirilmiş yaşamları merak ediliyor. Akademik anlamda onları inceleyen çalışmalar olsa da genel okur kitlesine hitap eden çalışma sayısı oldukça az. Bu merakı gideren bir roman yayımlandı yakın zamanda. Can Yayınları’nın “miras” başlığıyla yayımladığı Çingeneler isimli roman Osman Cemal Kaygılı tarafından yazılmış.

Yazardan kısaca bahsetmekte fayda var. Cemal Kaygılı 1890’da İstanbul’da doğmuş, öğretmenlik yapmış. Mahmut Şevket Paşa suikastına karıştığı için birçok yazarla birlikte tutuklanarak Sinop cezaevine gönderilmiş. Geçimini sağlamak için çok farklı işlerde çalışmış.

Roman, 20. Yüzyılın ilk dönemlerinde, edebiyat dünyasında sık rastlanan bir durum olarak 1935’te tefrika edilmiş. 1939’da kitap haline getirilmiş. Roman 1942’de Cumhuriyet Halk Partisi Roman Ödülü’ne layık görülmüş.

Çingeneler romanında iki dost var. İki bölüme ayrılan romanda bu dostlar yaşadıklarını kendi ağızlarından anlatıyor. Peki, bu iki dost neler yaşıyor?

Zamanında çok samimi olan bu arkadaşların muhabbetleri İrfan’ın Çingene kültürünü, müziğini tanımasıyla bozulmaya başlar. Çünkü İrfan, Çingenelerin ortamına girip onlarla çok sıkı vakit geçirmeye başlayıp, gönlünü çingene bir kıza kaptırır.  Kız bir süre sonra ortadan kaybolur. Bu iki eski dost, gelgitli ilişkileri içinde bu kızı Çingeneler içinde aramaya başlar. Roman, Çingeneler dünyasındaki bu arayış üzerine kurulmuş.

Roman, dönem İstanbul’unun eğlence hayatından, sur çevresindeki çingenelerin hayatından bölümler aktarması, onların günlük hayatının detaylarını, onlara özgü dile vakıf bir şekilde anlatması adına oldukça önemli.

Romanda çingenelerin örf ve adetlerini, kendi içlerindeki kültürel farklılıklarını, kendilerini dışlayan toplumla ilişkilerini irdelemiş, Cemal Kaygılı. Bu anlamda romanda önemli sosyolojik tespitler var.

Romanın en keyifli ve öğretici yanlarından birisi çingene diline dair söylemler ve yazarın bunu okuru aydınlatıcı bir şekilde paylaşmasıdır. Cemal Kaygılı’nın Çingene diline ne kadar vakıf olduğunu bilmiyorum fakat romandaki söylemler, şiirler, şarkı sözleri kahramanların kullandığı dil oldukça keyifli. Dile dair paylaşımlarını sayfalar arasına serpiştirmiş yazar, fakat okur olarak bunu sıkıcı bulmadığımı ifade edebilirim. Romanda aşağıdaki diyaloğa benzer ifadeler var.

“Yaniya efendim, sizin anlayacağınız bütün çingenelerin adı rom’dur. Ne yana gitseniz, çingenelerin hepciğine Rom denir. Çingene adı sonrada uydurmadır.”

“Ya Todi ne demek?”

“Todi de çingene demek. Ama sanırım o da sonrada konmadır. Bizim aslımız Rom’dur. Ve ki konuştuğumuz dil Romca’dır.” (S.35) 

 Çingeneler romanı, 20. Yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un kenar mahallesinde ötekilerin eğlenceli yaşamını konu edinen başarılı bir roman. 1930ların İstanbul’unu, bu dönemde yaşayan Çingenelerin yaşamını merak eden okurlar için, önemli roman.

Türk Düşünce Dünyasında Bir Basamak: Hilmi Ziya Ülken

Aydın bir ailenin çocuğu olan ve bu şekilde yetiştirilmeye çalışılan Hilmi Ziya Ülken 3 Ekim 1901 yılında İstanbul’da doğar ve sırasıyla Tefeyyüz Mektebi ve İstanbul Sultanisi’nde okuduktan sonra 1918 yılında girdiği Mülkiye Mektebi’nden 1921 yılında yüksek bir derece ile mezun olur. Aynı yılın sonbaharında, girdiği sınavı kazanarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü asistanlığına atanır. Devam eden süreçte bir yandan Coğrafya Bölümü’ndeki asistanlığını sürdürürken bir yandan da Felsefe Bölümü’ndeki dersleri takip ederek Sosyoloji, Felsefe Tarihi ve Ahlak sertifikaları almaya hak kazanır. Liselerde coğrafya, sosyoloji ve felsefe öğretmenlikleri yapar. 1932 senesinde daha önce yayınladığı “Umumi Sosyoloji” ve “Türk Tefekkür Tarihi” kitaplarını okuyup çok beğenen Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılan Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün isteği doğrultusunda, sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde vereceği derslere katkısı olacağı fikriyle araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir.

 

Hilmi Ziya Ülken’i Tanımak

Türk düşüncesinin şahsına münhasır ismi Hilmi Ziya Ülken’i, Yücel Bulut “velûd bir yazar ve çok yönlü bir düşünce adamı” olarak tanımlamakta. “Gerçekten de, Hilmi Ziya, eser vermeye başladığı 1910’lu yılların sonlarında başlayan ve 1974’teki vefatına kadar süren yarım asrı aşkın süre içerisinde edebiyattan felsefeye, psikolojiden coğrafyaya, mantıktan sosyolojiye kadar pek çok bilim dalında onlarca kitap yüzlerce makale telif etmiş, çeviriler yapmış, ulusal ve uluslararası sosyoloji ve şarkiyatçılık kongrelerinin tertibinde etkin rol üstlenmiş, tebliğler sunmuş, dergiler çıkarmış çeşitli dergi ve gazetelere yazılarıyla katkıda bulunmuş, felsefe ve sosyoloji dernekleri kurmuş, birçok farklı şehir ve lisede -felsefe, sosyoloji, ahlak, psikoloji, mantık, tarih, coğrafya vb. derslerde- hocalıklar yapmış, edebiyat alanında yalnızca eleştirel yazılar yazmakla yetinmeyerek bizzat edebî eserler kaleme almış, resim yapmıştır.”[1]

Aydın bir ailenin çocuğu olan ve bu şekilde yetiştirilmeye çalışılan Hilmi Ziya Ülken 3 Ekim 1901 yılında İstanbul’da doğar ve sırasıyla Tefeyyüz Mektebi ve İstanbul Sultanisi’nde okuduktan sonra 1918 yılında girdiği Mülkiye Mektebi’nden 1921 yılında yüksek bir derece ile mezun olur. Aynı yılın sonbaharında, girdiği sınavı kazanarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri Coğrafya Kürsüsü asistanlığına atanır. Devam eden süreçte bir yandan Coğrafya Bölümü’ndeki asistanlığını sürdürürken bir yandan da Felsefe Bölümü’ndeki dersleri takip ederek Sosyoloji, Felsefe Tarihi ve Ahlak sertifikaları almaya hak kazanır. Liselerde coğrafya, sosyoloji ve felsefe öğretmenlikleri yapar. 1932 senesinde daha önce yayınladığı “Umumi Sosyoloji” ve “Türk Tefekkür Tarihi” kitaplarını okuyup çok beğenen Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’ya çağrılan Hilmi Ziya Ülken, Atatürk’ün isteği doğrultusunda, sonrasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde vereceği derslere katkısı olacağı fikriyle araştırma yapmak üzere Almanya’ya gönderilir. Yaklaşık bir yıl sonra geri çağrılan Ülken, doçent unvanı ile İstanbul Üniversitesi’ndeki çalışmalarına devam eder. Ülken, bu süreçte oldukça yoğun bir yayın hayatı sürdürür. İstanbul Üniversitesi’nde ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapar. 1960 ihtilali sonrasında İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırılır. AÜ İlahiyat Fakültesi’ndeki öğretim üyeliği görevi ise emekli olduğu 1973’e kadar devam eder. Üniversiteden emekli olduktan kısa bir süre sonra da 5 Haziran 1974 tarihinde İstanbul’da vefat eder.

Yaşadıklarının Işığında Ülken’in Fikir Dünyası

Hilmi Ziya Ülken engin bir bilgi birikimine, bitmek bilmeyen bir çalışma azmine ve kendisini bilime, felsefeye ve fikir üretmeye adamış bir ömre sahip, Türk düşünce tarihinin en önemli isimlerinden birisi kuşkusuz. O, “Osmanlı İmparatorluğu’nun eski günlerine dönme arayışlarının bir türlü uç vermediği yıllarda öğrenim görmüş ve deyim yerindeyse, Cumhuriyet’in fikir ve düşünce hayatının neredeyse yarım yüzyılını adeta tek başına doldurmuş bir düşünce insanıdır.”[2] Hayri Bolay, Hilmi Ziya’yı etüt ederken iki noktanın gözden uzak tutulmaması gerektiğini söyler. “Bunlardan ilki; onun hem yaşam tarzında hem de bilimsel kişiliğinde asla basitliğe düşmediği; diğeri de, birey ve toplum hayatında yer tutmuş olan değerlerle çatışmadan kesinlikle kaçındığı ve bilimselliği her şeyin önünde tutmasıdır.”[3] Ömrünü felsefe ve bilim üzerine düşünmeye adamış olan Hilmi Ziya Ülken, siyaset ile kurduğu mesafeli ilişki bakımından da fikir hayatımızda farklı bir yerde durur. Onun kişisel düşünce hayatındaki dalgalı ve değişken fikirlerinin sebebi de sürekli yeni şeyler öğrenmesi, farklı alanlara duyduğu ilginin hiçbir zaman bitmemesidir. Ülken, hayatının muhtelif dönemlerinde farklı fikirleri benimsemiş ancak hiçbir zaman savunduklarında despotizme varacak seviyeye ulaşmamıştır.

“Hilmi Ziya Ülken’in sık sık çizgi değiştirdiğine ilişkin kimilerince nazik bir şekilde, kimilerince ise küçümseyici bir tarzda ifade edilen yaygın bir kanaat vardır. Hatta bu kanaat, özellikle, 1951 yılında yayınladığı Tarihi Maddeciliğe Reddiye sonrasında “döneklik” suçlamasıyla birlikte dile getirilip Hilmi Ziya Ülken bir kenara itilmeye çalışılmıştır. Felsefi yöntemler veya felsefi ekolleri konusunda geçirdiği söz konusu değişimler, Yirminci Asır Fizolofları’nın önsözünde bizzat yazarın kendisi tarafından dile getirilmiştir. Hatta eserin planının da, kendisindeki bu değişimlere paralel olacak şekilde idealizmden materyalizme doğru olduğu ifade edilmektedir. Kendisi bundan gocunmamaktadır, hatta bu değişimleri kişisel olarak kemale ulaşma arayışının bir gereği olarak niteliyor gözükmektedir.”[4]

 Hilmi Ziya’nın yaşadığı dönemin koşulları göz önüne alındığında, onun fikir hayatındaki bu farklı sularda yüzüyor olması durumu netlik kazanacaktır. Osmanlı’yı görmesi, ardından Cumhuriyet Türkiye’sini yaşaması, Atatürk dönemi politikalarıyla birlikte Atatürk’ten sonraki devlet politikalarına da tanık olması, darbelerle yüzleşmesi, üniversiteden uzaklaştırılması gibi sebepler, onun düşünsel hayatına mutlaka etki etmiştir. Ülken’in, Doğu ile Batı arasına sıkışmış olan ve kendisini ne tam Doğulu ne de tam Batılı olarak tanımlayabilen bir coğrafyada var olması, fikir evrenine de derinden nüfuz etmiş ve onu bu toplumun problemlerini çözme noktasında harekete geçmeye sevk etmiştir. Ortaya koyduğu çalışmalarda, büyük ölçüde bu düşüncenin izleri görülür. Pek çok Cumhuriyet aydını gibi Hilmi Ziya Ülken de Doğu ile Batı arasında bocalayan toplumun meselelerine kulak vermiştir. Batı ile Doğu’yu anlamaya çalışmış, bu iki farklı medeniyet arasında bir köprü kurarak Türk düşünce geleneğini oluşturmak istemiştir. Tıpkı Türkiye gibi Hilmi Ziya da ne Batılı, ne de Doğulu olabilmiştir. Onun yapmaya çalıştığı bu iki medeniyet arasında bir tercih yapmak değil; iki medeniyeti kaynaştırmak ve toplum için en doğru olan sonuca ulaşmaktır. Türk fikir hayatının en önemli yapıtlarından biri olan Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nde Hilmi Ziya Ülken, Doğu ile Batı arasındaki karşıtlığı şu şekilde ele alır:

“Modern kültür karşısında kulaklarını tıkayanlarla onun köklerine inmeyi istemeyen ve yalnız yemişlerini devşirmekle işin çözülebileceğini sananlar ya da kültürü medeniyetten ayırarak, eski ile yeniyi, nasyonal ile enternasyonali, Batı ile Doğu’yu, kısaca iki ayrı dünya görüşünü hem ayırmak hem uzlaştırmak kabil olacağını sananlar, hatta kültür ve medeniyet ikiliğini kaldırmak için modernleşmeyi yalnız şekilde, teknikte ve ekonomik gelişmede gören ve bunun derin bir kültür paradoksunun sonucu olduğunu, bu kültür paradoksunun asıl modern kültür seviyesine erişmedikçe ve bu faaliyete katılmadıkça elde edilemeyeceğini anlayamayanlar arasında yalnızca derece farkı vardır. (…) Kültür ve medeniyet ikiliğine gelince, bu yapma ve gerçekten uzak görüş, iki ayrı dünyanın aynı zamanda yan yana yaşayabileceğini sanmaktan ileri gelen bir yanlışlığın kurbanı olmaktadır. Böylece ne milletlerarası kültürün içeriğinden ayrılmış olarak ele alınan soyut formu yaratıcı bir değer olabilir, ne de bir kavmin veya millet adayının kültürde yaratıcılık ve üreticiliğe girecek olan hammaddesi işlenebilir. Hâsılı ‘medeniyet’ bir yandan gerçek yaratıcı modern kültürün ürünleri ve şekilleri hâlinde kalır, ‘kültür’ ise kendi formunu yapan gerçek yaratıcı güç olacak yerde, hammadde ve folklor olarak kalır. Hâlbuki gerçek kültürde sanatı, hukuku, ahlakı, felsefeden ve ilimden ayırmaya imkân yoktur. Onların hepsi milli ve hepsi milletlerarasıdır.”[5]

Hilmi Ziya Ülken’in kültür ve medeniyet üzerine olan bu sistematik eleştirisi Türk düşünce dünyasını topyekûn hedef alır. Ülken, eleştirmeye eskiden başlar ve yeni ile eski, Doğu ile Batı, kültür ile medeniyet arasında kurulabilecek her türden ilişkiyi ele alır. Eski ile aradaki köprüleri yıkıp yeniye yönelmek ya da yeniyi reddedip çareyi yine eskide aramak Hilmi Ziya Ülken’in düşünce prensiplerine aykırıdır. Türk modernleşmesini anlamaya çalışırken de bu minvalde hareket eder. Gerektiği yerde eski ve yeniyi aynı anda eleştirirken, zaman zaman ikisini uzlaştırmaktan geri durmaz. Ancak kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Hilmi Ziya’nın yapmaya çalıştığı körü körüne bir uzlaştırma çabası değil; kavramların ve fikirlerin durduğu zemini anlamak, manalarını irdelemek ve meseleye sistemli bir şekilde yaklaşmaktır.

Dünyayla Köprü Kurmanın Yolu Olarak Tercüme

Hilmi Ziya Ülken, kültür ve medeniyet tartışmaları bağlamında modernleşmeyi ele alırken tercüme meselesine özel bir önem atfeder. Ona göre tercüme, modernleşmeyi gerçekleştirebilecek en önemli adımlardan birisidir ve medeniyetin sürekliliğini sağlayan yegâne yol tercümedir. Hilmi Ziya, tercümeyi kültür ve medeniyetlerin sürekliliği bağlamında ele almıştır. Medeniyetlerin birbirleriyle gerçekleştirdiği alış verişi sürekli kılacak olan tercümedir. Doğu ile Batı arasında kurulacak köprü, ancak o coğrafyaların fikir dünyalarını tanımakla olur ve bir coğrafyanın fikir dünyasını tanımak da ancak tercüme ile gerçekleşir. Ülken, özel önem atfettiği tercüme faaliyetleri hakkında Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı eserinin ilk baskısına yazdığı önsözde şunları dile getirmektedir:

“Bu kitaptaki temel fikir şudur: Ayrı ayrı medeniyetleri açar gibi görünen büyük ‘uyanış’lar, hakikatte, gittikçe genişleyen sürekli tefekkürle birbirine bağlıdır. Bu sürekli tefekkürü temin eden ise bilhassa ‘tercüme’dir. (…) Bizim için lazım olan eski İslam ve yeni Avrupa uyanışlarında olduğu gibi çok sistemli ve hararetli bir tercüme faaliyeti canlandırmaktır. Tanzimat’tan beri geç kalınan bu yola girmenin tam zamanıdır; ve şükredelim ki girilmiştir.”[6]

 Mikrodan Makroya Toplumu Anlamak

Hilmi Ziya Ülken toplumu anlamaya yönelik tavrında, toplumu oluşturan en küçük parçalardan başlayarak bir bütüne ulaşmayı ve böylece toplumun bütünü hakkında bir sonuca varmayı hedeflemektedir. İnsanı anlamadan aile hakkında, aileyi anlamadan toplumun bütününü hakkında fikir sahibi olmak mümkün değildir. Bu noktada lokalden başlayarak bütüne ulaşma çabasının, özellikle Ülken’in de vurguladığı “köy” hareketinin, Cumhuriyet projesinin bir getirisi olduğu söylenebilir. Cumhuriyet, her ne kadar seçkinler tarafından oluşturulmuş, memleketin aydın kitlesi aracılığıyla hayata geçirilmiş bir proje olsa da, onun en büyük amaçlarından birisi köye yönelmek ve köyü kalkındırmak olduğu söylenebilir. Bu anlamda Ülken’in taşra gezileri yapması ve kendisi gibi başka arkadaşlarının da bu tip gezilerle Anadolu’yu görmeye ve anlamaya çağırması beyhude ve gelişigüzel yapılmış bir çağrı değildir. Ülken, zaman zaman, İnsan dergisiyle eş zamanlı olarak yazılar yazdığı Ülkü dergisinde çıkan bir yazısında, memleketteki aydın kesimin köye ve halka nasıl yaklaşması gerektiğini dile getirdiği ifadeleri, Cumhuriyet’in aydına biçtiği rolü ve köy hareketini nasıl gördüklerini de temsil eder:

“Aydınlar, köylüyle aralarındaki dünya görüşü farkını düşünerek tıpkı onlar gibiymiş gibi davranmaya kalkmamalıdır. Böyle bir hal, riyakârlıktan yukarı çıkamayacağı için maskeleri çabuk düşer. Aydınlar köylüyle bir oryantalist gibi sırf ilmî, soğuk objektif gözle konuşmamalıdırlar. O zaman zihnin zapt edeceği, fotoğraf plakasının zapt ettiğinden bir parça olsun ileri gidemeyecektir. Aydınlar, kendilerini yalnızca karanlık bir dünyayı ağartmaya giden misyonerler gibi de görmemelidirler. […] Eğer aydınlar, Türk ülkesinin yüzde sekseninin köy olduğunu ve Türk kültürünün köye dayanacağını hatırlarından çıkarmazlar; kendilerinin de köyden çıktıklarını, Türk şehrinin, birçok yerde daha yeni kurulduğunu, bazı şehirlerin içinde bile köyün yaşadığını, bu cemiyete girmemiş kozmopolit insan yığınlarını toplayan ecnebi mahallelerine bitişik halk mahallelerinden ibaret olduğunu, Yunan sitelerine bizi bağlayan fikir uyanışı yanında Türk sitesinin kurulması için hasret çekildiğini düşünürlerse, halkın arasına girdikleri zaman bütün sahte rollerini bir tarafa atarak kendi mayalarını görmeye ve onunla halleşmeye muvaffak olacaklardır.”[7]

 Ülken’in Dergiciliği

Hilmi Ziya Ülken hayatı boyunca dergileri ayrı bir önemsemiştir. Onun, dergilere gösterdiği bu hassasiyet, ömrü boyunca farklı dergilerde isminin geçmesine de sebep olmuştur. Yaptığı çalışmalar gazete ve dergilerde sık sık yayınlanan Hilmi Ziya Ülken, bununla da kalmamış ve düşünce tarihimize farklı dergiler kazandırarak katkıda bulunmuştur. Örneğin, Mihrap Mecmuası, Gayret Mecmuası, Türk Dili Mecmuası, Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası, Bilgi Dergisi, İş Dergisi, İş ve Düşünce, Şarkiyat Mecmuası, Eğitim Hareketleri, Yeni İnsan, Sosyoloji Dünyası, Hisar, Felsefe Yıllığı, Doğu ve Batı gibi yazı vererek destek olduğu dergilerin yanı sıra Galatasaray Mecmuası, Sosyoloji Dergisi ve İnsan gibi birçok dergiyi de bizzat kendisi çıkarmıştır. Hayatı boyunca en fazla yazısının çıktığı dergiler de kendisinin çıkardığı bu dergiler olmuştur. Bizzat kendisinin çıkardığı dergilerin yanında pek çok derginin kuruluşunda da görev almış ve bu dergilere verdiği yazılarla dergilerin sürekliliğine katkıda bulunmuştur.[8]

Ülken’in Bazı Eserleri[9]

Hilmi Ziya Ülken’in 1350’nin üzerinde telif ve tercüme kitap ve makalesi yayımlanmış olup ayrıca henüz yayımlanamayan eserleri de bulunmaktadır.

Kitapları:

Umumi Ruhiyat (İstanbul 1928),

Felsefe Dersleri (Metafizik),

Bilgi ve Vücud Nazariyeleri (İstanbul 1928),

Umumî İçtimaiyat (İstanbul 1931),

Aşk Ahlâkı (İstanbul 1931, 1958; gözden geçirilmiş ilâveli ve sadeleştirilmiş baskısı, Ankara 1971, İstanbul 1981),

Türk Tefekkür Tarihi (I-II, İstanbul 1932-1933),

Türk Filozofları Antolojisi (I, İstanbul 1935),

Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü (İstanbul 1935),

Yirminci Asır Filozofları (İstanbul 1936),

İçtimaî Doktrinler Tarihi (İstanbul 1941),

İbn Haldun (İstanbul 1940, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile birlikte),

Ziya Gökalp (İstanbul 1942),

Mantık Tarihi (İstanbul 1942),

Dinî Sosyoloji (İstanbul 1943),

Sosyoloji (Umumi İçtimaiyat’ın 2. baskısı, İstanbul 1943),

Yahudi Meselesi (İstanbul 1944),

İslâm Düşüncesi (İstanbul 1946),

Ahlâk (İstanbul 1946),

İslâm Medeniyetinde Tercümeler ve Tesirleri (Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü adlı kitabın genişletilmiş baskısı, İstanbul 1947),

Millet ve Tarih Şuuru (İstanbul 1948, 1976),

Tarihî Maddeciliğe Reddiye (İstanbul 1951, 1963, 1981),

İslâm Düşüncesi I: İslâm Düşüncesine Giriş (İstanbul 1954),

Sosyoloji Problemleri (İstanbul 1955),

Dünyada ve Türkiye’de Sosyoloji Öğretimi ve Araştırmaları (İstanbul 1956),

Veraset ve Cemiyet (İstanbul 1957),

Felsefeye Giriş I (Ankara 1957, 1963),

İslâm Düşüncesi II: İslâm Felsefesi Tarihi (İstanbul 1957),

Felsefeye Giriş II (Ankara 1958),

Siyasî Partiler ve Sosyalizm (İstanbul 1963),

Bilgi ve Değer (Ankara 1965),

Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi (II, İstanbul 1966),

Eğitim Felsefesi (Ankara 1967),

İslâm Felsefesi: Kaynakları ve Tesirleri: Eski Yunandan Çağdaş Düşünceye Doğru (Ankara 1967; Konya, ts. [Selçuk Yayını]),

Varlık ve Oluş (Ankara 1968),

İlim Felsefesi I (Ankara 1969),

Sosyoloji Sözlüğü (İstanbul 1970),

Toplum Yapısı ve Soya Çekme (Veraset ve Cemiyet’in değişik baskısı, İstanbul 1972),

Genel Felsefe Dersleri (Ankara 1972),

İnsanî Vatanperverlik (İstanbul 1933, İnsanî Vatanseverlik adıyla, İstanbul 2007).

           Hâkimiyet (2018, Doğu Batı Yayınları)

 

Makaleleri:

“Heyecan Hakkında” (Felsefe ve İçtimaiyat Dergisi, I/2 [İstanbul 1927], s. 81-101);

“Cemiyet ve Marazi Şuur” (Felsefe Yıllığı, I [İstanbul 1932], s. 23-128);

“Sosyolojinin Mevzuu ve Usulü” (Sosyoloji Dergisi, I/1 [İstanbul 1942], s. 3-168);

“İçtimai Araştırmalar” (a.g.e., I/1, s. 271-321);

“Hukuk Sosyolojisinin Unsurları” (G. Gurwitch’den tercüme, a.g.e., I/1, s. 105-170);

“İktisadi Sosyoloji” (a.g.e., III [İstanbul 1945-1946], s. 3-103);

“Sanat, Düşünce ve İçtimai Bünye” (a.g.e., XIII-XIV [İstanbul 1959], s.1-35);

“İptidailerde İçtimai Bünye ve Din” (a.g.e., s. 26-57).

 

Bazı romanlar da yazan Hilmi Ziya Ülken, Kıvâmüddin Burslan ile birlikte Fârâbî’nin birçok risâlesini Türkçe’ye çevirmiştir (DİA, XII, 158-159).

[1] Hilmi Ziya Ülken’in hayatı, düşünceleri ve çalışmaları hakkında daha ayrıntılı bir okuma için bkz. Yücel Bulut, Çağdaş Türk Düşüncesi İçinde Hilmi Ziya Ülken, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 6, Sayı 11, 2008, s. 499.

[2] Nazmi Avcı, Düşün Anaforunda Bir Adam Hilmi Ziya Ülken, Dem Yayınları, İstanbul, 2005, s.17.

[3] S. Hayri Bolay, “Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı: 17, İstanbul, 1979, s.168-169.

[4] Yücel Bulut, “Türk Batılılaşması Bağlamında Hilmi Ziya Ülken”, Türk Yurdu, Sayı: 174, Şubat 2002, s. 15.

 

[5] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı (1. Baskı: 1966), Kasım 2015, s. 7-9.

 

[6] Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2. Baskı, Ocak 2016, s. vii-viii (ilk yayın tarihi: 1935, Vakit Yay.).

[7] Hilmi Ziya Ülken, “Halk ve Aydınlar”, Millet ve Tarih Şuuru, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 3. Baskı, Ocak 2016, s. 106.

[8] Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ayhan Vergili, “Hilmi Ziya Ülken ve Dergiler”, Nevin G. Ergan vd. (ed.), Türk Düşünce Geleneğinde Ziya Gökalp, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ve Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yay., 2007, s. 89-94.

[9] Ülken’in eserlerinin listelendiği bu kısım İslam Ansiklopedisinden olduğu gibi alınmıştır. Ayrıntılar için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/ulken-hilmi-ziya

Frankenstein Yaşıyor!

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

 

 Güncellenen Cosmos belgeselinin üçüncü bölümünde astrofizikçi Neil Degrasse Tyson kendinden emin iyimser bilim adamı tonuyla konuşuyor: “Newton’ın Principa Mathematica’sı bizi başka bir bakımdan da özgürleştirdi. Kuyruklu yıldızların gelişini ve gidişini gözeten doğa kanunlarını bularak göklerin gazabıyla korkularımız arasındaki köklü bağları da koparmış oldu.” Gerçekten öyle mi oldu? H. P. Lovecraft’ın huzursuz hayal gücünden türeyen canavarlar Tyson’ın söylediklerine kuşkulu bir gölge düşürüyor. Modern korku edebiyatının en önemli öncülerinden olan Lovecraft sıkı bir astronomi okuruydu. Newton’ın sınırlarını sonsuza açtığı evrenin gizemlerini kurcalayarak akıl donduran kozmik dehşetler hayal etti. Aydınlanmanın ideallerinden biri insanı korkularından kurtarmaktı. Fakat daha fazlasını bilmek insanoğlunun yeni korkular icat etmesini engellemedi. Tam aksine bilim ve teknolojinin baş döndürücü gelişmeler kaydettiği Sanayi Devrimi’nden sonra sırayla Mary Shelley, Bram Stoker, Robert Louis Stevenson öcülerini dünyaya saldılar. Goya meşhur gravüründe ‘Aklın uykusu canavarlar doğurur.’ demişti. Doğru ama başka bir gerçeği de gözden kaçırmamalı: Akıl uyanıkken bilinç dışı da boş durmuyor. Frankenstein’ın canavarı, Drakula, Hyde ‘uygarlığın huzursuzluğu’nun karabasanları olarak popüler kültürün her alanında kol geziyorlar. Bu yazıya misafir edeceğimiz Frankenstein’ı Mary Shelley yirmili yaşlarında kaleme alıyor. Shelley’nin yakınlarda bir sinema filmine de dönüşen çalkantılı hayatı, onun beslendiği kaynakları da gösteriyor. Meraklısına havale ederek romana geçelim.

Kumaşında bilim, siyaset, romantizm, zengin edebi atıflar olan bu roman, günümüze dek defalarca yorumlanıyor. Psikanalitik çözümlemeler bir yana (ki hikâye Shelley’nin biyografisi ile birlikte bu tür çözümlemelere de çok müsait) bilim kurgunun öncüsü olarak teknolojinin ön görülemez dehşetlerine dair bir kehanet, insanla yaratıcısı arasındaki fırtınalı ilişkiye dair sorgulatıcı teolojik bir tartışma (John Milton’ın Kayıp Cennet’ini okumadan Shelley’in romanına ne kadar nüfuz edilebilir ki)… Hatta romanı politik bir alegori olarak yorumlayanlar da var. Kimileri onu Fransız devriminin metaforu saydılar ki Nazizm, Faşizm gibi canavar ideolojilere dair bir erken uyarı olarak da okumak mümkün romanı.  Mesela Frank Moretti, canavarı, burjuvazinin denetleyemediği proletaryaya benzetir (bakınız Murat Belge, Frankenstein ön sözü, İletişim Yayınları). Bunu Marks’ın vampir sermaye yorumunun yanına iliştirebilirsiniz.

Kökleri Golem, Homunkulus mitlerine Geothe’nin Faust’una uzanan Shelley’nin hikâyesi tiyatro, sinema ve çizgi romanları beslemeye devam ediyor. Diğer yandan günümüzün romancıları canavarın çeşitlemelerini yapmaktan geri durmuyorlar. Shelley’nin yaratığı bambaşka kültürlerde hortlayıp duruyor. Bu yazıda canavarın Bağdat ve İskoçya’daki iki çeşitlemesine göz atacağız.

Frankenstein’ın Bağdat’ta Ne İşi Var?

ABD Irak’ı işgal ettiğinde durumu Frankenstein metaforunu kullanarak açıklamaya çalışanlar olmuştu. Micheal Moore ve Carlos Fuentes, ABD’nin Saddam gibi canavarlar yarattığını, onları şımarttığını ve sonra ortadan kaldırmaya çalıştığını söylüyorlardı. Iraklı yazar Ahmed Saadavi, ABD işgali altındaki Irak’ta işgalin ve kaosun yarattığı intikamcı bir ucubeyi anlatıyor. Hikâye bir patlamayla açılıyor. Bombalı araçlar, terör, tedirginlik, parçalanan bir şehir, dağılan aileler… Bütün bunların ortasında eskici Hadi topladığı ceset parçalarını birbirine dikerek bilmeden canavarın kalıbını hazırlayacaktır. Kahvehanede dinleyenlere hikâyeler uydurup anlatan Hadi, ceset parçalarını da birbirine uyduracaktır. Kendisine bunu niye yaptığı sorulduğunda ‘Bir çöpe dönüşmesin diye. Diğer ölüler gibi saygı görsün, onlar gibi toprağa defnedilsin diye.’ cevabını verecektir. Saadavi, romanın çıkış noktasını bizzat yaşadığı bir tecrübeye bağlar (bakınız http://www.sabitfikir.com/dosyalar/edebiyat-ruhu-ve-hafizayi-korur-0). Hadi’nin topladığı ceset bombalı saldırıda ölen masum bir güvenlik görevlisinin ruhu içine girince canlanır. Binbir Gece, modern Arap bilimkurgu ve fantastik edebiyatı için vaz geçilmez referans kaynağıdır (Shelley’nin Binbir Gece’ye atıf yaptığını hatta romanın hikâye içinde hikâye tekniğinin de Binbir Gece’yi andırdığını söyleyelim). Askeri istihbarat birimleri bile büyücü ve kahinlere baş vurur. Binbir Gece masallarının görkemi savaşla çehresi bozulmuş Bağdat’ın kaotik dehşetine karışır. Canlanan ceset eski hesapların peşine düşer. Her bir parçasının intikamı için cinayetler işler. Ama canavar, bir kahraman değildir. İntikamı alınan parçalar işlevini yitirip düştükçe yaratık kendine yeni kurbanlar arayacak ve suçluyla masumu ayırt etmeyecektir. Herkes hem kurban hem suçludur bu hikâyede.

Güzel Canavar

Alasdair Gray’in Zavallılar romanı hınzır bir Frankenstein çeşitlemesi, üç katmanlı Munzur bir üst kurmaca. Aslında biz Alasdair Gray’in editörlüğünü yaptığı, ön sözünü yazarak eleştirel ve tarihsel notlarla zenginleştirdiği bir kitabı okuyoruz. Bu kitap, Michael Donnelly’nin yetmişli yıllarda Glasgow’daki kentsel dönüşüm sırasında çöpten ve yok olmaktan kurtardığı Dr. Archibald’ın yazdığı Bir İskoç Hükümet Tabibinin Eski Yaşamından Sahneler. Bu kitaptaki hikâyede Dr. Godwin Baxter’la ve onun yarattığı güzel canavar Bella ile tanışacağız. Bella kimsenin canına kıymıyor. Öyleyse Bella’ya neden canavar diyoruz? Romandaki erkeklerden biri bu güzel kadına ‘Sen dünyayı dehşet verici buldun Bell, çünkü sen ona uydurulmak için gerekli bir eğitimle çarpıtılmadın.’ diyecektir. Bella, erkeklerin biçim verdikleri bir dünyada onların ezberlerini bozan muhalif bir melektir. Cinsellik, siyaset, militarizm… İnsanlığı mutsuz eden ve onu yıkıma sürükleyen her şeye itiraz edecektir. Karşısına çıkan bütün erkeklerde dünyanın mevcut çirkin yüzlerinden birini görür: Emperyalist, sinik, asker… Bella, önceki hayatında intihar etmiş ve Dr. Godwin tarafından yeniden yaratıldığında hafızası sıfırlanmıştır. Unuttuğu kocası ve babası geri döndüğünde acı gerçeklerle yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda kalacaktır. Biz okurlar da hikâyenin en çirkin canavarları ile karşılaşırız. Fakat roman burada bitmez. Dr. Archibald’ın eşi Dr. Victoria’nın kitaptaki hikâyeyi tashih eden mektubu işin rengini değiştirir. Dr. Archi’nin anlattıklarını ikircikli hale getirir. Hangi hikâye doğrudur? Bu üst kurmaca oyun, erkeğin hayalinde yarattığı özgür kadın imajının taşlaması olarak da okunabilir mi?

Edebiyatın Canavarı Olarak Roman

Mary Shelly, Frankenstein ya da Modern Prometheus adını vermişti romanına. Promete, tanrılardan ateşi çalıp insanlara verdiği için korkunç bir cezaya çarptırılıyordu. Dr. Frankenstein da (lütfen karıştırmayalım, canavarın bir adı yok Frankenstein onun yaratıcısının adı) Tanrıya öykünüp bir canlı yaratmaya kalktığı için azaba duçar oluyor. İnsanoğlu kendi yarattığı canavarlarla boğuşmaya Shelly’nin metaforu da işlemeye devam ediyor. Ütopik cennetlerimizin içine gizlenen distopik cehennemleri gösteriyor Shelly’nin canavarı.   

Bütün bu güvenilmez anlatıcılar, mektuplar, şehir efsaneleri cüretkâr hatta canavarca bir iddiaya da kışkırtıyor insanı: Roman edebiyatın canavarıdır. Richard Kearney, “Yabancılar, tanrılar ve canavarlar, bizleri uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini simgeler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtırlar bizi.” diyor. Biz, romanları da canavarların yanına ekleyemez miyiz? Kafa karıştıran çok sesliliği, azman mimarisi, bütün edebi türlerin karması oluşuyla ve ele avuca sığmazlığıyla roman edebiyatın canavarı sayılamaz mı?

Modern Promete bizzat romancının kendisi değil midir?

İsmiyle Müsemma Bir Kitapçının Zaman İçindeki Değişimi : Zenginliklerimiz

Edmond Charlot’nun kitaplarla olan ilişkisi bambaşka, kendini yazar olarak düşlemiyor ama iyi bir editör olduğu kesin ve kitaplarla olan bağının önüne hiçbir şey geçemiyor, hapse atılması, askere gitmesi, yaşadığı maddi zorluklar, hatta kitapçıya koyacak kitap bulamaması bile yıldırmıyor onu. Tüm azmine rağmen yine de savaşın hüznünü ve bir yayıncı olarak ayakta kalmanın, yaşamanın zorluğunu gizleyemiyor.

Kaouther Adimi’nin yazmış olduğu Zenginliklerimiz ilginç bir kitap. 2017 yılında başlıyor gibi gözükse de aslında bu romanın temelleri geçmişe dayanıyor. 1930’lu yılların Fransa işgali altındaki Cezayir’inde başlayan küçük bir kitapçının hikâyesi Zenginliklerimiz, kitapçının adı Les Vraies Richesses yani Gerçek Zenginliklerimiz. Bir kitapsever olarak bu ismi ne kadar haklı ve anlamlı buldum, anlatamam. Genç bir adamın, bir edebiyatseverin imkânsızlıklar içinde böyle bir kitapçı açması bile mucizeyken Edmond Charlot çok daha fazlasını başarıyor. Buraya bir kitapçı demek aslında büyük haksızlık, yazarın Charlot’nun günlüklerinden aktardığı üzere burası sadece bir kitapçı değil:

“Burası bir kütüphane, bir kitapçı, bir yayınevi, ama her şeyden önce edebiyatı ve Akdeniz’i seven dostlar için bir buluşma yeri olacak.”

Dediği gibi de oluyor, uzun bir süre Gerçek Zenginliklerimiz yazarları sanatsal anlamda da besleyen, koruyan, kollayan bir mekân oluyor. Okurken Fransız halkının edebi birikimini, temellerini, bugüne kadar okuduğum Fransız yazarların eserlerini düşündüm ve ister istemez kendi edebiyatımızın bilinirliğiyle karşılaştırdım. Çünkü Edmond Charlot aynı zamanda Antoine de Saint- Exupery ve Albert Camus gibi pek çok yazarın kariyerinde önemli rol almış yayıncı ve editör. Küçük bir yayıncının, yazarların elinden tutması, onlara inanması ve çalışmalarına bakış açısını okumak beni çok etkiledi.

 

2017 ve geçmiş arasında mekik dokuyan bu roman küçücük bir kitapçı üzerinden bir şehrin tarihini anlatıyor. Cezayir halkının sömürge yıllarında yaşadıkları tarifi güç zorluklara, çıkan iç karışıklıklara, devrim ve iç savaşa, eğitim sisteminde yapılan ayrımcılığa, halkı nasıl ezdiklerine kısa ama vurucu ifadelerle şahit olmak çok zor. Zenginliklerimiz katmanlı bir roman bu yüzden aynı zamanda savaşın hayatı, gündelik yaşamı, sanatı ve hatta ekonomiyi nasıl sekteye uğrattığını da Charlot’nun yazmaktan vazgeçmediği günlüklerinden okuyoruz. Edmond Charlot’nun kitaplarla olan ilişkisi bambaşka, kendini yazar olarak düşlemiyor ama iyi bir editör olduğu kesin ve kitaplarla olan bağının önüne hiçbir şey geçemiyor, hapse atılması, askere gitmesi, yaşadığı maddi zorluklar, hatta kitapçıya koyacak kitap bulamaması bile yıldırmıyor onu. Tüm azmine rağmen yine de savaşın hüznünü ve bir yayıncı olarak ayakta kalmanın, yaşamanın zorluğunu gizleyemiyor.

 

Charlot’nun hayalleri sonsuza kadar ayakta kalamıyor tabii ve işte bu romana bir boyut daha kazandırıyor. 2017’de devam eden, hâlâ huzura kavuşamamış Cezayir ve Gerçek Zenginliklerimiz’in kalıntıları arasında genç bir adamla oradan ayrılmak istemeyen yaşlı bir adamın hikâyesi devreye giriyor. Tüm bunlar hayat gibi gerçek, katmanlı, insanı sarsan ve içine işleyen türden. Bir yandan 2 bis’teki kitapçıda, rafları boşaltmak, bu eski mekânı temizleyip, boyamakla görevlendirilmiş, tek isteği staj görevini tamamlayıp sevgilisine kavuşmak olan Ryad, bir yandan da emekliliğinde bile Les Vraies Richesses’i bırakmayan, kitap çalan gençlere okuyacaklarını düşünerek göz yuman Abdallah var. Bu iki karakterin kitapçıya farklı bakışı, sanki insanların zaman içerisinde kitaba karşı kaybettikleri saygının bir sembolü gibi. Kitapçıya yolu farklı zamanlarda düşmüş insanların gözlerindeki yansımayla insanların kitapçılara ve kitaplara ve sanata bakışının nasıl hoyratlaştığını görmek mümkün.

“İşte Abdallah, beyaz örtüsü omzunda, yeniden 2 bis’in kapısından içeri girmiş. Tuhaf bir büyücü, bir hayalet sanki. Burası onun evi; gözleri anılarına kavuşmaya çabalar gibi odanın içinde dört dönüyor. Yerde duran kitapları görünce yüzü soluyor. Ryad birkaç kitabı üst üste dizip derme çatma tabureler yapıyor. Dışarıdan iki sürücünün kavgası ve uzayıp trafiği tıkayan kavgadan hoşnutsuz klakson sesleri geliyor.”

Açıkçası başlangıçta Zenginliklerimiz’i bu kadar seveceğimi düşünmemiştim. İlk sayfalarda anlatıcı okura seslenirken, sonraki bölümde yazar üçüncü tekil şahıs kullanarak anlatmaya devam ediyor ve bazı yerlerde yazarın dili bir anda birinci çoğul şahsa yöneliyor. Başta bu duruma pek anlam veremesem de, sonraları bu anlatımı yazarın olayları Cezayir halkının dilinden anlatmasına bağladım. Romanın ilerlemesiyle bu durum rahatsız edici olmaktan çıktı.

Bu kitabın insana zamanda yolculuk yaptıran bir durumu var, aralıklı günler, kısa notlarla geçmişe dair bir günlük okurken 1961’e kadar ilerliyorsunuz. Bu süre boyunca her şeyin iyiye gitmesini beklerken sürekli her şey daha kötüye gidiyor. Tüm bunlar karşısında öfkelenmemek elde değil. Hâlbuki her şey Edmond Charlot’nun kitapçısı, basmak istediği kitaplar, çıkarmak istediği dergiler gibi yani hayallerindeki gibi güzel olabilirdi. Ama insanlık ders almadan kötülüklerine devam ediyor.

Kaouther Adimi gerçekten iyi bir kitaba imza atmış. İnsanı zorlamayan ama üzerinde çalışıldığı anlaşılan bir dil kullanmış. Kitapta ismi geçen tüm yazarların yazmaya dair çabalarını, zaman içinde düştüklerini ya da yükseldiklerini okumak Charlot’ya göre dostluk demek olan Charlot Yayınları’yla, bastıkları kitaplarla tanışmak benim için çok güzeldi. Roman boyunca bir yandan yayıncılık dünyamızın şimdiki çıkmazlarını düşünüp, zaman zaman umutsuzluğa kapılsam da okumaktan memnun oldum. Zenginliklerimiz herkese tavsiye edeceğim bir kitap, fakat okumayı, kitapları sevenlere, yayıncılık dünyasının bir şekilde içinde olanlara daha çok tavsiye ediyorum.

Sanatçı Hep Yoldadır, Sonsuzdur Yolculuğu

Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

Zeynep Öykü arp sanatçısı. Çocukken seyrettiği küçük deniz kızı animasyonu onu müthiş etkilemiş. Konuşamayan, aşkını arp çalarak dile getiren küçük deniz kızı figürü, duygularını doğrudan söyleyemeyen bu çocuğun zihninde yer etmiş. Yıllar sonra da Londra’da bir arpla karşılaştığında çocukluğunda duyduğu çağrıya uymuş. Zeynep Öykü’yü sahnede seyrettiğinizde upuzun saçları, kıyafetiyle onun gerçekten de deniz kızına dönüştüğünü görüyorsunuz. Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir anlatıcıya dönüştürme gücü vardır. Marquez gibi büyük romancıların çocukluk çağlarına baktığınızda anlatıcı bir anne, nine çıkar karşınıza. Ama bunu niye romancı ve hikâyecilerle sınırlandıralım ki? Sanat anlatmaksa, söylemekse bütün sanatçılar aslında duydukları andan itibaren benliklerini saran hikâyelerin peşine düşerek kendi masallarını yaşamazlar mı? O zaman yukarıdaki cümleyi şöyle düzeltelim: Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir sanatçıya dönüştürme gücü vardır.

Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Bakışta Aşk ya da “Dünya’nın Orta Yerine” Çıkılan Seyahat

Ahmet Uluçay çocukken tanışır sinemanın büyüsüyle. Çağrıyı ikiletmez. “Kımıldayan resimler” ömrünün tutkusu olacaktır. “Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?” bu sinema delisinin günlükleri, iç döküşleri, çile kayıtları. 2000-2004 arasına ışık düşüren günlüklerinde Uluçay’ın sinema yolculuğunu okuyoruz. Çağrıya icabet eden kahramanımız hastalık (epilepsi), maddi sorunlar ve türlü imkânsızlık ifritleriyle boğuşarak dik duracak ve sinemasını yapacaktır. “Keloğlan padişahın kızını aldı. Hem de karpuz kabuğuyla.[1]” 10 kısa film ve uzun metrajlı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Onun demir çarık demir asa çıktığı yolculuktan devşirdiği, zamandan tırnaklarıyla söküp aldığı eserleridir.

“Benim çocukluğumda masal anlatan babaanneler olmadı hiç.” Belki de dinlediğimiz masallar kadar dinlemediklerimiz de biçimlendirir ruhumuzu. Uluçay, Anadolu’nun ortasında içine doğduğu sonra da yitirdiği çocukluk masalının peşindedir. ‘Yazlık bir sinemanın ahşap bir iskemlesinde unuttuğu ve bir daha bulamadığı çocukluğu’nun yurdunu özler. Kaybolup giden kırlangıçların, leylek yuvalarının, çınarların, menhir ve dolmenlerin yasını tutar. Hikâyelerin peşindedir. Tekinsiz mahallerin efsaneleriyle ürperir. Definecilerin düşleriyle keyiflenir. Yazdığı senaryo (masal mı demeli yoksa) kişileriyle birlikte nefes alır. Hatta bütün hane halkı için kanlı canlı varlıklardır onlar. “Hiçbir yoksulluk insanın yurduna sırtını dönmesi için bir neden değil.” yazacaktır günlüğüne yoksulluk ifritiyle boğuşurken zengin düşler kuran bu kocaman çocuk. Ama “kendimi her geçen gün biraz daha gurbette hissediyorum” diyen de odur. Sanatçı yerleşik bir yabancıdır. “İşbu yüzden (yani onlara benzemediğim için) pek de muteber sayılmıyorum ya…” Geçici ikametin yerlileri’nden biri olduğunu derinden hisseder. “Beni de oraya, garipler mezarlığına gömsünler.”

Sinema için yollara düşer. Çalmadık kapı bırakmaz. Ama köyünden çıkmadığında da zihni ve hayali hep yoldadır. Okur, görür, duyar. Aramaktan hiç geri durmaz. Daudet, Peyami Safa, Rilke, Dostoyevski… Döne döne okunan kitaplar. Rüyasına giren at, Guernica’dan çıkagelir. Sineması için aradığı ışığı, Caravaggio’da bulur.

Ahmet Uluçay’ın bu dünyadaki masalı bitti. Peliküle aktardığı düşleri ise hâlâ kımıldıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Duyuşta Aşk ya da “Sokak Büyük Bir Okul”

Sedat Anar’ın masalı Halfeti’nin bir köyünde başlar, çocukluğunda ninelerinden dinlediği ilahiler, Kürtçe ninnilerle. Sonra ilkokulda çalmaya başladığı cura. Ama asıl çağrıyı tarih okumak için gittiği Ankara’da santurun sesinde duyacaktır. İlk duyuşta aşktır bu. Sokaktan dünyaya açılan masalını Sokaknâme’de anlatıyor Sedat Anar. “Sokak için yaratılmış bir çalgı.” dediği santur, tutkusu oluyor. Musikimizin unutulan çalgısı, onun ellerinde yeniden canlanıyor. Santurun tınılarıyla kanatlanan Sedat, âlemlerde seyran ederken dinleyenlerin ruhunu coşturan, gönlünü doyuran (aslında açlığını duyuran, arttıran) besteler yapıyor. Ninelerinden dinlediği ilahi ve ninniler kadar “hem sırdaşım hem de babam” dediği aynı zamanda çirokbej (masal anlatıcısı) olan dedesi de gönlünü besliyor, ufkunu açıyor. Dedesinin vefatı kitabın en hüzünlü bölümlerinden. Sesini ilk kez duyduğu santur için, “yahu işte Allah’ın güzelliklerinden birisidir, Hint olsa ne olur Kürt olsa ne olur” diyen rahmetli dedesinin bu bilgeliği yetmiş iki telinde yetmiş iki milleti temsil eden santura, sokağa ve dünyaya doğru açmış, bilemiş olmalı Sedat’ın duyarlılığını. “Sokak büyük bir okul”dur. Sanatçı sokakta müziğini yaparken masalını da doğaçlar. Orada ifritler vardır; haraççılar, zabıtalar ve olmazsa olmaz kılavuzlar, dostlar. “Hiç aklınıza gelir mi içinden çöp arabası geçen bir sahne? Bizim sahnemizden çöp arabası geçiyordu.” Sanatın elitist ve popüler cenderelerden kurtulduğu, muhatabıyla doğrudan kucaklaştığı, hayatın sanata dönüştüğü mekândır sokak. Sedat, Ankara’nın sokaklarından İran’a yol alır. Santuru üstatlarından öğrenecek, sanatını geliştirecektir. Bu sevdayla yürüdüğü yollarda, defterini de elinden düşürmez, notlar tutar. İran’da Müsmir amcanın Sohrab’tan Sedat’ın İlhan Berk’ten karşılıklı şiirler okudukları kısım harika! Sesin ve sözün sanata dönüşerek, sınırları nasıl geçersiz kıldığına şahit olmak heyecan verici.

 

 

 

 

 

 

Sanatçı yoldadır ve dünyanın seslerini, sözlerini, renklerini diri bir tecessüsle duyar, kaydeder. Sedat, Sokaknâme’de okurunu macerasına, tecessüsüne ortak eden, dupduru bir üslupla paylaşır tecrübelerini. Sedat’ın odası da dünyanın sesleri ve sözleriyle doludur. İyi bir okurdur. Müziği, edebiyattan şiirden beslenir. Bestelerinin kaynakları Yunus’tan Niyazi Mısrî’ye Kemali Baba’ya Amak-ı Hayal’e uzanır. “Dünya’da yolumu yitirmişken sokak beni yeni ve saklı bir dünyayla tanıştırdı.” diyen Sedat’ın yolculuğu ve masalı sürüyor. Sözü ve sesi değerli, kulak vermeli.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mümkün olsa okul müfredatındaki kupkuru sanat ve sanatçı tanımlarını sildirir, gençlerin bu iki kitabı okumalarını sağlardım. Sadece tutkusunun peşinden giden sanatçının masalına şahit olsunlar diye değil, aynı zamanda sanatın teknik kısmının, zanaat tarafının göz ardı edilemeyeceği ancak çok çalışarak tekniği tutkuyla geliştirerek hakiki sanat adına bir yerlere gelinebileceğini göstermek için. Çünkü sanatçının yolu zorlu, yolculuğu çetindir.

 

[1] Der: Barış Saydam, Karanlıkta Işığı Yakalamak, Küre Yayınları, 2016, İstanbul, s. 69.

Yersiz Yurtsuz Bir Yer: Edward Said

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Edward Said’in düşünsel ve yazınsal mücadelesi içinde dikkati çeken en önemli konulardan biri ‘Entelektüel’in konumu ise bir diğeri de kesinlikle ‘Filistin’ ve ‘Filistinli olmak’ ile ‘Batı’ ve ‘Batılı olmak ve olmamak’ bağlamında bir yersiz yurtsuzluktur.

O kadar ki, onun bir yere adanmış diğer yandan da başka bir yere bağlanmış bu mücadelesi içinde dikkatle bakıldığında, bir yandan entelektüellerin dünya ölçeğindeki plan ve programların inşa edilmesinde aldıkları rol(ler) pek çok açıdan incelenirken öbür yandan da Filistin ve Avrupa üzerinden bir yerli olmak ya da olmamak meselesinin bütün boyutlarıyla işlendiğini görürüz.

Bununla beraber E.Said’in özellikle kendi iç çatışmalarını, kırılma noktalarını ve açmış olduğu tartışma alanını da hesaba katacak olursak, kendi alışılmadık yabancılığını da içeren oldukça ayrıksı, içli ve kişisel bir mücadeledir bu ve bu mücadelenin de aslında onun aklında ve düşüncesinde yeşeren yerden başka bir yeri yoktur.

 

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Bu bakımdan Edward Said külliyatında aynı zamanda bir otobiyografik çalışma olarak değerlendirilmesi gereken ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı katmanlı ve kapsamlı anıların yer aldığı çalışmanın en azından bu iki bakış açısıyla – Bir yandan Filistin’li, öbür yandan Batı’lı Edward Said’in bakışıyla- birlikte okunması gerekmektedir.

O daha çocukluk yıllarında Kahire’de bir Sami, üzerinde güneş batmadığı öne sürülen Britanya’nın sömürge okullarında bir Arap çocuğu, geneli Müslüman olan bir ülkede bir gayrimüslim ve ileri yaşlarında da sözgelimi 1967‘de Amerika’da İsrail devletinin başarısı için sevinen kalabalıklar arasında yapayalnız bir Filistin genci olarak yetişmiş, ruhu sarsılmış bir yurtsuzdur…

İşte bu sarsılmış ve yersiz yurtsuzlaşmış ruh dolayısıyladır ki, ruhunu bir ‘Kış Ruhu’na, dolayısıyla da ‘ağır ve kalın bir sürgün’e yakınlaştıran Edward Said, hiç hesaplamadığı bir biçimde, Konstantin Zureyk’ten aldığı ilhamla, Zureyk’in 1948’de Filistinlilerin içine düşmüş oldukları felaketi anlatmak üzere kaleme aldığı ‘Nakba / Büyük Felaket’ in Anlamı’ adlı kitabından yola çıkarak, doğduğu topraklara acıyla yerleşen bu ‘Nakba’ yı ‘Şarkiyatçılık’ın odağına yerleştirmiştir.

Ve bu sarsılma aynı zamanda ve başka bir anlamda da, daha en başından bir yerleşme kaygısıyla Edward Said’in 1935’te Kudüs’teki doğumundan sonra yeniden doğduğu tarihin başlangıcı mesabesindedir. O kadar ki, Zureyk’in Nakba’sıyla, 1967 ye kadar yaşadığı ülkeye inanarak çabalayan bir Amerikalı gibi yaşayan Said, New York sokaklarında yaşadığı yalnızlıkla bir bakıma kendisinin kuracağı ve yol vereceği bir ‘Uyanış / Nahdah’ fikrine de bu yerleşilememiş yerin arayışıyla ulaşmış gibidir.

Yine de pek çok bakımdan oldukça düşündürücü bir uyanıştır bu. Zira bir yanda Kudüs’te doğmuş ve Kahire’de sömürge okullarında okumuş, yazları Lübnan’ın uzak köylerinde piyano çalmış, kışları İngiliz edebiyatı okumuş, döneminin kıvrak dansözü Tahiya Karioka’nın danslarıyla cezbolmuş, Pinceton’u görmüş, Conradvari bir eleştiri diline kavuşmuş ve adeta bir entelektüel fabrikası olarak bilinen, Harward’dan mezun olmuş; deyim yerinde olursa bir yönüyle Arap bir yönüyle Amerikalı bir karışımın odağında yaşayan ‘Rabita Kalamiya’ gurubuna benzer biçimde kendisini Amerikalı hisseden ama hiçbir zaman onlar gibi olamayan birinin uyanışı gibi bir uyanıştır bu…

Bu çok katmanlı ama bir yerde de oldukça kişisel bir vicdanla belirginleşen uyanışla Edward Said; belki de farkında olmadan öne sürdüğü kendi uyanışının da temsilcisi olmuştur. Çünkü bu tarihten itibaren, içine girdiği bu duyarlılık evresindeyken bile bütün Amerikalılığına rağmen, tıpkı kendisinin Amerika’ya sığınmasına benzer biçimde, Kahire’ye sığınan Lübnanlı, Suriye li ve Filistinli entelektüeller gibi aynı zamanda Mısırlı ve belki de Amerikalı dır.

Yine o zamanların pek çok Arap entelektüeli gibi o da gerektiğinde bir Beyrut’lu dur. Çoğunlukla İngilizce yazan, Arapça ve başka bir çok dili bilen ve okuyan, Filistin aksanıyla Arapça konuşan ama Arapça’da aradığı sözcüğü bulamayınca tekrar İngilizce’ye dönen kah Filistinli bir militan, kah New York’lu bir akademisyendir.

‘Başlangıçlar’ adlı kitabında da söylediği gibi, ona göre, başlangıç keşfedilecek ya da bulunacak bir şey olmaktan çok yapılacak bir şey, yapılacak bir iştir. Ve onun başlangıcında ise işte bütün katmanlı biçimiyle hem böylesine modernist hem de böylesine içli bir yapma, eyleme nakışlı ‘Nakba / Nahda / Filistin / Amerika dizgesinde şekillenen bir yersiz yurtsuzluk söz konusudur.

Onun Batıdaki soy kütüğünü oldukça ışıldatan ve kıskandırıcı bir parlaklıkla ortaya koyan bu dizgedeki modernist ağırlığın, onu bir yandan Batılı kılarken bir yandan da Nakba ve Nahda ekseninde bir Filistin savunucusu haline getirmesi ise her şeyden önce Batı için oldukça şaşırtıcıdır. Zira, bu yöntem ve dizgeyle Said, sanki de hem Nakba’yı bir felaket anlatısı olarak yayıp yaygınlaştırmayı hem de bu yayıp yaygınlaştırma sonrasında olmasını istediği bir ‘Nahda – Uyanış’ fikrini filizlendirmek istemiştir. İşte bu sancılı arzu onu kendi geleneksel kalıpları içinde görmeye yatkın Batı için çok ama çok sarsıcıdır.

Öte yandan, Filistin konusunda uluslararası gözlemcilerin hemen tümünün kabul ettiği gibi, K. Zureyk’ in epeyce Milliyetçi, Modernist ve Seküler bir içerikle öne sürmüş olduğu ‘Nakba / Felaket’ fikrini sürdüren Said’in bununla yetinmeyerek ‘Nakba’nın sadece Arap yüzünü gösteren ve Arap seçkinlerinin elinde kalan anlamını yeni ve daha büyük bir perspektiften yorumlayarak yola çıkması başka bir anlamda da hem Filistin’ i hem de ‘Nakba’ yı Modern Tarihin merkezine yerleştirmek ve böylece bütün yersiz yurtsuzluğu boyunca aranan bir yeri işaret etmek anlamını taşır.

Bundan dolayı da Said’ in bu düşüncelerini içeren ve başka bir deyişle de ‘Şarkiyatçılık’ın somut bir uygulaması olan ‘Filistin Sorunu’ adlı kitabın da yapmak istediği şey tam olarak bu yersiz yurtsuzluk içindeyken bir yer aramaya çıkan özge duruştur.

Kaplumbağa Makamı’nda Öyküler

Yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

İlk öykü kitabı 2012’de yayımlanan bir yazarın son kitabını elimde tutuyorum. Onur Çalı’nın Kaplumbağa Makamı, kısa hikâyelerden oluşan bir kitap; Cehennemde Bir Mola, Uzun Rüyalar, Tektekçi ve Yalnız George isimli dört bölüme ayrılmış. Her bölümün karakteristik özellikleri var.

Yazar hemen ilk öyküsüyle, hem de tam bir kitap üzerine düşüncelerimi toparlamaya çalışırken beni gülümsetiyor. Hem Okudum Hem Yazdım’da yazdığım yazıya daha çok dikkat etmemi söylüyor, klişe cümlelerden kaç diyor; bu eleştirmenin eleştirildiği bir öykü. Kaplumbağa Makamı sonraki hikâyelerde farklı yollar izliyor, hatta genel olarak yazarın ölüm temasını işlediğini söyleyebilirim. Her bir kısa öykü okura peşine düşecek ayrıntılar bırakıyor. Bunlar okunup geçilecek öyküler değil, aksine üzerine düşünülecek nitelikte öyküler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Bugün Pazar. Köyden hallice bu kasabanın erkeklerinin gidebileceği üç yer var: Kahve, pavyon, toprak saha. Bu toprak sahada deve güreşleri de olur, futbol maçları da, asker uğurlamaları da. Bugün derbi var. Sucuk, köfte, tavuk kanat kokuları sahanın üstüne sis gibi çökmüş. En üstte esirgeyen ve bağışlayan sigara dumanı. Rakip takımın taraftarı yok. Çünkü geçen maçta dayak yemişlerdi ve tövbe ettiler buraya adım atmaya. Kadın da yok. Burası içinde futbol oynayıp piknik yapılan devasa bir erkekler gemisi. Kadınların girmesi, teamüllere aykırı.”

Kitabı genel olarak sevdim ama üstteki paragrafın kitaba yayılmış bir havası var, tüm bunlar erkek hikâyeleri diyebileceğim çalışmalar, yazar kadınların girmesi yasak demiyor fakat ben kadınlara dair bir şeyler bulmakta zorlandım ve bu durum şaşırtıcı geldi.

“Beni bir ölünün altından tutup kaldırdılar. Her şey olup bittikten sonra. Askerler ve tüfekler ve bombalar. Hepsi geçtikten sonra.

Ölü, adı üstünde, ölmüştü. Arkadaşımdı ama artık adını anmak istemiyorum, anarsam onunla anılarımız da ölecek sanki. Ben ölmemiştim, bir bakıma yaşıyor sayılırdım hâlâ. Bayılmışım.”

 Uzun Rüyalar isimli bölümde ise yazar mitolojiden karakterlere de başvuruyor ve zaman zaman onların dilinden aktarıyor hikâyelerini. Burada yine küçük detaylarla işlediği öykülerde IV. Murad’ın Nefi’ye kıyması, Musa peygamber, Zeus, Baukis ve Filemon var ama benim okurken en keyif aldığım ve bir efsaneyi bir anda gerçekliğe bulayan öykü Babil Kulesi İnşaatından Sağ Çıkmış Duvar Ustası Ozo’nun Hatıratından oldu.

 

Tektekçi isimli bölümün başında Eski Ahit’ten okuyunca çok sevdiğim bir prolog yer alıyor.

“Söz çoğaldıkça anlam azalır,

Bunun kime yararı olur?”

Bu bölümü bundan daha iyi anlatan bir alıntı olamazdı sanırım. Bu öykülerin hepsi için geçerli olması gereken bir durum değil midir zaten? İşte yazar özellikle bu bölümde anlamı yoğun, hepsi titizlikle çalışılmış, vurucu ve okurken beni heyecanlandıran hikâyeleriyle karşılıyor bizi. Yazarın kitabın başından beri kullandığı temiz dil, burada yazarın kalem kullanmadaki mahareti olarak ortaya çıkmış. Özellikle bu bölümdeki Öykü Dostu Yazar, Nergis Bebek, Sıkıyönetim Türküsü gibi öykülerin zihnimde yer etti.

Ani ölümleri, intiharları, askerde arkadaşını kaybeden adamın halini, ölüp dirilen adamı ve öleceğini bilen insanları dinlediğim bu kitapta, Onur Çalı’nın kalemi başından beri becerisini sergiliyor. Tür olarak öyküde aradığım çarpıcılık ve lafı dolandırmadan anlatım konusunda da başarılı. Kaplumbağa Makamı anlar ve detaylarla örülü yapısıyla ve ironik diliyle okuma sürecimi keyifli kılan bir kitap oldu.

Albert Camus: Varoluşçuluğun Ötesinde Bir Yolcu

 “Bilmek Vaktidir” Yazıları: 3

 Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

“Hayatı Anlama Yolculuğu” deneme kitabım üzerinde çalışırken sık sık Camus’ye döndüğüm oldu.

İlkgençliğimden beri ilgi/okuma odağımda olan bir yazar Camus. Benim gözümde iyi bir denemeci, anlatıcı. Onu bir “düşünür”/”felsefeci” olarak nitelendirmek pek doğru değil.

Bağlandığı pek çok düşüncesi vardı Camus’nün.

“İsveç Söylevi”ni okuyordum 16 yaşımda, Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde yaz sıcağında çalışırken. Gündüzüm gecem edebiyattı, bir de “umutsuz bir aşk”ın ardına takılmış gidiyordum.

Okuduğum derleme kitapta (*) yer alan “Bilmece” adlı denemesi o günüme ışık düşüren bir bakışla kuşatmış olmalı ki beni, neredeyse her satırını çizip notlar almışım.

“…sessizce sevmek ve yaratmak…”

Sanki bana yaşama kılavuzu olmuştu Camus’den geçen…

Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar’ıyla (**) eşzamanlı okuyordum Camus’yü. Her ikisi de “yaşama kitabı” oluyorlardı bana.

Gerçeğe varmak, gerçeği arayış/sorgulayış düşüncesinin baskın olduğu çağlardı o çağlar.

Camus, varoluşu; Van Gogh ise acıyı ve yaratıcılığı sorguluyordu. Yaşam gerçekliğinin onlar için asıl sırlı yolculukları oradan başlıyordu.

Van Gogh’un gözünde “acı, yaratıcıdır.” Millet’nin şu sözlerine bağlanır adeta:

“Acıyı ortadan kaldırmak istemem, çünkü çok kez sanatçıları kuvvetle dile getiren odur.”

Camus’nün varoluş sorgusu ise insanın ne olduğu, nasıl bir sanat/edebiyat düşüncesi ile başlar: “…ben doğuştan içimde taşıdığım bir sezgi ışığına bağlıyım,” derken de o varoluşun ilk işaretlerini verir.

İşte o bağ/bağlılıktır “saçma” sorgusunu da ardından getirir: “yaşantı içinde saçma, sadece bir çıkış noktası sayılabilir.”

Sonuçta Camus’nün geldiği nokta, kurduğu edebiyatın ne olduğu, bunlarla taşıdığı düşüncelerin anlamıdır.

Der ki; “Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.”

Öyleyse; “sessizce sevmek ve yaratmak varken” bu bungunluk, bu kuru gürültü, bunca vasatlık niye?

Sanırım Camus’nün 21. Yüzyıl insanına/yazarına çağrısı da asıl bu noktada başlıyor.

Stephen Eric Bronner, Camus’yü günümüzde “bir ahlakçı” olarak nitelemesi de bundan. (***)

Avrupa’da yaşayan bir Akdenizli olan Camus’nün yapıtlarında “felsefenin kalıcı sorunları”nın gerçekliğini yansıtmasına dikkati çeken Bronner; varoluşçuluğun birçok temel düşüncesinin yaygınlaştırılmasında etkin olduğunu imler.

Camus’nün deneme/öykü ve romanlarına yansıyan edebî söylemi çağının ruhunu kavrayan bir düşünce iklimi sunar bize.

Yaşam, din, politik bağlanış, geleneksel değerler, bir yer/mekân olarak Akdeniz, ideoloji, insandan insana yolculuk, bağlanma düşü/düşüncesi, kimlik, başkaldırı, suç ve ceza, saçma… gibi temel kavramlar onun düşünce iklimine izdüşüren metinler/anlatılar yazmasına yol açmıştır.

Öyle ki; Mayıs 1935’ten Aralık 1959’a uzanan süreçte tuttuğu notlardan oluşan Defterler ‘ine yansıyan düşüncelerinde de bu düşün yolculuğunun izleri, etkilerini gözlemleriz.

Çıkış noktası yaşamın özü, insan gerçekliğinin tözüdür. Kendi düşün adasını kurarken, beslendiği kaynakların ve dünyanın ne’liğine/ne durumda olduğuna da bakar sürekli.

“Yaşaması zor bir yaşamı sürdürüyoruz. Eylemlerimizi her zaman olayların seyrine göre düzenlememiz olanaksız. (Ve hayal meyal gördüğüme inandığım yazgımın rengi, denetimimden çıkıyor). Yalnızlığımıza yeniden kavuşmak için, acı çekiyor ve savaşıyoruz. Ama bir gün dünya ilkel ve saf gülümsemesine kavuşacak. O zaman, içimizdeki savaşlar ve yaşam bir anda silinecek sanki.” (****)

Gün geçtikçe bunun hiçbir zaman böyle olamayacağını görecektir, Camus.

“Saçma” ve “umutsuzluk” üzerine düşünürken de, hayatın anlamını sorgulayan metinleri ortaya çıkarır.

Yazılan Yabancı ve Sisifos Söyleni ‘nin o günden beri her zamanın, her katmandaki okurun “başyapıt”/ başucu yapıtı olması da bundandır sanırım.

Belki de Camus “kozmopolit kimlik”e sahip olmasaydı, düşün sesini Akdeniz’den ve buradan almasaydı bu söylemi kuramaz; görüp yaşadıkları/tanıklıklarının oluşturduğu bakışla edebî varlığına eleştirel boyut katamazdı.

Camus bu bağlamda hep etkileyen olmuştur. Çünkü bizlere, etkilenenlere sürekli duygu ve düşüncelerimizi karşılayan bir bakış sunmuştur.

Bronner’ın altını çizdiği de ilkin budur:

  • Totaliterliğe olan karşıtlığı,
  • Hümanizme bağlanması,
  • Karamsarlık ve iyimserlik bileşimi,
  • Bireysel mutluluk ve duygusal deneyimlere olan arzusu,
  • Politik dünyayı ele alma biçimi.

Tümüyle bunlar bile günümüzde Camus’yü her dem çağdaşımız ve okunmaya/düşünmeye değer kılmaktadır demeliyim.

(*) Denemeler, Albert Camus; Çev.: Sabahattin Eyuboğlu  -Vedat Günyol, 1962, Çan Yay., 110 s.

(**) Theo’ya Mektuplar, Van Gogh; Çev.: Azra Erhat, 1969, Yankı Yay., 158 s.

(***) Camus: Bir Ahlakçının Portresi, Eric Bronner; Çev.: Tuğba Sağlam, 2012, İletişim Yay., 189 s.

(****) Defterler: 1, Mayıs 1935-Şubat 1948, Albert Camus; Çev.: Ümit Moran Altan, 2002, İthaki Yay., 193 s.

Varlığı Herkese Doğal Görünen Madam’ın Bilinmeyen Hikayesi

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında

 Göç etmek, göç etmek zorunda kalmak, işi, yaşı, mesleği, cinsiyeti, kimliği, dini ne olursa olsun insanın hayatını alt üst eden bir hâl. O artık duramayacağını anladığı ve sırf yaşamak uğruna yola çıkması gerektiğini bildiği, kapı bellediği ev dediği yerden sokağa bu niyet için ilk adımını atan insanın hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacağının bilinciyle ve bilgisiyle değişiyor. Böyle göç edenin geride bıraktığı evden aldığı en önemli şeyse hayata tutunmak için biriktirdiği anılar ve umut. Hafıza ve umut… Garip şekillerde ve daima yan yana… Savaş, yokluk, ırkçılık, milliyetçilik, işsizlik temel göç nedenlerinden sadece birkaçı. Yaşadığımız her sokakta, her mahallede bu acı sebepleri ve sonuçlarını sırtında taşıyan, hafızasını bir şekilde hayatta kalma enerjisine ve umuduna değiştirmiş insanlarla yan yanayız. Bu öykülerle halleşebildiğimiz, helalleşebildiğimiz ölçüde o yerliyiz. O yerli olabildiğimiz ölçüde de umutlu… Milliliği koyun bir kenara…

Çeşitli gazete ve dergi yazılarının ardından kitaplarıyla da tanıdığımız ve aslında Hukuk Fakültesi mezunu olan Rita Ender’in Aras Yayıncılık tarafından Mart 2019’da yayınlanan yeni kitabının adı “Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu.”

Rita Ender ile Madam Marta Amati’nin tanışmaları Madam’ın ölümünden yirmi sekiz yıl sonra İzmir’deki Beth-İsrael Sinagogu’nda gördüğü bir fotoğraf ile oluyor. Ender, Madam’ın fotoğrafını gördükten sonra onun hikâyesinin peşine düşüyor. Ender’in Madam hakkında öğrendiği ilk şey, düğünlerde keman çalan bir kadın olduğu. Sonrasında ise bildiği tanıdığı bütün İzmirli Yahudilerle Madam hakkında konuşmaya başlıyor. Ve fakat sağlıklı bir bilgiye hemen ulaşamıyor. Herkes Madam hakkında bir şeyler söylüyor, lakin söyledikleri şeyler birbiriyle çelişiyor. Herkesin bir şekilde tanıdığı, sürekli gördüğü, Ender’in sorduğu insanların düğünlerinde keman çalan Madam’ın aslında kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl geldiğini kimse bilmiyor. İzmirli Avram Ventura “Sinagogdaki varlığı herkese o kadar doğal görünmekteydi ki, eksikliği ancak öldükten sonra hissedilmişti” diyor Madam hakkında.

Rita Ender araştırdıkça ortaya çıkıyor ki İzmir’in müzik tarihi araştırmalarında kendisi için bölümler ayrılmış. Madam, İzmir Konservatuarı’nın kurucuları arasında yer almış ve yaylı çalgılardan sorumlu olmuş. İzmir Sağır Dilsiz ve Körler Okulu’nda dersler vermiş, dünyanın farklı şehirlerinde onlarca resitaller vermiş. Sonrasında gazeteler, dergiler, kitaplar ve internet dehlizinde sürekli olarak Madam’ı aramaya devam ediyor Ender.

Madam’ın beraber müzik yaptığı, düğünlerinde çaldığı insanlarla konuşuyor. Bir buçuk iki yıl boyunca Madam’ın nereden nasıl geldiğini bulmaya çaba sarf ediyor. Bir gün Almanya’da yayımlanan bir kitapta Marta Amati’nin Türkiye’ye neden geldiğinin açıklamasını buluyor, sonra bu bilgiyi doğrulamak için araştırma yapmaya devam ediyor.

Ender’in keşfettiği bir diğer bilgi onu fotoğraf sanatçısı Berge Arabian’a götürüyor. Marta Amati’nin fotoğraflarında dudakları her daim kırmızı rujlu. Ender, Arabian’a Madam’ı hikâyesini araştırdığını ve onun hayat yolunu fotoğraflamak isteyip istemediğini soruyor. Ve Arabian bu fikri kabul ediyor. Bu araştırma zaman içinde Schneidertempel Sanat Merkezi’nde bir sergiye dönüştürmeye karar veriyorlar.

Madam Marta Amati’nin hikâyesi 18 Temmuz 1902 yılında, zamanın Avusturya Macaristan İmparatorluğu toprakları arasında kalan Feldeş’te başlıyor; bugünkü coğrafi Slovenya’nın Bled’inde. Annesi Berta, babası Anton. Babasının soyadı Schwenk lakin Madam Türkiye’de bu soyadı yerine Amati’yi kullanıyor. İki kız kardeşi ve büyükdedesi Yahudi. 13-15 yaşları arasında Budapeşte’de olduğu biliniyor. Dönemin önemli müzik tarihi profesörlerinden biri olan Jenö Hubay’ın öğrencisi oluyor. Sonrası kayıp ve dağınık bilgiler. Bir dönem Almanya’da olduğu biliniyor. Hem virtiöz hem orkestra şefi olarak sahneye çıkıyor. Naziler Madam’ı kara listeye alıyorlar, bir bilgiye göre o dönem Türkiyeli bir askerle evlenip Türkiye’ye kaçma şansı buluyor. 1938 yılında İstanbul’da izine rastlanıyor, sonra İzmir’e taşınıyor. 17 Ekim 1989’da vefat ediyor ve kimsesiz rahibelerin gömüldüğü bir mezara defnediliyor.

Bütün bunlar Madam Marta Amati hakkında bulunabilen kronolojik bilgiler sadece. Bu bilgilerin yanı sıra Madam’la bir şekilde tanışan insanlardan dinledikleri ve tek bir fotoğrafın peşinde dedektiflik yaparak bulduğu diğer pek çok ayrıntı Rita Ender’in kitabı Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu’nda yer alıyor.

Marta Amati’nin hikâyesi bize bir dönemin tarihine yeni bir perspektif sunuyor. Feldeş’te başlayan bir yaşam hikâyesi bir kemanla birlikte döne dolaşa Smyrna’ya kadar geliyor. Soyisimler değişiyor ve belli ki bu değişim kaderlere yansıyor.

Seksen-yüz yıl sonra bu topraklardan başka topraklara ya da başka topraklardan yan sokağımıza göçmek zorunda kalan, yer edinmek için var gücüyle çabalayan pek çok insanın hikâyesinin peşine Rita Ender gibi araştırmacılar düşecek.

Ne bileyim, o gün sokakta rastladığınız Suriyeli bir kadının öyküsünde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalacaksınız. Belki bir bakışınız, onun farkında bile olmayarak ettiğiniz bir cümle kayda geçecek bir söyleşinin, bir günlüğün arasında… Tuhaf değil mi dünya?

***

Madam Amati – Avrupa’dan İzmir’e Bir Keman İkonu

Rita Ender

Aras Yayıncılık

Mart 2019

Fotoğraflar: Berge Arabian

Leyla’nın Defteri

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

 Yazı yazmanın bir büyüsü var. İnsan o büyüye kendini kaptırdığında bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor. Hiç girmediğiniz bir âlemin, hiç görmediğiniz sokakların kaldırımlarını arşınlıyor, yepyeni insanlar ile karşılaşmanın heyecanını taşıyorsunuz. Bu hem okuyanı ve yazanı ruhi olarak besleyen hem de insan hayatını renklendiren bir durum.

Sanırım son 10-15 yıldır yazıya dair çok sayıda atölye açıldı ülkemizde. Açılmaya da devam ediyor. Burada yazar adaylarına nasıl yazacaklarına ve kurguyu nasıl şekillendireceklerine dair birçok teknik bilgi veriliyor. Bu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber şunu söylemeden edemeyeceğim. Teknik bilgiler yazar adayları için, evet, oldukça önemlidir. Peki, yazının ve cümlelerin ruhuna inebilmek için bu yeterli midir? Bu noktada verilen teknik bilgilerin yazarla metin arasına bir mesafe koyduğu kanısındayım. Bu mesafe çoğu zaman okur tarafından hissedilir. Okuru, metinden uzaklaştırır. Bu nedenle metinle yazar arasındaki mesafe kurgudan ziyade cümlelerle kısalmalıdır.

Bomboş bir sayfada bir metin inşa ederken yazar gerçekten ne kadar oradadır?

Bence yazar kelimeleriyle ve cümleleriyle hemhâl olmalı ve yazdığı metinle okura bunu sağlamalıdır.

Bazı yazarlar için kelimenin düşünüldüğünden daha farklı anlamları ve katmanları vardır. Kelimeler, bu yazarlar için bir inşa malzemesidir. Kastettiğim bir romanın ya da öykünün yazılması değil. Kelimenin, cümlenin bizzat kendisidir. Kelimelerin ruhta vücut bulmasıdır. Evet, yazarlar kelimelerle ve cümlelerle kitaplarını inşa ederler ama bazıları ise kitaplarını yaşar, inşa ederken.

Romanlarındaki kelimeler ve cümlelerle hemhâl olur. Bu tür yazarların edebiyat eserlerini okurken, satır aralarında onun varlığını da hissederiz. Cümlelerin büyüsü, yazarından kalbinden okurun kalbine bir köprü vasıtasıyla uzanır.

Leyla İpekçi bu yazarlardan birisi.

Yazmış olduğu Ateş ve Bahçe, Başkası Olduğun Yer, Maya, Dem Yüzü romanları okuru zorlayan ve metnin bizzat kendisi olmaya davet eden romanlardır.

Leyla İpekçi’nin yakın zamanda bir kitabı daha yayımlandı: Leyla’nın Defteri. Denemeler, Edebiyat Günlükleri, Söyleşiler alt başlığını taşıyan kitap H Yayınları arasından çıktı. Kitap, Leyla İpekçi’nin yazın dünyasını, yazarken nelere dikkat ettiğini, nelerden beslendiğini, geçmişini… Merak eden okurlar için oldukça önemli bir kitap.

 

Kitap beş bölümden oluşuyor: Benim Kahramanlarım, Ecele Bakmak, Edebiyat Günlüklerinden, Yeni Roman İçin Taslaklar ve Söyleşiler.

Bu yazıda Leyla İpekçi’nin kitabında tartıştığı ve bu topraklarda nefes alan dilin nasıl tekrar gündeme geleceğine dair vurgusunu paylaşmak istiyorum.

Yazar kitabın ilk bölümde farklı yazarların kendi dünyasında bıraktığı izleri paylaşırken, bu bölümde benim dikkatimi çeken yazar Ingeborg Bachman oldu. İpekçi, “Kelimelerinin gölgesinden taşanlar bazen duaya, yakarışa, bazen acıya, kedere, hüsrana yaklaşır. Eksiltilen kıyımların, imhanın tahakkümün karasularından çoğaltan hayallere, rüyalara açılır bazen de. İlerleyen bir kurgudan bahsedemem; bir devam ediştir eserlerinde bulduğum,” diyerek kendi dünyasına selam gönderiyor. İpekçi’nin romanları- ilk romanlarını bu kategoriye koyamam- belirgin bir kurgudan yoksundur. Romanları bir düşünceden yola çıkılarak yazılmış gibidir. Romanın dili, bu düşüncenin ileri taşınmasına yardımcı olur. Değişen karakterler Dostoyevski vari hayat bulur, nefes alır romanlarında. Ayrıca yine İpekçi’nin ifade ettiği gibi, insanın en mahrem yeri olan kalbi, romanlarındaki kahramanlarda en gerçekçi haliyle görmek mümkündür. Kalp, düşüncelerin okura aktığı membadır. Roman ilerledikçe, okur olarak siz de kendinizi o kahramanın yanında değil de içinde yer alırsınız. Onunla beraber düşünürsünüz.

Günümüzde, edebiyatın bu kalbi işlevinin görevini yeterince getirmediğini düşünüyorum. Bu eksende İpekçi şu soruyu soruyor, haklı olarak: “Bugünün Yunusları, Mısrileri nasıl yetişir, şimdi nerededirler?”

Bu soruyu yazarların beslendiği kaynak olarak değil de okurun beslendiği kaynak olarak da önemsiyorum. Geçmişle bağı kopan dilin kaynağını yeniden o yöne çekebilmek ve zenginliğin farkına varabilecek çaba içinde olmalıdır edebiyatçılar ve okurlar. Bu, geçmişle günümüz arasındaki bağın ve edebiyatımızın yeniden güçlenmesine fırsat verecektir, diye düşünüyorum. Çünkü sadece Batı kültürüyle oluşmuş bir edebi zevk ve disiplin anlayışı, Türk okurunu eksik bırakcaktır.

“Batılı bir buluş olan roman, insanı insanda arar. O yüzden kaçınılmaz olarak kendisininkine benzetir insan tahayyülünü. Doğulu bu anlamda Batılı gibi düşünmese bile bir Batılı gibi yazmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. İnsanı Rabbinde arayan, bu anlamda yatay değil, dikey bir bakışa sahip olan Doğulu için bu tahayyülün dili daha çok şiirde veya masalda kendi sesini işitilebiliyordu kuşkusuz.” İpekçi bu sözleriyle edebiyatımızda geçmişle bağı güçlendirecek bir yol haritası da çıkarmış olmaktadır.

Bu noktada, İpekçi’nin kitapta Tanpınar ve Orhan Pamuk okumalarına dair notlarında şu cümlelere rastlıyoruz. “Maziyle bağımız keskin darbelerle kesilmemiş, koparılmamış olsaydı, ‘kayıp estetiği’ geliştirmek gibi bir kaygısı olur muydu başta Tanpınar olmak üzere diğer edebiyatçılarımızın?”

Leyla’nın Defteri kitabı sadece Leyla İpekçi’ye ait bir kitap değil. Bu topraklarda yoğrulmuş, ilk zamanlarda yüzü Batı’ya dönükken sonradan Doğu’dan nefes alan bir kalbin hakkaniyet arayışını simgeleyen bir kitaptır. Bu nedenle her iki yöne doğru bakıp, okumak ve yeniden düşünmek üzerine önemli bir fırsat sunuyor Leyla İpekçi.

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi

 Sanatçının kendi acısından ürettiği eserlerle temas ettiğimizde kendi acımızın anlaşılır suretleriyle karşılaşır, anlatmakta zorlandıklarımızı niteleyen sözcükleri bulur, belki bir anlamda yaşantımızı temize çekmiş oluruz. Bu da yazarla veya sanatçıyla aramızda paralellik kurmamızı sağlar. O bizi anlamıştır, bizi anlatmıştır. Keşke daha uzun yaşasaydı, diye geçiririz belki içimizden, daha uzun yaşasaydı ki daha çok yazsaydı. Aslında bu, …

İntihar Güncesinden Yaşama Uğraşına: Alternatif bir Okuma Denemesi Read More »

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş

Yanılan insan henüz alın yazısının ne olduğunu bilmeyen insandır. Yani bu insan, geleceğini belirleyen geçmişini anlamıyor demektir. Ama ister anlasın, ister anlamasın, geçmiş gene de geleceği gösterir. Her hayat, olması gerektiği gibidir. Cesare Pavese I- İnsan hayatını, estetik değerleri, gerçeği, ahlakı ve aşkı. Bunlar yetmezmiş gibi mutlak olanı, kaderi, kederi, hüznü, mutluluğu ve şansı. Sonra …

Cesare Pavese İçin Üç Boğum Söyleyiş Read More »

Bir Tanıklığın İzleğinde Amerikan Romanı- 1

“Amerika’da bavul çalınabildiğine göre, ara sıra yalan da söylenebilir.” Franz Kafka / Amerika

Avrupalı eleştirmenlerce, Amerikan edebiyat tarihi içerisinde ilgi çekici serüvenlerin anlatıldığı, çocukluk ve ilk gençlik devresi ürünleri olarak nitelendirilen klasik dönem Amerikan Romanı hakkındaki bu değerlendirme, bir anlamda Amerikan Romanına dönük hafifsemeci bir bakış açısı olarak değerlendirilmişse de gerek Amerika ve gerekse Amerikalı Romancı bu hafifsemeci bakış açısından faydalanmaktan da geri durmamış ve 1900’lü yılların başında Avrupa’da gördüğü bu çocuksu ilgiyi gizliden gizliye kabullenip işleyerek, 40’lı yıllarda yetişecek bir Avrupalı okur-yazar kuşağının ilgisini elde etmiştir.

Kökenleri ta 1607 ye rastlayan sömürge devrindeki göçmen edebiyatının öncülerinden John Smith (1579-1631), Roger Williams (1603-1683), John Eliot (1604-1690) tarafından kaleme alınan sömürge anıları ve kısa hikayelerle ilk olarak 1640 sonrasında Ann Dudley Bradstreet (1612-1672) in kitap olarak yayınlanan ‘Bay P. Salm Book – Körfez Mezmur Kitabı’ ile 1662 yılında yine ilk yayınlanan kitaplardan biri olan Michael Wigglesworth’un ‘Day of Doom-Kıyamet Günü’ adlı ilk kitapları ve hatta onlardan sonraki kuşaktan Amerikan toprağında dünyaya gelen ilk yazarlar arasında isimleri geçen Jonathan Edwards (1703-1758), John Wise ( 1652-1725), Benjamin Franklin (1706-1790) ve artık bir göçmen topluluk olarak geldikleri toprakları vatan olarak işlemeye başlayan kuşaktan James Otis (1725-1783), Samuel Adams (1722-18803), John Adams (1735-1826) ve meşhur demokrasi, özgürlük ve vatandaşlık bildirgesi yazarı Thomas Paine (1737-1809) ile aynı yıllarda yaşayan Phillip Freneau (1752-1803) ve Amerikan Edebiyat tarihinde Amerikan özgürlüğünün büyük yaratıcıları olarak anılıyor olsalar da daha çok politik kimlikleriyle öne çıkan George Washington, Thomas Jefferson, Alexander Hamilton, James Madison, ile Amerika kıtası hakkında yazılmış ilk destan olarak bilinen ‘The Columbiad’ ın yazarı Joel Barlow ve ‘Hail Columbia-Selam Columbia’ adlı ilk Amerikan şarkısının yazarı Joseph Hopkinson gibi ilk anı yazarı olarak bilinen John Woolman’a (1720-1772) kadar geriye giden bu klasik dönemin ilk ürünleriyle kısa süre içerisinde Amerikan edebiyatının o yaban görüntüsüne bir soyluluk eklenmiş; mesela Crevecour ile Baudelaire nezdinde dillendirilen bir yabanıl soyluluk üzerinden de bütün Avrupa’ya yeni bir edebiyatın gelişi haber verilmiştir.

Joel Barlow’un destanını yazdığı bu ‘Columbiad’ yada Colomb’dan miras kalan toprak artık Amerika’dır ve bu Amerika’yı ilk dönem kitaplarından okuyarak tanıyan onca Avrupalının ilgisinden sonra da tıpkı D.H.Lawrence’in söylediği gibi “…Amerikalıların Amerikalı olacağı, sanatsal açıdan da serpilip büyüyen bir yeni ülkenin var olduğunu haykırmanın…” zamanı gelmiştir…

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sadece klasik dönem ürünleriyle bile önemli bir Avrupalı okur kitlesine ulaşan Amerikan Romanı bu tarihten itibaren özellikle 1880 sonrasında 19.yüzyılın ortasına kadar süregelen püritan etkiden hızla sıyrılarak standart Avrupa epik algısını daha farklı bir doğalcılıkla anlatan farklı ürünlerin sergilendiği bir döneme girer.

İlkin toplumsal bir içselleştirmeyle tıpkı Amerikalı Yazar’ın ikiciliğine benzer biçimde kabul edilen ama bir yandan da içsel bir bıkkınlığa yol açarak tortulaştığı gözlenen püritanizm giderek bir kötülük imgesi olmaktan çıkacak ve fazlaca umursanmadan, toplumsal doku içerisinde neredeyse bulaşıcı bir nitelikmiş gibi görülerek reddedilecektir.
Daha çok 19.yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan aceleci ve hararetli devasa Amerikan ilerlemesi ile de çakışan bu dönemin romanı genel bir özellik olarak yeni bir yazın türünün ve Avrupa psikolojik Roman geleneğinin uzağında gelişen bir başka yeni anlatım tekniğinin keşfiyle tanımlanabilir.

1880’lü yılların sonuna doğru toplumsal gelişimle beraber büyük bir değişime uğradığı gözlenen bu dönem romanı aynı zamanda ilginç bir çeşitliliğe de kavuşur ve Mark Twain’le Henry James’in öncülük ettikleri Çağdaş Amerikan Romanı’nın ilk ürünleri art arda sökün eder.

Özellikle 1900’lü yılların başından itibaren hoşgörüsüz, püriten sınırların ötesine geçilerek realist ve naturalist (doğalcı) bir anlatıma kavuşan Amerikan Romanı, artık kesin bir gerçeklik sorgulamasına ve günümüze kadar gelecek olan şimdiye ve geleceğe tanıklık edici ve mahkum edici yapısına kavuşur.

Bazı temsilcilerinde Zola’cı ve Sosyalist eğilimler gözlenen ve Teodor Dreiser’in öncülüğünde başlayan bu dönem ve dönemin başat tarzı halindeki doğalcı anlatım Stewen Anderson’la prototip Amerikalının dış görünüşünün altında yatan tedirginliği zaman ve uzam bağlamında ortaya koyarken bazı temsilcileriyle de yeni keşfedilen bir içsellik ve bilinç dışı üzerinde gelişen başka bir anlatım biçimine yönlendirir Amerikan Romanı’nı.

Böylece Amerikan Romanın da önemli ve ayırıcı bir unsur olarak süre ve zaman dile gelmeye başlar. Bazen temel roman tekniklerine benzeyen, fakat çoğunlukla bu teknikleri aşan bir tarza doğru yönelişin izleri görülür. Bu dönem aynı zamanda Amerikan Romanı’nın birer kült haline gelen özelliklerinin kuşaklara özgü bir dönüşüme uğramasına, ortaya çıkan yeni ürünlerin daha az periferik özellikler taşımasına ve dile getirilen serüvenin Amerika üzerinden bütün dünyaya gönderilmek istenen birer ‘açık yanıt’ biçimini kazanmasına sahne olur.

Böylece Amerikan gerçeği hakkında birer açık yanıt olarak yazılan birçok roman bir yandan o garip Amerikan dünyasına cevap verirken bir yandan da Amerika üzerinden bütün dünyaya gönderilen birer kapalı yanıt-kod olma özelliği kazanır.

Örneğin Kafkavari bir sanrı ile bütün varlığını yazmaya adayan Thomas Wolfe neredeyse bütün eserlerinde Amerikalı bireyin gündelik hayatından yola çıkarak, kaleminin ucundan doğurmaya çalıştığı yaman bir Amerikan gerçeğinden hareketle hem modern dünyaya hem de çağdaş Amerika’ya ilişkin bir tablo oluştururken, dönemin idolü haline getirilen F. Scot Fitzgerald hayatıyla da denk düşen bir anlatımla romanlarında özelde Amerika’ya genelde ise bütün Batı’ya ait bir uygarlığın oldukça elverişli bir çağdaki (caz çağı) bütün değerlerinin çözülüp dağılmaya başladığını haber verir.

Doğalcı ve realist akımların baskın olduğu bu dönemin bir diğer özelliği de Amerikalı Romancı’nın belirli bir yapıyı esas alan yazım tekniğinden ziyade bireysel konumların ve siyasal tavır alışların farklılaştırdığı bir zemin üzerinde yazmış olmasıdır.

Sadece iki savaş arasında gelişen saf bir doğalcılığın paylaşıldığı, bununla beraber kişisel ayrışmaların ve özgün tavırların netlik kazandığı bu dönem romanlarının genel yapısı bu farklılıklardan etkilenmiş olsa da Batı’lı Roman geleneğinin dışında en ayırıcı özelliği, can yakıcı bir şiddet ve kabalıkla örülmüş, nesnel ve tarafsız yada kendinden taraf bir teknikle yazılmış olması ve yorumlamanın ötesinde daha çok işaret etmeyi-göstermeyi esas alan, anlamdan ziyade gerçekliğe odaklanan, fotografik hatta sinematografik ögeler barındıran genel bir tarza yönelmiş olmasıdır. Öyle ki, artık Amerikan Romanı kesin, keskin, hızlı ve sert bir biçimde yazılmakta ve sanki de yazılırken bile sonuna kadar yaşanan kişisel ve toplumsal hezeyanlarla dolu can yakıcı bir serüveni açığa vurmaktadır.

Örneğin gündelik hayatın anlık ardışıklığında insanın kayıp gittiği bir dünyayı transandantal-aşkın yankılanmalarla seslendirmek için ‘Kutsal Sığınak’ına çekilen William Faulkner bütün eserlerine yayılmış haldeki bir hümanist komediyi dillendirerek hem Amerika hem de Avrupa açısından neredeyse hiç bilinmeyen bir tarza yönelirken, kendinden sonra doğan ve kendisiyle birlikte yaşayan bütün bir kuşağın ‘kayıp’ bir kuşak olduğunu söyleyen Gertrude Stein realist yazınsal tekniğin de ötesine geçerek Amerikan Roman’ına hakim olan dili ve buna bağlı dil tekniklerini inceliyor, Sacco ve Vanzetti olayında hapse girecek kadar aykırı bir tarzı sürdüren John Dos Pasos gibi sosyalist eğilimli yazarlar ise konformist, futurist, ve kapitalist bir endüstri toplumunda insan davranışlarının anlamına yönelerek uçaklarla, trenlerle, radyo ve sinemayla ortaya çıkan yeni hareketliliği canlandıracak kadar nesnel bir anlatım ortaya koyuyordu.

Fransa’nın teklemiş sosyologu Jean Baudrillard’a göre gücün güç olduğu ve merkezin bütün cesamet ve vehametiyle Amerika’yı gösterdiği bu dönemin sonuna doğru, Gertrude Stein’in deyimiyle hem toplumsal hem de yazınsal anlamda gerçekten de ‘Kayıp’ bir kuşak şekillenirken, bu kayıp çağa uygun biçimde Amerikan Romanı’da her dönem şaşırtıcılığını koruyacak biçimde yeni yeni anlatım teknikleriyle değişip dönüşüyordu.
Amerikalı yazarın yalnızlığı ise daha farklı bir zaman ve daha farklı bir gerçeklik üzerinde devam ediyor, D.H.Lawrence’ın dile getirdiği o ‘Gerçek Amerikalı’ gibi kendi kendine oluşturduğu bir amansız koşuşturmanın acelesiyle daha fazla yalnızlaşıyor, şiddetli bir orjinin esir aldığı Amerikan Toplumunun kıyılarında gezinip duruyordu.

Amerikan Romanı’nın başta Avrupa olmak üzere dünya romanının neredeyse tamamını etkileyerek bir moda haline geldiği 1900 lü yılların başından itibaren klasik dönemdeki tanıklık eden romanın yerini de ifşa edici bir yeni bir tarz alıyordu. Daha 1880 den itibaren büyük bir hızla gelişen ve özellikle romanda ortaya çıkan bu ifşa etmeye dönük gelişim çizgisi 20. yüzyılın ilk çeyreğine ve hatta ikinci yarısına kadar sürmüş ve oldukça verimli bir zamana rastlamıştır.

Çağdaş Amerikan Romanı’nın doğuş çağı da diyebileceğimiz bu dönemde yazan pek çok romancı, aynı zamanda Amerikan Romanı’nın Altın Çağı’nın romancıları olarak tanınmışlardır. 19. yüzyılın son çeyreğinde başlayıp 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar süren ve sonrasında çağdaş Amerikan Edebiyatının bir anlamda da kimsesiz yazarlarına kadar ilerleyen bu süreç içerisinde hikâyedeki başarılı çıkışlara rağmen, hayatın bütün karmaşasını yansıtan ve insanoğlunun en karanlık ve en umutsuz yönlerini açığa vurmaya çalışan oldukça yüklü bir roman gelişimi yaşanmıştır.

Amerikan Romanı’nın bu yüklü çıkışını haber verenler arasında W.D.Howels, A.Bierce ve S.Crane ile yine bu kuşağın en sert eleştirmenlerinden sayılan F.Norris ve Amerika’nın Proust’u olarak nitelendirilen H.James’in bazen günceli trajik olanla birleştiren, bazen barındırdığı trajediyi mizahla besleyen kurgusal anlatımlarının yeri oldukça önemlidir. Öyleki, sonrada psikolojik ögelere yönelerek gerçekçi tarzdan uzaklaşmış gibi görünse de, aslında bir başka tarz olarak gerçekliğin psikolojisine ağırlık veren H.James’ile ‘An American Tragedy-Bir Amerikan Trajedisi’ adlı romanıyla yeni bir kuşağın önünü açan T.Dreiser gibi yeni yazarları ilk kuruculardan sonra gelen İkinci Kuşak öncüler arasında sayabilmek bile mümkündür.

Birinci Büyük Savaşın sona ermesi ile birlikte bu öncü kuşağın açtığı yoldan ilerleyen çağdaş öncüler için oldukça elverişli bir ortam oluşmuş, Birleşik Devletlerin kısa süre içerisinde elde ettiği iktisadi ve siyasi gelişmenin aksine Amerikalı Romancı’da bunun tam aksi bir tepki şekillenmeye başlamıştı. Amerikan Toplumunun kıyısında bir yerlerde duran Amerikalı Romancı için hiçte yabancı olmayan bu hâl giderek yoğun bir karamsarlığa, içinden çıkılmaz bir nihilizme ve bütün yerleşik değerlere karşı buruk ama bir o kadar da sert ve şiddet dolu bir yönelime neden olmuş, öncülüğünü S.Anderson’un ‘Winesburg Ohio’ adlı romanı ile S.Lewis’in ‘Babbit’ adlı romanlarının yaptığı, gündelik Amerikan gerçeği içerisinde kıstırılan ve nedensiz bir saçmalığa adanan insan varlığının sistem içindeki gizli umutsuzluğu yazıya dökülmüştür.

Bu kara edebiyatın en seçkin yazarları her biri kendine has havasıyla adete farklı birer akım gibi gelişen birçok yazarla belirginleşmiştir. Öncü kalemlerden John Dos Pasos ile Güney’in büyük kalemlerinden William Faulkner bir yana, hem yaşamsal hem de yazınsal tarz olarak alışılmadık bir biçem ortaya koyan Ernest Hemingway’in yanı sıra daha genç kuşaktan Thorntorn Wilder, Thomas Wolfe, John Steinbeck, Erksin Caldwell, James T.Farrel, William Saroyan, Carson Mc. Cullers, Truman Capote, Edith Wharton, Ellen Glasgow, Willa Cather, gibi birçok yazar ve romancının çıkışlarıyla daha da zenginleşen bu dönemin bir başka özelliği ise P.S.Buck, Louis Bromfield’in gibi farklı etnik kültürlerden esintiler taşıyan yazarların romanlarıyla Margareth Mitchel’in romantik bir kurguya dayanan ‘Gone With the Wind-Rüzgar Gibi Geçti’adlı romanı ve Zenci yazarlar kuşağının önemli ismi Richard Wright’ın Güney’in sorunları ile ırk meselelerine açılan romanlarını bir araya getirmeyi başaran dal budak salmış çeşitliliğidir…
(Devam edecek)

NOT: Amerikan Romanı’nın başlangıcından günümüze kadar olan serüvenini genel bir inceleme dahilinde konu edinen bu çalışmanın kısa girişi ‘Kitap Haber’ dergisinin Aralık-Ocak 2005 Tarihli 27. sayısında yayınlanmıştır.
1950 sonrasının konu edileceği 2. yazı ile devam edecektir.

Dertlere Deva Randevu

Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

“Evet, yazarları arkadaşım sayarım. Onlarla münasebetimi profesyonelce düzenleyemem. Çağdaşım yazarlarla da dostluğumuza güç katan asıl unsur, onların eserlerinden bana ulaşanlardır zannımca. Peki ya diğerleri? Yani bu dünyadan göçmüş yazarlar? Ya en iyi arkadaşımız, biz onunla tanışmadan ölüp gittiyse? Cemal Süreya’yla teatide bulunmak, Orhan Kemal’le hasbıhal etmek, Oğuz Atay’la dertleşmek iyi olurdu sanki?”

Eserin takdim kısmından yaptığımız alıntı, içeriğine ilişkin sıkı ipuçları veriyor. Çünkü hiç kimseden lafını esirgemediğini bildiğimiz Murat Menteş bu defa hepimizde yer etmiş bazı isimlerin yamacından okuyucularına sesleniyor. Peki, hangi isimler? Farabi, Shakespeare, Dostoyevski, Hacı Bektaş-ı Veli, Nietzsche, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Agatha Christie, Neşet Ertaş, Vonnegut, Orhan Veli, Bukowski. “Zamanda edebi bir seyahat” olarak adlandırdığı serüvenini kaleme alıyor. Yazarlara sorular soruyor, cevaplar yazıyor. Kendisine özgü konuşturma teknikleri ve hepsinin eserlerinden, röportajlarından aldığı kesitlerle içeriği zenginleştiriyor. Sıkmadan, teorik olarak derinlere inmeden meselenin özünü kavramaya yardımcı bilgiler sunuyor. Birbirinden uzak, alakasız görünen muhataplarında tüm insanlığın sorularına cevaplar arıyor.

Her şeyden önce kitap kapağının, iç tasarımın, renk seçimlerinin gayet özenli ve üzerine düşünülmüş olduğunu görüyoruz. Özellikle çizimler ve bir çizgi romana geçiyormuş hissi veren ara sayfalar dikkat çekiyor. Çizer Hakan Karataş, Derde Deva Randevu’yu görerek okumamız konusunda önemli bir etken. Yazının duygusuna, vermek istenilen mesaja hatta bütünüyle eserin gidişatına yön veriyor.

Daha önceki romanlarından alışık olduğumuz orijinal kurmaca mantığına sadık kalsa da her bölümde farklı bir yazarla soru-cevap yapılan, geçişlerde artık çizgilerin konuştuğu bu eseri diğerlerinden farklıdır. Seçtiği isimlerin niteliklerine bağlı olarak duygular, sorular, hatta tema değişir ve buna uygun başlıklar altında konuşulur. Örneğin Farabi’ye mutluluk, ahlak, erdem meseleleri sorulur; Agatha Christie’ye suç, katil, para. Aşk, herkese sorulur. Soruların ortak özelliği ise evrensel konulardan seçme, herkesi içine alan kavramlarla alakalı olmalıdır. Cevaplar da insanların temsil ettiği taraflar olarak algılanabilir. Mesela aşk; Hacı Bektaş-ı Veli’ye sorulduğunda “Aşkın başlıca alameti; hırsı ve öfkeyi yatıştırmasıdır” cevabı gelir, Shakespeare ise “İster büyük isterse küçük olsun bir kimse/Aşkın asıl sözünü dilsiz sükûnet söyler” şeklinde karşılık verir. Aynı karşılaştırmayı mutluluk, politika, iyilik gibi evrensel meselelerde de yapabilme imkânı sunar. Eserin ayırt etmeyen ve bütünü kapsayan eğilimi kazandırma çabası bu bağlamda önemlidir.

Yazarın bir diğer romanı olan Ruhi Mücerret’teki başkarakterin kişiliğinde de birden çok toplumsal kimlik, duygu ve düşüncenin bulunduğunu görürüz. Derde Deva Randevu’daki aynı soruya verdikleri farklı cevaplar, Ruhi Mücerret’in ruhunda barındırdığı çeşitlilikle ve hayatının belli dönemlerinde verdiği “cevap”larla benzeşir. Her iki durumda da ipin ucu insana ve onu insan yapan temel değerlere çıkar. Yine Dublörün Dilemması’ndaki Siperde Perende şiirinde geçen şu dizeler bize aynı kapıyı açmaz mı?

“Kim der ki “Mukadderat sicimi beni bağlamaz”?
Askını, kaskını, maskeni taksan bile…
Namluların nazarı değdiği zaman
Azrail’in menzilinde kim sakarlaşmaz?”

 

Ölüm hakikatinin kuşatıcılığı tüm insanlık üzerinde sabitken aksini iddia etmek olmaz. İşaret ettiği diğer meselelerin de evrenselliği ortadadır: aşk, iyilik, mutluluk. Seçilen isimlerin de tüm insanlık için söyledikleri bir sözü, bıraktığı bir emaneti vardır. Böylelikle dünyanın dört bir yanından seçilmiş aydınların pencerelerinden kendi cevabımıza karar verme fırsatı doğar. Zira insan için dünya, sorular ve cevaplar âlemidir.

Olumsuz sayılabilecek nokta ise zannımızca soruların cevaplarındaki “az ve öz”lükten doğabilecek yanlış yorumlamalardır. Okuyucuyu sıkmamak için kısa tutulmuş olabilir fakat yazarın düşüncelerini tam manasıyla yansıtabilecek mahiyette olup olmama konusunda kaygılanılabilir. Bu konuda eserin takdiminde özenle çalıştığını ifade eder. Fakat her edebi eserde olduğu gibi okurun tasarrufuna bağlı olduğu bir gerçektir.

Bitirirken belirtmeliyiz ki Murat Menteş, oluşturduğu “sentez” karakterleri, üzerinde çalıştığını kolayca anlayabileceğimiz eserleri, dikkati kitaplara çekmeye gayret eden seçimleri, farklı bir amaç gütmeden salt edebiyat namına attığı adımlarla okunması gereken bir yazardır. Hem edebi hem toplumsal hayatın geçmişinden, derdinden uzak kalmadan bugünü temsil etmektedir.

Okumaya ve yazmaya kıymet veren herkese tavsiye edilebilir, ediyoruz. Bilhassa erken yaşta böyle isimlerle hemdem olmasını istediğimiz çocuklarımıza daha verimli ve başlangıç seviyesi için severek öğretecek bir eser önerisidir.

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese

İtalyan edebiyatından bahsederken öncelikle Dante’den, Decameron’un yazarı Boccaccio’dan, Calvino’dan başlamak farzdır. İlahi Komedya’da 14. yüzyılın ışığında Dante’nin hayalî dünyasıyla karşılaşırız. Decameron’da Floransa burjuvazisinin kadınları eteklerini savurarak önümüzden geçer, Calvino yıllar sonra Görünmez Kentler’de o kadınların isimlerinden şehirler kurar ve insana dair bazı kavramları bize kendi açtığı pencerelerden açıklar. İtalya’nın yalnız klasik manada değil modern zamanlara …

İtalyan Taşrasına Bir Selam: Senin Köylerin/Cesare Pavese Read More »

Bir Yangından Sonra

Aile denilen insan topluluğu arasındaki dinamikler, asla bir “aile” olamamış aileler, birbirini dinlemeyen, iletişim kuramayan insanlar gibi aslında olmamasını dilediğimiz ilişki biçimleri romanlarda fazlasıyla yer buluyor. Aile, edebiyat için başlı başına bir konu aslında. Bill Cleg ilk romanı ile bundan çok daha fazlasını, etkileyici bir biçimde sunuyor. Senin Hiç Ailen Oldu Mu? hem dil, hem kurgu, hem de yazarın kurguya yaklaşma biçimi olarak beklentilerinizi karşılayacak bir roman.

“Göl yok artık. Saatlerdir bu taşlık yolda ilerliyor ve suya dair hiçbir işaret yok. Arabalar, insanlar yok; Missoula’dan sonra arabayla doğru yola saptığına ya da yol ne zaman ikiye ayrılsa doğru yolu seçtiğine dair hiçbir kanıt yok. Kaybolmuş ve yalnız ama bunun bir önemi de yok. Hiçbir şeyin yok, diye düşünüyor ve bu ilk değil. Kafasındaki fikri, yani yapabileceği şu ya da bu seçimin onu ya da başka birini etkilemeyeceğini tekrar tekrar aklından geçiriyor. Daha önce olsa, herhangi bir yükümlülük ya da sonuç olmaksızın varlığını sürdürme fikri onu heyecanlandırabilirdi, ama bu tecrübe hayal ettiği hiçbir şeye benzemiyor.”

Bunlar bir yangında eski kocasını, kızını, müstakbel damadını ve sevgilisini kaybeden, böyle bir felaketten sonra artık kimsesinin olmadığının acısıyla usul usul yanan June Reid’i anlatıyor. Bu, June gibi yaşadıklarını kabullenemeyen, acısıyla yüzleşemeyecek kadar tükenmiş bir kadını anlatabilecek en uygun paragraf olabilir.
Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bir kadının tüm ailesinin alevlerin içinde kalmasını seyrettikten sonraki halini ve geride kalan herkesin yaşadıklarını, hislerini, bakış açısını aktaran çok başarılı bir roman. Tabii bu kayıplar asla tek bir kişiye ait olamaz. Başlarda bu felaketin en çok zarar göreni June gibi gözükse de, sayfalar ilerledikçe kızı Lolly’nin sevgilisi Will’in ailesinin acısına, Luke’un annesi Lydia’nın acısına da şahit oluyorsunuz. Tüm bu insanların ortak noktası evlat acısı, fakat hepsinin bunu yaşama, bununla yüzleşme yöntemleri farklı. Yazar Bill Cleg, felaketin boyutunu ve insanların çektiği acının derinliğini daha iyi yansıtabilmek adına tüm karakterlere ayrı ayrı yaklaşıyor. Böylece bu felaketin öncesinde yaşananları da öğreniyorsunuz. Yazarın bu konudaki sezgisel yaklaşımını çok başarılı buldum. Öyle ki sadece ana karakterlere değil, yan karakterlerin bile hayatlarına, isteklerine, beklentilerine ve hayal kırıklıklarına yakından bakabiliyorsunuz ve bunu kısa sayılabilecek bir romanda böylesine etkili bir biçimde yapabilmek büyük başarı.

Bu kitabı okurken tam olarak kendimi bir cenaze töreninin ortasında hissettim, garip olan şu ki romanda cenazeden neredeyse hiç bahsedilmemiş. Fakat June’un, Lydia’nın yaşadığı bu büyük acı karşısında mesela Rick’in düğün için hazırladığı pastanın parasını düşünmediğini söylediği halde bununla ilgili eşiyle yaşadığı çatışmayı anlatması insanı şaşırtıyor ama garip olan şu ki cenazelerde hep böyle şeyler olur. Kaybı yaşayan kişi için dünyadaki diğer tüm dertler bir anda anlamını yitiriyor, fakat diğerleri, her ne kadar onlar da üzülse de, hayatlarına devam ediyor.

Yazarın her bir karaktere bir ses vermesi, anlatımda kimi zaman birinci tekil şahıs, kimi zaman üçüncü tekil şahıs kullanımındaki bilinçli olduğunu hissettiğim akıllıca tercihleri beni çok etkiledi. Luke’un, Lolly’in ailelerinden uzak durmak için sebeplerini öğrendiğinizde, her bir karakterin kendisiyle ve aile ilişkileriyle yüzleşmesini gördükçe, Bill Cleg’in anlattığı tek felaketin bu yangın olmadığını anlıyorsunuz. Her ailenin, her karakterin kendine has yaşadığı bir trajedi var ve her şey yolunda giderken bile arka planda yaşananların insanları nasıl etkilediğini net bir şekilde görebilmemizi sağlayan bir roman.

Ailelere, aile trajedilerine dair yazılmış pek çok kitap var, Senin Hiç Ailen Oldu Mu? Bu romanlar arasında farklı bir çizgiye sahip benim gözümde; yazarın karakterlerin gözlerinden bakabilme becerisi, kullandığı gerçekçi dil, trajedinin boyutlarını usul usul işlemesi beni çok etkiledi.

Roman boyunca Silas’ın, Lydia’nın ve June’un yaptıklarının ve yaşadıklarının parça parça ortaya çıkması ve sonunda hepsinin yaptıklarının sonuçlarıyla teker teker yüzleşmesi çok dokunaklı. Uzun yıllar sonra bile altını çizdiğim satırları tekrar okuyacağım, karakteriyle selamlaşmak isteyeceğim, mutlaka okunması gereken, okuduğunuzda uzun süre zihninizde yer edecek bir roman.

Senin Hiç Ailen Oldu Mu?
Bill Clegg, Kafka Kitap, 241 syf

Hakan Savaş: “Edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için”

“Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak ‘bulaştırılabilir’. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. ‘Yaşama Uğraşı’ da böyle bir kitaptır” diyor Hakan Savaş. Öğrencisi olma onuruna sahip olduğum bu değerli insan, gerek Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” ile gerekse Bilge Karasu, Albert Camus, Oğuz Atay gibi isimlerin kitaplarıyla sanatın bilgisini bana bulaştırdığı gibi yeni nesle bulaştırmaya da azimle devam ediyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde Çağdaş Edebiyat ve Sinema, Felsefi Eleştiri ve Sanat, Metin Yazımı, Film Eleştiri, Sanat Felsefesi ve Estetik dersleri veren ve “Yaşama Uğraşı”nı öğrenciler için zorunlu ders kitabı kılan Doç. Dr. Hakan Savaş ile yazarak varolmaya çalışan Pavese’nin yaşama uğraşını, bu uğraşta edebiyatın yerini, yalnızlığını, acılarını ve ölüme yürüyüşünü konuştuk.

Hakan Savaş

“Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır” der şair-ressam Fernando Pessoa. Hayat yetmediği için, ölüme meydan okumak için müzikle, resimle, felsefeyle, edebiyatla uğraşır insan. Ama gün gelir bunlar da yetmez olur. Tıpkı Pavese’ye edebiyatın yetmediği gibi. Edebiyat/sanat ne zaman ve neden yetmez olur insana?

Benim için Pessoa da Pavese kadar değerli olduğu için, hatta farklı coğrafyalara, kültürlere ve zamana ait bu iki yazar arasında kan bağına benzer bir yakınlık bulduğum için olsa gerek, tıpkı Pavese’nin peşine düştüğüm gibi, Pessoa’nın da peşine düşmüş, onun şehrine, Lizbon’a gitmiş, onun oturduğu kahvede oturmuş, dolaştığı sokaklarda dolaşmış ve Jeronimos Manastırı’ndaki mezarını da ziyaret etmiştim. İzninle ben de Pessoa’dan bir alıntı yaparak başlayayım yanıt vermeye: “Hepimizin iki yaşamı var; sahici olanı: Çocukluğumuzda düşlediğimiz yaşam… Sahte olanı başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız” diyor Pessoa.

Aslında bu sözler “neyin yetmediğinin” bir itirafı, hatta asıl itiraf da bu sanki. Yetmeyen ne sanat-edebiyat, ne de hayat. Yetmeyen, bu yazarların sahte-yapmacık olanla yetinmeyi, avunmayı, oyalanmayı içlerine sindirememeleri, kabul etmemeleri değil mi?

Bakalım çocukluğuna ilişkin ne diyor Pavese: “Yazdıkların için zengin bir kaynak bulduğun tek dönem 6-15 yaşların arasındaki yıllardı. Bunun nedeni de şuydu: O yıllarda bir dana gibi ilgisiz, ama dünyada, çevrendeki dünyanın bir parçası olarak yaşıyordun. Benliğin, dünya ile arandaki gündelik bağlara ilgi duyuyor, seninle dünya arasındaki duygu alışverişini etkilemiyordu.” Ya da şu cümlesi: “Yaşlanmaktan daha acı bir şey var: Çocuk kalmak.” Bu cümleler “Yaşama Uğraşı”ndan yani günlüğünden… Ama “Tepelerdeki Şeytan” adlı romanında da şöyle yazıyor: “İnanılır şey değil, içimizdeki en eski ruh çocukluğumuzdan kalmış bize. Hep çocukmuşum gibime geliyor. Çocukluk, edindiğimiz en eski alışkanlık olmalı.”

Demek ki Pavese içi dışı bir olmaya, içtenliğe, hakikate, sahici olana ilişkin, belki de en önemlisi masumiyete, insanın masumiyetine ve insan sıcaklığına ilişkin ne biliyorsa Piomente tepelerinde, sokaklarında geçen çocukluğundan biliyor. Peki sonra ne oluyor? Günlüğünden okuyalım yine: “Benim de konusu Piomente’ye bağlı olmayan bir şiir yazabilmem gerekir elbette. Gerekir ama, bugüne kadar yazamadım böyle bir şiir. Kökleri doğuştan çevreme bağlı imgeleri özümlemekten öteye geçemedim demek ki…” Yeterince açık değil mi? Piomente çocukluğudur onun, kökleri sıkı sıkıya çocukluğuna bağlıdır. Sonra, büyür, yetişkin olur Pavese… Masumiyetin yerini iki yüzlülük, paylaşmanın yerini bencillik, samimiyetin yerini içten pazarlıklar, yalan dolan, ucuz-küçük çıkar hesapları alır. Pessoa’nın deyişiyle, başkalarıyla ortaklaşa yaşadığımız sahte dünyadır, sahte yaşamdır bu. Ve şu cümle de Pavese’ye aittir: “Bizim, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler her zaman kendimizle kurduğumuz ilişkilerin bir yansımasıdır.” Yine her şey yeterince açık, çok açık değil mi? Kendisiyle ve uğraşıyla, yani edebiyatla kurduğu bağ kökten çocukluğuna bağlı olan bir insanın başkalarıyla, yetişkinlerin dünyasıyla sağlıklı bir bağ, iletişim kurması mümkün olabilir mi? Elbette hayır… Peki ne yapılabilir?

Eğer sanat, rahmetle andığım Ahmet Cemal Hocamın dediği gibi, alternatif bir dünya-yaşam kurgulamaksa, sanatçı da alternatif bir dünya kurgulayan insandır. Sanatın ve sanatçının başka, farklı bir dünya, yaşam seçeneği aramasına, tasarlamasına, düşünmesine-düşlemesine ve kurgulamasına neden olan şey, “olan”la yetinmemesi ya da “olan”ı olduğu gibi benimsemeyi, kabullenmeyi, onaylamayı içine sindirememesidir. Burada “olan”dan kasıt, herkes gibi sanatçının da içine doğduğu, kendisinden bağımsız var olan, hazır-verili-yerleşik gerçekliktir. “Sıradan” ya da günlük yaşamın kuralları-sınırları, doğruları-yanlışları, günahları-sevapları, ödülleri-yaptırımları önceden belirlenmiş, adlandırılmış olan bu yerleşik gerçeklikte, bireyin koşulsuz uyması, uyum sağlaması beklenen değerler ile toplumsal ahlak kuralları, tartışılmasına, sorgulanmasına izin verilmeyen mutlak doğrular olarak sunulmuştur. Yine Ahmet Hocamdan alıntılayarak söylersem “…insan, −çoğu kez bilincine varmaksızın− yerleşik her türlü düzene en azından görünüşte uymayı, sonrasız bir görev sanacak kadar kendini, içine doğduğu gerçekliğin tutsağı kılan bir varlıktır.”

Pessoa gibi, Pavese de uyumu, kolay tutsaklığı değil, zor olanı, uyumsuzluğu, yani “olması gereken”le hesaplaşmayı “insan” olarak var oluşunun temeli-zemini yapmayı göze almıştır. Bu açıdan bakılırsa, “Yaşama Uğraşı”nda da dile getirdiği gibi, edebiyat, hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır Pavese için.

 Tüm canlılar için kaçınılmaz ve önceden kestirilemez bir son “ölüm” ve biliriz ki yarın, “sonsuzluk ve bir gün kadar”dır. Ya da Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’nda dediği gibi “sonsuzluk yalnızca bir an’dır”. Ölümlülük Tolstoy, Heidegger, Camus, Sartre ve daha başka pek filozofun/yazarın/yönetmenin/ressamın dillendirdiği üzere insanoğlunun en derin ve üzücü kaygısıdır. Bu kaygının, “Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diyen Pavese’nin ömrünü de daimi olarak kemirip durduğunu net bir şekilde görürüz günlüklerinde. Bu kaygıdan tamamıyla kurtulmak mümkün olmasa da onu hafifletebilmenin çaresi de “ne için yaşıyorum?” sorusuyla ilintili değil midir?

Sanat, edebiyat yalnızca insanın ölüm korkusunu, daha doğrusu ölüm kaygısını yenmeye çalışmasının değil, ölümden çok daha beter olan “anlamsızlık-hiçlik” kaygısıyla baş etmesinin bir yoludur. Başka bir deyişle, asıl sorun ölüm-ölümlülük değil, anlam-anlamsızlık sorunudur. İşte bu nedenledir ki, adını andığın varoluş filozofları (Heidegger, Sartre, Camus vb.) için çıkış noktası ölümdür; ölümden yola çıkarak yaşamın anlamını sorgulamak istemiş ve sorgulamışlardır. Pavese için yaşamın anlamı, insanın kendisini arayışıdır. Hani güncesine “Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır” diye yazdığını hatırlatıyorsun ya sorunda, doğrudur bu. Hem de öyle bir doğrudur ki, Eski Yunan’ın, insanlığın altın çağındaki tapınağın alnına yine altın harflerle “Nosce te İpsum!” (Kendini bil!) yazılmıştır. Pavese’nin 42 yıllık ömrünün, çok kısa diyebileceğimiz ömründeki arayışın, kendisini arayışın güncesidir “Yaşama Uğraşı”. Söz konusu bu arayışta “ben kimim?” sorusuna doyurucu bir yanıt bulduğu uğraklar ise çocukluğudur, seçilmiş bir yalnızlığa dönüştürdüğü yalnızlığıdır, aşktır, aşık olduğu kadınlardır, hayal kırıklıklarıdır, şiire, romana, edebiyata dönüştürdüğü manevi acılarıdır. İnsanın tinsel-manevi acısını nasıl sanata dönüştürebileceğini Dostoyevski’den öğrenmiştir öğrenmesine ama bu konuda Dostoyevski’den daha ileri gitmiş, acıdan yararlanmanın ve acıyı sanata dönüştürmenin en uç noktasını deneyimlemeyi, yani ölümünü de sanata dönüştürmeyi göze almış ve başarmıştır! “Başarmıştır” dedim, çünkü Pavese’nin intiharı edilgen bir vazgeçiş, bir kaçış, korkaklık, yenilgiyi kabulleniş, başarısızlık değil, tam tersine son derece bilinçli bir “seçim”dir. Az önce sanatın alternatif bir dünya kurgulamak olduğunu söylemiştim. Pavese yalnızca sanat yapıtını, edebiyatı değil, kendi yaşamını da alternatif bir yaşam olarak kurguladığı için sanata dönüştürmüştür. Yalnızca kendi seçimleriyle alternatif bir yaşam kurgulayan ve yaşayan bir insanın kendi ölümünü ecelin, yazgının ellerine bırakması düşünülemez elbette. Başka bir deyişle, yaşamı gibi ölümü de kendisine, Pavese’ye ait olmalıdır ve olmuştur da.

 Pavese’nin izini süren Tezer Özlü ya da Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Stefan Zweig, Vladimir Mayakovski, Jack London, Sadık Hidayet gibi isimler ecelin kapıyı çalacağı zamanı bekleyemeyip, kendileri ölüme konuk olmuş yazarlar/yazarak yaşayanlar. “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır; intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” diyen Camus haklı gibi görünüyor. Bir tek felsefe sorunu bu olmasa da en önemlilerinden biri. Ne dersiniz?

Metafizikten yüz çeviren, insanın ve insan aklının yazgısı demek olan metafiziği felsefeden dışlayan ve küçümseyen, hor gören bir çağda, 20. yüzyıl felsefesinin ve filozoflarının yüzüne tokat gibi inen bir soruydu bu. Yaşamın anlamının ne olduğunu soruyordu Camus ve bilindiği gibi bu soruya aradığı yanıtın çıkış noktası da “anlamsızlık”tı, hiçlikti (nihilizm) ve uyumsuzluktu (absürd). Ancak Camus’un düşünce serüveninde bunlar, yani anlamsızlık, hiçlik ve uyumsuzluk bir son ya da sonuç değildi; hesaplaşılması-yüzleşilmesi gereken meselelerdi ve cesurca-dürüstçe yüzleşerek “başkaldırı” felsefesine, sonucuna vardı. “Düşünüyorum, öyleyse varım”ın yerine “Başkaldırıyoruz, öyleyse varız”ı koydu ve ekledi: “Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir.” Camus’un başkaldırı düşüncesinde tutunacak, sağlam bir “değer” olarak “hak-adalet” kavramıyla birlikte “direniş” ve “dayanışma” vardı. Başka bir deyişle, “insan ne için yaşar?”, dolayısıyla “yaşamın anlamı nedir?” sorusunun yanıtı, hak-adalet arayışı, dayanışma ve nihayetinde insanın özgürlüğüdür diyebiliriz. Öte yandan özgürlük dediğimiz kavramı sorumluluktan ayrı düşünmek, ele almak olanaksızdır.

 Demir Özlü, Önünde Boş Bir Uzam isimli kitabında şöyle der: “İnsan yaşama dayanmalı, sonuna kadar yaşamalıdır. Ama o yolu tutanlara da derin bir saygı duyarım. (…) Yaşam kadar ölüm de saygı değerdir.” Ölümün de yaşam kadar saygı değer olması hakkında ne düşünüyorsunuz? “İnsanın değeri”ni ve bu yolu tutan, “değerler” üreten yazarları da göz önüne alırsak ölüm, hangi durumlarda saygıdeğer olabilir?

Belki de bu sorunun en anlamlı yanıtı, Pavese’nin sözcüğe yüklenen olumsuz anlamıyla intiharı değil, kendisine, kendi iradesine ve seçimlerine bağlı olarak yaşaması ve “kendi ölümünü ölmesi”dir. (“Ah Tanrım, herkese kendi ölümünü ver. / Ölmek, sonu olsun ki öyle bir hayatın, / içinde sevgi olan anlam ve keder” diyen de bir başka şair Rainer Maria Rilke’dir.)

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese hiçbir zaman yaşamı, insan yaşamını küçümsememiş ya da değersiz olarak görmemiştir. Yaşamı değersiz gördüğü için intihar etmiş değildir. Yine günlüğüne, “Yaşama Uğraşı”na bakalım, şöyle yazıyor: “Hayatın düşünceden daha önemli olduğunu kavramak, bir okur-yazar, bir aydın olmak demektir. Bu da insanın düşüncesinin yaşama dönüşmediği anlamına gelir.” Bu sözler bir şairin, edebiyatçının değil bir yaşam filozofunun, yaşama felsefesini bilen bir düşünürün kaleminden çıkmış gibidir. Hatta gibisi fazla, Pavese bir yazar, bir sanatçı olduğu kadar bir düşünürdür, yaşam filozofudur. “Yaşam tüm bilgeliğimden daha değerliydi benim için” diyen Nietzsche’nin yaşama felsefesiyle Pavese’nin düşüncesi benzer bile değil, tıpatıp aynıdır. Pavese için yaşamdaki, yaşamındaki en önemli ve öncelikli, temel değer, edebiyattaki başarısı, ünlenmesi, aldığı ödüller, kariyeri, para pul, vb. değil, yaşamın kendisidir. Yaşamı, yaşamın kendisini değer olarak temele koyduktan sonra, ikinci önemli, öncelikli değeri çağırır ve adlandırır: İnsan.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazdığı, “İnsana Dönmek” başlıklı makalesinde yazdıklarına bir bakalım, şöyle diyor: “Korku ve kanla dolu geçen o yıllar bize, korkunun ve kanın her şeyin sonu olmadığını da öğretti. Tüm dehşetin ortasında ve dehşete karşın, gücünü hiç yitirmeyen bir şey var; insanın, insanla insan olarak açıkça karşılaşabilmesi.” İnsanın hiçbir zaman korkuyla dolu bir yalnızlık içerisinde geçen o yıllardaki kadar yalnızlıktan uzak olmadığını duyuran Pavese’nin emin olduğu tek bir gerçek vardır: İnsan. Yine aynı makalesinde, savaşın en zorlu günlerinde, insanın, insanla insan olarak karşılaştığı her yerde, tanımadıkları birinin bir tek bakışı, bir göz kırpışı ile kendilerine gelip, uçurumun kenarından geri döndüklerini anımsatan Pavese şöyle yazar: “Her yerde, en bilgisiz veya karanlık gözlerde bile katılmanın bize kaldığı bir insan sevgisinin ve bir masumiyetin gizli olduğunu biliyorduk ve bilmekteyiz. O günlerde pek çok sınır, pek çok anlamsız duvar yıkılıp gitti. Her insanın salt varlığından yükselen, bilinçdışı yardım isteyen çağrıyı bir süredir izlemekte olan bizler de nasıl bir zenginliğin her yanımızı kapladığını ve bizi sürüklediğini görünce hayretler içinde kalmıştık.”

Dönüp dolaştık yine yaraya-yaralanmaya, acıya, acı çekmeye geldik değil mi? Evet, çünkü şöyle diyor Pavese: “Duyularımızın çalışması dışında, gövdemizin yaptığı her şey dikkatimizden kaçar. Kan dolaşımı, sindirim gibi gövdemizin yaşamımızla ilgili en önemli işlevleri hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Ruhumuz konusunda da bu böyledir; düşüncelerimizle ilgili kabataslak bir bilgiden öte, ruhumuzun çalışmaları, değişimleri ve bunalımları konusunda hiçbir şey bilmeyiz. Gövdemizin işleyişindeki incelikleri ancak bir hastalık sonucu anlayabiliriz. Aklımızın ve ruhumuzun işleyişini de dengemizi yitirdiğimiz zaman.”

Kazancakis’in Zorba’sındaki piskopos şöyle der: “Ölmezlik, bizim ölümlü hayatımızda da vardır; ama onu tek başımıza bulmamız çok güç; ölümlü kaygılar aldatır bizi. Bu ölümlü hayatı, yani ölümsüzlüğü yaşamayı, yalnız az kimse başarır.” Aslında edebiyat tarihi, geride bıraktığı eserleriyle bu ölümsüzlüğü yaşamayı başaran, ancak Pavese gibi kendi iradeleriyle yaşamın ucuna yürüyen yazarlarla dolu. Buradaki açmazı nasıl değerlendirmek gerekir?

Pavese’nin bir önceki cevapta andığım sözleri aynı zamanda ölümlü-sonlu insan yaşamındaki sonsuzluğa-ölümsüzlüğe ilişkin bu soruna da bir yanıt olabilir. Kazancakis’in Zorba’sı, Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün”ü aynı yanıtı verir: Ölümsüzlük, öte dünyada, ahirette değil, bu dünyadadır. Bu dünyada ama nerede? Sorunun bir yanıtı da Dostoyevski’nin “Ecinniler”indedir. Şöyle bir konuşma geçer bu yapıtta:

⸺ Öteki dünyadaki sonsuz hayata inanmaya mı başladınız?

⸺ Hayır öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. Öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

Pavese için yanıt, yani ölümün yerini ölümsüzlüğe bıraktığı an bir bakış, bir göz kırpış anıdır, insan sıcaklığıdır. Öte yandan bu duyarlılığa sahip bir insanı yine tek bir kötü bakışla, tek bir incitici sözle öldürmek, ölmüşten beter hale getirmek de kolaydır ve ne yazık ki Pavese, özellikle gönül ilişkilerinde defalarca yara almış, defalarca ölmüş-öldürülmüştür. Ama yarası olmayanın şiiri de olmaz. Öyledir…  Şiir sözcüğünün köken olarak bir anlamı çakıl taşının üzerinden akan suyun sesiyse, bir başka anlamı da “yara izi”dir. Arapça “kelm-kelem” yara demektir ve kelime-kelam sözcükleri kök aldıkları yaranın-yaralanmanın anlamını da taşırlar. Hani “kan var bütün kelimelerin altında” der ya Cemal Süreya, doğrudur, hakikattir bu. Kelime insanın tenindeki, ruhundaki, benliğindeki o yaranın izidir.

Hasan Ali Toptaş “Hikâye, kelime kusarak değil kelime yutarak yazılır” diyor. Yazarak yaşamanın/varolmanın yolu, iyi bir okur olma gayretinden ve dolayısıyla çokça okumaktan geçiyor. Okumak, yazmak ve Pavese’nin “yazarak yaşama uğraşı” üzerine konuşabilir miyiz?

Yazı-yazma eylemi ile yaşam arasındaki bağın niteliğinin ne olduğu ya da nasıl bir bağ olduğu meselesi kişiden kişiye, yazardan yazara değişen çetrefil bir konu. Pavese için yazmak, nefes alıp verme nedeni, varlık gerekçesidir. Edebiyat, Pavese için yaşamla arasında bağ kurmanın yalnızca en etkili değil, tek-biricik yoludur. Yalnızca yazarak çocukluğuna, çocukluğundaki dünya ile arasında kurduğu o dolaysız, içten bağa tekrar kavuşabilir. Yazdıkları için en önemli ve zengin ilham kaynağının çocukluğu olması tesadüf değildir. Pavese’nin çocukluğu bir misillemedir. Dünya ile; öteki insanlar, başkaları, kadınlar ile arasına giren uzaklığa, kopan bağlara karşı bir misilleme… Ve tekrar etmem gerekirse, edebiyat dediğimiz şey onun gözünde “hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır.”

Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”, bildiğimiz günlüklere pek benzemiyor. Örneğin “ben” demez, kendisine ve ikinci tekil şahısla, “sen” diye hitap eder ve kendini sürekli eleştirir, azarlar, uyarır. Ayrıca estetik ve biçem kaygısı taşıdığı da açıkça görülür. Pavese’nin günlüklerini başka günlüklerden ayıran özellikler nelerdir?

Sanatçı içinde yaşadığı çağın ve o çağın insanının, toplumun tanığıdır. Söz konusu bu tanıklık, olup-biteni uzaktan seyreden anlamında, edilgen bir tanıklık değildir. Sanatçı için çağının tanığı olmanın eyleme dönüşmüş hali, ortaya koyduğu yapıtıdır, sanat yapıtıdır. Öte yandan, Bertolt Brecht’in duyurduğu gibi “tüm sanatlar, en yüce sanat olan yaşama sanatına hizmet ederler.” Pavese’yi ve onun ortaya koyduğu sanat yapıtları içinde, yani yazdığı romanların, şiirlerin yanı sıra, güncesini, “Yaşama Uğraşı”nı ayrıcalıklı kılan da budur. Pavese günce ya da günlük adı verilen yazın türünün sınırlarını aşmış ve bu türün başyapıtı diyebileceğimiz nitelikte bir yapıt yazmışsa, bunun nedenini, yaşamını −ölümü de dahil olmak üzere− sanata dönüştürmüş olmasında aramak gerekir sanıyorum.

“Demek insan, hayata yeniden başlamayı deneyebiliyor” diyor Sartre. Yazmak, yazarak varolmak da hayata yeniden ve yeniden başlamayı denemek değil midir aslında? Yeryüzüne dayanabilmek için yazar insan. Varlığını yazarak inşa eden Pavese neden “artık yazmayacağım” diyebilmiş ve yeniden başlama cesaretini gösterememiştir?

Yalın bir yanıtı var bu sorunun: Yorgunluk. Artık acılarından, yalnızlığından, bağlanış ve kopuşlarından bir “yazı”, bir şiir, roman ya da öykü, kısacası sanat değeri taşıyan bir yapıt çıkaracak, pisliği altına çevirecek dermanının kalmamış olmasıdır. İntiharından hemen önce İtalya’nın en saygın edebiyat ödülüne layık görülmüş olmasına rağmen bilir ki, “insanın ülkülerine erişememesinden de acı bir şey vardır: Onları gerçekleştirmiş olmak.”  Öyle ya, hayatın saldırılarına karşı kendisini sürekli edebiyatla savunan insan yorulur. Ve bir şey daha var, son cümlesinden, yani “artık yazmayacağım” dan önceki birkaç sözcüğü de çok önemli Pavese’nin. “Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım” diyor. Bunu dediği zaman elbette sözün-yazının ta kendisinin bir eylem, hem de dünyayı değiştirecek güçte bir eylem olduğunu unutmuş değildir. Ama kötü yazmanın, sahici olmayan kelimeler, cümleler kurmak demek olduğunu da bilir. Sahici olan ise insanın iç dünyasındaki değerlerdir: “Şiire yoğunluğunu veren insanın iç dünyasındaki değerlerdir. (…) Üslup, insanın kendi iç hayatını dile getirişidir” derken, trajik arayışının sonlanmak üzere olduğunu duyumsar: “Artık bir iç hayatın yok. Daha doğrusu iç hayatın artık nesnel bir şey: Yaptığın iş (düzeltmeler, mektuplar, kitapların bölümleri, görüşmeler) bu korkunç bir şey. Kararsızlık, korku, hayatın şaşırtıcı bir şey olduğu duygusu yok artık sende. Kuruyup gidiyorsun.” Torino’da, Roma Oteli’nin 346 numaralı küçük odasında umutsuzluk içinde, hiçlikte kuruyup gitmekten ya da korkuyla, pişmanlıkla eceli beklemektense, kendisi için en önemli olan şeye, tek varlık gerekçesine bir son vermeyi seçmiştir: “…artık yazmayacağım.”

Fotoğraf: Hakan Savaş

Pavese’nin yaşama uğraşında büyük yer tutan “acı çekmek”, “yalnızlık”, “korku”, “ölüm/ölüm korkusu”, “aşk/kadınlar” gibi kavramları varoluşçuluk penceresinden değerlendirip bu kavramları yeniden bir “yaşama felsefesine” dönüştürebilmenin yollarından bahseder misiniz?

Varoluş filozofları “sınır durumlar” olarak adlandırıyor, kavramsallaştırıyor bu konuyu. Karl Jaspers’in varoluş felsefesinin anahtar kavramlarından biri olan “sınır durumlar” ın ne olduğunu anlamanın da her ne kadar ilk bakışta kolaymış gibi gözükse de, aslında oldukça zor olduğu söylenebilir. Jaspers’a göre varoluş ancak eylemde ortaya çıkar ve ölüm, acı, kaygı, tedirginlik, korku gibi, insanı belli bir olgunun sınırına götüren durumlarda gerçekleşir. Görüldüğü gibi, böyle bir tanım çerçevesinde anlaşılması zor görünen hiçbir şey yoktur. Oysa zorluk tanımda, düşünce düzleminde değil, sınır durumların bilgisine ancak bu durumlarda kalarak, yani yaşayarak sahip olunabileceğini bilmektedir. Başka bir deyişle, sınır durumların bilgisi aktarılarak edinilebilecek bir bilgi değildir; ancak kişinin kendi yaşam deneyiminin bir parçası olarak edinilebilir, öğrenilebilir. Eski Yunan’ın tapınağına yazılan “Kendini Bil!” buyruğundaki bilmek-bilgi sözcüğü de nakli, dolaylı ya da aktarılan bilgi değil, kişinin doğrudan kendisinin edindiği bilgi anlamındadır. Sınır durumlara ilişkin olarak şu da söylenebilir; insan bir akıl varlığı (homo sapiens) olduğu kadar duyumsayan, duyguları, tutkuları olan bir varlıktır. Tutku derecesine varan her duygu-duyum onu hazırlayan etkenlere karşı belli bir duyarlılık yaratır ve daha önce farkına varmadan geçtiğimiz pek çok şeyi, inceliği, ayrıntıyı görmemizi, anlamamızı, kendimizi daha iyi tanımamızı sağlayabilir.

2017 yılında, Torino’ya gittiniz ve Pavese’nin son günlerini geçirdiği, ardından da yaşamına son verdiği Otel Roma’daki 346 no’lu odasını görme ve orada Pavese’nin izini sürme şansına sahip oldunuz. Bu nasıl bir deneyimdi, Pavese’ye dair neler buldunuz o küçük otel odasında?

 “Herkes için başkadır bakışı ölümün / … ölüm gelecek, gözlerin olacak gözleri” diye yazmıştı Pavese. Ölmeye yattığı o tek kişilik, küçük yatağının baş ucunda durdum ve onun gözleriyle baktım odaya, dünyaya, yaşama. Benim için de işte o an sonsuzluk ve bir gündü: sonlu-ölümlü yaşamımda ölümsüzlüğü, sonsuzluğu duyumsadığım, kısacık ama çok yoğun, büyüleyici bir andı diyebilirim.

Son olarak gençlerin kitaplarla ilişkisine gelmek istiyorum. Hesse “Bugün pek çok insan görürüz, cıvıl cıvıl yaşam varken kitapları sevmeyi gülünç ve yakışıksız bulur, kitapları sevemeyecek kadar yaşamın kısalığından ve değerliliğinden dem vurur, öte yandan haftada sekiz gün kafeterya müziğini dinleyip dans etmekle pek çok saat harcamaktan geri kalmazlar” diyor. Gençlerle iç içe bir akademisyen olarak, teknolojiyle kuşatılmış günümüz gençliğinin kitaplarla ilişkisini değerlendirir misiniz?

Benim “Estetik” dersimde öğrencilerin zorunlu ders kitabı Pavese’nin günlüğüdür, “Yaşama Uğraşı”dır. Estetiğe ilişkin kuramsal kitaplar varken, bir yazarın günlüğünü okutmak ilk bakışta alışılmadık, yadırgatıcı ya da şaşırtıcı gelebilir. Ancak yine Pavese’nin dediği gibi “Etik değerler, ahlakın özü, gerçeğin ışığı öğretilemez. Her insan kendi içinde yaratmak zorundadır bunları. Bu kavramlar mutlak, zaman ve toplum dışı değerler olduğu için başkalarına iletilemez. Kelimeler bu kavramları ancak ana çizgileriyle dile getirebilirler.” “Estetik nedir?” sorusunun bir yanıtı “sanatın alanındaki güzel-güzelliktir”. Ama “güzel-güzellik nedir?” sorusu, yapısı gereği yanıtsız bir sorudur. Sanatın bilgisi, sanatın alanındaki güzelin-güzelliğin bilgisi öğretilemez, kişiden kişiye ancak “bulaştırılabilir”. Bazı kitaplar bu bulaştırma işini çok güzel yerine getirir, başarır. Öyle ki, bir kez bulaşan bir daha iflah olmayabilir. “Yaşama Uğraşı” da böyle bir kitaptır. Öte yandan tıpkı yazı gibi, yazma eylemi gibi, okuma da her birimizin, kendi yaşam deneyiminin parçası olan bir serüvendir. Dolayısıyla bir başkasına, öğrencilerime verebileceğim hazır okuma listeleri yok, olsa da vermem. Elimizde hazır bir rota, haritayla yapılan ve varılacak yerin belli olduğu yolculuklarda serüven duygusu yoktur. Okuma yolunda düşelim, sendeleyelim, kaybolalım, yanılalım ama iyisiyle kötüsüyle, yanlışıyla doğrusuyla bizim serüvenimiz, kendimize ait bir serüven, yolculuk olsun isterim. Genç arkadaşlara, öğrencilere bu serüvenin tadını bir kez bulaştırabilirsem (teknolojiye, göz alıcı, çoğu zaman göz boyayıcı dijital dünyaya rağmen) onların da iflah olmayacağını sanıyorum ya da umut ediyorum diyebilirim.

Pavese’de Yaratmak, Şiir ve Aşk: Katık Edilen Acı İle

Kendimizden başlıyoruz elbette. Kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İlk okuruyuz kendimizin belki ama son olmayalım istiyoruz. Yazarken kendi kendimize konuştuklarımızın nihai sahibi ise Pavese’nin sözünü ettiği o kalabalık. Yazmayı bir zevk olarak anıyor burada, o cümlede. Yazmak her zaman zevk mi? Benim için öyle mi? Şu anda bu satırların okuru olarak size soruyorum: Sizin için öyle …

Pavese’de Yaratmak, Şiir ve Aşk: Katık Edilen Acı İle Read More »

Demir Özlü Anlatılarında Varoluşsal Döngü

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 2

 Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

“1950 Kuşağı” entelektüel arka planı olan bir kuşaktır. Ülkenin gerçeğine bakıp/yorumlarken, dünyada olup bitenler de ilgilendirir onları.

Öte yandan kent gerçeği/kentte yaşamak onların birey olma durumlarını etkileyen/öne çıkarak bu konuda düşünmelerine neden olan bir olgudur. 1950’ler Türkiyesinin kentleşme/gecekondulaşma/göç süreçleri…

Siyaset de buna göre el değiştirmiştir. Köylüleşme kabına sığmamaktadır. Çünkü ülkenin henüz oluşturamadığı toprak reformu, tarım politikaları onları üretimsiz ve işsiz/mesleksiz kılmaktadır.

Aslında Marshall Yardımı/ NATO, ülkenin toplumsal dokusuna müdahale adımıdır. Kırsal kalkınmanın önünü kesmek için atılan birçok adımdan biri, Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Çünkü buralarda yalnızca köy öğretmeni yetiştirilmemekte; adeta ülkenin köylülüğünü uyandırma, üretime katma, eğitme politikaları da amaçlanmaktadır. Evet bu bir temel eğitim hamlesidir.

Bunun yerine getirilen imam hatiplerle yoksul/alt kesimin çocukları dinsel eğitime odaklandırılarak muhafazakâr bir doku yaratmak amaçlanmıştır. Ki, bu doku bugüne değin sürgün vermiştir.

Ülkenin sosyolojik yapısındaki bu yönlendirici değişim siyasetin inşasıyla da biçimlendirilmiştir. İlk hamle, çok partili sistem; 1960 askeri müdahalesiyle biçimlendirilir. “12 Mart 1971” ise fazla özgürlüklere müdahaledir. “12 Eylül 1980” darbesine gelince, yarım kalanı tamamlayarak ülkenin, Batı ve ABD’nin Ortadoğu politikaları/hayalleri için adeta “tanzim” edilmesidir.

Evet, Türkiye bir tür “taşeron” ülke durumuna getirilmiştir.

Bu perspektifi çizme nedenim; eğer “1950 Kuşağı” edebiyatçılarının oluşumu ve sürdürülen yazınsal birikimini anlamak istiyorsak; bu süreçleri bilmemiz, anlamamız gerekir. Çünkü “1940 Kuşağı”ndan daha çok “1950 Kuşağı” modern edebiyatımızın kuruluşunu/yönelimlerini etkilemiştir. İtirazları olan bir kuşaktır bu kuşak. Yüzü “yeni”ye dönük, ülkenin ve dünyanın gidişatını izleyen 1930 doğumlular, o dönemin gençleridir.

Unutmayalım Sait Faik Abasıyanık, başlı başına bir ekol/okuldur, kurucu yazardır bu anlamda.

İşte “1950 Kuşağı” içinde Demir Özlü’nün edebiyatı bu süreçlerde filiz vermiş; yaşam/yapıt/ı ekseninde kendi yazınsal varoluş döngüsünü yaratmıştır.

Neler vardır burada?

Bunları da dilerseniz yapıtlarının ve yaşama izleklerinin kronolojik sırasıyla görelim:

Bu bağlamda Özlü’nün anlatı dünyasının ilk evresinde şu yapıtları çıkar karşımıza:

* Bunaltı (1958)

* Soluma (1963)

* Boğuntulu Sokaklar (1966)

İkinci evresinde:* Öteki Günler Gibi Bir Gün (1974)

* Aşk ve Poster (1980)

* Bir Uzun Sonbahar (1976)

* Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları (1979)

Bir bakıma ara dönemdir bu. Ardından sürgünlük dönemi ürünleri uç verir. Bunu da tematik olarak üç eksende değerlendirmek gerekir:

* öyküler/romanlar

* anlatılar/denemeler

* günceler

Özlü’nün edebiyatımızda “yenilikçiler” olarak adlandırdığımız “1950 Kuşağı” yazarlarından biri olması, yeni edebiyatın kuruluşunda dil/anlatım, yapı ve izlek çeşitliliği açısından farklı bir ses olması dikkate değer bir olgudur. Özlü, Türkçe’nin düzyazıdaki kullanım olanaklarını zenginleştirmiştir. Aynı zamanda edebî duyarlılığı/bilinci farklı yerlere/mekânlara taşıyarak yeni duyarlılık alanları açmıştır edebi anlatıya.

Ondaki kurgunun “ben” eksenli olması, bireyin varoluşsal sorunlarına değinmesi de bir anlatım tutumundan kaynaklanır. Öyle ki; zaman zaman “ben”le “öteki ben”in buluşup ayrıştığı yerleri/durumları anlatısının hem konusal/izleksel, hem de anlatım biçiminin belirleyici öğesi olarak öne alır.

Bu anlamda İthaka’ya Yolculuk özgün bir anlatısı olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Yerdeşliği, mekân duygusunu; kopuş ve bağlanışları önceler anlatısında Özlü. Ama anlattığı bireyin öyküsünde zaman yansımalarını da buluruz.

* anlatılan zaman

* geçen zaman

* yaşanan zaman

* unutulan zaman

* sığınılan zaman

*düşlenen zaman olarak karşımıza çıkar her biri bu anlatısında.

Yerdeşlik, anlatıcının bilincinde bir çıkış noktasıdır. Çünkü o, bir anlatıcı olarak, artık kronolojik öykünün (anlatının) uzağındadır.

Parçalanan, yabanlaşan bir dünyanın diliyle konuşmaktadır.

Yarattığı (zamanın) bellek havuzlarında gezinir adeta.

Anlatıcı orada hatırlayan, sorgulayandır. Ama neyin/nasıl yaşandığına bakarken; bir geminin palamarıyla bağlandığı yeri/kıyıyı da görmezden gelmez. Oradaki haline/durumuna da sık sık döner.

Onu, İthaka’da yolcu kılanlara oradan bakar, hatırlar, karşılaştırır, öfkelenir, yer yer de hüzünlenir.

* gezgin ruh / bakış

* ülkeden kopuş / varış

* anlatım biçimi

* yolculuk anlatımı / romanı

* parçalanan / anlatım è yer/zaman/kişi/olay örgüsü

* günümüz dünyasında iç sürgünlük

* kentler <Helsinborg> Stockholm

* sorularla yol almak

* yolculuk nereye = s.12

* sürükleniş

* hatırlanan geçmiş = Ödemiş- çocukluk

* Stockholm >13

Nasıl Bir Anlatıcı?

Demir Özlü, yazarak, kaybettiklerini elinde/hayatında tutmak isteyen bir anlatıcıdır.

Giden biridir.

Gezgin değildir asla, yolcudur.

Ferit Edgü’ye yazdığı bir mektubunda şunu der:

“Her şeye, yaşadığım her yere aidim.” (*)

Kendisini bir “sürgün” olarak nitelendirmek istemez:
“ ‘Sürgün’… ağır sözcük. Bütün yaşamımız boyunca, orada da burada da sürgündük. Artık ‘gezgin’ olalım. (s.149)

Hep gitmekten yanadır. İç huzursuzluğu, yersizleşme yurtsuzlaşma arzusu onu besler. Hayata oradan bakar; düne, bugüne, hatta geleceğe.

Zira yer/mekan/ özleyiş duygusunu filizlendiren “uzaklaşmak”tır onda.

Bir Beyoğlu Düşü (1985), Berlin’de Sanrı (1987), Kanallar (1991) bu uzaklıkta yazılır. Gelip gelip onu bulan hüzün, bu anlatıların neredeyse ana kahramanıdır.

Evet, bir yanıyla keder/hüzün vardır onda. Yitirilmişlik duygusuyla gelen hatırlayış, kopuş…

Hep uçurumdadır aslında. Kapanmaz yarası vardır. Ve baş edemediği için yazar.

Burada da öne çıkan işte yurtsuzluk/ev/aidiyet arayışı. Kendini gittiği, yaşamını sürdürdüğü yerde “yabancı” olarak hisseder, öyle de tanımlar.

Sürgün, mülteci, göçmen, sığınmacı değildir. Gezgin ve yurtsuz…

Evine gidemeyen biri. Bir “İthaka” yolcusu da diyebiliriz. Hatırlayalım bu addaki romanını:

İthaka’ya Yolculuk (1996). İmlediğimiz gibi öz yaşamsal izler taşıyan bu anlatının dokusu başlı başına Özlü’nün yeryüzü konukluğunun/sürüklenişinin yeni anlatı denemesidir.

Onun bu izleksel yolculuklarının izlerini anlatılarında sürerken, karşımıza şu gerçekliğin çıktığını da gözleriz aslında: Özlü’nün ki tümüyle yurt özlemi değil, yer/mekân/yaşanmışlık özlemidir. İşte bu özlemin katmanları yansır anlatılarına.

Örneğin; bir “sıla hasreti” yoktur onda, ama yitiklik/yitirilmişlik, hatta “kayıp zaman” duygusu baskındır. Bunu da “yaşanan zaman”ın döngüsünden geçerek hatırlar sürekli. Burada yarattığı ise elbette ki kendi zamanıdır.

Uyumsuz, huzursuz bir gezginin otoportresidir işte karşımıza çıkan da. “Kayıp yurt” yoktur onda, bir sürgündeki gibi. İmlediğim gibi, uzaklık duygusuyla arasındaki mesafe onu sürekli gitmek/sürüklenmek eylemine hazırlar. Bu da onun için yazmak eylemi demektir aslında. Ya da yazmak için gitmektedir de diyebiliriz.

Geçmişe dönüşünün izlerinde yer yer “avare göçmen” birinin izlerine rastlarız. Onun bu gezginciliği kimi kez yurt kaçkınlığını yaşayan bir “seküler yurtsuz”u çıkarır karşımıza. Çoğunlukla da bunların penceresinden bakarız anlatılan yere/insana/mekâna, hatta dönülen geçmişe.

Ne/nasıl yaşadığından az buçuk söz etse de gördükleri, algıladıkları, hissettikleri ve hatırladıkları ön plandadır.

Yerinden edilmişlik, başkalarının hayatı, sessiz sürgün/lük, yabancılık, evsizlik, uyum/suzluk, sürgün-göçmen imgelemi kendisine bu süreçte seçtiği konulardır.

Özlü burada kurup yansıttıklarıyla “yurtsuz bir düzyazı dili” kurmaktadır.

Tanımlar Ötesi

Onun anlatıcılığını/anlatılarını tanımların kalıplarına sokarak değil, anlatıp dile getirdiklerinin anlamına bakarak yorumlamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu anlamda tek “bağ”, onu tanımlayan perspektif: “1950 Kuşağı” çıkışlı olması.

Ortak manifestosu olan bir kuşak değildir onlar. Yani ne Dadacılar ne Sürrealistler ne de gerçeküstücüler gibidirler. Bir aradalıkları zamanın ruhu, dönemin edebi duyarlığı, politik söylemiyle ilgilidir.

Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

Sartre, Camus kuşağının yanı sıra Marksizm, yeni dalga sineması, yeni gerçekçilik akımı, yeni roman düşüncesi, varoluşçuluk düşünsel ve yazınsal iklim yaratmada onların ek-etkilenme kaynaklarıdır. Ötede ise önlerinde duran 1940 kuşağı yazarlarının birikimi, hayata bakışları, kendi öznelliklerinden beslenmeleri onlar için apayrı etkilenme/yönelim kaynağıdır…Boyutlanma ve açılım söz konusudur.

(*) Özyurdunda Yabancı Olmak, Demir Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları, 2017, Sel Yay., s. 182, 248 s.

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı

Herkese bir bakışı var ölümün. Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak. Bir ayıba son verir gibi olacak.                                               Cesare Pavese Yaşamın ucuna ya da Hamlet’in sözcükleriyle “o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya”ya, o ölüm denen meçhul ülkeye doğru usulca ilerleyen bir garip yolcuydu Pavese. Ne yapsa uzaklaştıramayacağı, yaltaklanan bir köpekti “ölüm”. “Herkes ölmek için …

Cesare Pavese: Ölümün Nişanlısı Read More »

Kozmik Şaka, Hüzünlü Kahkaha

Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap.

Oğuz Atay, günlüğünün ilk sayfalarında Türkiye’de Tatlı Budala adıyla gösterilmiş olan The Party filminden bahseder: “Bugün, Blake Edwards’ın -baş oyuncu Peter Sellers- “The Party” adlı filmini gördüm. İyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. İlk defa bir komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm.” Kurt Vonnnegut da Ülkesi Olmayan Adam kitabında şöyle der: “Laurel ve Hardy’ye kasıklarım çatlarcasına gülerdim. Orada bir şekilde, korkunç bir trajedi vardı. Bu adamlar bu dünyada yaşayamayacak kadar tatlı insanlardı ve sürekli korkunç bir tehlike ile yüz yüzeydiler.”

Kara ve ince alayın bu iki ustası, aslında kendilerinden bahsetmektedirler. Komediyi trajediden ayrı düşünemeyiz. Fakat mizah, sinizme dönüştüğünde bir yanılsama meydana gelir. Heccav, bıyık altından haince gülerken ya da acımasızca sırıtırken duygularını gizler. Maske düştüğündeyse şifasız bir hüzünle karşılaşırız ya da şöyle desek daha mı doğru olur; şifası mizah olan bir hüzünle. Mesela Jonathan Swift’in tüyler ürpertici ‘Alçakgönüllü Bir Öneri’sinin altında haklı bir öfkenin yanı sıra tarifsiz bir keder de yok mudur? Vonnegut, kendisiyle yapılan bir söyleşide 11 Eylül üzerine sorulan bir soruya; “Bunun gibi hayret verici bir olayda, Dresden’in bombalanması gibi büyük bir olayda şöyle düşünürüm: Tanrım, Vezüv yine patladı!” diye cevap verir. Tipik Vonnegut mizahı. Kimilerinin zalimce bulabilecekleri ironik bir üslup. Ama aynı röportajda şunları söylediğine de şahit oluruz: “Şimdi II. Dünya Savaşı sonunda hissettiklerimi hissediyorum: Benden yapmam beklenen her şeyi yaptım, şimdi eve gidebilir miyim lütfen? Sonra düşünüyorum: İyi de evim hangi cehennemde?” Bu içli ifadeyle sinik tavır çelişkili gibi görünse de birbirini bütünler. Vezüv patlamıştır ve eve dönmek imkânsızdır. Vonnegut’un kahramanları, anlamlandırmaya çalıştıkları bir evrende uzay zaman girdapları içinde oradan oraya anlamsızca savrulup dururlar.

Her şey Dresden’de başlar. Vonnegut’un “İçeriği ve adıyla H. G. Wells’e layık” dediği 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanan Dresden’de. Vonnegut, Amerikan piyadesi olarak savaşa katılmış, Almanlara esir düşmüş; Dresden’de, bombalanan şehirde, bir et deposunda sağ kalmıştır. Şehirde yaklaşık 120 bin kişi ölmüş, insan aklının ürettiği teknoloji, insanlığa akıl almaz bir yıkım getirmiştir. Böyle bir yıkımla baş edebilmek için en güçlü silah mizahtır. Ciddiyetin ve aklın iflas ettiği bu aşamada Vonnegut şakaya sığınır. Olup biten her şeyi korkunç bir şaka olarak görmek ve kabullenmek onun için tek çıkar yol olacaktır.

Dresden’de yaşadıklarını doğrudan anlatmak için henüz vakit vardır. Önce Huxley esintili bir distopya gelir; Otomatik Piyano. Yazarlığına bir distopya ile başlaması anlaşılabilir bir durumdur. Otomasyon üzerine kurulmuş bir ütopyayı ters yüz eder. Sonrasında distopyaya sadece hikâyelerinde geri döner. Harrison Bergeron’da mutlak eşitliğin totaliter bir sisteme dönüştüğü zalim bir dünyayı, Yarın Yarın ve Yarın’da ömrünü uzatmanın bir yolunu bulan insanoğlunun nüfus artışının felaket sonuçlarıyla girdiği mücadeleyi anlatır. Romanları doğrudan distopya olmasa da distopyanın buruk tadı kurguya karışır. Otomatik Piyano’nun üslubu usludur. Olaylar klasik roman şablonuna uygun olarak ilerler. Elbette yazarın baharatlı dili, hınzır mecazları iş başındadır. Dil bir sonraki romanında distopik hâle gelmeye başlayacak, o uslu anlatımın yerini çılgın bir üslup ve zamanda bir oraya bir buraya ışınlanan bir kurgu alacaktır. Bu distopyayla beraber Vonnegut’un makineye karşı savaşı da başlayacaktır. Otomatik Piyano’da makinelerin hâkim olduğu mekanik ‘ütopya’, sınırlarından taşarak insanın çaresizce bir dişlisi olduğu paranoyak makine evren fikrine kadar genişleyecektir. Bu bizi Bergson’un komik tanımına götürür. Bergson’a göre gülme, insanın mekanik olana karşı tepkisidir.

Sonraki romanı Titan’ın Sirenleri’nde “bilimkurgu ile ana akım arasındaki ayrım çizgilerini yok eden hınzırca zekâsı”nı gösterecektir. Türk okuru Vonnegut’un diğer kitaplarıyla çok erken tanışmış olmasına rağmen, 1959’da yazılmış bu roman, dilimize ancak 2018’de çevrilebildi. Hâlbuki Titan’ın Sirenleri bir çekirdek kitap. Yazarımız, sonraki romanlarında işleyeceği, neredeyse takıntı hâline getireceği birçok temayı bu romanında kurcalamaya başlar. Köpeğiyle birlikte bir kronosinklastik infundibulumun (Korono zaman demek, Sinklastik tüm yönlerde aynı tarafa doğru kıvrılan anlamına geliyor, diye açıklar uydurduğu bu Lemvari cümleyi) ortasına dalarak bildiğimiz zamanın ötesine geçen milyoner kâşif Winston Niles Rumfoord, Mezhaba No 5’in Tralfamadorlu sakinlerinin öncüsüdür. (Tralfamadorlular ilk kez bu romanda ortaya çıkarlar fakat Vonnegut onlara asıl şeklini Mezhaba No:5 romanında verecektir.) Tralfamadorlular yakın zamanda seyrettiğimiz Arrival filmindeki uzaylılara benzerler. Ama onlar zamanın içinde yaşanmış ve yaşanacak bütün anları görebilmelerine rağmen Heptapodlar gibi akışa müdahale etmezler. Rumfoord da bütün olacakları bilmesine rağmen sadece kehanette bulunur. Kadere müdahale etmez, edemez. Malaki Constant’ın dünyada başlayan Mars, Merkür ve Satürn’ün uydusu Titan’da devam eden komik ve kederli macerasında Tralfamadorluların kullandığı bir dişli olduğunu sonradan anlayacaktır. Rumfoord aynı zamanda Vonnegut’un Kedi Beşiği romanında icat edeceği Bokonon inancına benzer bir Mesihçiliğin de mucididir. Fakat sonunda her şey gide gide dehşet verici kozmik bir şakaya varır. Daha sonraları Douglas Adams, Stanislaw Lem gibi yazarların da kendi kurgularına dâhil edecekleri bir motiftir bu. Baudrillard’ın “Sakın dünyamız da başka bir dünyada reklam metni olarak kullanılmak için burada olmasın.” İfadesinde karşılığını bulan kozmik şaka fikri bugünün simülasyon teorilerine kadar götürülebilir. Titan’ın Sirenleri’nde Dünya bir reklam metni değil bir yedek parça üretim merkezidir. Onun o insafsız mizahi üslubuna alışkın olan okuru bir kara mizah şöleni bekler bu kitapta.

Vonnegut’ta taşlama ve ağıt sarmaş dolaştır. Şampiyonların Kahvaltısı’nın sonunda “Bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak” süzülen bir damla onun acı hicvine gizlenmiştir.

Sezer Tansuğ ve “Şenlikname Düzeni”

AMENTÜ GEMİSİ NASIL YÜRÜDÜ?

Üniversiteden ayrılması, Şenlikname Düzeni’nin basılması, sinemacılığı ve ülkemizde ilk animasyon filmi olan “Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü”, üçleme olarak tasarlanan bu filmlerden diğer ikisinin; “Bahar Nasıl Tamam Oldu” ve “Ahde Nasıl Vefa Etti” gerçekleşememesi, Ayasofya’da zorlandığı memuriyet kalıpları, Amerika’ya gidişi-dönüşü ve orada aldığı taxidermy eğitimi, İzmir yılları (kısa kesilmiş İzmir havası), İstanbul’da yeniden hocalık, sonrasında yazılan ve yazılamayan kitaplar, makaleler; Adnan Çoker, Süleyman Saim Tekcan, Kemal İskender, Halit Refiğ, Doğan Kuban, Ferit Edgü, Sarkis ve daha birçok isimle kalem kavgaları… Sonunda “Hırçın Sezer”e çıkan adı veya doğru bildiği yolda “gözünü budaktan sakınmayan” öfkesi… Bunların her biri ayrı bir yazı konusu, hatta bir kitabın bölümleri…

 

Türkiye’de “sanat eleştirisi” kavramıyla adeta özdeşleşmiş bir isimdir Sezer Tansuğ. Yirmi yıl önce, 17 Mart 1998’de kaybettiğimiz Sezer Tansuğ, Cumhuriyet döneminde, sanat dünyamıza damgasını vurmuş en sıra dışı karakterlerden biridir. Sanat tarihçisi ve eleştirmen kimliğiyle, yaşarken yazdığı her metin, muhatabı için bir dönüm noktası ya da bir tartışmanın ilk kıvılcımı olmuştur.

 

SEZER TANSUĞ KİMDİR?

1930’da Erzurum’da doğar. Zonguldak’ta başladığı ilköğrenimini Balıkesir’de, orta öğrenimini ise İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamlar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünden 1953’te mezun olur ve 1956’ya kadar aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışır. Doktora tezi olan Şenlikname Düzeni adlı özgün araştırmasını tamamladığı sıralarda, okulda bir arkadaşıyla başlayan tartışmanın hocası Prof. Dr. Mazhar Şevket İpşiroğlu’na intikali ve sonrasında hocasıyla aralarındaki gerilim sebebiyle üniversitedeki görevinden istifa ederek ayrılır. 1958-1960 arasında profesyonel sinema sektöründe çalışır. 1960-1975 yılları arasında Ayasofya Müzesi’nde uzman olarak görev alır. 1964-1965′ de bir yıl süreyle kazandığı bursla Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunur. 1975-1976’da reklam şirketlerinde metin yazarı olarak çalışır. 1977-1981 yılları arasında beş yıl, Dokuz Eylül ve Mimar Sinan Üniversitelerine bağlı Güzel Sanatlar Fakültelerinde öğretim görevlisi olarak çalışır ve 1982 başında Mimar Sinan Üniversitesi, Sinema Televizyon Merkezi öğretim görevliliğinden emekli olur ve çeşitli Avrupa şehirlerini gezer, çağdaş sanatla ilgili gözlem ve incelemelerde bulunur.

 

1955’te başlayan ve giderek yaşamının birincil uğraşısı olan sanat tarihi araştırmaları ve sanat eleştirisini ölümüne kadar bırakmaz. Özellikle 1970’li yıllarda, yazıları ve kitaplarıyla sanat piyasasının oluşumunda ve çağdaş Türk sanatının yönelişlerinde belirleyici isimlerden biri olur. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı için gerçekleştirdiği ve geleneksel kültürümüzün köşe taşı niteliğindeki başyapıtların her birini, çağdaş sanatçıların modern okuma ve yorumlarıyla sunduğu 66 Kare: Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum kitap-sergi projesiyle dikkat çekmiştir.

Kitapları: Şenlikname Düzeni (1961), Fertname (1968), Okname (1973), Resim Klavuzu (1975), Beş Gerçekçi Türk Ressamı (1976), Sanatın Dili (1976), Türkiye’de Sanatın Batılılaşmasında Frenklerin Sözde Katkısı ve Toplumsal Ekonomik Koşulların Gerçek Etkinliği (1976), Sanata Yaklaşım (1976), İnsan ve Sanat (1982), Sürrealizm Sanat Ansiklopedisi (Rene Passeron’dan çeviri, 1982), Karşıtı Aramak (1983), Türk Resminde Yeni Dönem (1988), Çağdaş Türk Sanatı (1986), Resim Sanatının Tarihi (1992), Ressam Halil Paşa (1994), Gelenek Işığında Çağdaş Sanat (1997), Çağdaş Türk Sanatına Temel Yaklaşımlar (1997).

Bu kısa özgeçmişinin ötesinde Sezer Tansuğ adının arkasında, Kurtuluş Savaşı gazisi bir asker çocuğu olarak, Anadolu’nun muhtelif köşelerinde geçen çocukluk döneminden sonra İstanbul’a yerleşmiş; ilk gençlik yıllarından itibaren yaşamının merkezine sanatı koymakla beraber, sonuna kadar yoksulluk ve yalnızlıkla mücadeleyle geçmiş bir ömür vardır. 68 yıl gibi kısa sayılacak bu ömürden geriye, asırlar geçse de unutulmayacak, ihmal edilemeyecek bir miras; binlerce sayfa tutan bir külliyat kalmıştır. Halil Paşa’dan Hoca Ali Rıza’ya, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Yüksel Arslan’a, Melike Abasıyanık Kurtiç’ten Resul Aytemür’e hangi sanatçı hakkında bir araştırmaya girişilse, mutlaka birkaç yazısı, değinisi, kritiği vardır ve o sanatçıyı konumlandırırken Tansuğ’un yazdıkları mutlaka dikkate alınır; Tansuğ’un yargıları öylesine nesnel, soğukkanlı ve keskindir ki ilgisiz kalınamaz… Yazdıklarının birçoğu ses getirmesinin ötesinde acıtıcı da olmuştur. Bu sebeple sevenleri kadar sevmeyenleri de vardır ama çoğu hemen olmasa da zaman içinde hakkını, haklılığını teslim etmişlerdir.

Üniversiteden ayrılması, Şenlikname Düzeni’nin basılması, sinemacılığı ve ülkemizde ilk animasyon filmi olan “Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü”, üçleme olarak tasarlanan bu filmlerden diğer ikisinin; “Bahar Nasıl Tamam Oldu” ve “Ahde Nasıl Vefa Etti” gerçekleşememesi, Ayasofya’da zorlandığı memuriyet kalıpları, Amerika’ya gidişi-dönüşü ve orada aldığı taxidermy eğitimi, İzmir yılları (kısa kesilmiş İzmir havası), İstanbul’da yeniden hocalık, sonrasında yazılan ve yazılamayan kitaplar, makaleler; Adnan Çoker, Süleyman Saim Tekcan, Kemal İskender, Halit Refiğ, Doğan Kuban, Ferit Edgü, Sarkis ve daha birçok isimle kalem kavgaları… Sonunda “Hırçın Sezer”e çıkan adı veya doğru bildiği yolda “gözünü budaktan sakınmayan” öfkesi… Bunların her biri ayrı bir yazı konusu, hatta bir kitabın bölümleri…

 

ŞENLİKNAME DÜZENİ

Şenlikname Düzeni, Sezer Tansug’un, “eşsiz bir belge hazinesi” olarak nitelediği III. Murad Sûrnâmesi / Sûrnâme-i Hümâyun minyatürleri üzerine yaptığı bir incelemedir. Şenlikname Düzeni’nin öyküsünü kendisi giriş metninde biraz örtük biçimde anlatır. 1950’lerin ikinci yarısında 20’li yaşlarda genç bir sanat tarihçisi olarak; “dünya görüşünün, hayata bakışın, tasvir sanatıyla ilişkisini” görmeye ve göstermeye çalışmakta, eser ile arkasındaki hayat ilişkisini birinci dereceden önemseyerek, kendi sanatımıza uygulamak üzere kendi ilkelerimizi, yöntemimizi ve dilimizi aramaktadır.

Sezer Tansuğ’un sanat ve kültür hayatımıza kazandırdığı ilk eseri Şenlikname Düzeni’nin ilk baskısı 1961 yılında “tuhaf bir sürecin sonunda” alelacele basılmış küçük bir cep kitabı boyutundadır. İkinci baskısı uzun bir aradan sonra 1992 yılında, Yapı Kredi Yayınları tarafından renkli ve büyük boy olarak gerçekleştirilir. Şenlikname Düzeni, yine uzun bir aradan sonra 2018’de bu kez ölümünün 20. yılı vesilesiyle, Everest Yayınları tarafından basılır.

 

Şenlikname Düzeni, Batı merkezli görme ve açıklama biçimlerine karşı, imgelerin coğrafi ve kültürel hafızasının izinin sürüldüğünü ve bu anlamda eserin çok önemli olduğunun altını çizmektedir. Batı görsel algısını ortaya koyan tasvirlerin gerilim öğeleri ile beslenen, çatışmacı, zamanı ve mekânı bölen çalışmalar olduğunu, buna karşılık sûrnâmelerdeki tasvirlerin dramatik yapı taşımayan, zamanın akışını belirleyen, bu toprakların imgelerine dair özellikler taşıdığını ortaya koymuştur. Bu tasvirlerdeki eşzamanlılık ve süreklilik ilkelerinin ortaya koyduğu şema sisteminin, sinematografik bir hareket mekanizması açısından incelenmesinin özgün bir sinema dili ve kuramına temel oluşturup oluşturmayacağının da cevabını aramıştır.

Tansuğ, Şenlikname Düzeni’nin girişinde Osmanlı şenliklerinin ve şenlik düzeninin kökenleri hakkında tespitlerde bulunur. Osmanlı şenlikleri bütün olarak ele alındığında, sözü edilen bu kaynaklardan hiçbirine tam olarak benzemediği görülür; ancak şenliklerin çeşitli öğeleri incelendiğinde farklı dönem ve kültürlere ait kaynakların izleri bulunabilir. Bizans eğlenceleri bunlardan biridir. Osmanlı şenliklerinin bazı öğeleri Bizans eğlencelerinde de görülür. Osmanlı şenlikleriyle Bizans eğlenceleri arasındaki en önemli benzerlik, pek çok Osmanlı şenliğinin Atmeydanı’nda, yani eski Bizans hipodromunda yapılmış olmasıdır.

Nakkaş Osman tarafından resimlenen Sûrnâme’nin minyatürlerini yorumlarken ilk hareket noktası, her biri karşılıklı iki sayfaya yerleştirilmiş minyatürlerin kompozisyon şemasının kaynağını bulmaktır. Zira birkaç istisna dışında, elli iki gün ve gece süren geçit törenini betimleyen her minyatür çiftinde aynı şema kullanılmıştır; sol üst tarafta İbrahim Paşa Sarayı, padişah balkonu, ön tarafta örme sütun ve dikilitaş (obelisk) sabittir. Bu sabit şemanın önünde, dönemin meslek grupları sanatlarını icra ederek, elli iki gün boyunca adeta bir film şeridi gibi geçip gitmektedir; yorgancılar, hamamcılar, terziler, kayıkçılar, buhurcular, vs…

Padişah III. Murad’ın, Kanuni Süleyman devrinde bile, sultanların bırakmadıkları aşiret geleneğine yan çizerek, bir imparator edasıyla halkın arasında bir çadıra girmeden, konukları ağırlamak, görüşmek işini bir vezire yükleyip köşk şahnişinine çekilmesi, geçitlerin bir çeşit yarışma havasına bürünmesi gibi olaylar, Bizans şenliklerinin yenilenmiş bir tekrarı düşüncesini uyandırır.

1582 şenliğinin Bizans şenlikleriyle ilişkisi, şenliklerin yapıldığı alan ve genel düzenin benzerliğinden ibaret değildir. Sezer Tansuğ, 1582 şenliğini tasvir eden minyatürlerin kompozisyon yapısıyla, Bizans şenliklerinin görsel tasvirlerinin kompozisyon yapısı arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Sezer Tansuğ tarafından bu şemanın kaynağının çözülmesinin öyküsü de sonucu kadar çarpıcıdır: Bir gün, Sultanahmet Meydanı’nda gezinirken aradığının çok yakınında olduğunu fark eder: Atmeydanı’ndaki Obelisk’in (Dikilitaş) kaidesinin 4. yüzyıl sonuna tarihlenen kabartma resim düzeni karşısında durmaktadır. İmparator, bir töreni izlemekte ve obeliskin dört cephesinde aynı şema tekrarlanmaktadır. Büyük Theodosius döneminde yapılmış ve bir Bizans şenliğini tasvir eden bu kabartmalar, sûrnâme minyatürlerindeki kompozisyon düzeninin adeta bir önceki eşi gibidir. İmparator ve ailesi en yüksekte olmak üzere devlet büyüklerini, kumandanları, halkı ve gösteri yapanları hiyerarşik bir sıralama içinde gösteren kabartmalar gibi Sûrnâme-i Hümâyun minyatürlerinde de her sahnede, neredeyse hiç değişmeyen bir dekor kullanılır. Kabartmalarda olduğu gibi minyatürlerde de padişah, devlet büyükleri ve yabancı konukların üstte, gösteri yapanların ise en altta tasvir edildiği hiyerarşik bir sıralama görülür. Her iki tasvirde de imparator/padişah hep oturur vaziyette betimlenmiş, sadece bir sahnede biri çelenk diğeri para fırlatmak için ayakta görülmektedir. Tansuğ’a göre bu benzerlik Nakkaş Osman’ın, esinlendiği kaynağa bir göndermedir ve daha da ilginci, minyatürlerin birkaçında esin kaynağı olan Obelisk’in görülmesi ve kaidesindeki kabartmalara kadar nakşedilmiş olmasıdır.

Bu araştırmasıyla, Türk Sanat Tarihi’nde bir çığır açan Sezer Tansuğ, bu keşifle yetinerek tezini bu bulgular üzerine inşa etmez. Hocası Prof. Dr. Mazhar Şevket İpşiroğlu’nun muhalefetine rağmen minyatür kompozisyonlarını okumaya, sanatçının iç dünyasını anlamaya çalışır. Çalışmasının bir başka hareket noktası da geleneksel tavır sahibi bir nakkaşın, üçüncü boyut karşısındaki ilgisizliği/istiğnası olur. Sûrnâme-i Hümâyun’un ve Sûrnâme-i Vehbî’nin minyatürlerini inceleyerek, Osmanlı minyatür sanatının zaman içinde geçirdiği evrimi ve gelişimini değerlendirir. Nakkaş Osman’la iki yüz yıl sonraki bir meslektaşı olan Levni’yi karşılaştırır ve fark eder ki, görüneni boyamaya doğru bir yönelim mevcuttur. Nakkaş Osman’ın minyatürlerinde gök “çoğu sahnelerde altın yaldızlı bir zemin olarak ele alınmıştır”, derinlik ve canlılık yoktur. Levni’nin minyatürlerinde ise gök, üzerine yıldızlar serpiştirilmiş koyu bir gecedir. Dolayısıyla Levni, Osman’a göre daha gerçeğe yakın çizmiştir, ancak fazla heyecanlanmamalı, her ikisi de tıpkı 19. asra kadar gelecek bütün meslektaşları gibi “minyatür sanatının şematik niteliklerinin dışına çıkmamıştır.” Zira, şairin, nakkaşın, musikişinasın arkasında, yüzyıllardır çok da değişmeden süregelen bir yaşam düzeni vardır. Hepsi “doğanın çatışma öğelerini aramadan, oluşa onun aracısız bir parçası olarak” katılmakta, bu noktada “kesin bir birey çabası ile onu aşmayı” deneyen Batılı meslektaşlarından ayrılmaktadırlar. Bu yüzden minyatürlerde her şey gibi gökler de perspektiften bilinçli olarak mahrum bırakılmıştır; nakkaşın kabiliyetsizliğinden değildir bu, Allah’ın yarattığının bir benzeri olmasın diyedir…

Şenlikname Düzeni, Surnâme’deki kompozisyon tekniğinin Batı kaynaklı ilkelerle değerlendirilemeyeceğini ve yargılanamayacağını ancak özgünlükleriyle evrensel sanata önemli bir katkı olduğunu da gösterir. Tansuğ’a göre minyatürlerde ele alınan temalar, zaman ve mekân bütünlüğüne ilişkin değerlerle farklı ve yeni bir sisteme kavuşurlar. Eşzamanlılık ve süreklilik ilkeleri, birbirini çeşitlenerek izleyen aynı şema sistemi içinde toplanır. Tansuğ, ayrıca bu sistemin sinematografik bir hareket mekanizması açısından incelenerek özgün bir sinema dili ve kuramına temel oluşturup oluşturamayacağını sorgular ve bu bağlamda M. Şevket İpşiroğlu ile Sabahattin Eyüboğlu’nun III. Murad Surnâme’si üzerine yaptıkları belgesel filmi eleştirir. Filmin sûrnâmedeki görsel sistemi algılayamadığı için yapay bir bütünlemeye zorlandığını ve kurgu özentisine düştüğünü söyler.

Sezer Tansuğ, ayrıca Osmanlı literatüründe bir edebî tür olarak gelişen sûrnâmeleri, Anadolu düğünlerinde gelen hediyelerle, hediye getirenlerin adlarının yazıldığı kayıt defteri tutma geleneğine de bağlar: “Düğün şenliklerini ele alan yazmalara Osmanlılardan başka çevrelerde rastlanmaz. Bu yazmaların Türk göçebe geleneklerine kadar uzandığını ve daha sonraları yerleşik koşullarda da yeri olan düğün kayıt defterlerine bağlı olduğunu tahmin ediyorum. Sûrnâme metninde her bölüm sonunda, padişaha verilen hediyelerin özenle belirtilmiş olması da bunun bir kanıtıdır. Bu durum halk ve saray kültürü arasındaki bağlantılara işaret etmesi bakımından da dikkat çekicidir. Anadolu düğünlerine ait bu kayıt tutma geleneğinin, gösterişli saray şenliklerinin doğasına uygun bir biçimde genişleyip zenginleştiği ve dönemin edebî formlarının da etkisiyle yeni bir tür haline geldiği söylenebilir…

1958’de Hocası Mazhar Şevket İpşiroğlu ile tartışarak üniversiteden istifa ettiğinde, doktora tezi olarak sunulmuş olan Şenlikname Düzeni, henüz savunulmamış ve dolayısıyla resmiyet kazanmamış bir çalışmadır. Bir süre sonra Hoca’nın kendisini devre dışı bırakarak, tezi sahiplenerek bir başka öğrencisine verdiği ve savunmaya onun girmesini istediği haberi gelir. Bunun üzerine bir an önce kendi adıyla yayımlanması için elindeki nüshayı Elif Kitabevi sahibi Arslan Kaynardağ’a emanet eder. Birkaç gün sonra Kaynardağ’ın hiçbir şey yapmadığını ve kendisini oyaladığını fark edince de dosyayı zorla alarak bir akşam Memet Fuat’a götürür. Memet Fuat o sırada De Yayınları’nın başındadır ve Tansuğ’un da zaman zaman sanat kritikleri yazdığı Yeni Dergi’yi yönetmektedir. Durumun vahametini öğrenen Memet Fuat, 4-5 gün gibi bir sürede kitabı hazırlayıp, bastırarak piyasaya verilmesini sağlar ve böylelikle tez için duyurulan savunma iptal olur. Bu gerilimli süreç ve Tansuğ’un sonraki yıllardaki tavrı sebebiyle, İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere akademik çevreler, sanat tarihimizde çığır açıcı bir çalışma olan Şenlikname Düzeni’ne “kör ve sağır” kalmayı tercih eder.

 

CEMAL KAFADAR VE SEZER TANSUĞ’UN SORUSU

Akademik çevrelerin ilgisiz kalmayı tercih ettiği Şenlikname Düzeni, başka birçok okur gibi o günlerde ilk gençlik yıllarını süren “delikanlı” Cemal Kafadar’ı da etkilemiştir. Bugün Harward Üniversitesi hocalarından olan ünlü tarihçi Prof. Dr. Cemal Kafadar, Şenlikname Düzeni’ninden nasıl etkilendiğini birkaç konuşmasında anlatır: “… Bu çerçevede, beni en çok etkileyen kitaplardan birisi Sezer Tansuğ’un Şenlikname Düzeni adlı kitabı olmuştur. Kemal Tahir gibi, Sezer Tansuğ Türkiye’nin kendine has entelektüellerindendir. Bir sanat tarihçisidir. Ben hiç tanımadım, ama geçimsiz biriymiş, kavgacıymış. Metin Erksan, mesela bunun sinemadan bir örneği. Şenlikname Düzeni küçücük bir kitap ve temel bir soru soruyordu. Bazı Osmanlı şehzadelerinin sünnet düğünü şenliklerini anlatan sûrnâmeler vardır, malum. Tansuğ kitabında, Nakkaş Osman’ın 1582 düğününe ait sûrnâmesi ile Levni’nin 1720 Sûrnâmesi’ni ele alıyor. Mesela, 1582 Sûrnâmesi’nde hep aynı yerde, Atmeydanı’nda (Sultanahmet) günlerce esnaf geçidi yapılır, arada da eğlendirici şovlar akrobatlar cambazlar falan çıkar. İki ay boyunca şehir, büyük bir panayır gibi, Osmanlı endüstri fuarı gibi bu şenliği yaşar. Minyatürcü de her günü ayrı ayrı çizer. Bunun yazılı anlatıları var bir sürü, sonradan onlardan da okudum. Neyse, bir gün arka planda çınar ağaçları var, bir gün, diyelim, erik ağacı, bir gün başkası.  Bunun gibi sabit olmasını bekleyeceğimiz birçok unsur, sayfadan sayfaya değişmiş olarak çıkar karşımıza.  Şimdi Tansuğ’un benim çok kıymetli bulduğum sorusu şuydu: Bunun mantığı nedir, bu niye böyle? Ve Osman’dan Levni’ye temsil anlayışı farklılıkları nedir, nasıl açıklamalı?  Oryantalist bir kafayla yaklaşarak, “İşte Şarklı kafası, süsle de nasıl süslersen süsle” gibi işkembe-i kübradan ve tabii tepeden atmayacaksak bunun bir cevabı olmalıydı. O dönemde, elbette oryantalizm gibi bir tartışma yok. Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Sezer Tansuğ gibi isimler oryantalizm lafı çıkmadan post-oryantalisttiler bana kalırsa. Bu isimlere hayranım ben. İkinci Yenicilerin bir kısmını da bu pozisyonda sayabiliriz. Sezer Bey’in sorusu buydu. Harika bir soru, ben vuruldum bu soruya. O kendine göre, Tanpınarca ifade edeyim, çünkü öyle anlamıştım ilk okumamda, daha organik ya da bütünlüklü bir dünyanın, insanının zamanı ve mekânı içinden yaşamasının yansıtılması gibi bir cevap veriyordu ve Levni’de çatışmaların belirdiği bir geçiş üslubu görüyordu. İlginç bir cevap, en azından düşündürücü, hâlâ beni düşündürüyor. Şu anda aynı derecede ikna edici gelmemekle birlikte, beni halen düşündürür. Ama asıl beni saran, sorusu ve onu cevaplandırma yolunda okurunu da yanına kattığı zihin macerası olmuştu, ‘rasyonel-irrasyonel’, ‘ileri-geri’ gibi hazır kategorilerle tepeden yargılayacağına Osmanlı sanatçılarını, entelektüellerini ciddiye alıyor, o dünyayı kendi kaynaklarından ve kendini ifade etme yöntemlerinden yola çıkarak anlamaya çalışıyordu.  Ve bu çabaya değeceğini gösterecek nitelikli bir iş yapıyordu. İşte o günlerde bu tür okumalar yapıyordum ve bunların bende uyandırdığı sorular heyecanlandırıyordu beni. Sosyal bilim merakım vardı. Sosyal bilimlerin ‘Türk toplum yapısı nedir, nereden nereye evrilmiştir?’ sorularını da beğeniyordum ama o sorulara, bu tür somut malzemeye yakından bakmadan cevap veremeyeceğimi düşünmeye başladım. Dünyayı anlamak açısından, küçük ayrıntıların, sıkıcı denilen şeylerin, insanların gündelik basit uğraşlarının kıymeti gittikçe gözümde artmaya başladı. Bunu yine marangoz örneği üzerinden anlatabilirim.

Ben bir esnaf çocuğuyum. Rami’de yan yana küçük dükkânların içinde geçti çocukluğum. Babamın perspektifinden, tezgâhtar da aynen meslek erbabı sayılır, iyisi vardır, kötüsü vardır, çıraklığı vardır, ustalığı vardır. Ben de zanaatkârları izlemeye bayılırdım o dönemde, en çok da marangozu… Marangoz ne yapıyor, bir tahta parçası olarak gül ağacını alıyor, ondan ne yapabileceğini düşünmeye başlıyor. Onun kafasında, zihninde o tahta parçası masa, dolap, hepimizin beğeneceği tasarımlı bir mobilya biçimine dönüşüyor. Marangoz, yani bir yaratım sürecine giriyor. Sadece mobilyaya bakınca insan onun ilkel aşamasını küçümseyebilir, ya da onunla ilgilenmeyebilir tabii, bu biraz da meşrep meselesi. Zen ustası olsan, belki bütün bu aşamaları bir anda düşünüp bir hamleyle anlatabilirsin, ama çoğumuz için zahmetli bir iş, yalnız zahmetin kendisi de değerli. Sezer Tansuğ ve o tür sanat tarihi okumalarının etkisi oldu.

Birbirini değilleyen şeyler değiller, alet kutusunun içinde ikisi de duruyor. Yorumlama ve anlama konusunda tabii ki birbirlerini değilleyen yaklaşımlar olacaktır. Örneğin, Sezer Tansuğ’un yaptığı, o yıllarda, tarihçiler arasında yaygın bir anlama tavrı değildi. Anlamaya çalıştığı insanları kendi anlam dünyalarının içinden anlamaktan bahsediyorum. Sezer Bey’in derdi buydu.

Tansuğ’un yaptığı, tarihin yeniden inşasıydı bir anlamda. O yıllarda (1961) tarihçilikte bu hâkim tavır değildi, hele Osmanlı ve Doğu toplumlarına bakışta. Her hâlükârda, dünya tarihçiliğinde önde giden ve Osmanlı tarihi çalışmalarına da etki yapmaya başlayan Annales Okulu’nun en niceliksel-yapısal dönemiydi. “Anlama,” iyi antropolojinin tarihçilere ciddi etki etmeye başladığı yetmişli yılların bir meyvesi. Üzerinde çalıştığın dönemlerin, insanların, toplumların kendi anlam dünyalarını da kurarak anlama çabası, bu anlamda çok yeni. Natalie Zemon Davis’i buna örnek vereceğim. O ve onun gibiler hakikaten çığır açtılar. Daha önce bu derdi taşıyan kimse yok muydu? Böyle tarihçiler elbette vardı; ama mesleğe damgasını vuran şey, bu değildi. Almanlarda 19. yüzyıl sonunda Rankeciliğe tepki olarak çıkan kültür- bilim tavrı vardı. O tavrı savunan Rumen Nicolae Iorga tarihçiydi. Bugünden geriye bakınca, onların bilhassa antropoloji ve etnografi tarafı çok zayıf. Nicolae Iorga’nın beş ciltlik Osmanlı İmparatorluğu Tarihi kitabında bir bölüm, köy toplumunun içinden kurulmaya çalışılır. 1930’larda ziraat bakanlığı yaptığı için, Balkan modernleşmesinin en temel problematiklerinden tarım ekonomisi ve tarım reformuna kafa yoruyor Iorga. Bu köy toplumu bölümü çok hoştur. Bugünün sosyoloji formasyonuyla Iorga nasıl yorumlanır, çok merak ediyorum aslında. Bu çaba, 70’lerden itibaren antropolojinin tarihe kattıklarının yanında çok ilkel, en azından naif kalıyor tabii. Sadece tarih için değil, tüm sosyal bilimler için antropoloji, 20. yüzyılın ikinci yarısının çok büyük bir entelektüel girdisi, kazanımı olmuştur. Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken’in önsözünde değinmiştim buna. Türkiye’de sosyolojinin kendisinde sorun yoktu ama sosyolojinin antropoloji ayağının olmaması büyük eksiklik yaratıyordu. Adını bile duymazdık. O yüzden bölümü de yoktu. Türkiye’de antropologlar hâlâ sosyoloji içinde var olabiliyorlar. Sosyoloji de artık evriliyor, 60’lardaki gibi değil artık, antropoloji de o yıllardaki gibi değil. O günlerin kitaplarına ara sıra bakarım. Osmanlı sosyal düzeni ve Osmanlılarda toplum yapısını ele alan kitaplara… Kendi toplumlarına çok mesafeli eserlerdir. Bilim insanı olarak ilişkilerini kastediyorum, yoksa yazar kendi kökeni ve ailesi itibarıyla çok yakın olabilir. Antropolojinin bu noktada çok büyük katkısı oldu. Tarihçi ve sosyologların yaklaşımları açısından Türkiye’de bu etki çok gecikti. Şablonlar tarihçilikte çok güçlü olduğu için, bu durumun tarihçinin sosyal itibarına çok zararı oldu. Genelde insanlar tarihçiliği veri hamalı olarak gördüler. Tarihçiler bunu aşmak için çok az çaba içinde oldular. Geriye doğru tek tek baktığınızda, kâğıt üstünde hamal gibi görünen tarihçilerin pırıltılı yanlarını görüyorsunuz. Burada kurumsal gelenekler, entelektüel bağlam çok önemli…” (Modus Operandi, sayı: 1, 2016)

Süheyl Ünver: Hem Âlim Hem Sanatkâr

“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık da Müslüman İstanbulluyum” diyen Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver aramızdan ayrılalı 33 yıl olmuş…

 

Ömrünü tıp, sanat ve kültür tarihimize adamış, akıl almaz bir çalışkanlıkta, sıra dışı bir kültür adamı olan Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (17 Şubat 1898 – 14 Şubat 1986), aramızdan ayrılalı 33 yıl olmuş. Süheyl Ünver, kültür ve sanat tarihimizle az-çok ilgili hemen herkesin muhakkak, birkaç eserinden yararlandığı, dünümüzü bugüne bağlayan müstesna bir şahsiyettir. 88 yıllık ömrünün fasılasız 75 yılını hekimliğinin yanı sıra; okumak, yazmak, araştırmak, ders vermek, resim yapmak, tezhip çalışmak, sohbet etmek ve arşiv oluşturmakla geçiren Ünver’den geriye öyle bir miras kalmıştır ki; bir insan ömrüne bunca emek ve ürün nasıl sığar, diye düşündürür… İki bine yakın yayınlanmış eserinin -kitap, makale, risale, gazete yazıları- özetleriyle dökümünü, müstakil bir kitap olarak yayımlanmıştır.

Bu 2 bin kadar yayın dışında Süheyl Ünver külliyatının asıl önemli damarı, sayısının 3 bin civarında olduğu sanılan defterleridir. Bu defterlerden bin 150’si Süleymaniye Kütüphanesi’ne sağlığında kendisi tarafından vakfedilmiştir. Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü ve 12 Eylül sonrası üyeliğinden çıkarıldığı Türk Tarih Kurumu’nda yine yüzlerce defterin yanı sıra muhtelif konularda yüzlerce dosyadan oluşan geniş arşivler bulunmakta, koleksiyonun sanat konularına dair önemli bir kısmı ve 400 kadar defteri de halen ailesindedir. Dolayısıyla bu toprakların kültürü, tarihi ve sanatına dair, herhangi bir konuda çalışacakların, Ünver’in o konudaki çalışmalarını görmek için Süleymaniye Kütüphanesi’nden başlayarak, mutlaka bakması gerekir.

Süheyl Ünver’in çalışmalarını, daha sağlığında hafife alan, küçümseyenler; araştırma ve yayınlarını sahiplenmeye çalışanlar; kıskançlıkla ona zarar vermek isteyenler (ki bunlar arasında başarılı olanlar da vardır, emekliliğini takip eden günlerde, üniversitede odasındaki arşivinin büyük bölümü Seka’da kâğıt hamuruna dönüştürülmüştür) olduğu gibi konjoktüre uygun olarak son yıllarda giderek çoğalan bir “şeyh” yaratma çabası da vardır. Süheyl Ünver, tanıyanların büyük çoğunluğunun hemfikir olduğu gibi bir “insan-ı kâmil”, yani olgun bir insandır ama “şeyh” olacak olsaydı bunu kendi isterdi ve bugünkü potansiyel kadar olmasa da o günlerde de yeteri kadar rağbet görürdü, sanıyorum. Çalışmalarına dair söylenenleri ise sadece kıskançlıkla açıklayamasak da “meyve veren ağaç taşlanır” deyip, geçelim… Detayını meraklıları nasılsa arar, bulur…

 

Hem âlim hem sanatkâr
Sultan II. Abdülhamid döneminin Posta ve Telgraf Nezareti İstanbul müdürlerinden Tırnovalı Mustafa Enver Bey ile ünlü hattatlardan Mehmed Şevki Efendi’nin kızı Safiye Rukiye Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya gelen Süheyl Ünver, 1915’te girdiği Mekteb-i Tıbbiye’den 1920’de mezun olur. Haseki hastanelerinde hekimlik yaptığı yıllarda Dr. Âkil Muhtar Özden’in asistanlığını üstlenir. 1927-1929 arasında Paris’te Fransız Prof. Marcel Labbé’nin yanında ihtisasını tamamlar. 1927’de Paris’teki ihtisas günlerinde, hekimlik çalışmalarının yanı sıra Biblotheque National’de Şark yazmaları bölümünde, Türk–İslâm tıbbına ait yazma kitapları incelerken, bir taraftan da aynı kütüphanede bulunan eserlerden, Türk süslemesinin nadide örnekleri olan tezhip ve minyatürleri kendisi için istinsah eder, kopyalarını çıkarır.

1930’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde akademik hayata başlar ve ülkemizde ilk kez sistemli ‘tıp tarihi’ derslerinin verilmesine öncülük eder. 1933’te Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü’nün kuruculuğunu üstlenir ve enstitü çatısı altında, muazzam bir kütüphane, arşiv ve müze oluşturur. Türk-İslâm tıp tarihi araştırmalarına yönelik ilmî makalelerin yayınlandığı Türk Tıp Tarihi Arkivi dergisini (1935-1943; 22 sayı) çıkarır, Türk-İslâm tıbbına ilişkin temel kaynakların tercüme edilmesini sağlar. 1939’da profesör, 1954’te ordinaryüs profesörlüğe yükselir. Tıp Fakültesi ve Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki görevinin yanı sıra, 1936’dan 1955’e kadar aralıksız 19 yıl, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türk süslemesi, tezhib ve minyatür öğretmenliği yapar. 1967’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçer ve bu kez burada yeni bir enstitü meydana getirir ve “Tıp tarihi” derslerinin yanı sıra verdiği “Türk süslemesi” seminerlerini vefatına kadar burada sürdürür.

Süheyl Ünver, aile ocağında, dedesi hattat Mehmed Şevki Efendi’nin konağında ateşlenen sanat aşkını, tıp tahsili sırasında devam ettiği Medresetü’l Hattatin’de geliştirir. 1916-1923 yılları arasında, dönemin ünlü hattatlarını, tezhib ve ebru ustalarını tanır. Yeniköylü Nuri Bey’den tezhip, Necmeddin Okyay’dan ebru dersleri alır, eniştesi hattat Hasan Rıza Efendi’den de sülüs ve nesih yazı meşk eder. Yine bu yıllarda, ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey’in öğrencisi olur, karakalem ve suluboya resim yapmayı öğrenir. Gençlik yıllarında, dönemin ileri gelen mutasavvıflarından Balıkesirli Abdülaziz Mecdi [Tolun] Efendi’nin sohbetlerine katılır.

 

“Kaybolan İstanbul”un iki ressamı
Türk resim tarihinin büyük ustalarından Hoca Ali Rıza Bey (1864-1930), devrinin yaşayışını ve eski eserleri inanılmaz derecede seven ve bu sevgiye tabiat güzelliklerini katmaktan hoşlanan usta bir ressamdır. Süheyl Ünver, Hoca Ali Rıza Bey ile tanıştığında 18 yaşındadır. Birlikte çıktıkları İstanbul gezileri ve resim çalışmaları hocasının ölümüne kadar sürer. Ünver’in üslûbu, hiçbir zaman hocasının estetik ve sanat düzeyine erişememiş olsa da aynı duyarlılıkla, eski İstanbul’u kayda geçirmeye ısrarla devam eder.

Daha çok kendi başına yaptığı şehir gezmelerini 1960’lardan sonra öğrencileriyle birlikte, şehrin tarihi mekânlarını yerinde tespit arzusuyla sürdürür. Bu gezilerde gözüne hoş gelen, resmetmeye değer bulduğu hiçbir köşeyi atlamak istemez; hemen civardan temin edilen bir sandalye ve bir bardak su ile “kırkambar çantası”nda her an hazır olan kâğıt, kalem, suluboya kutusu ve fırçasıyla resme başlar. Bir taraftan da kendisini izleyen öğrencilerine, o mekân hakkında değerli bilgiler aktarır.

“Bilim her şeyi bilmek değildir, bilim neyi nerede bulacağını bilmektir” diyen ve her zaman şifahi bir toplum oluşumuzdan şikâyet eden Ünver, karşılaştığı her şeyi yazı ve resim ile tespit etmeye çalışmıştır. Hafızaya güvenilmesine kızar ve bir yazısında bu şikâyetini şöyle dillendirir: “Zamanında Kanunî’nin Süleymaniye Camii’ni açmaya geldiğini elbette görenlerimiz vardı… Bir köşeye bu intibalarını kaydetselerdi ve bir defterin yaprağında bugünü bulsaydık, fena mı olurdu? Ben bu geçmiş kişilere, ellerinde olan imkânları kullanmayan insanlara küskünüm…”

Hakkında monografik bir eser kaleme alan Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar, Ünver’in kişiliğini şu cümlelerle özetler: “Türk kültür bereketinin bu topraklardaki bekasına sönmeyen bir imanla bağlı, bu imanla eser üzerine eser vermiş olan Ünver, müktesebatının aydınlığında, müstesna bir terkiptir. Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim damarlarını başarıyla bir terkibe dönüştürmesinin ifadesi, kendisini setretmiş bir İslâm mutasavvıfı olmasıdır. Gönlünü aklıyla birleştirmesi en belirgin çizgilerini tasavvufi şiirlerinde, tezhip, minyatür ve suluboya resimleriyle dışarıya aksettirirken, ilim ve sanat eserlerine taşıdığı gönül ve akıl birlikteliğini de İstanbul efendiliğiyle temsil etmiştir.”

“Ben 1500 yıllık İstanbulluyum. 1000 yıllık Hristiyan, 500 yıllık da Müslüman İstanbulluyum” diyen Ünver, doğumu, yetişmesi, aldığı kültür ve nihayet ölümü ile kavuştuğu toprakla da İstanbulludur. Onu has bir İstanbullu yapan gerçek, bu şehrin pitoresklerini yakalamak isteğiyle açıldığı İstanbul’a dair, sadece kalemiyle değil, fırçasının ucundan dökülen, bugün ruhunu yitirmiş mekânlar ya da her biri birer masal mekânına dönüşmüş İstanbul köşeleridir.

Yukarıda da değindiğim gibi muhtelif kurumlara dağılmış mirasının dijital olarak dahi olsa bir çatı altında toplanması ve ulaşılır kılınması kültür hayatımıza yapılabilecek büyük bir katkı olacaktır.

Hâsılı bu toprakların benzerini bir daha zor göreceği, Ünver Hoca’yı, saygı ve sevgiyle anıyorum…

*Gülbün Mastera Arşivi

 

Ünver hakkında daha fazla bilgi için bakınız:

* İsmail Kara (haz.), A. Süheyl Ünver’in İstanbul’u, İstanbul: Büyükşehir Belediyesi, 1996.

* Gülbün Mesara, Aykut Kazancıgil, Ahmet Güner Sayar (haz.), A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, İstanbul: İşaret Yayınları, 1998.

* Ahmet Güner Sayar, A. Süheyl Ünver, Hayatı-Şahsiyeti ve Eserleri, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2004.

* Ömer Faruk Şerifoğlu (haz.), Süheyl Ünver, İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2017.

Hayy’dan Robinson’a Kendini Bulmak Serüveni

Hayy’ın Kendini Bulduğu Ada

 

  1. yüzyılda Doğu dünyasında alegorik hikâye geleneği revaçtadır. Felsefi tartışmaların, yabancı tercüme eserlerin, gayri müslim filozofların, Harran Süryani geleneğinin ve en önemlisi Endülüs filozoflarının düşünce dünyasına getirdikleri dinamizm, Doğu için bir erken Rönesans niteliğindedir. Doğu’nun kendine has ‘ilimleri birbirinden ayırmama’ anlayışı nedeniyle felsefede görülen bu dinamizm kısa süre sonra edebi anlatıları da içine çekmiş ve felsefe içerikli edebi formlar ortaya çıkmıştır.

 

Böyle bir dönemde kaleme alınmış olan Hay bin Yakzan, hikâye türünde felsefi roman örneğini teşkil eder. Sistematik felsefe öğretilerinin edebi formda ele alınışı ve yazılışı geleneği, Doğu anlatı geleneğinde felsefi öğretilerin sembolik bir dille ifade edilerek daha iyi kavranmasını temin maksatlı yazılmışlardır.

 

Bu türden eserlerin ortak yanı felsefi aydınlanma öğretisine dayanmalarıdır. Felsefenin niçinleri sorguladığı noktada düşünce fizik ötesine yani metafiziğe uzanır. Böyle bir gayenin ürünü olan ve felsefe tarihinin en önemli romanlarından birisi kabul edilen Hay bin Yakzan’da, doğada yalnız başına büyüyen bir kişinin kendi kendini nasıl eğittiği hangi düşünsel süreçlerden geçtiği hikâye edilir. Söz konusu düşünsel süreçler insanlığın geçirmiş olduğu düşünsel süreçlerin adeta bir modellemesi gibidir.

Bir insanın çevresel etkiler olmaksızın kendi yetileri, aklı ve sezgileri ile neyi başarabileceği üzerine felsefi açıklamaları sembolik kurgularla bütünleştiren hikayede Hay, faal aklın bir sembolü olmaktan ziyade bir beşer olarak yaşamını devam ettiren, dış dünya ile temas halinde olan, bilen, düşünen ve gördüklerini somut dünya ile tecrübe eden bir insanı temsil eder. Onun felsefi olarak aydınlanma merhaleleri ise üç aşamada eserde verilmiştir. İlk olarak onun tabiatla münasebetinin tecrübi bilgiye dönüşmesi, ardından bu tecrübi seviyenin teorik bilgi ile desteklenmesi ve son olarak da kişinin mistik bir aydınlanışla gerçeği nefsinde tecrübe edişi. Bu aşamaların savunduğu temel tez eserin tamamına sinen, “bozulmamış fıtri aklın vahyedilmiş emirlerle bir bütünlük oluşturduğu” tezidir. Bu tez, “selim bir aklın doğruları ile sahih bir dinin doğruları arasında hiçbir tenâkuz bulunmadığı” inanışıyla örtüşür.

Bu eser aynı zamanda dönemin Orta Çağ İslam felsefesinin düzeyi yüksek tartışmalarının geldiği noktayı göstermesi bakımından da önemlidir. Özellikle Endülüslü filozofların İslam düşünce geleneğinde açtıkları çığır ve Süryani filozofların Harran birikimini bu bölgede aktif hale getirmeleri erken aydınlanma denilen dönemin izdüşümleri olarak görülebilir.

 

Tanrı- insan- tabiat konusunda felsefi derinlikli bu eserde İbn-i Tufeyl bu temsili hikâyeyle bir felsefi görüş ortaya koyar ve insanla tabiat, deneyle akıl, dinle felsefe, akılla mistik sezgi ve mistik bilgi ile din arasında düzenli ve kesintisiz bir ilişkiyi onaylar. Hay’ın bulduğu şey kendisidir ama kendisini aşan bir hakikate yolculuğu devam eder.

 

 

Robinson’un Dünyayı Bulduğu Ada

 

Batı aydınlanması, içinde barındırdığı yığınlarca sosyo-kültürel, politik ve dinsel hareketlerle Weber’in belirttiği protestan ahlakına ve kapitalist emperyal kurguya dayanır. Robinson tam da bu kurgunun ana kahramanı olarak yeni Batı’nın yeni insan tipini yaratır.

 

Daniel Defoe’nin 1719 yılında yazdığı ve batı dünyasında daha önceki versiyonlarının ses getirmediği roman, Batı aydınlanmasının erken işaretlerini verir. Bir adaya düşmüş bir adamın yalnız başına doğa ile mücadelesini, Tanrı kavramını yorumlayışını, kutsal kitap İncil ile münasebetini anlatır. Robinson, aklı ve fiziksel gücüyle hayatta kalmanın bilgisini edinir. Onun tecrübeleri kapitalist ve pozitivist bir felsefenin izdüşümlerini vermesi bakımından Batı medeniyetinin tüm aydınlanma emarelerini üzerinde taşıyan bir simgeler romanı şeklinde tüm dünyaya yayılmıştır.

Daniel Defoe’nin, Hay bin Yakzan anlatısından 6 asır sonra yazılmış olması, onun bu anlatıdan haberli olduğu yönünde iddiaların ortaya atılmasına neden olmuştur. Bu ‘haberli olma’ durumu oldukça normal bir durumdur. Zira doğu-batı etkileşimlerinde asırlardır her iki coğrafya birbirini sürekli etkilemektedir. Kaldı ki Hay bin Yakzan anlatısının kökeninin batı olduğu (İbn Sina, Huneyn ibn İshak (ö.873)’ın Yunanca’dan çevirdiği ‘Salamân u Absal’ adlı kimin yazdığı belli olmayan bir hikayeyi bir kütüphanede bulur ve kendi felsefesine göre dönüştürerek yepyeni bir hikaye üretir.[1]) bilinmektedir. Bununla birlikte her eser etkileşime girdiği her kültürel havzada değişim ve dönüşümlerle o kültürün rengine bürünerek düşünsel dünyaya katkıda bulunmuştur.

 

Robinson Crusoe hikayesinde batı aydınlanmasının erken işaretlerini görmek mümkündür. Nitekim Robinson adaya düştüğü zaman batı insanının orta çağdan yeniçağa geçişteki tüm varoluşlar sancılarını geride bırakmış, aklı ve becerileri ile fiziki dünyayı tahakküm altına alma istek ve arzusuyla doğaya hükmeden bir insan tipi çizer. Yaşamını sürdürmek için alan açan, tarım yapan, hayvanları evcilleştiren, Tanrıya bunlar için teşekkür eden, ama olaylar karşısında kader denen olguyu da Tanrı kavramını da sorgulayan, kendisine köle edinen, efendi olmaktan haz duyan, fayda amaçlı girişimlerde bulunan, çıkarlarını korumak için ve kendisini güvenceye almak üzere hem cinsleri ile senetli anlaşmalara girişen, güven duymayan, kuşkucu, hümanist duyguları ve Protestan bir inancı benimsediği gibi onu kölesi Cuma’ya da dikte eden bir kişilik sergiler.

 

Robinson asıl itibariyle batı insanının bir tipolojisini sunar. Bu tipoloji, adaya düştüğünde yanında pek bir şey olmasa da zihninde beliren bir medeniyet fikri bulunan batı insanı tipidir. Buna göre o, kendi yaşamını inşa ederken doğa-tanrı-insan etkileşiminde batının Orta Çağ skolastiğinden çıkmış isyankâr ve tahakküm eden bir bireyi simgeler.

 

Batı medeniyetinin temel taşlarından biri olan Rönesans’ın yarattığı yeni insan tipi özgürlükler kavramı etrafında biçimlenen bireycilik anlayışına dayanır.  Bu noktadan hareketle Robinson’un temsil ettiği medeniyetin temel kriterleri hakkında birkaç tespitte bulunmak gerekir. Rönesans’ın ruhu insan edimlerinin yüceltilmesi üzerine kuruludur. Kilise ve diğer ruhani kutsalların tahakkümünden kurtulan insan için bu durum anlaşılır bir şeydir. Onun elinin değdiği her şey değişmekte ve kendi ‘yaratımı’ bir düzen inşa edilmektedir. Bu nedenle toplumsaldan bireysele doğru bir akış gerekliliği şarttır. Robinson’un daha en başından beri babasına –otoriteye, annesine- şefkat otoritesine karşı çıkarak denizlere açılması ve ‘ortalama insan’ düzenini kabul etmeyip, toplumsal kuralların belirlediği kriterlerin dışına çıkma mücadelesi vardır. Bu mücadeleyi, tek başına yaşadığı adada dahi elden bırakmayan Robinson, yanına gelen soydaşlarına ya da kendisinin adadan kaçmasına ve kurtulmasına neden olan hemcinslerine bile şüpheyle yaklaşır. Onun bu tavrı, bireysel önceliklerini ve tercihlerini kendi kararları ile donatmış aydınlanma insanının simgeleri olarak Robinson’un üzerinde görülür.

Dinamik bir yapıyla insan aklının ileriye doğru gelişimini de simgeleyen Robinson ‘insanın, eşyanın, dünyanın yeniden tanımlanması’ olarak batı insanının doğa-insan-Tanrı-madde-para-zaman-mekan gibi kavramlar arasındaki ilişkinin hümanist bir yapıda yeniden biçimlenmesidir.

 

İki Hikaye İki Medeniyet

 

Bu iki hikayede bir yandan Doğu-Batı medeniyetlerinin kimliklerinin bireyler üzerinde simgeleşen profilleri görülürken öte yandan kahramanların kendilerini ve hayatı biçimlendirme mücadelesinde bilgiye ulaşma yöntemleri de açığa çıkar. Bilgiye ulaşma medeniyet tasavvurunu biçimlendiren unsur olduğundan temelde bu iki eser üzerinden farklı medeniyet tasavvurları yorumu ağırlık kazanır.

 

Kahramanların kendilerine dair keşfi, hayatı ve çevreyi nasıl tanımladıklarıyla ilintilidir. Birisi (Robinson) benlik duygusunun etkisiyle alevlenen mücadele ve kibir kanallarını sürekli genişleten bir dinamizm içindeyken, diğeri (Hay) insanın tabiatını keşfe meraklı bir yapıyla kötünün yok edilmesi ve iyinin yayılması konusunda sakin ama kararlı bir yol tutar. Birisi hırs ve ego donanımı ile adadaki yoksunluğu gidermeye, tahakkümü hayvandan doğaya insana taşıyan bir zihniyetle planlar yaparken, diğeri ego-nefisin tuzakları konusunda uyanık, onu terbiye etmek hususunda istekli ve iştiyaklı, kontrollü bir yapı sergiler. Her iki yapıda kimliklerin bireyleri tanımlayan ve fakat aynı zamanda onların kültürel hinterlandını da muhkemleştiren bir özellik görülür.

 

Her iki metin, kendi alanları içinde kendi kültürel hinterlandlarında tanımlanmış insan tiplerini sergilerler. Bu insan tipleri medeniyetin biçimlendirdiği insan tipi olduğu gibi aynı zamanda medeniyete biçim veren unsurlar olarak da görülebilirler. Temelde bu metinlerde insanın kendini arayışı ve buluşu ile bir kurucu unsur olarak biçimlendirdiği medeniyet kimliği öne çıkar.

 

[1] Ziya Avşar, Evrensel Bir Hikaye Salamân u Absal ve Kökeni, Turkish Studies 2/4, Güz 2007, s.185.

Safiye Erol’a Dair

 Sosyal bir hayatı seven Safiye Erol bir ara CHP meclisi azalığı da yapar. 1961-1964 yılları arasında ise Üsküdar İmar ve Kültür Derneği’nde çalışır. Türkiye Kadınlar Dayanışma Birliği mensubu olarak Milletlerarası Kadınlar Konseyi’ne üye olur ve 1960 yılında Ankara’da yapılan toplantıya Türkiye temsilcisi olarak iştirak eder. Bu arada başta Bursa ve Edirne olmak üzere çeşitli şehirlere …

Safiye Erol’a Dair Read More »

Türk Edebiyatında Safiye Erol Parantezi

Safiye Erol’un diğer kadın romancılardan önemli bir farkı da sağlam mekan algısı ve kurgusudur. Heterodoks bir anlayış hakimdir.   Batı, son iki yüzyıldır insanı tartışıyor. Tarihte (bilinen) ilk defa Eski Yunan’da çözülecek bir mesele olarak ele alınan insan-dünya ilişkisi, modern devirle beraber Husserl’in tanımıyla “insanı bilme tutkusu”na evriliyor[1]. İnsanı bilme tutkusu, sosyal bilimlere, edebiyata ve …

Türk Edebiyatında Safiye Erol Parantezi Read More »

Şark – Garb Ruh Aleminde Safiye Erol

“Maalesef memleketin en değerli, dürüst, hamiyetli, îmanlı, münevver ve bilhassa son derece derin ve bilgili bir evlâdını, aziz ve sevgili arkadaşımız Safiye Erol’u kaybettik. Memleket, böyle muhteşem ve yerine konmaz bir âbidenin eksilişini âdeta duymadı… Umursamadı…      Herhangi bir sahne sanatkârının arkasından kıyâmetler koparan kütlenin, bu telâfisiz ziyâ’dan haberi dahi olmadı. İşte irfan hayâtımıza, gerçek ve …

Şark – Garb Ruh Aleminde Safiye Erol Read More »

Eski Yugoslavya’nın Nobel Ödüllü Yazarı: İvo Andriç

Balkanların Nobel ödüllü, tanınmış yazarı İvo Andriç, 10 Ekim 1892 tarihinde Travnik şehrinde doğdu. Çocukluğu Vişegrad şehrinde geçen yazar, ilkokulu da bu şehirde bitirdi. Babası Saraybosna’da küçük kahve değirmenleri yapan bir zanaatkârdı. Kazançlı bir iş olmayan değirmencilik, Avusturya-Macaristan egemenliğinde kurulan yeni ekonomik ilişkiler nedeniyle giderek daha da ölmeye yüz tutmuş bir meslek haline geliyordu. Andriç, bu ağır maddi koşullar altında liseyi Saraybosna’da bitirdi. Felsefe okumak için önce Zagreb’e gitti. Viyana ve Krakov’da da eğitimler alan Andriç, Graç şehrinde doktorasını tamamladı. Birinci ve ikinci dünya savaşları arasındaki zaman diliminde, diplomat olarak yabancı ülkelerde Yugoslavya temsilcisi olarak çalıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Belgrad işgal edilirken O, kendi çalışma odasının derin sessizliği içinde herhangi bir kamu görevi yapmadan, adeta, istilacılara bir yazar olarak tek başına direniş gösteriyordu. Böylelikle yabancı ve istilacıların hizmetinde bulunmamış oluyordu. İstila ve işgalin bitmesi ile Andriç, aktif olarak edebiyat ve kamu yaşamına geri döndü. İşgal döneminde yalnızlığa çekilmesi, pek verimli olmuştur. Olağanüstü değerdeki üç romanını bu sürede meydana getirdi ve savaştan hemen sonra da bunları yayımladı. Bu eserlerin ilki Drina Köprüsü, diğerleri ise Travnik Günlükleri ve Küçük Hanım’dır.

Andriç’in edebiyat hayatı 1911 yılında küçük lirik metinler, makaleler ve çeviriler ile başlar. Fakat usta yazarlık hayatı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sürede lirik nesir derlemeleri olan Mektuplar (Ex Ponto-1918) ve Huzursuzluklar (Nemiri-1921) isimli eserlerini yayımlanması ile başlıyor. Bu iki kitabından sonra, 1924 ve 1931 yılında, iki öykü derleme kitabı daha yayımlandı. İkinci Dünya Savaşı devam ederken yazdığı üç romanını ise 1945 yılında yayımladı. Travnik Günlükleri ve Drina Köprüsü isimli romanını Belgrad’da, Küçük Hanımefendi’yi ise Saraybosna’da yazdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yazdığı öykülerini, savaştan önce yazdığı öyküler ile bir araya getirerek 1951, 1954 ve 1958 yıllarında yayımladı. 1954’te özel kitap olarak basımı yapılan eseri “Lanetli Avlu” idi. Andriç’in tüm roman ve eserleri, birçok yabancı dile çevrilerek basılmıştır.

Eserlerinin çoğunun konusunu, çağının olaylarından ziyade geçmişin karanlığında kalmış olaylardan seçmiştir. Aliya Cercelez’in yolu, Macar Mustafa, Sinan’ın Tekkesi’nde Ölüm, İnsaflı Mara gibi birçok başarılı yapıtı, tarihin dehlizlerinden çıkardığı konuları işleyerek oluşturmuştur. Eserlerinde insan psikolojisini, halk geleneklerini ve destanları verimli bir şekilde işlemiş, o tarihlerde karışmış olan dünyaya sanatının gücü ile yeni bir canlılık kazandırmıştır.

Andriç’in yapıtlarının kahramanları; Türk paşaları, beyleri, hocalar, papazlar, zanaatkârlar, köylüler, askerler, otelcilerdir. Kasabanın küçük aleminin içinde bu kahramanları, efsaneler ve halk geleneklerinden de yararlanarak adeta gerçek bir dünyada yaşatır ve okuyucuya da bu dünyanın içine girecek kapıyı aralayarak öykü ve romanlarını başarılı bir şekilde kurgular. Drina Köprüsü romanı, birkaç yüzyılın olaylarını kapsayan tarihi bir tabloyu teşkil eder.

Peter Catiç, İvo Andriç’in yazarlığı için şunları söylüyor: “Andriç’in yapıtlarında sürekli olarak kendisini aşma eğilimi, her günkü yaşamın çizgisinden çıkma özelliği seziliyorsa da her şey yaşamın organik bütünlüğündedir. Tüm yarınlar, şiirsel, kalıcı erdemler insanoğlunun evrensel gücündedir. Onun yapıtlarında yaşam dışında hiçbir şey başlamaz, hiçbir şey bitmez. Hastalıklı görülen yaşam erdemleri, aslında çok sağlıklıdır, kalıcıdır, sonsuzdur. Tek sözle yaşam bir köprüdür, nasıl olsa ondan geçeceksin.”

Türkiye’de de birçok eseri yayımlanan İvo Andriç, en meşhur eseri Drina Köprüsü ile bilinir. Fakat okur tarafından gereği kadar tanındığını söyleyemeyiz. Diğer eserlerine gösterilen ilgi de yeterli değildir. “Travnik Günlükleri”, “Ömer Paşa” romanları raflarda olmasına karşın, öykü kitaplarını yayımlama konusunda yayıncıların kaygıları, yazarı ve sanatçı kişiliğini yeteri kadar tanımamalarından ileri gelmektedir.

Salinger: Zamana Tutkulu Bakış

“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 1   SALINGER: ZAMANA TUTKULU BAKIŞ Salinger 100 Yaşında! *   Salinger, endişeli bir zamanın ve karmaşık bir dünyanın içinden çıkıp gelen anlatıcı. Onun başlangıçtaki yaşama tedirginliği neredeyse  bir ömür boyu  yazı-yaşam yolculuğunu izlemiş. Dahası savaş  çağının getirdiği  kırgınlık, içsel yıkım onu savruntulara sürüklese de; hep yazıya tutunarak ayakta kalmaya çalışmış. Anlatısının …

Salinger: Zamana Tutkulu Bakış Read More »

Bir Madende Çalışmak Mı Kendine Yeni Bir Yol Çizmek Mi?

Modern Japon Edebiyatının kurucusu kabul edilen Natsume Soseki, Madenci isimli romanında kalemi on dokuz yaşında isimsiz bir anlatıcıya devrediyor. Roman, bu isimsiz gencin tecrübesizliğini, hayatı tanımadan bir şekilde kendini var etme çabasıyla yaşadıklarını, karşılaştığı insanları anlatıyor ve kendisiyle yüzleşerek yaptığı hataları kabullenmesiyle ilerliyor. Aslında anlatıcı bu olaydan yıllar sonra yaşadıklarını yazmaya niyetlenen biri; fakat ne …

Bir Madende Çalışmak Mı Kendine Yeni Bir Yol Çizmek Mi? Read More »

Zıtlıkların Ötesine Geçmeye Çalışan Bir Yazar

Safiye Erol’un modern kadınları, ‘Bediye’ si, ‘Nuran’ı, ‘Cangüzel’ i, ‘Gülbün’ ü ise adeta manevi bir yolculuğa çıkmış gibidirler. Onlar modernitenin kendilerine öğrettiği ‘dinin modasının geçtiği’ fikrine bile şüpheyle bakıp kendi doğrularını aramaya çıkan, kendi karakterlerinde Doğu ile Batı arasında bir çatışma yaşamadan bunların ehemmiyetini objektif olarak değerlendirebilen karakterlerdir.           Safiye Erol 1949’da verdiği bir röportajda, müellif …

Zıtlıkların Ötesine Geçmeye Çalışan Bir Yazar Read More »