Öykü

Kırmızı Başlıklı Kız ve Uçurum

Bana bir masal anlat sevgilim, benden önce kimse duymamış ve senden önce kimse dinlememiş olsun. Bana öyle bir masal anlat ki, içinde binlerce yıl evvelinden miras kalan bir söz bulunsun, ta ki o söz bugün de anlamı olan bir şiir olsun. Öyleyse bildiğin bütün lehçeleri unut öyle dinle. Sana öyle bir masal anlatacağım ki, onu …

Kırmızı Başlıklı Kız ve Uçurum Read More »

Cennetkent

Cennetkent

Bay X yaşadığı kentten sıkılmıştı. Kentin komşu olduğu diğer kentlerin bağlı olduğu ülkenin ve ona benzeyen diğer ülkelerin çoğunluğu oluşturduğu dünyanın şimdiki zamanında, sıkılma hakkı olan bir insandı. Sıkılmak bir hak olarak tanımlandığında diğer tanımlamaların da yazılı olduğu yasaların altında yaşamak artık Bay X’e cazip gelmemişti. Onun ki can sıkıntısı bile değildi zira böyle diyerek …

Cennetkent Read More »

Tepe’yi Yorumlama Denemesi (*)

Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurmada olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi.

 

‘Ben suluboyayla aklaştırdım bu evin duvarlarını baylar!’ dedi adam. ‘Bayanlar bu ev benim evim, yeşil kurbağaların ciyak ciyak öttüğü bir gecede atmıştım temelini, içinizden kim yadsıyabilir bu gerçeği?’ Hep birlikte onayladılar onu. ‘Evet bu ev senin’ dediler. ‘Bu ev senin’ diye yineledi Baybaşkan.

‘Andolsun ki bu ev senindir.’ diye yeniden bağırdılar. Sesler oylum oylum ağızlardan çıkıyor, döne döne tepeye çarpıyordu. Tepe, evrensel tanıklığın simgesiydi sanki, ıssız uğultuyu gizemli süzgeçleriyle süzerek diri sözcüklere çeviriyordu aralıksız.

‘Şimdi de kalkıp gidiyorsun iyi mi?’ diye sürdürdü konuşmasını. ‘İşte gidiyorum şimdi de, baylar bayanlar. Gidiyorum iyi mi, yapayalnız ve arkama bakmadan ve gözlerim pek iyi görmüyor. Bunu biliyorum ve iyi kötü günler geçirdim sizlerle birlikte ve benim evimin gözenekleri sizlerinkinden çok geniştir, bunu biliyorsunuz, herkes bilir ak ırmağın benim evimin önünden aktığını ve sularla arkadaş olduğumu kim yadsıyabilir aranızda?’ ‘Evet’ dediler, ‘Andolsun ki sular senin arkadaşındır. Andolsun ki içimizden en iyi sen anlarsın suların dilinden.’ dedi Baybaşkan. Tepe, aldı bu sözleri, içine sindirdi. Sülük gibi emdi ve yansıtmadı. Yıldızlar şimdi iyice belirginleşmişti artık ve ay onbeşlemişti. Doğurgan bir sessizlikte yeniden konuştu adam.

‘Benim, bir gün olsun Tepe’yi yorumlamadığım oldu mu? Ve ben size gene böyle bir geceydi. Tepe’nin yana yakıla ürperdiğini bildirmedim mi? Ve siz bana gülmediniz mi? Kimse doğrulamadı onu bu kez. Ama Tepe, sözleri olduğu gibi yansıttı. ‘Şimdi de gidiyorum.’ dedi adam. ‘Üzgün müyüm? Hayır! Yalnız böbreklerimde bir ince sızı sürekli yer değiştiriyor. Arkasından, bir türlü kurtulamadığım ya da kurtulmak istemediğim o eksiklik duygusu. Peki, şimdi soruyorum sizlere ben sayrı mıyım?’ ‘Hayır’ dediler, hep birlikte. ‘Andolsun ki sen sapasağlamsın.’ dedi Baybaşkan.

‘Şimdi soruyorum sizlere, bol paçalı aşırmalı bir giysiyi gün aşırı giyinmedim mi? Ama nasıl da yadırgamıştınız önceleri bu durumu. Hele ara günlerde bayramlıklarımla ortalıkta göründüğümde, şaşkınlığınız görülmeğe değerdi doğrusu. Ne yazık ki alıştınız sonunda. Artık o güzelim şaşkınlıklarınızı izlemek olanağından yoksunum. Oysa ne güzel eğleniyordum. Evet, eğleniyordum sizlerle! Ama bir gün olsun içinizden birini küçümsediğim oldu mu?’

‘Hayır.’ dediler yeniden, bu kez çok içtendiler nedense. Tepe de sanki bu içtenliği onaylar gibi, dolaysız ve gür biçimde geri sundu ‘hayır’ sözcüğünü.

‘Oysa bu ev benim evim.’ dedi adam! Kara gergili, unutulmuş ad kökleri gibi karanlık ve anlaşılmaz olan bu ev benim evim. Siz de onayladınız bunu.

Ne var ki gitmem gerekiyor, gitmem gerekiyor dedim ya!’ Sustu, yıldızlar birer birer çekiliyordu.

Susmalarıyla ün salmışlardı üçü de, önceleri dilsiz oldukları sanılmıştı, hani hem dilsiz hem de sağır olduklarını savlayanlar da az değildi. Ama genel kanı her üçünün de dilsiz olduğu konusunda toplanıyordu. Hangi nedenle bir araya geldiler, bu ilginç rastlantıyı kim sağaldı, ya da bu gerçekten olağan bir rastlantı mıydı, bilen yok. Yalnızca çok değişik söylentiler dolaşmaktaydı, bu ilginç buluşma üzerine.

Kimileri kimliği bilinmeyen bir dördüncü kişinin–kuşkusuz olağanüstü güçlerle donatılmış biri olmalıydı-onları bir araya getirdiğini söylüyordu. Bir bölümü ise bu adamların düşlerinde birbirleriyle tanıştıklarına, daha sonra bir araya geldiklerine inanıyorlardı. Söylentiler ne olursa olsun bir gerçek vardı ortada; susmalarıyla ünlü olan bu gizemli kişiler, şimdi bir araya gelmişlerdi. Üstelik konuşuyorlardı da. Hem çok güzel konuşuyorlardı. Sıcak, düzgün ve su gibi. Hani bir yabancı onları konuşurken görse, bir yaşam boyu sustuklarını kesinlikle anlayamaz, kaldı ki can kulağıyla dinlemekten de kendini alamazdı.

Gelelim bu önemli tanışmanın nasıl gerçekleştiğine. Önce bıyıkları henüz terlemiş bir genç gördü onları, şaşırmıştı doğal olarak. ‘Şaşkınlıktan dilim tutuldu.’ diye anlattı. ‘Eğridere’de balık avlarken gördüm onları, balık değildi aslında avladığım, kendimi oyalıyordum, ya da hani nasıl derler..’ Dinleyenlerden çok yaşlı olan öfkeli bir biçimde kesti gencin sözünü. ‘Çok uzatma da gördüklerini anlat.’ dedi heyecanla. Bir başkası ‘a elbette’ diyerek destekledi yaşlı adamı. Sonra birbirine girdiler dinleyenler. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Neyse ki içlerinden biri durumu kavradı, yüksekçe bir taşın üzerine çıkıp özlü bir söylev çekerek oradakileri yatıştırmayı başardı. Şimdi derin bir sessizlik sürüyordu toplantı evinde. Demin ki yaşlı adam sordu. Bu kez öfkeli değildi.

‘Ey talihli çocuk! Balık avlarken ne gördün?’

‘Gördüm onları. Üçü de ak saçlı, yaşlı değillerdi. Ne güzel saçları vardı, ah bir görseydiniz, ak ama gelin saçı gibi, hem saç mıydı gördüklerim yoksa ışık demeti mi? Bakın bundan kuşkuluyum. Hem de çok kuşkuluyum bağışlayın beni. Onlar tepenin eteğinde buluştuklarında kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sanki sözleşmiş gibi tepenin eteğinde alıç ağacının dibinde buluştular. İşte o zaman gözlerim karardı, bayılmışım.’ Delikanlı sustuğunda herkes düş kırıklığına uğramıştı, böyle bir sona hazır değildi hiçbiri. Hep bir ağızdan bağırdılar. ‘Bu kadar mı?’

Sonra ortalık iyice karıştı. Yeni biri duruma egemen oluncaya değin sürdü bu karışıklık. Derken yeniden duruldular, sanki gelecekteki bağırtıya hazırlanıyorlardı. Ve genç artık bir şey anlatmadı onlara, dipsiz bir suskunluğa gömüldü. Onu konuşturmak için yapılan zorlamalar hiçbir işe yaramadı. Ne o gün ne de başka günler. Hep sustu genç adam. Şimdi gelecekte konuşmak üzere suskunlar ordusuna bir kişi daha katılmıştı.

Adamlar ilkin karaydılar. Bir tepenin yamacına kurmuşlardı evlerini. Tepe, bilinmeyen zamanlarda birtakım insanların bir araya gelerek el birliğiyle gerçekleştirdikleri taş, kum ve toprak yığınından oluşmuştu. Hangi nedenle yapıldığı kesin olarak bilinmiyordu. Konuyla ilgili olarak çok değişik yorumlar yapılmıştı. Gene de yapılıyordu. Ama belgelerden anlaşıldığına göre gelmiş geçmiş bütün yorumcular yalnız bir noktada birbirini onaylıyorlar ve o noktaya tartışılmaz bir doğru gözüyle bakıyorlar. O da dümdüz bir tepsiyi andıran bu gizemli koyakta, uydurma da olsa bir tepenin var olduğu gerçeğiydi. Evet, bu bir tepeydi, kim ne derse desin hiçbir söz ve yargı uzaktan bir piramide benzeyen, üstü yosunlarla kaplı bu kum, taş ve toprak yığınının bir tepe olduğu gerçeğini değiştiremezdi. Hiçbir insan bu gerçeği yadsımamıştı, yadsıyamazdı da.

Ne ki günün birinde bu yığınağın bir tepe değil de bir gömüt olduğunu ileri süren birtakım kara adamlar geldiler koyağa. Adamlar ilkin karaydılar. Ya da koyağın yerlileri çoluk çocuk, kadın erkek yeni gelen yabancıları hep birlikte ilkin kara olarak algılamışlardı. İlkin gebe bir kadın gördü onları ve bu adamlar ‘kara’ dedi. Sonra kocasına kapkara birilerinin kendilerine doğru geldiğini bildirdi. Kocası tepe üzerine yeni yorumlar karalamakla uğraşıyordu bu arada. Karısına inanmadı önce. Dalgın ve heyecanlıydı. Önemli bir sorunu çözmeye çalışıyordu, ‘tepe’ üzerine yeni bir kuramı geliştirmek üzereydi üstelik.

Alındı karısına, ‘bağışla beni ama hiç boş vaktim yok.’ dedi. Kendisiyle eğlendiğini sanıyordu karısının, çünkü şakalaşırlardı çoğu kez birbirleriyle, hem koyaktaki bütün aileler arasında yaygındı bu tür oyunlar. Çocukların bile en çok sevdikleri oyun ‘aldatmaca’ydı. Kadın, ‘ama doğru söylüyorum, andolsun ki yalanım yok.’ Ant önemliydi koyakta, ant içildi mi akan sular dururdu ve kuşku yerini katıksız bir güvene bırakırdı. Çünkü bu koyakta hiç boş yere ant içildiği görülmemişti şimdiye değin. Adam irkildi ve karısının tanıklık parmağıyla gösterdiği yöne döndü. ‘Evet’ dedi karısına ‘Bu adamlar kara, andolsun kara bu adamlar.’ dedi.

Ve sonra tepeye çevirdi yüzünü, tepeyi ürperen bir varlık olarak algıladı ilk kez. Belki de tepe gerçekten ürperiyordu. Sonraları çok düşündü bu olayı. Her önüne gelene bu olayı anlattı. Hatta şiirler yazdı bu ürpertiyi betimlemek için. Bu yüzden koyağın yerlileri ona ‘ozan’ adını taktılar. Daha sonra bu adamdan ‘ozan’ diye söz edilecek.

Çabucak duyuldu kara adamların varlığı.

Başyorumcu, her gün düzenli bir biçimde sürdürdüğü ‘Tepe’yi Yorumlama Denemesi’ başlıklı çalışmasına, bugün kendisinin de bilmediği ama belli belirsiz duyumsadığını sandığı-buna bir önsezi de denebilir belki de-birtakım nedenlerden dolayı ara verdi. ‘Neden’ sözcüğünü çok severdi nedense. Hani biri kalkıp da ona ‘Tepe’yi Yorumlama ve Koruma Derneği’nin her ayın belirli bir gününde yapılan toplantısına neden geç kaldığını sorsa, hiç kuşkusuz şöyle yanıtlardı: “Ama benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır Bayım.” Bugüne değin bu nedenlerin ne olduğu üzerine soru sormak kimsenin aklına gelmemişti. Ayrıca bu başyorumcuya karşı çok ilginç bir davranış olurdu. Hem o yukarıdaki tümceyi öylesine bir doğallıkla söylerdi ki, ikinci bir soruya hazırlanan kişi ansızın büyülenir, kekelemeye başlar, soru sormak istediği soruyu da hemencecik unuturdu ya da en azından unutmak gereğini duyardı. Kaldı ki böyle bir durum da söz konusu olmamıştı şimdiye değin. Hani böyle ya da buna benzer bir olay geçmiş olsa demek tutanaklarında kesinlikle belirtilirdi. Çünkü bu toplantılarda konuşulan her söz, hatta çıkarılan her ses–bu sayrılıktan dolayı çıkarılan bir hırıltı bile olsa- tutanaklara geçerdi.

Örneğin bundan bin yıl öncesine ait bir tutanakta şöyle yazıyor: ‘Aylık toplantı başkanı Bay C, kapıdan içeri girer girmez yoğun bir öksürük nöbetine tutuldu, bir dakika on saniye süren bu nöbetin arkasından hemen sonra sağ kolunun serçe parmağıyla burnunun hemen ucunda bulunan sarı tüyle kaplı et benini kaşıdı.’

Bu tür ayrıntılar toplantı tutanaklarının bir hayli kabarmasına yol açtığından, giderek korunmaları büyük bir sorun olmuş, ama Tepe yorumcuları gerek duyuldukça yeni Tutanak Odaları açmak yoluyla bu sorunu çözümlemişlerdi. Bu nedenle her yan her çağın kendine özgü mimarisiyle yapılmış olan Tutanak Odalarıyla dolmuştu. Yapılan son istatistiklere göre kentte kişi başına dört Tutanak Odası düşmekte. Yeni gelen yabancılardan sonra yeni bir istatistik henüz yapılmadığından şimdilik son kesin durum nedir, bilinmiyor.

Çocukların oyun saati. Artık Başyorumcu’nun evde durması için hiçbir neden yok. Doğrusu o çocukları çok sever. Çocuklar da dağ’dan bir yankıdır, en sonunda, hem dağ bir çocuğun büyütülmüş bir resmi değil midir? Sever  çocukları Başyorumcu. Dağ yorumlarından da açık bir biçimde görülür bu durum. Hani o yorumlar bir takıma çocukların yorumudur. Kaldı ki Başyorumcu da bilmez gerçekte neyi yorumladığını. Çevreden birinin bu konuyla ilgili bir sorusunu; ‘Ama bayım insan neyi yorumladığını nerden bilebilirdi?’ diye yanıtlaması belki de bu yüzdendir. Ayrıca hemen bu sözlerin arkasından; ‘Benim de kendime özgü birtakım nedenlerim vardır, bayım’ diye eklemesi de düşündürücü.

Kente yeni gelen bay Y, hep bunları düşünüyor. Ulu Dağ’ın eteklerinde yarım bir döngü çizerek, sürekli batıya akan Akırmağın, körpe sularına baka baka –ırmağa ilk rastlandığında nasıl da haykırmıştı ‘şu körpe sulara bakın hele’ diye- düşünüyor. İlkin sular kışkırtmıştı, bay Y’yi. ‘Hem bu benim görevim.’ diye düşündü bay Y.

Evet görevliydi bay Y. Orta yaşlı biri için az sayılmayacak bir çeviklikle, yere uzandı boylu boyunca. Ellerinin kavuşabildiği çakıl taşlarıyla görevinin adını yazmaya çalıştı bir süre. Taşlar nedense ıslak, ıslaktan da öte vıcık vıcık. ‘Oysa ırmağın suyu buralara değin uzanmıyor’ diye düşündü bay Y. Evet, geldiklerinden bu yana yağmur da yağmamıştı. ‘Peki neden yapış yapış bu kahrolası taşlar?’ Taşlarla istediği şeyi yazamaması kızdırıyor bay Y’yi. ‘Kaygan, üstelik de yapışkan, bu ne biçim iş.’ diye için için öfkeleniyor bay Y.

Taşların birkaçını kızgınlıkla ırmağa fırlatıyor. Acı bir çığlık dolduruyor ortalığı o anda. Birden korkuyor bay Y. Çevresine bakınarak çığlığın kaynağını araştırıyor. Ama görünürde kimse yok. ‘Bu sakın ırmaktan gelmesin.’ diye düşünmekten alamıyor kendisini. Sonra birden kendini toparlıyor. ‘ Gülünç’ diyor, ‘ırmak bağırır mı hiç?’ Sonra kendini işine veriyor. Sonunda başarıyor yazmayı; ‘Fetih.’

Konuk Evi’ne doğru yürüdü. Sonunda başarmıştı işte. Sevinçliydi. Bayan Y’ye anlatacaktı bütün olanları. Ama neyi anlatacaktı. Bak bunu hiç düşünmemişti. ‘Güler bana.’ dedi içinden. Yo yo, en iyisi anlatmamalı. Peki ya doğanın bu denli duyarlılığına ne demeli. İlginç bir yerdi doğrusu bu kent. Burada dağ ürperiyor, ırmak haykırıyor, çakıl taşları başkaldırıyordu. Hani inanılacak gibi değildi aslında hem inanmıyordu da bay Y.

Ama üşüdüğünü yadsıyamazdı doğrusu. Alnındaki soğuk terleri silerek ‘Evet üşüyorum.’ diye düşündü. Konuk Evi’ne iyice yaklaşmıştı. ‘Evet üşüyorum.’ diye söylendi, bu kez duyulur bir sesle. Sonra haykırdı birden denetimini yitirerek: ‘Peki ben neden üşüyorum?’

Kendini bildi bileli çocukluğunu anımsayamıyor bay Y. Ona öyle geliyor ki hiç çocuk olmamıştır. Ya da çocukluk dedikleri kaygan ve belirsiz çağrışımların ardında saklı, anımsanmasının bilinçsiz zamanlarda yaşanmış bir zaman parçasıdır. Böyle düşünmesinde öksüz büyümesinin de payı var kuşkusuz.   Bayan Y’ye göre  biri kalkıp da –söz konusu biri, annesi, babası, yakınlarından biri olabilirdi ancak- ona, arada bir çocukluğunu anımsatsaydı, elbette bay Y, şimdiki gibi ‘anısız adam’ olmayacaktı. ‘Anısız adam’ deyimi de bayan Y’nin. Aslında kocasının anısız biri oluşu pek önemli değildi. Mutluydu bayan Y.

Ne ki kocasındaki bu eksikliğin sonraları bir çocuk düşmanlığına dönüşmesinden korkuyordu. İşte bu yüzden bir aydır çocuk beklediğini söyleyemiyordu bir türlü. Ama bugün kesinlikle söyleyecekti. Kocasının sokak ortasındaki o korkunç bağırtısı, sanki bu konuda uyarmıştı kadını.

(*) Aslında bu öykünün adı yoktu. Ama, öykü okununca adını görmemek mümkün değildi.

Dolaptaki Minik Kız Kardeş

Babam, otomobili evin önünde durdurdu. Yağmur, ön camı sel suyuna boğmuş olmasına rağmen, evi rahatlıkla görebiliyordum. Eski bir evdi. Ama önemi yok. Oldukça büyük gözüküyordu. Önemli olan buydu. Çünkü eski evimizi yeterince geniş değildi. Bu ev, bir bebek için daha elverişliydi. Bir bebeğimiz olacaktı. Dahası annemle babamın yeni bir bebekleri dünyaya gelecekti. Yani, benim minik bir kız kardeşim olacaktı. Her ne kadar annem, “Kız ya da erkek, bu konuda yüzde elli şansımız var Makro, şimdilik hiçbir şey bilemeyiz.” diyorsa da ben bundan emindim.

Evet, annemin karnındaki küçük bir kızdı. Açık yüreklilikle söylemeliyim: Küçük bir erkek kardeş istemiyordum. Hatta bu konuyu garantiye almak için, Baba’ya, Oğul’a Kutsal Ruh’a ve Bakire Meryem’e dua edip ayrı ayrı yalvardım. Neredeyse aracı kılmadığım bir tek Noel Baba kaldı.

Yeni evi gezdikten sonra, zihnimden bir yerleşim plânı oluşturdum: Çatı katında, penceresi göğe açılan oda benim olacaktı. Geceleri, yıldızları seyredecektim. Hemen yanı başımda da, doğacak olan kız kardeşimin odası.

İkimiz birlikte çok eğlenecektik. Ona bir sürü şey öğretecektim. Dövüşmeyi bile… Çünkü o, ağırkanlı, uyuşuk, oyuncak bebeğini sallayan, pısırık bir kız olmayacaktı. Kendi işini kendi gören, bileğine güvenen yiğit bir kız olacaktı. Kendisine sırnaşıklık eden olursa, ağzının payını verecekti.
Ev, bizim için tepeden tırnağa kusursuzdu. Dışarı çıktığımızda, yağmur kesilmişti. Çok güzel bir gök kuşağı oluşmuştu. Yeniden arabaya bindik. Annemin sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu. Sürekli gülümsüyordu. Emniyet kemerini bağlarken;

“Burada çok mutlu olacağız.” dedi.
Bense annemin şiş karnını işaret ederek, bir endişemi dile getirdim.
“Emniyet kemerinin küçük kız kardeşimi sıkıştırmadığından emin misin?” dedim.
Annem cevap vermedi, sadece gülümsedi.

***

Yaklaşık bir hafta sonra yeni evimize taşındık. Babam, ağır paketleri taşımaması konusunda annemi belki yüz kez uyardı:
“Hamileyken dikkat etmek gerekir hayatım.” dedi.
Annem gülüyordu. Ortalık karardığı halde, henüz hiçbir koliyi açamamıştık. Akşam yemeğimizi, bir karton kutunun üzerinde yedik: Dilimlenmiş birkaç parça salamla ambalajı patlamış bir torba patates cipsi. Yere dökülen patates cipslerini toplamaya çalışırken, tam karşımda, minicik bir kapı dikkatimi çekti. Merak ederek sordum:
“Bu kapının arkasında ne var?”
Bir yandan da “İnşallah bodruma inen karanlık bir merdiven yoktur.” diye dua ediyordum.

“Orası bir dolap.” dedi babam.
“Oh iyi ki dolapmış.” diye geçirdim içimden. Aslında ben korkak bir çocuk değildim. Ama o kapının ardında bir merdiven olması küçük kız kardeşim için çok tehlikeli olabilirdi. Babam:
“Ama kapının anahtarı kayıp.” diye ekledi. “İnşallah daha sonra bir yerlerden çıkar.”

Yaz ortasındaydık. Evimiz mükemmeldi. Geceleri açık pencereden yıldızları seyretmek harika bir duyguydu. Ama buraya taşındığımız günden beri canım sıkılıyordu. Çünkü çevrede kimseyi tanımıyordum. Ayrıca kız kardeşimin ne zaman geleceğine ilişkin kesin bir bilgi veren de yoktu. Bir iki kez, vakit geçirmek amacıyla oturdukları sitede benim gibi yalnızlık çeken bir çocuğun evine gittim. Gün ışığının bütün aydınlığına rağmen kir pas içinde, oldukça loş bir siteydi burası… Asansörlerinin içi de köpek çişi kokuyordu. Buna rağmen, orada birazcık eğlenebilmiştim.

Babam beni almaya geldiğinde, onu biraz kederli gördüm. Dalgınlığından beni öpmeyi bile unuttu. Otomobilde, bana hoşça vakit geçirip geçirmediğimi sordu. Ama verdiğim cevapları dinlemiyor gibiydi. Suskun bir biçimde yola devam etti. Evin önüne vardığımızda elimi tuttu. Bu tutuş biçimi, tıpkı beni mezarlığa götürüşündeki tutuş biçimine benziyordu. Büyüklerin ağlayışını görmeyeyim diye büyük babamın cenaze törenine beni götürmemişlerdi de; daha sonra mezarlık ziyaretine birlikte gitmiştik.

Annem kanepenin bir köşesine oturmuş bekliyordu. Yeni evi döşemek için alınan yeni bir kanepeydi bu. Annem beni görünce, zoraki gülümsemeye çalıştı. Bir iki güzel söz söylemeyi denedi. Ama gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı. Ağladığı belliydi:
“Haydi odana çık Makro, orada seni bir sürpriz bekliyor.” dedi.
Merdivenleri tırmanırken, annemin hıçkırıklarını işittim. Geri dönüp baktığımda, babamın kollarındaydı. Ortada bir gariplik hissettim, ama soramadım.

Yatağımın üstünde, uzun zamandır hayalini kurduğum bir oyuncak duruyordu. Ama ne olduğunu şu anda hatırlamıyorum. Demek bu oyuncak, kız kardeş hayali kadar güçlü bir istek değilmiş ki, hatırlayamadım.

Akşamüstü, babam odama geldi. Söylediğine göre, annem bir ilaç almış uyuyormuş. Babamın sesinde tuhaf bir titreme vardı.
“Makro.” dedi. “Sanırım bu seferlik küçük bir kız kardeşin olmayacak…”
Allah kahretsin!.. Demek dualarım boşa çıkmıştı.
“Neden?” diye sordum. “Yoksa oğlan mı?”
Annemle babamı bu konuda sıkıntıya sokmamak için de ekledim:
“Önemli değil, öyle de olsa onu seveceğim.” dedim.
Babam, daha sıkıntılı bir ruh haliyle;
“Yani, demek istediğim artık bebek falan yok.” diye mırıldandı.
Sanki mideme bir yumruk yemiş gibi, yatağın üzerinde, birden zıplayıp doğruldum. Sonra da;
“Neden? Onu elinizden mi kaçırdınız?” diye sordum.
Bunu neden yapmışlardı sanki?
“Hayır” dedi babam. “Bu bizim suçumuz veya kararımız değil.”
“Peki, kimin kararı?” diye bağırdım.
Babam, biraz tereddüt ettikten sonra;
“Belki de onun kararı.” dedi.
Bu ne biçim hikâyeydi böyle? Minik bebek neden gelmemeye karar vermişti ki? O anda, babamın taşınma sırasındaki uyarıları geldi aklıma:
“Annem ağır paketleri taşıdığı için mi?” diye sordum.
“Hayır Makro, annenle de bir ilgisi yok, lütfen inan bana”.
Eğer onun da bir suçu yoksa mutlaka benim yüzümdendir. Büyük bir suçluluk duygusuyla yutkunarak sordum:
“Benim kendisine iyi bir ağabeylik yapamayacağımdan dolayı mı gelmeyi reddetti?”
Babam, beni öpmek için üzerime eğildi. Kirpikleri ıslanmıştı. Yanağıma doğru bir damla yaş süzüldü. Belki de benim gözümden akmış olabilir. Artık bilemiyorum.
“Kendini suçlama Makro, sen ağabeylerin en iyisi olacaksın. Sanırım minik bebeğin, kendine özgü kaygıları olmalı.” dedi.
O gece, uzun süre uyuyamadım. Çatı penceresinden gökyüzünü seyrettim. Baba, Oğul ve Kutsal bakireyle (Meryem’le) konuştum. Onlara, kendileri hakkında ne düşündüğümü açıkladım. Niçin böyle bir iş yapmaya kalkıştıklarını sordum. Bunun çok sevimsiz ve haksız bir şey olduğunu belirttim. Onları kızdıracak hiçbir kötülük yapmadığım halde, küçük kız kardeşimi daha dünyaya gelmeden, niçin geri çağırmışlardı? Bu bir zulüm değil de neydi? Onlarla son kez konuştuğumu bildirdim ve her şeyin öyle, kendilerinin yaptığı gibi yıldızların arkasına saklanarak eğlenmeye benzemediğini belirttim. Hele biraz daha beriye gelsinler de görsünler, ağızlarını burunlarını öyle bir dağıtacağım bir daha yerlerinden kıpırdayamayacaklar, onları geberteceğim.

Sanırım bu sert çıkışım onları ikna etmeye yetmişti. O sırada hiçbir şey söylemediler. Ama on beş gün sonra, Baba, Oğul ve Kutsal Bakire (Meryem), bana bir küçük kız kardeş yolladılar.
Annemle babam gezintiye çıkmışlardı. Bu onlara iyi geliyordu. Annem artık ağlamayı kesmişti. Yine yalnızlıktan canım sıkılmaya başlamıştı. Bu ev gözüme oldukça büyük gözüküyordu. Daha önce oturduğumuz ev, üç kişiye yetecek kadardı. Zaten üç kişiden ibarettik.
Mutfak masasına oturmuş, resim çiziyordum. Evde yoğun bir sessizlik vardı. O sırada bir çıtırtı işittim. Öyle büyük bir çıtırtı değil. Duvara sürtünen bir kumaş sesi gibi bir şey. Ses, anahtarı kaybolan dolabın içinden geliyordu. Yerimden kalkıp, ayaklarımın ucuna basa basa oraya yaklaştım. Kulağımı dolabın kapağına dayayıp içeriyi dinledim. Aynı sesi yeniden işittim. İyice meraklanmıştım:
“İçeride biri mi var?” diye sordum.
Aptallık işte… Kilitli bir dolabın arkasında kim olabilirdi ki? Buna rağmen tekrar sordum.
“Orda biri mi var?”
Kumaş sürtünmesini andıran sesi bir kez daha işittim, ama daha sonra ses kesildi. Bunun üzerine yeniden resim defterimin başına döndüm. Ama bir gözümle de dolabın kapağını dikizliyordum.
Annemle babam, kucak dolusu bir çiçek buketiyle dönüp de beni kucaklayınca dolabı unuttum.
Akşamleyin, yatağımın içinde, gözlerim çatı penceresinde yıldızları izlerken, şu çıtırtı yeniden aklıma düştü. Yerimden kalkıp, sessiz adımlarla mutfağa indim. Mutfakta alacakaranlık bir ortam olmasına rağmen, dolabın bulunduğu duvar, pencereden süzülen ay ışığının egemenliği altındaydı. Oraya gelmek, aptalca bir şeydi. Tam yatağıma dönmeye hazırlanırken o çıtırtıyı tekrar işittim. Evet, ses dolabın içinden geliyordu. Dolabın kapağına iyice yaklaştım ama hala içimde, yatağıma dönüp dönmeme konusunda tuhaf bir kararsızlık vardı. Bilinçsiz bir ruh haliyle ağzımdan yine aynı, sözcükler döküldü:
“Dolabın içinde biri mi var?”
Gece yarısı, kilitli bir dolabın önünde, saçma bir soruya cevap beklemek, beni gerçekten gülünç duruma sokuyordu. Yeniden odama çıkmak istedim. Ama sırtımı döner dönmez, dolabın içinden bir ses soruma cevap verdi:
“Evet, burada biri var.”
Birden, olduğum yerde donup kaldım. Sanki taş kesilmiştim. Aynı ses:
“İkindileyin bana seslenen sen miydin?” diye sordu. Bu bir kız sesiydi.
“Ee… Evet bendim.” diye kekeledim.
“Sana o saatte cevap veremediğim için özür dilerim.” dedi kız.
Ateşim mi yükseldi, yoksa aklımı mı kaçırıyordum. Elimi anlıma götürüp baktım. Hayır, hiç ateşim yoktu. Tekrar sordum:
“Sahiden orada mısın?”
Kız bir kahkaha attı:
“Sesim işitilmiyor mu?” dedi.
Evet, işitiliyordu. Hem de dolabın arkasından geliyordu. Bütün cesaretimi toplayarak yeniden sordum:
“Peki dolabın içinde ne yapıyorsun?”
Kız benim sorumu cevaplamak yerine, kendisi bana bir soru yöneltti:
“Sen bu evde mi oturuyorsun?”
“Evet, ama sanırım sen…”
Yine sözümü kesti:
“Demek gittiler.” dedi.
“Kimler?”
“Annemle babam.”

İzalya’yla ilk kez o gece tanıştım. Anladığım kadarıyla satın aldığımız bu evin, eski sahiplerinin kızıymış. Doğduğu günden beri, bu dolaba kilitli olarak yaşıyormuş. Annesiyle babasının dışında hiçbir insanı tanımamış. Ne güneş, ne deniz ne de bir çiçek görmüş. Sadece bu dolabın içini tanımış ve orada büyümüş. Annesiyle babası buradan taşınırken, onu burada bırakmayı yeğlemişler.

İzala’yı dinledikçe, kan beynime sıçradı. Öfkeyle bağırdım.
“Annemle babamı uyandırayım da seni oradan çıkaralım bari!”
Merdivenleri tırmanırken kızın sesi beni durdurdu.
“Hayır Makro! Sakın kimseye haber verme!” dedi.
Bunun üzerine birkaç basamak geri indim.
“Neden?” diye sordum. “Sürekli orada kalacak değilsin herhalde!”
“Çıkmak istemiyorum.” dedi kız. “Doğduğum günden beri buradayım. Buraya alıştım. Çıkacak olursam, belki de ölürüm…”
“Saçmalıyorsun! Olmaz öyle şey. Oradan mutlaka çıkmalısın.”
“Hayır, istemiyorum Makro! Ayrıca bu sırrı kimseye söylemeyeceğine dair söz ver. Yoksa sonsuza dek kaybolurum.”
Kızın sesinde sanki bir yalvarış havası vardı. Buna dayanamadım.
“Tamam, söz veriyorum. Kimseye söylemeyeceğim.” dedim.
“İyi o zaman, şimdilik sana iyi geceler. Yarın yine gel Makro!”

Dolapta kalmayı o kadar çok istiyordu ki, onu kendi haline bırakıp yatağıma döndüm. Ama kafamda bir soru vardı. Sonsuza dek nasıl kaybolabilirdi?

***

Ertesi sabah, uyandığımda ister istemez bir rüya gördüğümü düşündüm. Uykudayken çoğunlukla bunun farkına varamayız. Gerçek hayatla rüyalar bazen birbirine karışıverir. Nitekim televizyon haberlerinde, kendi çocuklarını dolaba kilitleyen anne-baba hikâyelerini çok işitiyoruz. Bunlar yalan değildi. Kahvaltımı yaparken, bir gözüm hep dolabın kapağındaydı. Kafam karma karışıktı. Dalgınlığımı fark eden annem;
“Ayda mı geziyorsun oğlum?” diye takıldı.

Ama bu konuda ona hiçbir şey anlatmamaya karar vermiştim. Aksi halde benim aklımı kaçırdığımı düşünerek, dolabın kapağını açmaya yeltenebilir, böylece İzalya’yı sonsuza dek kaybedebilirdim. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Ama o beni uyarmıştı.

Günün önemli bir bölümünü mutfakta geçirdim. Annemle babam, kısa süreli de olsa, başka bir odaya gidecek olsalar, hemen dolabın önüne koşuyor ve soruyordum.
“Beni işitiyor musun İzalya?”
Ama cevap alamıyordum. Anlaşıldı, bu yaşadıklarım kesin bir rüyaydı.

***
Kafanızın içinde dönüp duran ve sizi terk etmek istemeyen bir düşünceden kurtulmamız için mutlaka başka bir şey düşünmeniz gerek. Ben de öyle yapmayı denedim, ama beceremedim. Kafamda hep aynı şey vardı. Kilitli dolap…

Gece yarısı, kimseye çaktırmadan, yine mutfağa indim. Ay ışığı bulutların arasına gizlendiği için, içerisi biraz karanlıktı. O nedenle yemek masasına tosladım. Dolabın kapağını tıkırdatmadan önce, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Sonra titrek bir sesle;
“İzalya?” diye seslendim.
Cevap geldi.
“İyi akşamlar Makro.”
“Orada mısın?”
Kız daha önce yaptığı gibi benimle dalga geçti:
“Kulaklarında arıza var galiba?” dedi.
“Ama gün boyunca sana seslendim, bana cevap vermedin…”
“O saatlerde burada değildim Makro.”
Demek anahtarı var, diye geçirdim içimden. O zaman dün neden çıkmak istememişti.
“Nereye gitmiştin?”
Kız yeniden güldü. Ardından da;
“Dolaşmaya tabi.” dedi.
“Anahtarın var mı?”
“Hayır. Annemle babam anahtarı yanlarında götürmüş olmalılar.” dedi. “Ama onlar benim sırrımı bilmiyorlar.”
Bu arada oturmak için dolabın önüne bir sandalye çektim.
“Hangi sırdan söz ediyorsun?”
“Onlar kapıyı sadece bana yiyecek vermek için açıyorlardı. Oysa benim onlara ihtiyacım yoktu…” dedi.

Sonra da bana, evin sessizliği içinde, sırrını açıkladı. İzalya’nın söylediğine göre dolaba açılan tek giriş mutfaktaki kapı değilmiş. Dolabın tabanın da başka bir delik varmış. Yani, bir tünel girişi… Oradan kayarak, bir mağaraya ulaşılıyormuş.

“Orası, senin düşündüğün gibi boş bir mağara değil Makro… Orada da oturanlar var. Minicik yaratıklar, cinler, periler var.”

Oturduğum sandalyeden birden irkildim. Az kalsın sandalyeden aşağı yuvarlanacaktım. “Bu kız beni makaraya sarıyor, alay ediyor, diye düşündüm.” Sonra da tepkimi gösterdim.
“Sen beni ne sanıyorsun?” dedim. “Ben Noel Baba yalanına inanacak yaşı çoktan geçtim.”
İzalya’nın sesi daha alaycı bir hâle bürünmüştü.
“Sanırım sen, yerin altında topraktan başka bir şeyin olmadığına inanıyorsun.” dedi.
“Mağaralardan benim de haberim var, ama şu cin peri meselesini abartıyorsun.”
“Bana inanmak zorunda değilsin Makro.”
Kalktığım sandalyeye yeniden oturdum.
“Bu mağarada gerçekten cinler mi var?”
“Evet Makro, cinler var.”
İzalya’nın anlattığına göre, cinler ve periler onunla dost olmuşlar. Onu her türlü yiyecekle besliyorlarmış. Onu zaman zaman, yerin derinliklerine oyulmuş, gizli mahzenlere götürüp gezdiriyorlarmış. İzalya’ya inanıp inanmamakta hala tereddüt ediyordum. Ama her şeye rağmen doğru olabilirdi. Nitekim, yerin altıyla ilgili ne biliyordum ki?..
“Oralar nasıl İzalya?”
“Çok güzel Makro… Tek kelimeyle harika!”
Sonra bana uzun uzun anlattı. Beynimin bir bölümü düşler âleminde dolaşırken, göz kapaklarım yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Sandalyenin üzerinde uyuyup kalmak istemiyorsam, bir an önce odama çıkmalıydım.

Gecenin geriye kalan bölümünde, rüya âleminde, İzalya’yla el ele tutuşup yerin derinliklerinde dolaşıp durdum. İzalya benim kız kardeşimdi. Yüreğimin derinliklerinde, onu öyle kabul ettim.
Annesiyle babası, henüz bu eve otururlarken, İzalya cin dostlarını sadece geceleri ziyaret ediyormuş. Ama şimdi, tercihi değişmiş. Onlara gündüz saatlerinde katılıyormuş. Her akşam, annemle babam uykuya dalınca, hemen mutfağa inip kulağımı kilitli dolabın kapağına yaslıyordum. İzalya bana maceralarını anlatıyordu. Söylediğine göre, bu güne dek, hiç kimse onun gittiği yere inmemiş ve cinlerle karşılaşmamıştı. Ona inanıyordum. Eğer cinler onu beslemiyorlarsa, kendi başına nasıl yiyecek içecek bulabiliyordu?
“Söylesene İzalya, bu dolaptan dışarı hiç mi çıkmayacaksın?”
“Şimdiye dek böyle bir istek duymamıştım…”
“Peki ya şimdi?”
“Bazen, kendisiyle oynayabileceğim bir ağabeyim olmalı diye düşünüyorum.”
“Evet İzalya, bu çok hoş bir düşünce… Haydi gel, öleceğim diye korkma. Sana söz veriyorum; dışarıdaki hayatın inceliklerini sana öğreteceğim.”
“Biraz düşünmem gerek Makro. Bu konuyu cin dostlarımla da konuşmalıyım. Çünkü onları da çok seviyorum.”

***
Annemle babama sezdirmeden yürüttüğüm bu dolap macerası, hayatımın bir parçası haline gelmişti. Gündüzler geçmek bilmiyordu. Gün batımına kadar, yeraltında gezintiye çıkan İzalya’yı bekliyordum. Ama akşam olur olmaz, inanılmaz öyküler dinleyeceğimi biliyor ve o doyumsuz anın hayaliyle avunuyordum. Kimi geceler, kız kardeşim İzalya’ya küçük hediyeler de sunmaya başlamıştım. Örneğin, bazı zamanlar, kapının altından ona kokulu sakızlar atıyordum. Ona sakız tadını keşfettiren bendim. O da buna bayılıyordu.
Birçok kez annemle babam, sabahları beni mutfakta soğuk fayansları üzerinde uyurken bulmuşlardı. Dolayısıyla benim bir uyurgezer olduğum kanısına varmışlardı. Bunun da nedenini son günlerde yaşadığım hayal kırıklığına bağlıyorlardı. (Kendi aralarındaki yorum böyleydi.) Asıl gerçeği öğrenmelerindense, olayı böyle yorumlamaları benim açımdan daha hayırlıydı. En azından, uzun bir süre daha onlara yalan söylemek zorunda kalmayacaktım. İzalya neredeyse, dolabı terk edip benim küçük kız kardeşim olmaya niyetlenmişti. Ama bu kararı almak, onun açısından pek de kolay değildi. Çünkü cinler onu uyarmışlardı: Eğer dolaptan dışarı çıkacak olursa tünelin kapısı ona sonsuza dek kapatılacak, İzalya da onları bir daha asla göremeyecekti. O yüzden, İzalya birazcık kararsızdı. Fazla değil, ama yine de biraz tereddüt gösteriyordu. İzalya’yı ikna edebilmek için, dışarı çıkınca onunla birlikte ne güzel şeyler yapacağımızı anlatıyordum.
“Bak, İzalya; şu sakızları görüyor musun? Dışarıda onların bin bir çeşidi var. Kapının altını geçemeyecek kadar iri olanları var. Hem de rengârenk. Tüp içinde ve rulo halinde satılanlar bile var…”
Nihayet bir gün, İzalya kararını açıkladı:
“Tamam, seninle geleceğim Makro.” dedi.
Ama birkaç saatlik zamana ihtiyacı varmış. Söylediğine göre cinler onun ayrılışı anısına bir eğlence düzenlemişler. Ona güzel bir uğurlama töreni yapacaklarmış. Eh, bu da normal tabi!..
Bu arada ben, evin her köşesinde dolabın kayıp anahtarını aradım. İzalya’nın annesiyle babası belki bir yerlere saklamış olabilirlerdi. Sonunda, mutfaktaki bulaşık eviyesine ait boruların arka tarafında bir anahtar buldum. Büyük olasılıkla, bu anahtar olabilirdi. Çünkü, uzun süre kullanılmadığı için paslanmıştı. İzalya cinlerin eğlencesinden dönmeden, anahtarı deneyebilirdim. Ama içimde bir kuşku belirdi: Dolabın kapağını İzalya tünelden çıkmadan açmaya kalkacak olursam; delik kapanır; zavallı kız da hayatının sonuna kadar orada hapis kalabilirdi. Sadece onun değil, benim de hayatım kararırdı. En iyisi yine akşamı beklemekti.
Onun evimize ayak basacağı anı hayal ediyordum. İkimiz birlikte, annemle babamın odasına girip onları uyandıracak ve sürpriz yapacaktık. Onlara her şeyi açıklayacak, özellikle de bu durumun kimseye haber verilmemesi gerektiğini söyleyecektik. Çünkü İzalya benim kız kardeşim olmak istiyordu. Sadece benim kız kardeşim… O nedenle başkalarından izin almaya ihtiyacımız yoktu.

***
Elimde anahtar, tepeden tırnağa giyinik bir halde dolabın önünde dikiliyordum. Ceplerim rengârenk sakızlarla doluydu.
“İzalya!”
Ses yok. Sanırım henüz tünelden yukarı çıkmamıştı. Veda partisi uzun sürmüş olmalı. Yeniden seslendim;
“İzalya!”
Yine ses yok. Eh, ne de olsa o kadar cinle tek tek vedalaşmak kolay iş değil… İzalya’nın söylediğine göre, sayıları yedi cücelerden kat kat fazlaydı. Ayrıca bu Pamuk Prenses gibi uyduruk bir masala benzemezdi.
“İzalya! Orada mısın?”
Bu kez hafif bir çıtırtı işittim. Tıpkı ilk gün işittiğim kumaş hışırtısını andıran bir ses.
“İzalya, orada olduğunu biliyorum; niçin cevap vermiyorsun?”
Bu arada yüreğimde hafif bir korku belirdi. Sakın kararından vazgeçmiş olmasın, diye düşündüm. Belki de cinler onu kendileriyle birlikte kalmaya ikna etmişlerdi.
“Bak İzalya, dolabın kapağını açıyorum!”
Hayır… Bunu yapamazdım. Eğer yanılıyorsam, İzalya henüz tünelden yukarı çıkmadıysa, delik kapanacak ve ben sonsuza dek kız kardeşsiz kalacaktım.
“İzalya, lütfen cevap ver…” dedim ve ardından hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Bütün gece orada bekledim. Sonunda, uyku bastı ve soğuk fayansların üzerinde uyuya kaldım. Beni güneşin ışıkları uyandırdı. Hemen, yerimden fırlayıp odama çıktım. Yatağıma girip yorganı başıma çektim. Eğer annemle babam, elimde anahtarla, giyinik bir halde beni mutfakta yakalayacak olurlarsa, anahtarı elimden alıp dolabın kapağını açmaya kalkarlardı.

***

O gün akşama dek, fırsat buldukça, İzalya’ya seslendim. Ama cevap vermedi. Sadece akşam vakti, kulaklarımın alışık olduğu o ünlü hışırtıyı işittim. Anlaşılan, İzalya tünelden çıkmıştı. Çağrılarıma hemen cevap vermediğine göre, veda partisi onu çok yormuş olmalıydı. Zavallıcık şu anda, dolabın içinde yorgun ve bitkin bir halde can çekişiyor olabilirdi. Büyük olasılıkla, onun dışarıya çıkmak istemesi üzerine cinler, tünel girişini kapatmış olabilirlerdi. Sanırım şu anda, açlık ve susuzluktan ölmek üzereydi. İyice telaşlandım. Dolabın kapağını yumruklamaya başladım:
“İzalya, cevap ver; kapıyı açabilir miyim? Yalvarırım sakın ölme!” diye haykırdım.

İzalya’dan hâlâ cevap yoktu. Bu kez sesimi daha da yükselttim. O sırada birden ışıklar yandı. Annemle babam, merdivenin alt başına inmişler şaşkın bir halde bana bakıyorlardı.
“Neler oluyor Makro, ne diye bağırıyorsun?”
Artık gizleyecek bir şeyim kalmamıştı.
“İzalya ölmek üzere” diye bağırdım. “Kapıyı açacak olursam delik kapanacak ve…”
Kafam allak bullak olmuştu. Annem beni bağrına basıp yatıştırmaya çalıştı. Hıçkırıklar içinde, bütün hikâyeyi ona anlattım. Ben sözümü bitirince, babam elimden düşen anahtarı yerden aldı.
“Anahtar bu mu?” diye sordu.
Başımı sallayarak “evet” diye hıçkırdım. Babam anahtarı bana uzattı:
“Haydi, aç Makro.” dedi. “Eğer İzalya oradaysa, sana ihtiyacı vardır. Orada değilse, bil ki, yeraltındaki dostlarıyla birlikte kalmayı tercih etmiştir.”

Bunun üzerine, annemin kollarından sıyrılıp babamın elindeki anahtarı aldım. Anahtar paslı olduğu için onu çevirmekte biraz zorlandım. Ama sonunda kapıyı açmayı başardım.

Karşımda, her yanı örümcek bağlamış eski bir dolap duruyordu. Her yer yarı kemirilmiş sakız artıklarıyla doluydu. Köşeye büzülmüş bir de minik fare… Zavallı hayvan, birkaç saniye süreyle hipnoz edilmiş gibi kıpırdamadan durdu. Bir süre sonra da, yan taraftaki küçük deliğe girip ortalıktan kayboldu.

***

İşte, hikâyenin hepsi bu… Artık Yüce Tanrı’ya, Oğul İsa’ya ve kutsal Bakire’ye kızgın değilim. Onlar ellerinden geleni yaptılar. İnşallah, günün birinde benim de küçük bir kız kardeşim olur.

Bataklıktaki Ev

Önceleri, aşkla ilgili hiçbir derdim yoktu. İlgimi çeken tek şey, uzaylılardı. Onlardan söz eden her tür kitabı, dergiyi ve gazeteyi satın alıp biriktiriyordum. Defterlerimin üzerine uzaylı resimleri çiziyordum. Herkes benimle dalga geçiyordu, ama onları umursamıyordum. Çünkü günün birinde, uzaylıların yeryüzüne ineceklerini adım gibi biliyordum. O zaman, herkes korkudan zangır zangır titrerken, onlardan korkmayan tek kişi ben olacaktım. Dolayısıyla, uzaylılar da bana doğru yaklaşacaklardı. Onların gelmesini büyük bir sabırla bekliyordum. Dediğim gibi, o sıralar aşk maşk umurumda değildi. Ama bir gün, ani bir mucize oldu: Okul müdürü, o gün öğleden sonra, peşine taktığı bir kızla bizim sınıfa girdi. Kız, yeni bir öğrenciydi. Ben aşkın, insana haber vermeden, tepeden düşer gibi kapıyı çalacağını hiç mi hiç bilmiyordum. İnanır mısınız, insanı tuhaf bir hale sokuyor. Müdür Bey, bütün sınıfa
seslenerek;
“Size Mila’yı tanıştırayım.” dedi. “O bizim…” Sözünü tamamlamadan, bakışlarını benim üzerime yoğunlaştırdı. Ardından da;
“Pablo! Kendine gel oğlum. Karşındaki bir kız, uzaylı falan değil.” diye benimle gırgır geçti. Bunun üzerine bütün sınıf bir kahkaha koyuverdi. Sadece Mila gülmedi. Çünkü Mila o sırada, yeşil gözleriyle sınıfı tarıyordu. Herkese tek tek baktı. Çimen yeşili gözler, benim üzerime dikildiğinde, domates gibi kızardım. Büyük olasılıkla, ayak tırnaklarımın ucu bile kızarmıştı. Okul müdürü, Mila’nın köyümüze yeni taşındığını, bizden kendisine ilgi göstermemiz gerektiğini falan söyledi. Sonra, öğretmenimizin kulağına eğilerek bazı şeyler fısıldadı. Ama bu fısıltı hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla gerçekleştiği için;
“Kızımız bataklıktaki evde oturuyor.” dediğini bütün sınıf işitmişti.

Bu sözleri duyunca, herkes bir an ürperdi. Bu bir aşk ürpertisi değil, korku ürpertisiydi. Bataklık denilen yer, köyün kuzey çıkışı boyunca uzanan geniş bir alandı. Çocuk ya da erişkin, bu güne dek, hiç kimse oraya ayak basmamıştı. Çünkü bataklık, cinlerin perilerin cirit attığı uğursuz bir yerdi. Köyün yabancısı olan insanlar, bu tür sözlere aldırış etmeden geçip gidiyorlardı. Ama köyün kendi insanları, bunun şakaya gelir yanı bulunmadığı görüşündeydiler. İlginçtir; köyde benim dışımda başka gezegenlerde canlı yaşadığına inanan bir tek kişi bulunmadığı hâlde herkes
bataklıktan geçmenin ölüm tehlikesi demek olduğunu iyice kanıksamıştı.
Hatta bataklığın lanetine meydan okumaya kalkan bazı söz dinlemez afacanların sonu hiç de iyi olmamıştı. Ya bir daha onları hiç gören olmamış ya da yürek burkan bir ruh haliyle köye dönmüşlerdi. En azından böyle
anlatılıyordu.

Bataklığın laneti, iki yüz yıllık bir cinayet olayına dayanmasına rağmen, köy üzerindeki korku ve dehşetini hâlâ sürdürüyordu. Bu cinayet hikâyesini, büyük annemin ağzından onlarca kez dinlemiştim. Her dinleyişimde, kanımın donduğunu hissederdim. Her şey, bataklığın orta yerine inşa edilen, bu ıssız evde geçmişti. Yani Mila’nın oturduğu evde… Hiç kimse, onun ailesine ilişkin bir şey bilmiyordu.
Mila, daha okula adım atar atmaz, müthiş bir başarı sergilemişti: Her zaman, ödevlerini bizden önce bitiriyordu. Defterinin üzerine yumulup, büyük bir sükûnet içinde çalışıyordu. Ödevini bitirir bitirmez de, gözlerini pencereye çevirip gökyüzünü izliyordu. Ara sıra, öğretmenin sorularına da yanıt vermese, neredeyse onun dilsiz olduğuna inanacaktım. Kendimce onun, utangaç olduğunu düşünüyordum. Şanssızlığa bakın, ben de öyleydim. Dolayısıyla ilk adımı atan kişi olmaya cesaret edemiyordum. Ama o, ara sıra yüzüme bakıp gülümsüyordu. O zaman kendi kendime, “Belki Mila da içten içe beni seviyordur.” diye düşünüyordum. Bu da yüreğimi hoplatmaya yetiyordu.

Diğer çocuklar, Mila’nın öğretmenin sorularına cevap vermesi dışındaki bu esrarengiz suskunluğa kesinlikle tuhaf bakıyorlardı. Kızın bataklıktaki evde oturması da, bu işe tuz biber ekiyordu. Başlangıçta, herkes onu itip kakmaya çalıştı. Ama Mila’nın yeşil gözlerindeki esrarengiz bir bakış, onları geri püskürtmeye yetti. Öteleri çağrıştıran bu derin suskunluk, onlara inanılmaz bir rahatsızlık veriyordu. Buna rağmen, onunla her karşılaştıklarında arkasına takılıp “Bü-yü-cü, ca-dı!.. Bü-yü-cü, ca-dı!” diye bağırmaktan geri durmuyorlardı. Ama Mila, onları duymazlıktan geliyor ve yoluna devam ediyordu. Oysa ben, öfkeden kudurmuş bir hâlde;
“Kesin sesinizi aptal yaratıklar!” diye onlara karşı çıkıyordum.
Bu kez, Mila’nın onlar üzerine saldığı korkunun intikamını almak için sille tokat bana saldırıyorlardı. Onlarla saç saça, baş başa kavga ediyordum. Ama hep onlar üstün çıkıyorlardı. Beni dövmekle kalsalar iyi; yakamı bıraktıktan
sonra da arkamdan bağırıyorlardı:
“Pablo cadıya âşık olmuş!.. Pablo cadıya âşık olmuş!..”
Böyle durumlarda, kanlı göz yaşlarımı içime akıtıyor, ağlamamaya çalışıyordum. Mila, bir iki kez ardıma takılıp beni izledi. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Ne bana acımış gözüküyor, ne de yüzünde bir isyan belirtisi vardı. Sadece avucunun içini yanaklarımda dolaştırmakla yetiniyordu. O kadar yumuşak bir dokunuşu vardı ki, bir anda, o serserilerden yediğim dayağın acısını unutuveriyordum. Mila’ya karşı, büyüklerin de tuhaf davranışları vardı. Kızcağız, köyün içinden geçerken, arkasından fısıldaşıp dedikodu yapıyorlardı. Bataklıktaki evi uğursuzluğa mahkûm eden, o tüyler ürperten lanetli olayı bilmem kaçıncı kez birbirlerine anlatıp duruyorlardı. Her ne kadar onlara karşı tepkili olsam da, bu ev hakkında benim de aklımı kurcalayan bir esrarengizlik vardı: Mila’nın ailesini, okul müdürü dışında, hiç gören yoktu. Sözüm ona, Mila’nın annesi bir ikindi vakti, tek başına okula gelerek kızını kaydettirip gitmişti. Babasını da gören yoktu. (Bir babası varsa, tabi…) Mila her zaman tek başınaydı. Çarşıya pazara da kendisi gidiyordu. Alış veriş yaptığı esnaf, fırsattan yararlanarak kızın ağzından laf almaya çalışsa da, Mila buna fırsat vermi-
yordu. Siparişlerini söylemekle yetiniyordu. Sonunda, halkın ağzında yeni bir söylenti dolaşmaya başladı:
“Mila bataklıktaki evde yalnız yaşıyormuş.”
Başlangıçta, buna kimse inanmadı. Bir çocuk, ıssız bir evde yapayalnız nasıl yaşayabilirdi? (Bataklığı bir yana bırakırsak, bazen tek başına olmak insanı daha dingin yapabilir diye düşünüyordum.) Kimileri, Mila’nın annesinin yatalak bir hasta olduğunu ileri sürüyordu, ama eve herhangi bir doktorun girip çıktığı görülmemişti. (Köylüler açısından mutluluk verici bir olaydı. Çünkü köyün doktoru da bu lanetlik hikâyeye inanıyordu.) Halkın bir kısmı da Mila’nın annesinin bir deli olduğunu iddia ediyordu. Hatta onu, bataklığı ele geçiren kötü ruhlarla birlikte ateş dansı
yaparken gördüklerini söyleyenler bile vardı. Herkes kendince bir şey uyduruyordu. Özellikle de pazar günleri köy
meydanındaki içkili kafede kafa çekenler akıl almaz şeyler söylüyorlardı. Annem bir keresinde, tezgâhın gerisinde sohbet edenlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş. İçlerinden biri;
“Bu zavallı kız o lanetli evde tek başına yaşarken bize yuh olsun… Biz hepimiz ödlekler sürüsüyüz.” demiş. Bunun üzerine bir başkası alaycı bir kahkahayla;
“Bataklığa mı gitmek istiyorsun yoksa?” diye gülmüş.
Bunu duyan annem iyice sinirlenmiş:
“Zavallı kızcağız kayıplara karıştığında veya onun cansız bedenini bir yol çukurunda gördüğünüz zaman da böyle arsız arsız gülecek misin?” diye bağırmış.
Anneme cevap veremeyen adam, burnunu şarap kadehine dikip kendi kendine homurdanmakla yetinmiş. Bütün meyhane sus pus olmuş. Bunu fırsat bilen annem:
“Bu kızcağızı kendi hâline bırakamayız.” demiş.
Müşterilerden biri;
“Ama biraz akıllı olmak lazım…” diye lafa girmek istemiş, ama annem onu dinlememiş bile.
“Aha ben oraya gidiyorum.” diyerek kafenin kapısını çarptığı gibi dışarı çıkmış. Annemin bu davranışı, kafedeki erkek müşterilerin onurunu incitmiş olmalı ki, bir süre sonra onlar da annemin peşine takılmışlar. İçeride
kafenin patronundan başka kimse kalmamış. Ben bu olup bitenleri kafe sahibinden öğrendim:
“Dükkânı kapatamazdım ya.” dedi adam. Ardında da;

“Haydi ne duruyorsun sen de gitsene!” diye güldü.
Kafe sahibinin iğneli sözlerine aldırmadım, ama ben de diğerlerinin peşine takılmadan edemedim. Hatta güvenlik gerekçesiyle yolda yürürken yerde duran iri bir odun parçasını da elime aldım. Dağda konuşlanmaya giden bir komanda taburu gibi annem önde, diğerleri arkada, ben de onların peşinde, rap rap yürüyerek bataklığın önüne
kadar geldik. Herkes, korku belasına, parmak ucuyla havada birer haç işareti çizdi. Annem, önüne dikilen saz bitkilerini ve kamış otlarını aralayarak lanetli bölgeye ulaştı. Bu arada ben, elimdeki odun parçasını daha bir sıkı
kavradım.

Bataklığın, gerçekten de adına yakışır bir havası vardı: Her yer, vıcık vıcık çamur ve rutubet kokuyordu. Sadece, üzerinde yürüdüğümüz patika yol birazcık kuruydu. Korkudan tiril tiril titriyordum. Önümde yürüyen adamdan fazla uzak kalmamaya özen gösteriyordum. Bir yandan da, endişeli ve ürkek gözlerle sağımı solumu kontrol ediyordum.
Biraz sonra, etrafı bataklık bitkileriyle çevrilmiş olan lanetli ev göründü. Evin önüne vardığımızda, hepimiz nefes nefese soluyorduk. Çıt çıkarmadan, evi baştan aşağı şöyle bir süzdük. O sırada, kafamda büyük annemin anlattığı öykü canlandı. Demek her şey, iki yüz yıl önce burada geçmişti. Ve o lanetli ev, şu anda, önümde dikilip duruyordu. Doğrusunu isterseniz, ben bu evin daha büyük olduğunu hayal ediyordum. Hatta, çevresini saran yüksek kulelerde kargaların uçuştuğu bir ortaçağ şatosu canlandırıyordum gözümün önünde.
Oysa karşımda duran ev, sıvaları dökülmüş, duvarları çatlamış küçük bir harabeden başka bir şey değildi. Çatısında kiremitleri bile yoktu. Yağmurlu günlerde, içeriye su geçiriyor olmalıydı. Annem, derin bir nefes aldıktan sonra kapıya üç kez vurup bekledi. Cevap gelmeyince, yeniden vurdu. Bu kez, kapının tokmağı yavaşça çevrildi. Açılan kapıyla birlikte, içeriden bir kadın çıktı. Siyah saçlı, yeşil gözlü bir kadın… Tıpkı Mila’ya benziyordu. Annem titrek bir sesle;
“Siz Mila’nın annesi misiniz?” diye sordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Köy halkı olarak, niçin hiç ortalıklarda görünmediğinizi merak
ediyorduk.” dedi annem. Kadın alaycı bir kahkaha attıktan sonra;
“İnsanı evinden çıkmaya zorlayan bir yasa mı var?” dedi.
“Yok, tabi.” diye kekeledi annem.
Bu arada ben, kapı aralığından Mila’yı görmeyi denedim, ama göremedim. Dış kapının karşısındaki oda boştu, kimsecikler yoktu. Kadın:
“Başka bir isteğiniz var mı?”diye sordu.
Annem, iyice heyecanlanmıştı. Umudu kırık bir ses tonuyla;
“Özür dileriz.” demekle yetindi.
Kadın, bunun üzerine kapıyı yüzümüze kapatıp yeniden içeri girdi. Bizimle birlikte gelenler, sinirlenip homurdanmaya başladılar.Gereksiz yere kendilerini oraya kadar sürüklediği için annemi suçladılar. “Bu lanetli yerden ötürü başımıza herhangi bir şey gelecek olursa,bunun hesabını sen ödersin. Sen ve bütün ailen öder.” diye ona gözdağı verdiler. Onlara cevap vermemek için kendimi zor tuttum. Adamlar, homurdana homurdana izlerinin üzerine geri döndüler.
Bu arada ben, içimdeki gizemli korkuya rağmen, Mila’yı görmeden oradan ayrılmak istemiyordum. Yüreğim sanki yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yanılmıyordum; Mila’nın orada, çok yakınlarda bir yerde olduğundan emindim. Evin çevresini şöyle bir dolandım. Bu, fazla zamanımı almadı. Zaten topu topu iki göz odadan ibaretti. Camları toza toprağa bulanmış her iki odayı da gözden geçirdim. Birinci oda boştu. Birkaç dakika önce kimseyi göremediğim ikinci odada ise, şu anda, yere oturmuş bir kız çocuğu duruyordu: Bu Mila’ydı. Dizine koyduğu bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Gözlerim annesini aradı, ama kadın yok olmuştu. O sırada Mila başını kaldırdı ve onunla göz göze geldik. Kızın yeşil gözleri, beni ilk karşılaşmamızdakinden daha çarpıcı bir biçimde etkilemişti. Bu bakış, beni rahatlatmak yerine içime tuhaf bir korku salmıştı. Zihnimde, “Bü-yü-cü! Bü- yü-cü!..”çığlıklarını işitir gibi oldum. Bataklığa girdiğimiz andan beri içime çöken ürküntüye daha fazla dayanamadım. Bacaklarım titremeye başladı. Ansızın, bir korku çığlığı atarak anneme doğru koştum. Bu arada elimdeki sopayı da pencerenin dibindeki çamurlu suya fırlatıverdim.
O gece boyunca, kafamda iki soru dönüp durdu: Meseleyi daha net görebilmek için, bu soruları bir deftere yazdım:
1. Açık kapıdan iç odaya göz attığımda Mila orada yoktu. Ama aynı odaya pencereden baktığımda kız oradaydı. Niçin? Bu sorunun belki şöyle bir açıklaması vardı: Ben evin çevresini dolanırken, Mila da öbür odadan bu odaya geçmiş olabilirdi. Ama benim asıl üzerinde durduğum ikinci soruydu:
2. Mila’nın annesi dış kapıyı örter örtmez nereye kaybolmuştu? Çünkü pencereler, birbirlerine o kadar yakındı ki, bir odadan diğerine geçerken, benim onu görmemem imkânsızdı. Olacak şey değil… Evin içini pencereden kolaçan ettiğim hâlde, Mila’nın annesi bir daha ortalıkta görünmemişti. Bir anda nasıl kaybolmuş olabilirdi? Sorunun cevabını bulamadan uykuya daldım.
Bataklıkta olup bitenler, rüyamda bir kâbusa dönüştü: Mila, lanetli evin bir köşesine büzülmüş oturuyordu. Yerinden kıpırdar kıpırdamaz, ansızın bir kadına dönüşüyor; ardından tekrar kayboluyordu. Her görünüşte, faklı bir yüz ve farklı bir bedenle ortaya çıkıyordu. Bazen, tıpatıp Mila’ya benziyordu. Bu, iki yüz yıl önce öldürülen kadındı. Birden, sıçrayarak uyandım. Pijamalarım sırılsıklam tere batmıştı. Sanırım annem haklıydı: Mila o evde tek başına yaşıyordu. Bize kapıyı açan kadın, onun annesi falan değil, bataklığın uğursuz hayaletinin ta kendisiydi. Ve Mila da onun büyülenmiş tutsağıydı. Yalnızlığının altında yatan sır da buydu. Mila’nın bakışlarındaki gizemli çağrıyı şimdi daha iyi okuyordum. O yeşil gözler, aslında, “İmdaaat!” diye haykırıyorlardı.

Sabah kahvaltısında, vücudum hâlâ ateş gibi yanıyordu. Tuhaf bir heyecan içinde, büyük anneme döndüm ve sordum:
“Bataklıkta tutsak olan birini kurtarabilir miyiz büyük anne?” Annem, büyük annemin cevap vermesine fırsat bırakmadan beni azarladı:
“Bir daha bataklık lafını ağzına alma!” diye bağırdı. “Ne bataklıktan ne de kızıyla birlikte orada yaşayan o çatlak kadından söz etmeni istiyorum; anladın mı?”
“Ama anne, o kadın Mila’nın…”
“Yeter Pablo! Artık daha fazla konuşma!” Büyük annem, kaş göz ederek annemin yüzüne baktı. Sanırım beni
azarlamasını istemiyordu. Ama bu arada başını sallayarak;
“Bataklıktan kendini sakın yavrum!” demekle yetindi.

Artık bu konuda bir tek çarem kalmıştı: O da bütün olup bitenleri bizzat Mila’nın kendisiyle konuşmaktı. Oraya nasıl düştüğünü; özellikle de kendisine nasıl yardım edebileceğimi bana söylemeliydi. Zaman kaybetmeden, nefes nefese okula koştum. Ama nafile! Mila o gün okula gelmemişti. Onunla konuşmaya kararlıydım. Akşam, okul çıkışında
bataklığa giden yolda doludizgin koşmaya başladım. Mila’nın başına gelebileceklerden korkuyordum. Acaba biz oradan ayrıldıktan sonra kadın ona ne yapmıştı? Bir türlü geçmek bilmeyen ders saatleri boyunca, hep kötü şeyler düşündüm… Zihnimden kovmaya çalışsam da bu düşüncelerden bir türlü kurtulamadım. Hayır, onun başına bir şey gelmesini istemiyordum. Olmaz Mila! Buna asla izin veremem!..
Bataklığa girmeden önce, elime yine bir sopa aldım. İçimde hep bir tereddüt vardı. Hatta bir ara bu işten vazgeçmeyi düşündüm. Ama ben hiçbir şey yapmazsam, Mila ölecekti. Sonra, kamış otlarını yara yara ilerlemeye başladım. Heyecandan şakaklarım zonkluyordu. Ani bir kurbağa vıraklaması, küçük bir yılan hışırtısı yüreğimi ağzıma getiriyordu. Yer yer gözüme ilişen sis tabakaları, bana o gece yaşadığım kâbusları anımsatıyordu. Elimde sopa, kulağım kirişte yoluma devam ettim. Nihayet, bataklık bitkilerinin arasında yükselen ıssız evin silüeti göründü.

Çamurlara bata çıka ilerliyordum. Kamışların arasına gizlene gizlene, yere iyice eğilerek evin arkasına dolandım. Pencerelerin dibine varınca, dikkatli bir biçimde, yavaşça yukarı doğruldum. Önceki gün, kirli cam üzerinde bıraktığım el izlerim hâlâ duruyordu. Sonra, binanın ön kısmına geçip kapıyı çalmaya başladım. Ama içeride çıt yoktu. Elimi kapının tokmağına koyup bir süre bekledim. Bu arada, küçük bir yalan hazırladım. Eğer kapıyı o kadın açacak olursa, “Öğretmenimizin benden Mila’nın ödevlerini götürmemi istedi.” diyecektim. Bu bahanenin yeterli olacağına kendimi inandırmaya çalışıyordum.
“Mila!” diye, iki üç kez seslendim ama herhangi bir cevap alamadım. Sonra, apar topar içeri girdim. Her yer toz toprak içerisindeydi. Duvarlardan örümcek ağları sarkıyordu. Sanki burada yüzyıllardan beri kimse yaşamamıştı. Her nedense, bu kez, daha önce yaşadığım korkuyu hissetmedim. Dışarı çıkıp;
“Mila!.. Mila!..” diye birkaç kez daha haykırdım. Sesim bataklığın ortasında yankılanarak yeniden kulağıma kadar ulaştı. Neredeyse ağlamak üzereydim. Her şey sona ermişti. Belki bir gün Mila’yı yeniden görebilirdim, ama o
zaman iş işten geçmiş olacaktı.

“Hayır!.. Hayır!…” haykırışlarıyla yeniden dönüş yoluna doğru koşmaya başladım. Sanki bu haykırışlar, hem Mila’yı geri getirecekmiş hem de beni bataklığın lanetinden koruyacakmış izlenimi veren bir dua tonunda yankılanıyordu. Boyumu aşan bataklık kamışları, her adım atışımda kamçı gibi yüzüme çarpıyorlardı. Vıcık vıcık olmuş çamurlu yolda, birkaç kez kayıp düştüm. Ama aynı anda, büyük bir korkuyla yeniden kalktım. Sanki o deli kadın, peşime takılmış da, birkaç saniye içinde enseme binecekmiş gibi geliyordu. Tepeden tırnağa çamura batmış bir hâlde, nefes nefese koşuyordum. Sonra birden durdum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı kuruladım. Birkaç metre ötemde, Mila’yı gördüm: Kesik bir ağaç kökünün üzerine oturmuş; elleri dizlerinin üzerinde, ayaklarını çapraz bir hâlde öne doğru
uzatmış, yere bakıp duruyordu. Büyük bir heyecan içinde;
“Mila!” diye seslendim.
Kız, hiç kıpırdamadı. Bunun üzerine, biraz daha yaklaştım. Kendisine dokunmak üzere elimi uzattım. O anda, bütün bataklık, tarifi imkânsız bir ışık şekline boğuldu. Gözlerim kamaştı ve kapatmak zorunda kaldım. Gözlerimi araladığımda, akşam saatleri olmasına rağmen, ortalık gün ortası gibi aydınlanmıştı. Ağaç kökünün üzerinde oturan Mila, bir anda yok olmuştu. Gökyüzünde, hem de tam benim tepemde, son derece ışıltılı, tuhaf bir nesne belirmeye başlamıştı. Tıpkı uzaylıları konu alan ve benim kesip biriktirmeye çalış̧tığım gazete kupürlerindeki şekillere benzeyen bir nesneydi bu… Şimdi daha iyi anlıyorum: Demek böylesi aşk hikâyeleri de vardı.

Kıyıdaki Mavi Gölcük

Noel kutlaması sona erdi. Takvimler, biraz sonra 26 Aralığı gösterecek. Yatağımdayım. Işıklar sönük, ama beni uyku tutmuyor. Rüya gibi bir gün geçirdim. Noel armağanımı yastığımın altına koymuştum.

“Bu gecelik armağanınla birlikte uyuyabilirsin.” dedi Cici Annem. Ama yarın onu bana vereceksin; senin adına saklayacağım. Biliyorsun, bazen daha kıymetli eşyalarımız bile kaybolabiliyor.”

Evet, bunu biliyordum. Ama bu bir Noel armağanıydı. Onun kaybolabilme olasılığı beni şaşırtıyordu.

İyi hatırlıyorum. O sabah erkenden, Eloiz’le birlikte armağanlara bakmaya gitmiştik. Beni yatağımdan Eloiz kaldırmıştı:

“Tavuma!.. Tavuma!.. Haydi gel, Noel Baba’nın getirdiği armağanları görelim. Çabuk!.. Çabuk!…”

Eloize henüz altı yaşında olduğu için, Noel Baba palavrasına inanıyordu. Büyük salonun ışıkları açık bırakılmıştı. Armağan paketleri küçük, kırmızı toplarla süslenmiş çam ağacının altında; koca bir yığın hâlinde duruyordu. Her paketin üstünde, armağan sahibinin adı yazılıydı: Eloiz, Eloiz, Veronik, yine Eloiz, Jerard vb… Kocaman bir paketin üstüne, kırmızı kalemle, küçük erkek kardeşimizin adı yazılmıştı: Bouchon… Bouchon, henüz iki yaşındaydı. Paketin içinde, Benuva marka, plâstik bir traktör vardı.

Eloiz, sevinç çığlıkları atarak hediye paketlerinin ambalajlarını yırtmaya başladı. Bu arada, Veronik’le  babamı uyandırdı. Her ikisinin üzerinde de pijamaları vardı. O gece geç yattıkları için, uykulu gözlerle esneyip duruyorlardı.

Ortada benim adıma yazılmış bir paket görememiştim. Ama bir süre sonra, onu fark ettim. Biraz ötemde, her yanı koyu kırmızı tomurcuklarla bezenmiş bir çiçek duruyordu: Hibiskus (Bamya Çiçeği)… Hiç düşünmedim bile. Bunun bana ait olduğunu biliyordum. Çiçeğin dallarından birine, yaldızlı kurdelelerle küçük bir zarf bağlanmıştı. Zarfın üzerinde benim adım yazılıydı: Taourama… İnanasım gelmese de, nasıl bir armağana sahip olacağımı şimdiden anlamıştım.

Babamla Veronik, bana bakıyorlardı:

“Haydi, ne duruyorsun? Armağanını açmayacak mısın?”

Zarfı açtım. İçinden, küçük bir not çıktı. Üstünde şöyle yazıyordu: “Sponsorlar: Clair anne, Robert amca, Cristin teyze, Giyu nineyle kocası, Veronik ve Baba.”

Nota iliştirilmiş bir de uçak bileti duruyordu. Paris- Rangiroa arası gidiş- dönüş bir uçak biletiydi bu… O anda, biletin tarihine bakmayı bile akıl edemedim. Sadece, ağlamak isteyip de odama kaçtığım zamanlarda yaptığım gibi, heyecanla elimi ağzıma kapattım.

Böylesi bir armağan düşüncesinin Veronik’den çıktığını biliyorum. Hatta bu düşüncenin, onun aklına ilk ne zaman geldiğini de iyi tahmin ediyorum:

Sanırım, ekim ayının başlarıydı. Öğretmenimiz Bayan Bonal, kompozisyon ödevi olarak, bizden, tanıdığımız bir çiçeği betimlememizi istemişti. Altıncı sınıf ölçülerine göre, bir ders saati içinde, verilen konu üzerine en az on satırlık bir yazı yazmamız gerekiyordu. Oysa ben, belirlenen sürede, iki sayfa dolusu bir kompozisyon yazmıştım. Hem de durmak dinlenmek bilmeden… Bu bir rekordu.

Kompozisyon konusu olarak bamya çiçeğini seçmiştim. Bu çiçeğin, anılarım arasında özel bir yeri vardı: Büyük annem (Anneannem), ağarmaya yüz tutmuş saçarlını ense kökünde güzel bir topuz yapar; bu topuzun arasına da bamya çiçekleri sokardı. Çiçeğin kan kırmızı yaprakları, büyük annemin esmer tenine ayrı bir parlaklık kazandırırdı. Hafif yana kaymış, siyah gözleri vardı büyük annemin. Düşük göz kapaklarının arasından mahmur mahmur bakardı. Çinli kanı taşıyan kırışık yüz hatlarını, elmacık kemiğinin çıkıntılı görünümünü, güneş, küçük gölün üzerinde ağır ağır yükselirken, kulübemizin çevresinde büyük bir zevkle çiçek toplayan zayıf ellerini bu günkü gibi hatırlıyorum.

Kompozisyon ödevimde, büyük annemin, her sabah süt bardağımın yanı başına bıraktığı üç bamya çiçeğinden söz ettim. Çiçeklerin üzerimde bıraktığı duygu dolu mesajlarını açıklamaya çalıştım: Sevginin, şefkatin ve neşenin, içimde yer eden her türünü dile getirdim.

Hasta olduğum günlerde, sabahları çok geç uyanırdım. Ama uyanır uyanmaz, gördüğüm ilk şey; yastığımın üzerinde bırakılmış bamya çiçeklerinin kan kırmızı taç yaprakları olurdu. Büyük annemin odama ne zaman girdiğini pek anımsamazdım. Ama onun üzerime doğru eğildiğini; belki de ben uykudayken sert ve nasırlı elleriyle yanağımı okşadığını tahmin ederdim. Dolayısıyla, yastığımın üzerine bırakılan bamya çiçeğinin bana; “Gözüm üzerinde, hiç telâşlanma.” diye fısıldadığı izlenimini alır ve yeniden mutluluk dolu, derin bir uykuya dalardım.

Kompozisyon ödevimde, bütün bu duygularımı dile getirdim. Öğretmenimiz Bayan Bonal, bana 20 üzerinden 17 verdi. Hatta yazımın; “Çok hârika!..” olduğunu söyledikten sonra, ödevimi fotokopi ettirip bir nüshasını da kendi dosyasına koydu.

O gün, eve büyük bir mutluluk içinde döndüm ve yazımı Veronik’e gösterdim. Veronik yazıyı okurken, gözlerindeki takdir ve hayret dolu ifadeleri gördüm. Veronik yazıyı bir kenara bırakıp beni sevgiyle kucakladı. Ardından, gözlerimin içine bakarak;

“Anlattığın yerleri yeniden görmek ister misin?” diye sordu. Ben de şöyle cevap verdim… Sahi ne cevap vermiştim? Şu anda tam olarak hatırlamıyorum. Ama son derece sakin bir sesle şöyle demiş olabilirim: “Evet, elbette isterim… Tatillerimi orada geçirmek hoşuma gider.”

Ancak bunları söylerken, sesim her zamankinden daha boğuk çıkmıştır. Çünkü zor bir seçimle karşı karşıya idim: Bir yandan kendileriyle birlikte çok mutlu olduğumu; ama bir yandan da üç yıldır ayrı kaldığım büyük annemi ve diğerlerini aklımdan bir türlü çıkartamadığımı Veronik’e nasıl açıklayabilirdim? Ama o, fazla söze gerek duymadan beni anladı.

Zarfın içinden çıkan uçak biletinin hikâyesi buydu. 24 Kasım’da on iki yaşımı doldurmuştum. Önümüzdeki haziranın 27’sinde ise, Rangiroa’ya uçacaktım. Yaz tatilimin tamamını orada geçirecektim. Sevinçten deliye dönmüştüm. Banyoda dişlerimi fırçalarken, delişmen keçi yavruları gibi, zıp zıp zıpladım. Akıl almaz bir coşkuyla banyonun her yanına diş macunu fışkırttım.

***

Anılarım beni alıp, üç yıl öncesine götürdü. O zamanlar dokuz yaşındaydım. İlk kez uçağa biniyor ve Rangiroa’dan ilk kez ayrılıyordum. Gökyüzünde olduğuma bir türlü inanamıyordum.

Yarı uykulu gözlerle çevremdeki sonsuz maviliği ve beyaz bulutları izlerken, kendimi deniz altında, eşsiz mercan kayalıklarının arasındaymışım gibi hissediyordum.

Uçakta, yanında refakatçisi bulunmayan, benden başka iki çocuk daha vardı. Ama onlar birer popo’as (yani, beyaz ırka mensup) çocuklardı. Biri kız, diğeri erkekti. Kız benimle yakından ilgilendi: Yanında getirdiği kitapları okumam için bana ödünç verdi. Tuvaletlerin yerini, üşüdüğümüz zaman kullanabileceğimiz battaniyeleri ve film izlerken takacağımız kulaklıkları gösterdi. Ayrıca, bize uçağın birinci katını gezdirmesi için, kabin memuruna ricada bulundu. Boing- 747 tipi bir uçaktı. O güne kadar, bir uçağın içinde kocaman bir merdivenin bulunabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama yanımdaki kızın, uçaklar hakkında bilmediği yoktu. Sürekli elimi tutuyordu. Benden üç yaş büyüktü. Yani, on iki yaşındaydı. Adı da Magali’ydi.

Rangi’de iken, İsidor adında bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte, sık sık, uçakların piste iniş kalkışlarını izlemeye giderdik. Ama onlar küçük çapta, pervaneli uçaklardı. Ömrümde, bir tek uçağın bu kadar kalabalığı içine alabileceğine inanmazdım. Oysa 747’nin içindeki insan sayısı, Avatoru’daki Katolik kilisesinin yemeğinde gördüğüm insan sayısından daha çoktu. Üstelik, kilise yemeğine köyün yarıdan fazlası katılmıştı. Kilise yemeğini hiç unutamıyorum: Herkes, bayramlıklarını giyerek kiliseye koşuyordu. Kadınlar, saçlarını çiçeklerden örülmüş taçlarla süslemişlerdi. Hepsinin de bellerine kadar inen saçları vardı. Hayal meyal hatırlıyorum; küçücük bir çocukken, uzun saçlı bayanların saçlarının altına saklanmak için, onlara yakın masaların arasına dalmaya çalışırdım. Yumuşacık, çiçek kokulu o ipeksi saçları koklamaya bayılırdım.

Ben, Mava’yı (yani, annemi) hiç görmedim. Ama büyük annemin söylediğine göre (bunu her fırsatta söylerdi) onun da saçları çok güzelmiş. Koyu siyah ve dolgunmuş. Taradığı zaman, ta dizlerine kadar uzanırmış. (Rangiroa’nın en güzel saçlı kadınıymış.)

Yedi çeşit Çin yemeği ısmarlamaya gücü yetenler, uzun masaların çevresine sıralanıp oturuyorlardı. Sonra da kendilerine sunulan Pekin ördeği, çiğ balık, limonlu piliç gibi önemli yiyeceklerin yanı sıra, genç kızların ahşap tepsiler üzerinde taşıdığı her türlü yiyecekten diledikleri kadar alıyorlardı. Bense, masaların arasına sokulup, bütün yemekleri gözden geçiriyordum. Nihayet, bir fırsatını bulup, buzda soğutulmuş taze Hindistan cevizi suyundan içmekle yetiniyordum. Arkadaşlarımla birlikte çılgın şeyler yapıyorduk. Masaların üzerinde, ufacık bir pasta kırıntısı bırakmıyorduk. Masalar temizlenince, onları bir düzene sokup ortalığı dans okulunun gösterilerine uygun hâle getiriyorduk. Dışarıda bekleyenler, artık içeri girebilirlerdi.

Önce küçük kızların dansı başlıyordu. Dansçıların arasında, teyzemin evlâtlığı Vayari de vardı. Bu isim, burada, yani Fransa’da insanlara biraz tuhaf gelebilir. Ama Polenezya’da çok sevimli bir isimdir. Anlamı da “Krallık Suyu” demektir. Vayari’yi dans ederken son gördüğümde, beline bağladığı peştamalın düğümü ansızın çözülmüş ve külotu gözükmüştü. Zavallı kızcağız, peştamalı yeniden bağlamaya çalışıyor; ama bir türlü beceremiyordu. Neredeyse, utancından ağlamak üzereydi. Bense arkadaşlarımla birlikte pistin kenarına oturmuş, kahkahalarla onun hâline gülüyordum. Ama şu anda çok pişmanım. Zavallının yanımda bir fotoğrafı bile yok. Şimdilerde, dokuz on yaşlarında falan olmalı. Yine eskisi gibi sıska ve sinirli mi acaba? Teyzemin kocası, eskiden olduğu gibi, küçük kıza hâlâ kötü davranıyor mu; bilmiyorum. Bunu düşünmek bile istemiyorum.

Şu anda, kilise yemeğinin sonunda, kalabalığın arasında oturan büyük annem geldi gözlerimin önüne… Sanki bir film izler gibiyim. Büyük annemin, hurma dallarıyla ve pembe püsküllü çiçeklerle taçlandırılmış olan başını görüyorum. Bir yandan çatık kaşlarıyla sigarasını tüttürüyor, bir yandan da mavi çiçekli beyaz peştamallarıyla pistte dans eden çiçek kolyeli kızları izliyor.

Büyük annemin kulağıma eğilerek fısıldadıklarını bugün bile işitir gibiyim:

“Senin annen, Rangiroa güzellik kraliçesi seçilmişti. Dans topluluğunun kılavuz oyuncusuydu. Onun dans edişini bir görecektin!.. Bunlar da bir şey mi?”

***

Henüz büyük annemle yaşadığım yıllarda, gün batımı saatlerinin ayrı bir tadı vardı. Büyük annem, balıkları ayıkladıktan sonra, daha önce hazırladığı pirinç tenceresini ocağın üzerine koyardı. Pirinçler, ağır ateşte tıkır tıkır pişerken biz de bank niyetine kullandığımız Hindistan cevizi kütüğünün üstüne yan yana otururduk. Derin bir sessizlik içinde, sırtımızı kulübenin duvarına dayayıp güneşin batışını seyrederdik.

Güneş, bazen, göz kapaklarını kül rengi bulutların oluşturduğu ateşten bir göz gibi görünürdü. Bazen de, gökyüzünün bize sunduğu fantastik tepelerin arasında göle doğru dökülen bir lâv şelâlesine dönüşürdü. Havanın kapalı olduğu zamanlarda ise sanki, ipekten dokunmuş bir tülün ufku perdeleyişini izlerdik. Kimi zaman, gökyüzünün buluttan arınmış hâline de tanık olurduk. Böylesi günlerin akşamında güneş, doğal bir seyir izlerdi. Köpüklü suların üzerinde, kızıl altın renginde, geniş ve parlak bir iz bırakarak batardı.

Büyük annemle gün batımının keyfini çıkartırken, bir yandan da, keskin çığlıklar atarak balık avlamaya çalışan “Oyyo” adı verilen sarı tepelikli, siyah kuşların ilginç hareketlerini izlerdik. Kuşlar, ani bir zıplayışla su yüzüne çıkan ve sonra birden kaybolan hızlı bir balık türünün peşindeydiler. Uzun, ince bir et dilimini andıran bu balıkları yakalayabilmek için, bütün marifetlerini gösterirlerdi.

Büyük annem, bazen, ayıkladığı iri balıkların başlarını suya atardı. Aradan birkaç dakika geçmeden, gölün ortasından kıyıya doğru yaklaşan “Mori” nin iri ve siyah yüzgecini görürdük. Mori, bizim kıyıya alışık olan bir köpek balığının adıydı. Büyük annemin suya fırlattığı balık başları, bu evcil canavarın ağzında bir anda kayboluverdi. Akşam yemeğini lüpür lüpür yutan Mori, koca kuyruğunu savura savura yeniden gözden kaybolurdu.

“Ailemizin Mori tarafından korunduğunu unutma!” derdi büyük annem. Bunu kanıtlamak için de, bana bir aile öyküsü anlatırdı: Söylediğine göre; büyük annemin erkek kardeşi ve onun iki arkadaşı, bir Faranis (Fransız)’nin gemisine atlayıp Mateva mercan adacıklarına gitmek üzere yola çıkmışlar. Zavallı Fransız’ın batmazlığına inandığı gemisi suda yüzen bir ağaç kütüğüne toslamış ve alabora olmuşlar. Gemi de batmış.

Dört adam, denizin ortasında, altı saat boyunca gemilerine çarpan ağaç kütüğüne tutunarak hayatta kalmaya çalışmışlar. En sonunda, ton balığı avlayan bir balıkçı, adamların çığlığını işitmiş ve onların imdadına koşmuş. Balıkçı onları kurtarıncaya kadar, bir yığın köpek balığı onların çevresinde dönüp durmuş. Zavallı Fransız tir tir titriyormuş. Köpek balıklarına yem olacağım düşüncesiyle korku çığlıkları atıyormuş. Ama büyük dayım (yani, büyük annemin kardeşi), onu yatıştırmak için;

“Sakın telâşlanmayın bayım. Ben sağ olduğum sürece bu hayvanlar kimseye zarar vermez. Bizi korumak için çevremizde dönüp durduklarını anlayamıyor musunuz?” diyormuş. Ama Fransız onun sözlerine hiç inanmak istemiyormuş.

Ara sıra, ilkokul öğretmenim Bay Atéo ile ikimiz bir tekneye atlayıp balık avına çıkardık. O zaman, büyük annem beni yanına çağırır ve kulağıma şunları fısıldardı:

“Eğer siz avlanırken Mori karşınıza çıkar da sana üç kez ardı ardına bir işarette bulunursa, hemen avlanmayı bırakmalısın. Bu durumu Bay Atéo’ya da haber ver ki, o da avlanmasın. Sakın unutma; Mori’nin bu hareketi, karada (evde) bazı şeylerin yolunda gitmediğine işarettir.”

Şu anda Fransa’dayım. Aradan üç yıl gibi uzun bir zaman geçti. Ve artık ben, bu tür hurafelere inanmıyorum. Ama büyük annemin ülkesindeyken farklıydı.

Bu konuyla ilgili şöyle bir söylence de duymuştum: Annemin, yirmi iki yaşında, denizde boğularak ölen bir erkek kardeşi varmış. Bu delikanlı, denize açıldığı bir gün, köpek balıklarının en irisi olan ve sadece geceleri ortaya çıkan Toretore adlı balığı güpegündüz karşısında bulmuş. Hayvan tam üç kez, dayıma (annemin kardeşine) saldıracak gibi olmuş ve ardından yüz geri edip gitmiş. Dayım, bunun bir uğursuzluk işareti olduğunu anlamış ve hemen kıyıya dönmüş. Bir de ne görsün; babası (yani, benim büyük babam), aygın baygın yerde yatıyormuş. Anlattıklarına göre; büyük babam kulübenin damını tamir etmeye niyetlenmiş. Ama kullandığı merdivenin basamaklarından biri iyice çürüdüğü için kırılmış. Büyük babam da merdivenden düşüp bayılmış. Büyük anneme göre, büyük köpek balığı Toretore’nin güpegündüz dayımın karşısına dikilişi, ona babasının merdivenden düştüğünü haber vermek içinmiş.

Büyük anneme; “Madem öyle, aynı köpek balığı neden dayımın boğulmasına engel olamamış?” diye sorduğumda, o sadece gözlerini kapatır ve “Ölüme gücü yeten bir yiğit henüz doğmadı.” diye başını sallardı. Bütün açıklaması bundan ibaretti. Durumdan hiç şikâyetçi değildi.

Büyük annemin odasında, etajerin üzerinde, anneme ait bir fotoğraf vardı. Bu fotoğraf babam tarafından, annemin o sıralar çalıştığı Sahil Otel’in önünde çekilmişti. Boynunda beyaz deniz kabuklarından yapılmış bir kolye vardı. Gülümsüyordu. Bu fotoğrafın yanı başında, dalgıç olan dayımın da bir fotoğrafı yer alıyordu. Hatırladığım kadarıyla çok yakışıklı bir yüzü vardı. Eski sinema aktörleri gibi gülümsüyordu. Fotoğraflar, her zaman, yeni toplanmış, açık mor renkli begonya çiçeklerinin arasına gömülmüş bir hâlde dururlardı. Çiçekler, her gün yenilenirdi. Fotoğrafın yanı başında birkaç tane de mum vardı. Ama onları hiçbir zaman yanmış hâlde göremezdim. Buna rağmen, bazı sabahlar, açık kapının önünden geçerken, burnuma yanık bir bal mumu kokusu gelirdi. Büyük annem, bu odaya her girişinde, iki parmağını birkaç saniye süreyle etajerin üzerine koyardı. Sanki bu hâliyle, ölmüş iki çocuğunu selâmlar gibiydi.

Büyük annemin şu an hayatta olan iki çocuğu daha vardı. Bunlardan biri, Loret teyzem. Kendi adını taşıyan bir pansiyonu işletiyor. Diğeri ise Fostin dayım… Büyük annemin en küçük çocuğu… Hava yollarında çalışan bu dayımı, üç veya dört kez görmüşümdür. Onun da üniformalı bir fotoğrafı vardı. Ama onun fotoğrafı, oturma salonu veya yemek odası diye adlandırdığımız bir odada dururdu. Burası aynı zaman da benim yatak odamdı. İçeride, benim yatağımla birlikte bir masa, dört sandalye ve kontrplâktan yapılmış eski bir komedin de yer alıyordu. Pencerelerde çiçek desenli basma perdeler asılıydı. Adına yemek odası da dediğimiz bu mekânı, hiçbir zaman amacına uygun olarak kullanmazdık. Yemeklerimizi, evin önündeki taraçada yerdik. Yağmurlu günlerde bile…

Ödevlerimi de verandanın altında yapardım. Odama sadece uyumak istediğim zaman girerdim. Oralar buralara göre, o kadar farklıydı ki!.. Oradayken giysi olarak, sadece üç adet şortum, iki adet tişörtüm ve bir adet gömleğim vardı. Bu durumu Fransız arkadaşlarım Eric ve Aleksandır’a söylemeye bile cesaret edemiyorum. Sadece okula giderken ayakkabı giyerdim. Biricik gömleğimi ise, büyük annem beni pazar ayinlerine götürürken kullanırdım.

Oradayken, zengin ya da yoksul, hiç birimizin fazla giysiye ihtiyacı olmazdı. Bunu Fransız arkadaşlarıma açıklayamıyorum. Fransa’ya gelirken, ayağıma zorla giydirilen ayakkabılardan ötürü ne sıkıntılar çektiğimi anlamaları mümkün değil. O gün neredeyse ağlayacaktım. Ayakkabı adı verilen bu işkence âletinin içinde, zavallı ayaklarımın acıyla burkulduğunu hissediyordum. Birazcık acı verse bile, kendi sahilimizdeki sivri mercan kayalıklarının üzerinde çıplak ayakla dolaşmayı yeğliyordum. Ayağımın altındaki otların engebeli dokunuşlarını yeniden hissetmeyi ve üzerinde koştuğum mercan kırıklarının çıkardığı porselen sesini yeniden işitmeyi o kadar çok istiyordum ki!..

Bazen kendi kendime soruyorum: “Bunca yıl ayakkabı ve çorapla dolaştıktan sonra acaba, benim topuklarım da beyazlarınki gibi yumuşamış mıdır? Eğer öyle olmuşsa, çocukluk arkadaşım İsidor, benimle alay edecektir. Sahile doğru korkusuz koşmak yerine, narin yapılı turistler gibi kalçamı kıvıra kıvıra yürüdüğümü görürse, eminim hâlime kahkahalarla gülecektir.

***

Büyük annemin ülkesindeyken “zengin” ve “yoksul” un ne anlama geldiğini pek bilmezdim. Büyük annemin kulübesi, ince tahtalardan inşa edilmiş bir yerdi. Topu topu iki odası vardı. Kulübenin bitişiğinde, üstü palmiye dallarıyla örtülmüş ve içine gazlı yemek sobası yerleştirilmiş bir bölme daha vardı ki, burayı mutfak olarak kullanıyorduk.

Mutfak duvarının hemen dibinde, dört adet iri mercan tuğlasıyla çevrelenmiş bir de odun ocağımız vardı. Tuvaletimiz, iki Hindistan cevizi ağacının arasına kazılmış kocaman bir çukurdan ibaretti. Büyük annem, çağanozların insan dışkısını verimli bir toprağa dönüştürdüklerini söylerdi.

Mutfağımızın en lüks yanı, tatlı sayılabilecek bir musluk suyumuzun bulunmasıydı. Sabah akşam, bu musluğun altına dikilir, dişlerim çatırdayarak yıkanırdım. Palmiye liflerinden örülmüş bir hasırı da kendime siper ederdim. Büyük annem de aynı şekilde yıkanırdı. Ama o, yıkanmak için, ya sabahın alaca karanlığını ya da gece yarısını seçerdi. Kimi sabahlar, şırıl şırıl akan su sesiyle birlikte, büyük annemin şarkı mırıltılarını da işitirdim. Büyük annem, vücudumuzun parlak ve güzel görünmesi için, yıkandıktan sonra iyice kurulanmamız gerektiğini söylerdi.

Kulübemizin önünde üç adet limon ağacı vardı. Bunlar, büyük annemin kocası (yani, benim büyük babam) tarafından dikilmişti. Büyük annemin, her ne zaman üç beş kuruş paraya ihtiyacı olsa, biraz limon toplar; birkaç plâstik torbaya doldurur ve Tinito (Çinli)’nun dükkânına götürürdü.

Büyük annemin, çiçeklerden ördüğü çift katlı kral taçları çok ünlüydü. Herkes tarafından bilinirdi. Rangiroa’ya herhangi bir yabancı devlet büyüğü veya önemli bir adam gelip gideceği zaman büyük anneme sipariş verirlerdi. Çünkü bizim oralarda, yabancı konukların çiçek kolyelerle karşılanması önemli bir gelenekti. Böylesi günlerde, hava limanlarıyla gemiler kral tacı ve salkım çiçek sepetleriyle süslenirdi. Polenezya’da yabancı konuklar uğurlanırken kendilerine, genellikle, deniz kabuklarından yapılmış kolyeler sunulurdu. Ama bizim Rangi’de daha çok basit kral tacı sunmak yaygın bir âdetti. Büyük annemin bana verdiği bir krallık tacını hâlâ yanımda taşırım. İyice kuruyup karardı, ama onu her zaman saklayacağım. Bugün bile kokusunu duyumsuyorum. Veya bana öyle geliyor.

Büyük annem, küçük deniz kabuklarından yapılmış uğurlama kolyeleri de satardı. Deniz kabuğu bulabilmek için, Hindistan cevizi ağaçlarının arasında nereyi kazacağını iyi bilirdi. Kazdığı yerden binlerce deniz kabuğu çıkartırdı. Kabukların hem sarı hem de koyu pembe olanları vardı. Bu tür kabuklar, deniz altında değil; kumsalın belli yerlerinde bulunurlardı. Niçin öyleydi, bilmiyorum. Büyük annemin sattığı kolye dizileri, daha çok koyu renkli, ucu sivri kabuklarla, benim okyanus kıyısındaki kumsalda topladığım açık mor renkli sedeflerden oluşurdu. Elinde iğnesiyle verandaya oturan büyük annem, saatler boyunca “tık. tık.” sesleri arasında deniz kabuklarına delik açardı. Büyük annemin kazanç yollarından biri de Hindistan cevizi unundan yaptığı nefis ekmeklerdi. Benim de çok hoşuma giden bu ekmekler, her pazar günü, bir başka Çinli’nin bakkal dükkânında satışa sunulurdu.

Yeni ay doğduğunda, büyük annemle birlikte, akşamları dalgakıranın üstüne balık tutmaya giderdik. İkimizin de birer oltası vardı. Ama kamış çubuğuna bağlı birer olta değildi bunlar. Misina adını verdiğimiz sağlam yapılı bir naylon ipten ibaretti. Oltalarımızı başımızın üzerinde şöyle bir çeviriyor, sonra da Avatoru Boğazı’nın koyu mavi sularına doğru fırlatıyorduk. Oltanın iri uçlu iğnesine, benim daha önce ölmüş ahtapot parçalarından bükerek hazırladığım küçük yemlerden takıyorduk. Oltamızın kurşunu, basit bir inşaat demirinden ibaretti. Bir akşam, ikimiz birlikte “ördek gagası” adı verilen, beş adet “Oyo” balığı yakaladık. Balıklardan ikisi oldukça iriydi. Büyük annem, onları Beatris Lokantası’na sattı. Diğer ikisini teyzeme ait soğuk hava deposuna kaldırdı. Sonuncusunu ise, haşlanmış tara yaprağı ve rezene taneleri eşliğinde fırına sürüp pişirdi. Mımm!.. Şu anda sadece onun lezzetini düşünüyorum!..

Çarşamba günleri (okula gitmediğim zamanlar) büyük annemin, dağ gibi yığılmış yatak çarşaflarını, peçeteleri ve yastık kılıflarını büyük bir titizlikle ütüleyişini çok iyi anımsıyorum. Bu işleri hangi otel veya lokanta için yapıyordu, bilmiyorum. Ama şu anda, bunları düşündükçe, büyük annemin yoksul bir kadın olduğunu anlayabiliyorum. Babam, benim bakım masraflarım için, büyük anneme her zaman para yollardı. O nedenle hiçbir şeyim eksik olmazdı. Ama büyük annem hasta düştükten sonra bazı şeyler değişti. Zavallı kadıncağız, hastaneden döndükten sonra, yukarıda sözünü ettiğim ufak tefek işleri bile yapamaz oldu. Bunu üzerine, beni teyzeme emanet etti. Ama orada pek sevimli şeyler yaşadığımı söyleyemem.

***

Loret teyzem yumuşak huylu, çalışkan ve neşeli bir kadındı. Özellikle kocası uzaklarda olduğunda daha neşeliydi. Teyzem önceleri, Tahiti’de sekreterlik yapmış. Sekiz yıl boyunca, azar azar para biriktirmiş. Daha sonra, mirastan payına düşen, deniz kıyısındaki boş alanı değerlendirmiş. Ağaç kazıklar üzerine “Bungolov” adı verilen tek katlı, iki adet ahşap ev inşa ettirmiş. Ardından da burayı kendi adını taşıyan bir pansiyon hâline getirmiş. Yani, Loret Pansiyon… Pansiyonun çevresi, teyzemin diktiği Hindistan cevizi ağaçları, bamya çiçekleri, gelin taçları ve daha bir yığın bitki örtüsüyle çevriliydi. Hatta içlerinde bir incir ağacı vardı ki, onu gören popa’alar (beyazlar) her nedense şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Teyzemin kocası iri yarı, işsiz bir adamdı. Tahiti’deyken ne iş yapıyordu bilmiyorum. Ama burada (Rangiroa’da), gün boyunca hemen hemen hiçbir iş yapmazdı. Yaptığı tek şey, uyuşuk uyuşuk balık avlamak ve teyzemin aldığı mobiletle sokaklarda tur atmaktı. Bazen bir kutu kibrit almak için, mobilete atlayıp gider ve gece yarısına kadar gelmezdi. Ya köylülerle gülle oynayarak vakit geçirir ya da bira içip sızardı. Özellikle, bir Tahiti birası olan Hinona’yı çok içerdi. O zaman da çekilmez bir adam oluverirdi. İpe sapa gelmez bahaneler uydurup zavallı Vayari’yi bir güzel pataklardı.

Teyzemin yanına taşınalı yaklaşık bir hafta falan olmuştu. Bir akşam teyzemin kocası, genellikle müşterilerin yemek yediği çardağın altına oturmuş yine içiyordu. Bir ara, yeri göğü inleten çirkin sesiyle;

“Vayari!.. Vayari!..” diye haykırdığını işittim. Meğer köpeklerden biri, eniştem olacak adamın plâj terliklerinden birini götürmüş. Zavallı kızcağız, o sırada, benimle birlikte verandaya oturmuş, bana ödevlerini kontrol ettiriyordu. (Nedense, o sıralar, öğretmen olmaya pek hevesliydim.) Vayari, eniştemin çığlığı karşısında öyle bir irkildi ki, yerinden top gibi zıpladı. Yüzündeki gülücük, bir anda siliniverdi. Bunun nedenini bir türlü anlayamadım. Kızcağız, apar topar yerinden kalkıp doğruca çardağın altına yöneldi. Zaten bir deri bir kemik olan zavallı kızı, eniştemin ayı pençesini andıran iri ve nasırlı ellerinin arasında debelenirken görmek benim için bir kâbus olmuştu. Bu manzarayı sadece birkaç saniye izleyebilmiştim. İçimde ani bir öfke belirmişti. Teyzemin kocası olacak zorbayı oracıkta öldürmek istedim. Ama küçücüktüm. Bir tek söz söylemeye bile cesaretim yoktu. Öte yandan, boğazım düğüm düğüm olmuştu. İstesem de konuşamazdım. Yine de verandayı aydınlatan ampulün ışığı altında, öfkeyle ayağa kalkabilmiştim.

Eniştem, Vayari’yi kollarından yakalamış, sanki bezden bir bebek gibi havada sallıyordu. Sanırım, benim kendisini izlediğimi gördü ve kızı bıraktı. Zavallı Vayari, adamın elinden kurtulur kurtulmaz oradan uzaklaştı. Zavallıcık yediği sopalara aldırmadan, yine de o tembel ve sarhoş herifin kaybolan plâj terliğini bulmak için gecenin karanlığında kaybolup gitti.

Ertesi gün, her zaman olduğu gibi, kahvaltı masasını hazırlıyordum. Eniştemin kahve bardağını önüne koyarken, adam beni kolumdan tutup; “Bana öyle ters ters bakma ufaklık.” dedi. “Sen kendini köpek balığı falan mı sanıyorsun yoksa?”

Ah keşke!.. Nerde bende o şans!.. Şu anda, bütün zorbaları ortadan kaldırmak için, adam yiyen iri bir köpek balığı olmayı o kadar çok isterdim ki!.. Hayatımda hiçbir kimseden bu kadar nefret etmemiştim. Bu gün bile, o adamı düşündükçe, nefret duygularım yeniden kabarıyor. Beni “yarım herif” diye çağıran sadece oydu. Bizim oralarda, melezleri “yarım” diye çağırmak bir âdetti. Ama ev içinde, eniştem olacak adamdan başka beni böyle çağıran kimse yoktu.

Büyük annem, bana gönderdiği her mektubun sonunda; “Vayari de sana öpücüklerini yolluyor.” diye yazıyordu. Bu satırları okur okumaz, o uğursuz gece yeniden gözlerimin önünde canlanıyor ve yüreğim daralıyordu. Zavallı kızın, kuruyan gözyaşları arasında içini çeke çeke hıçkırması ve bana söyledikleri hâlâ kulaklarımda. Sanki teskin edilmeye, avutulmaya muhtaç olan benmişim gibi bana şöyle demişti:

“Biliyorsun; Loret teyzen ona bir çocuk veremediği için bana böyle hırçın davranıyor. Üzüntüsünden beni bir türlü sevemedi.”

O günlere ait anılarımın arasında, bir kişi daha gözlerimin önüne geliyor: Bu adam aksanı bozuk, tuhaf bir beyaz (popa’a)’ydı. İnci tarlalarında aşılama yapan, profesyonel bir dalgıçtı. Bir keresinde, Kaptan Kusto’nun Kalipso adlı araştırma gemisine binip ünlü denizciyle birlikte uzunca bir yolculuğa çıkmıştı. O günlere ait hatıralarını anlatmaya bayılırdı. Mutfakta teyzeme yardım eden genç bir kız vardı. Sanırım kuzenlerden biriydi. Adam, bu kızı gördüğü zaman değişik bir havaya girerdi. Saçlarını taramaya başlar, bir yandan da yüksek sesle gevrek gevrek gülerdi. Onun bu komik davranışı, hepimizi eğlendirirdi. Sanırım; adamın bizim pansiyona gelişinin ilk günleriydi. Vayari’yle birlikte çardağın altındaki müşteri masalarına öğle yemeği servisi yapıyorduk. Adam, gülümseyerek yüzümüze baktı ve:

“Siz kardeş misiniz?” diye sordu.

Vayari, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Kucağındaki ekmek sepetiyle oracıkta dikilip kaldı. Adamın sorusunu ben yanıtladım:

“Evet, o benim kız kardeşim.”dedim. Vayari, rahatlamıştı. Doğal bir tavır takınarak servise devam etti.

O günden sonra, bu soruyu soran bütün turistlere aynı şekilde cevap vermeyi kararlaştırdık. Bu benim hoşuma gittiği gibi, Vayari’yi de yeterince mutlu ediyordu.

Pazar günleri, pansiyonun karşısındaki küçük limanın orada, deniz dibi avına çıkıyordum. Bazen Vayari de benimle birlikte gelmek için peşime takılıyordu. Onu kendimden uzaklaştırmak için:

“Bana bak Vayari, eğer peşimi bırakmazsan, seninle kardeş olmadığımızı Faranis (Fransız)’e söylerim.” diye gözdağı veriyordum. O da ister istemez kıyıya dönüyordu. Çünkü Vayari, su altında beni izleyemeyecek kadar küçüktü. Deniz dibi avcılığımın en heyecanlı yerinde işimi bozuyordu. Örneğin; bir deniz dibi mağarasına girmek üzereyken veya deliğinden çıkan bir ahtapotun yerini saptadığım sırada Vayari, ağlamaya başlıyordu:

“Ne olursun Taurama; beni buradan çıkar. Çok yoruldum; köpek balıklarından korkuyorum.” diye yalvarıyordu. Bu da beni sinirlendiriyordu.

Vayari, henüz küçücük bir bebekken Loret teyzeme Papet’te evlâtlık olarak verilmişti. Bu anlayış, o ülkede, çok çocuklu yoksul ailelerin her zaman başvurduğu sıradan bir işti. Küçük kızın kardeşim olduğunu söyleye söyleye, bunun bir yalan olduğunu tamamen unutmuştum.

Bir akşamüstü, ilkokul öğretmenim, bizim pansiyona yemek yemeye gelmişti. Kendisine bazı sorular soran Faranislerden birine şöyle dediğini işittim:

“Biliyor musunuz beyefendi; adamızdaki yaşam anlayışı iyice değişti. Eskiden çocuklar, Tanrı’nın sunduğu birer nimetti. Yani, çocuk evin kralıydı. Ama şimdi öyle mi? İnsanlar yoksullaştıkça, kendi çocuklarını sırtlarına vurulmuş ek bir yük olarak görmeye başladılar. Onlara kızıyorlar ve kötü davranıyorlar. Ne yazık ki öfkemizi her zaman en zayıf olanlardan çıkartıyoruz.”

Oysa eniştem yoksul sayılmazdı. Ama niçin zalimdi. Teyzem ise; Vayari’yi kendi kızı gibi sevebiliyordu. Büyük annem yoksul bir kadındı; ama benim için deli divane oluyordu. Bana “gözümün nuru” diye sesleniyordu. Ama ortada anlamadığım bir şey vardı. Sanırım bunu sonsuza kadar da anlayamayacaktım.

Gölgenin Ölümü

 (Bir Çağdaş Afrika Masalı)

Bir adamla gölgesi aynı gün, aynı saatte, aynı anneden dünyaya geldiler. Buna kimse şaşırmadı. Çünkü ebeler, o güne dek çok şeyler görmüşlerdi: Çift başlı bebeklerden tutun da sakalı çıkmış başsız ihtiyarlara varıncaya dek birçok şey…
Adamla gölgesi, ucu bucağı görünmeyen engin bir çölde, ikiz kardeşler gibi birlikte büyüdüler. Güneşin, her sabah, harikulade bir göl manzarası üzerine doğduğu, akşam olunca da gökyüzünün derinliklerinde asılı duran elmas parıltılı yıldızları göstermek için ışıklarını söndürdüğü ıssız bir çöldü burası… Bizim ayrılmaz ikili (yani, adamla gölgesi), burada çok mutluydular.
Adam, gölgesine öyküler anlatmayı çok seviyordu. Her türden, her yöreden öykülerdi bunlar… Böylece, o koca çölün ortasında yalnızlık çekmiyorlardı. Her ikisi de, birlikteliklerinin devamını sağlayan güneşi, ayı ve yıldızları çok seviyorlardı. Zaten bu ıssız çölde, güçlü ışıklarıyla ortalığı aydınlatan bir güneş, bir ay, bir de yıldızlar vardı. Onlar da adamla gölgesini çok seviyorlardı. Adamla gölgesi güneşi, ayı ve yıldızları çölün neresinde olurlarsa olsunlar aynı mesafede ve aynı parlaklıkta görebiliyorlardı.
Günlerden bir gün, adam gölgesine dönerek şöyle dedi:
“Bak dostum, sana bir öykü anlatacağım… Hişt!.. Beni dinliyor musun?”
Gölgesi “Hı hı” diyerek başını salladı. Bunun üzerine adam, öyküsüne başladı:
“Vaktiyle çok, ama çok yoksul bir adam varmış. Bu adam, yoksul olduğu kadar da aptalmış. Günün birinde, zengin bir adamla karşılaşmış ve sormuş:
“Hemşerim, demiş. Böylesi bir zenginliğe ulaşmak için ne yaptın?”
Zengin adam şöyle cevap vermiş:
“Bir sabah, erkenden gölgemin peşine takılıp yürüdüm. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim. Sonunda bir ülkeye ulaştım. Burası öyle bir ülkeydi ki, bana sadece yerdeki altınları toplamak kaldı. İşte, benim zenginliğimin hikâyesi bu.”
Bunu dinleyen yoksul adam da, ona öykünmek istemiş: Ertesi sabah, erkenden uyanıp gölgesinin peşine takılmış. Dur durak bilmeden, gün boyunca onu takip etmiş. Öğle vakti yaklaşırken, gölgesinin yorulup küçülmeye başladığını görmüş ve durmuş. İkisi birlikte, bir süre dinlenmişler. Daha sonra, adam ayağa kalkmış ve gölgesine seslenmiş:
“Haydi sallanma; acele et…” demiş. “Beni bir an önce şu altın dolu kente götür…”
Sonra yine yola koyulup gün batımına kadar yürümüşler. Zavallı adam, akşam olup da umutları kaybolunca, yeniden, yorgun argın kulübesine dönmüş.”
Öyküyü dinleyen gölge, alaycı bir kahkaha attı. Ardından da adama dönerek;
“Siz insanlar, bazen, ne kadar saf ve salak olabiliyorsunuz.” dedi.
“İnsanları aşağılamaya kalkma.” dedi adam. “Siz gölgeler de aynısınız. Bazen siz de çok aptal olabiliyorsunuz. Bak, şu öyküyü dinlersen bunu daha iyi anlarsın:
“Vaktiyle, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, sessiz, sakin bir adam varmış. Sabah güneşle birlikte uyanır, güneş batar batmaz da yatağına girermiş. Adamın tek mutluluğu, gerek sabah saatlerinde gerekse öğle sonlarında kendi gölgesini sağlıklı ve sıhhatli görmekmiş. Çünkü onunla birlikte oynamaktan hoşlanırmış. Sabahları kalkar kalkmaz, sabah gölgesinin kapı önünde kendisini beklediğini görür ve kendisine şöyle seslendiğini işitirmiş: “Haydi, evin batı avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Benim gecem gelmeden oyunun tadını çıkartalım.”
Adam, onun çağrısına uyar ve ikisi birlikte ikindi vakti girinceye kadar mutlu ve keyifli bir gün geçirirlermiş. Adam çok yorgun olmasına rağmen, batı avlusundan ve sabah gölgesinden üzülerek ayrılırmış. Ama bu arada, doğu avlusuna geçmek ve ikindi gölgesiyle yeni oyunlar oynamak için de sabırsızlanırmış. Kapının önünde onu bekleyen ikindi gölgesi de en az onun kadar heyecan duyar ve bağırırmış:
“Haydi, doğu avlusuna gel de oynayalım. Ama biraz acele et. Akşam güneşi batmadan oyunun tadını çıkartalım.”
Günlerden bir gün, adam sabah gölgesine şöyle demiş: “Biliyor musun? Benim çok iyi bir arkadaşım var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
“Aaaa!..” demiş sabah gölgesi. “Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Adam, aynı gün, bu düşüncesini ikindi gölgesine de açmış: “Benim çok iyi bir arkadaşım daha var. Üçümüz birlikte oynasak ne dersin? Çok hoş olmaz mı?”
İkindi gölgesi de sabah gölgesi gibi cevap vermiş:
“Aaa! Bunu bana daha önce niçin söylemedin? Senin arkadaşın benim de arkadaşım sayılır.”
Ertesi gün, adam her iki gölgesini de yanına çağırıp konuyu açmış:
“Sevgili dostlarım; artık bundan sonra üçümüz birlikte oynayacağız. Madem sabahtan akşama dek birlikte oynamaktan usanmıyoruz, böylesi daha güzel olacak. Şimdi söyleyin bana; oynamaya nereden başlayalım?”
Sabah gölgesi:
“Batı avlusunda oynayalım.” diye atılmış.
“Batı avlusu olmaz.” demiş ikindi gölgesi. “Doğu avlusu daha güzel, orada oynayalım.”
Derken, iki gölge arasında zorlu bir tartışma çıkmış. Ama bu tartışma öyle kalmamış. Bir süre sonra saç saça baş başa kavga etmeye başlamışlar. Durum öyle bir noktaya gelmiş ki, bıçaklar çekilip kanlar dökülmüş. Bunu gören o sessiz ve sakin adam, üzüntüsünden başını alıp dağlara kaçmış. Sonunda da, sadece geceleri ortaya çıkan sevimsiz bir büyücü olmuş.”
Adam öyküyü bitirdikten sonra gölgesine döndü ve sordu:
“Peki, şimdi ne düşünüyorsun?”
“Anlattığın öykü, senin gibilerin ne kadar ahmak olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.” diye cevap verdi gölge. “Böylesine sakin ve barışcıl bir adam, kavga eden iki dostunu niçin ayırmıyor ki?”
Adam:
“Gözü dönmüş, eli bıçaklı kavgacı dostları ayırt etmek öyle sandığın kadar kolay değil. Bu öyküm hoşuna gitmediyse sana başka bir tane anlatayım.” dedi ve yeni öyküsüne başladı:
“Bir zamanlar, bir adamla gölgesi birbirlerini çok seviyorlarmış. Tıpkı seninle benim gibi… Bir gün adam hastalanmış. Ve bu sıkıntısını gölgesiyle paylaşmak istemiş.
“Her yanım cayır cayır yanıyor dostum. Ateşim çok yüksek. Sanırım beni güneş çarptı. Bu günlük kulübeye girsem de birazcık dinlensem iyi olacak.”
Gölgesi bu işe razı olmamış:
“Hatırlasana dostum;” demiş. “Hani bir keresinde benden kulübenin önünde birazcık beklememi istemiştin. Sen de sandaletlerini almak için kulübeye girmiştin. Aslında içeride uzun süre de kalmamıştın. Ama ben, bu kısa zaman içinde az kalsın yalnızlıktan ölecektim. Ne olursun, sabırlı ol. Beni bir saniye bile yalnız bırakma.”
Adam o gün sabretmiş. Kulübeye girmemiş. Ama ertesi gün, hastalığı iyiden iyiye artmış. Durumun ciddiyetini, bir kez daha, gölgesiyle paylaşmak istemiş:
“Sevgili dostum;” demiş. Dün senin hatırın için akşama dek güneş altında kaldım. Bu gün hastalığım daha da ağırlaştı. Büyük bir olasılıkla beni güneş çarptı. Kulübede biraz dinlensem çok iyi gelecek.”
Gölgesi yine itiraz etmiş:
“Dostum, sen beni öldürmek mi istiyorsun?” demiş. “Senin yokluğuna bir an olsun katlanamam. Ne olursun, sana yalvarıyorum: Beni bir saniyecik bile olsa terk etme.”
Ertesi gün, adam zor işitilebilen bir sesle gölgesine şöyle demiş:
“Eğer bir an önce kulübeye girmezsem öleceğim. Güneş beni öldürmek üzere.”
Adamın gölgesi, inatla direnmiş:
“Beni gerçekten seviyorsan, bir daha şu kulübenin adını anma. Seni izleyemeyeceğim yerlerden söz etme. İşte bu kadar. Konu kapanmıştır.” diyerek kestirip atmış.
Bir süre sonra, adam gerçekten ölmüş. Yakınları onu derin bir çukura gömmüşler. Böylelikle adam, gölgesinden sonsuza dek ayrılmış. Tabi, gölgesi çok pişman olmuş, ama iş işten geçmiş. Adamın gölgesi, o günden beri, kimi geceler, ortaya çıkar ve mezarın çevresinde dolanırmış. Söylenceye göre, yeryüzündeki bütün hayaletlerin atası oymuş.”

***

“Peki, söyle bakalım; bu son anlattığımı nasıl buldun?” diye sordu, adam gölgesine. “Hâlâ gölgelerin bizimkilerden daha akıllı olduklarını mı düşünüyorsun?”
Gölge, derin bir iç geçirdikten sonra;
“Çok hüzünlü bir öykü.” diye mırıldandı. “Aynı şeyin benim başıma gelmesinden de korkuyorum. Çünkü ben de seni çok seviyorum. Senden ayrı kalmamak için, kocaman bir budalalık yapmayacağımdan emin değilim.”
Adam gölgesine;
“Ben seni senden de çok seviyorum.” dedi. “O nedenle seni memnun edecek bir haberim var. Geçenlerde bir şey işittim: Buradan epey uzakta, gecesi olmayan bir kent varmış. Kulübelerinin içinde bile sen beni izleyebilirmişsin. Her yanı ışık doluymuş. Sanırım bu kent her ikimizin derdine de çare olabilir. Ne dersin?”
Gölge heyecanlanmıştı:
“Bu habere çok sevindim.” diye haykırdı. “Bunu bana daha önce neden söylemedin? Yarından tezi yok, biz de o kente gidelim.”
Adam, ertesi sabah, gölgesinin elinden tutup gecesi olmayan kente doğru yola çıktı.
Gölge, daha kenti görür görmez, hayranlığını gizleyemedi:
“Dostum şuna bakar mısın; bu kentte ne kadar güzel ve yüksek evler var.”
“Bu gördüğün bir şey değil; söylentiye göre başı bulutlara değen binalar bile varmış. Haydi, biraz acele edelim.”
Kentin sokaklarına dalar dalmaz, gölgenin keyfi kaçtı. Birden rengi solar gibi oldu. Suratı asıldı. Onu bu hâlde gören adam:
“Rahatsız mısın?” diye sordu. “Seni birden zayıflamış gördüm. Belki de yol yorgunluğundandır.”
“Sanmıyorum dostum,” dedi gölge. “Çevremizi saran şu yüksek binalar ve egzoz dumanı, güneşin gerçek yüzünü bizden gizliyorlar gibi geldi bana… Sence de öyle değil mi?”
“Hayır…” diye atıldı adam. “Biraz dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam bunları söyledikten sonra, dinlenmek amacıyla, bir mağazanın duvarına yaslandı. Gölgesi de bütün sevecenliğiyle onun koynuna sokuldu. Bu arada yoldan geçen insanlar, adamın yüzüne bön bön bakıp homurdanıyorlardı. Hatta bazıları, sokağı tıkayıp hızlı yürümelerini engellediği için, adama yakası açılmadık küfürlerle hakaret ediyorlardı. Çok geçmeden bir polis memuru gelip adamla gölgesini tehdit etti: “Yolu tıkamaya devam ederseniz sizi içeri atarım.” dedi.
Gölge, kısık bir sesle iyimserlik düşüncelerini dile getirdi:
“Belki geceleyin kendimi daha rahat hissederim.” dedi.
Adam:
“Bence de öyle” diye onu yüreklendirdi. Söylentiye bakılırsa, buranın gecelerini binlerce güneş birden aydınlatırmış.”
Gece olunca, gölge yeniden rahatsızlandı. Binlerce güneşten her biri, gölgeyi bin bir yöne çekip sündürüyordu. Zavallı gölge, kendisini paramparça hissediyordu. Adam gölgenin rahatsızlığını fark etmişti:
“Ne o?” diye sordu. “Birden durgunlaştın. Çok keyifsiz görünüyorsun. Kesinlikle yol yorgunluğundandır.”
Gölge, onunla aynı görüşte değildi:
“Bak dostum, gündüz de söyledim; çevremizi saran bu yüksek binalar ve egzoz dumanları gökyüzümüzün elmas parıltılı güzelliğini bizden saklıyorlar. Ne dersin?”
Adam, yine aynı cevabı verdi:
“Yoo… Birazcık dinlenelim; bak o zaman kendini daha iyi hissedeceksin.”
Adam öyle diyordu, ama birazcık olsun dinlenmeye fırsat bulamıyorlardı. Çünkü dinlenmek için her durdukları yerde, karşılarına bir polis memuru çıkıyor ve bağırıyordu: “Trafiği engelliyorsunuz; lütfen yürüyün.”
Adam, bu kez, gölgesini kucağına alıp yürümeye başladı. Gecesi bulunmayan kentin bütün sokaklarını adım adım dolaştı. Bir yandan da gölgesine karşı kendini savunuyordu:
“Biliyorsun, bütün bu başına gelenler benim kabahatim değil. Beni anlıyorsun değil mi?”
“Elbette anlıyorum.” dedi gölge. “Zaten seni suçlamıyorum dostum. Burası insan eliyle kurulmuş bir kent. İnsanın neler yarattığı bütün çıplaklığıyla ortada. Buranın sadece gecesi değil, gündüzü de yok. Kendi memleketimizi hatırlıyor musun? Güneşi ne kadar güçlü ve aydınlıktı… Küçücük yıldızları ne kadar canlı, ay ne kadar yumuşak ve parlaktı…”
Adam, kentin cehennemî gürültüsü içinde onu kucağında gezdirirken, gölgesi büyük bir özlemle kendi memleketlerinin güzelliklerinden söz ediyordu. Dur durak bilmeden konuşuyordu. Ne zaman ki, yüksek binalar ve fabrika dumanları güneşi onlardan tam olarak uzaklaştırdı, işte o zaman sustu.
Adam, gölgesinin ne kadar ağır bir hastalık geçirdiğini ancak kucağına dönüp bakınca anladı: Kolları bomboştu. Gölgeler o denli nazikler ki, ölürlerken bile, ortalığı velveleye vermeden giderler.
Gölgenin ayrılık acısı, adamın yüreğine oturmuştu. O denli hüzünlendi ki, kentin orta yerinde, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ama kimse onun sesini işitmedi. Çünkü işitmek için durmak gerekiyordu. Ama bu kentte durmak yasaktı. Bir an, yeniden kendi güneşine, ayına ve hemşehrisi olan sıcak kanlı yıldızlarına dönmek ve onların altında yaşama isteği duydu. Ama gölgesi yanında olmadan nasıl yaşayacaktı?
Adam, birden ağlamayı kesti. Gözyaşlarını kuruladı. O da gölgesini kaybetmiş diğer kent insanlarına öykünmeye başladı: Güneşin, ayın, yıldızların ve gölgelerin biricik ve özgün dünyasını bir daha anımsamamak için yoğun bir telâş içinde yürüdü de yürüdü.

Balkon Konuşması

Ben bu öykü işine nereden bulaştım hiç hatırlamıyorum. İçine doğmuş olma ihtimalim, sonradan olmuş olma ihtimalimden daha az değil. Yazdıkça bunları birbirinden ayırt edebilme kabiliyetimi de kaybediyorum galiba. Ben mi onu yazıyorum, o mu beni baştan icat ediyor biraz karışık. Şu hiç araba girmeyen çıkmaz sokak; mahallemizin en az egzoz dumanı olan, ancak bir o kadar da insan gürültüsüyle dolu olan yeri olmasa ve bu insanlar sürekli bana laf çarptırmasalar çok daha huzurlu bir hayatım olabilirdi. Hatta çok daha verimli bir yazar olabilirdim. Bu sokağın ahalisinin bitmek tükenmek bilmeyen balkon konuşmaları nedeniyle her gün bir kavgaya karışma olasılığım artıyor.

Bakınız, ben kadın düşmanı değilim. Evet, evlenmedim. Kız arkadaşım da oldu sayılmaz. Yani Gülay’la mesajlaştık bir dönem ama o benim yaşantımın çok ütopik olduğunu söyleyerek Kamuran’la evlendi. Şimdi tam karşı dairede oturuyorlar bana nispet yapar gibi. Umurumda mı? Zerre kadar değil! Kamuran bilse bunları büyük sıkıntı çıkar. Hatta kapıma dayanıp gerçekten beni delik deşik etmeye kalkar. İnanın, gayem sizi şahit göstermek değil. Bilin diye söylüyorum; ben genel olarak insanları değil öykülerini seviyorum. Lütfen şu araladığım pencereden karşı apartmana kulak verebilir misiniz? İstirham ediyorum, kararı siz verin. Tek kelime daha etmiyorum.

– Mehlika Ablaaaa!
– Efendim Gülaycııım!
– Ya balkonda görünce sorayım dedim. Kırmızı tükenmezin var mı acaba?
– Ne yapacaksın kız sabah sabah kırmızı tükenmezi?
– Akşamdan suya bir hikâye koymuştum da! Önemli yerlerinin altını çizip tashih yapayım diyorum!
– Aaaaa delinin zoruna bak! Kız sen ev hanımısın! Elinin hamuruyla tashih işine niye karışıyorsun? Yak altını pişsin hikâyen! Neyine gerek!
– Olmuyor işte öyle ablam! Adam laf ediyor gelince! Yok, çiğ olmuş! Yok, tuzu az! Yok, vıcık vıcık yağ!
– Kızım sende de hiç akıl yok! Adama ne senin hikâyenden! Sen onun akşama kadar iş yerinde yazdığına, yazıldığına karışıyor musun? Önüne konanı yesin, kalksın! Yeter ya! Ne bu erkek hegemonyası!
– Valla haklısın abla! Yemin ediyorum sen büyük düşünürsün! Kıymetini bilemiyoruz işte! Bugünü nasıl görüyorsun abla? Var mı bir aforizman?
– Olmaz mı? Al kalemi kâğıdı; ‘Erkekler ne der diye düşünmeden yaz’ vircinya volf! Çek ipini gitsin!
– Ay abla, çok sağ ol ya! Gel sana bir kahve yapayım. Bitter çikolata da var.
– Müfit Ağabeyin evde yavrum! Çıkamıyorum! Yaşlandı malum! Her yeri bok, sidik ediyor! Öğlen uykusuna bir yatsın öyle gelirim.
– Tamam ablam. Sen gelene kadar bende bir şiir yazayım madem. Gelince yersin!

Pastırma

Hava saldırısı sireni bizi otoyolda yakaladı, Tel Aviv’in birkaç kilometre kuzeyinde yaşayan Yonatan dedeye gidiyorduk. Karım Shira arabayı kenara çekti, dışarı çıktık. Badminton raketlerini ve tüylü topu arka koltukta bırakarak. Lev elimi tuttu ve “Baba, biraz gerginim.” dedi. Lev, yedi yaşında ve yedi yaşındayken korku hakkında konuşmak cool değildir, onun yerine “gerginim” dersiniz. İç Cephe Komutanlığı’nın direktiflerine uyduk, Shira yolun kenarına uzandı. Lev’e, onun da yatması gerektiğini söyledim. Ama o ayakta dikilmeye devam etti, güzelim küçücük eli benimkine yapışmıştı.

“Yere yatın” dedi Shira, gürüldeyen siren sesini bastırmaya çalışarak.

“Pastırmalı sandviç oyunu oynamak istemez misin?” diye sordum Lev’e.

Elimi bırakmadan “O ne ki?” diye sordu.

“Annen ve ben ekmek dilimleriyiz,” diye açıkladım “ve sen bir dilim pastırmasın. Şimdi pastırmalı bir sandviç yapacağız. Çok hızlı bir şekilde. Hadi. Sen annenin üzerine uzanıyorsun.”

Lev, Shira’nın üstüne uzandı ve arkasından sıkıca sarıldı. Ben onların üstüne, en üste uzandım. Onlara yüklenmemek için ellerimle yere dayanarak.

“İyimiş bu,” dedi Lev ve gülümsedi.

“Pastırma olmak en iyisi” dedi Shira.

“Pastırma!” diye bağırdım.

“Pastırma!” diye bağırdı karım.

“Pastırma!” diye bağırdı Lev, sesi titrekti, ya heyecandan ya da korkudan.

“Baba,” dedi, “bak, annemin üzerinde karıncalar var.”

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdım bu sefer.

“Karıncalı pastırma!” diye bağırdı karım.

“Iyyy!” diye bağırdı Lev.

Ve sonra patlama sesi geldi, neyse ki uzaktan. Birbirimizin üzerine uzanmış vaziyette, kıpırdamadan durduk öylece, uzunca bir süre. Kollarım, kendi ağırlığımı taşımaktan ağrımaya başlamıştı. Gözümün ucuyla, otoyolun kenarında yere uzanmış diğerlerinin ayağa kalıp üzerlerini silkindiklerini görebiliyordum. Ben de ayağa kalktım.

“Yere yat,” dedi Lev bana, “yere yat baba. Sandviçi bozuyorsun.”

Bir süre daha eski halime döndüm, sonra, “oyun bitti. Kazandık.” dedim.

“Yaa ama ne güzeldi,” dedi Lev “biraz daha böyle kalalım.”

Kısa bir süre daha öylece durduk. Anne en altta, baba en üstte, ortada Lev ve birkaç kırmızı karınca. Sonunda ayağa kalktığımızda, Lev roketin nereye düştüğünü sordu. Patlama sesinin geldiği yeri işaret ettim. “Bizim evin çok uzağında değildi sanki” dedim.

“Öff,” dedi Lev, hayal kırıklığına uğramıştı, “Lahav yine bir parça bulup getirecek. Dün, okula çelik bir roket parçasıyla geldi. Roketin markasının olduğu kısımdı hem de, Arapça yazılıydı. Neden bu kadar uzakta patlamak zorunda sanki?”

“Yakında olacağına uzakta olsun,” dedi Shira, bir yandan pantolonundaki karıncaları silkiyordu.

“En iyisi bize bir şey olmayacak kadar uzakta, ama parça toplayabileceğim kadar yakında olması” diye toparladı Lev.

“En güzeli dedenin bahçesinde badminton oynamak” dedim ve arabanın arka kapısını açtım.

“Baba,” dedi Lev, ben onu koltuğa oturtmaya çalışırken, “söz ver, başka siren olursa, sen ve annem benimle pastırma oyununu tekrar oynayacaksınız.”

“Söz” dedim, “ve eğer sıkılırsak, kaşarlı sandviç oyunu oynayacağız.”

“Süper!” dedi Lev, sonra ciddileşerek ekledi, “ama ya başka siren olmazsa?”

“En azından bir ya da iki tane olur” diyerek rahatlattım.

“Eğer olmazsa,” dedi ön taraftaki annesi, “sirensiz de oynayabiliriz.”

*Parsömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı

Mantar: İyi Karakterlerin Başına Kötü Şeyler Geldiğinde Kimi Suçlamalı?

 

Sıska adam kafenin zemine düştü. Midesi havsalasının almayacağı kadar ağrıyordu. Bir dizi istemsiz spazm vücudunu titretti. “Ölürken böyle oluyordur herhalde” diye düşündü. “Ama şimdi olmamalı. Çok gencim ve böyle şort ve sandaletler içinde, bir zamanlar popüler olan ama şimdi pek de iş yapmayan bir kafenin zemininde ölmek çok utanç verici!” Adam yardım istemek için ağzını açtı ama çığlık atmasına yetecek kadar hava dolmadı ciğerlerine. Ancak, bu hikaye onunla ilgili değil.

Sıska adamın yanına giden garson kızın adı Galia idi. Hiçbir zaman garson olmak istemedi. Her zaman öğretmen olmayı hayal etti. Ama öğretmenlikte para yoktu; garsonlukta vardı. Çok para değil ama kirayı ve diğer şeyleri karşılayacak kadar. O yıl, Beit Berl Kolej’de özel eğitim almaya başlamıştı. Kafenin gece vardiyasında çalışıyordu. Geceleri kafeye bir köpek bile uğramazdı, bahşişleri yarıya düşerdi ama okulu daha önemliydi. “İyi misin?” diye sordu, zeminde yatan adama. İyi olmadığını biliyordu ama yine de sordu, hiç mahcup olmadan. Bu hikaye onunla ilgili de değil çünkü.

“Ölüyorum,” dedi adam, “ölüyorum, ambulans çağırın.”

“Hiç yararı yok.” dedi esmer tenli, barda oturan ve finans sayfalarını okuyan kel adam. “Ambulansın buraya gelmesi bir saati bulur. Bütçelerini kestiler. Tüm hafta yoğun çalışıyorlar.” Adam kadına bunları anlatırken, bir yandan da yerde yatan sıska adamı sırt üstü yatırdı ve ekledi “Ben onu Acil’e götürürüm. Arabam dışarda.” Bunu söyledi çünkü iyi bir adamdı; çünkü iyi bir adamdı ve garson kızın bunu anlamasını istiyordu. Boşanmasının üstünden beş ay geçmişti ve bu cümle, bu süre içerisinde hoş bir kızla yakın bir konuşma yapabileceği en yakın ihtimaldi. Ancak, hikaye bu adamla ilgili de değil.

Hastane yolunda trafik çok sıkışıktı. Arabanın arkasında yatan sıska adam, neredeyse duyulmaz bir sesle inliyordu ve salyası, esmer tenli kel adamın yeni model spor Alfa Romeo’sunun iç döşemesine akıyordu. Boşandığında, arkadaşları ona aile modeli Mitsubishi’sini değiştirmesini salık vermişlerdi, bir bekar arabası almasını. Kızlar, arabanızdan çok fazla şey anlarlar.

Bir Mitsubishi şöyle der: bitik ve boşanmış adam, son hatununun şirretliğini aranıyor. Bir Alfa Romeo şöyle der: cool bir adam, gönlü genç, macera arıyor. Arka koltukta kıvranan adam bir tür macera sayılabilirdi. Kel adam şöyle düşündü: “Şimdi bir ambulans sayılırım. Sirenim yok ama diğer arabaların bana yol vermeleri için kornaya basabilir, kırmızı ışıklarda geçebilirim, tıpkı filmlerdeki gibi.” Tüm bunları düşünürken, gaz pedalını kökledi. Tüm bunları düşünürken, beyaz bir Renault kamyonet Alfa Romeo’ya yandan geçirdi. Renault’nun sürücüsü dindar bir adamdı. Renault’nun sürücüsü emniyet kemerini takmamıştı. Hemen oracıkta öldü. Ancak hikaye onunla ilgili de değil.

Kaza kimin suçuydu? Hızlı giden ve dur işaretini dikkate almayan esmer tenli ve kel adam mı? Pek sayılmaz. Emniyet kemerini bağlamamış olan ve hız limitini aşan kamyonetin sürücüsü mü? O da suçlu sayılmaz. Bu kazanın tek sorumlusu var. Neden tüm bu insanları yarattım? Neden başında kipasıyla dolaşan ve bana hiçbir zararı dokunmayan bir adamı öldürdüm? Neden var olmayan bir adama acı çektirttim? Neden esmer tenli ve kel bir adamın aile birliğini parçaladım? Bir şeyleri yaratıyor olmanız sizi sorumluluktan muaf kılmıyor ve ellerinizi cennetteki tanrıya çevirip omuz silkebileceğiniz gerçek yaşamın aksine, burada hiçbir mazeretiniz yok. Öykü yazarken, tanrısınız. Eğer baş kahramanınız öldüyse, bu sizin yüzünüzden. Eğer başına kötü bir şey geldiyse, siz istediğiniz için böyle olmuştur. Onun kendi kanında debelenmesini izlemek istemişsinizdir.

Odaya karım geldi ve “Yazıyor musun?” diye sordu. Bana bir şey söylemek istiyor gibiydi. Sorduğundan başka bir şey. Yüzünden anlayabiliyordum. Ama bir yandan da beni rahatsız etmek, bölmek istemiyordu. İstemiyordu ama bölmüştü bile. Evet, dedim, ama önemli değil. Hikaye bir yere gitmiyor. Hatta bir hikaye bile değil bu. Bir kaşıntı. Bir tırnak mantarı. Neyden bahsettiğimi anlamış gibi başını salladı. Anlamıyordu. Ama bu beni sevmediği anlamına gelmiyordu. Hikaye bizimle ilgiliydi.

*Parşömen Sanal Fanzin’den alınmıştır.

Yazar: Etgar Keret

Çeviren: Onur Çalı