Şiir Şair

ABRÛ Besteler VIII

kestirmedeni günübirliği sonrayı “şuracıkta böceksiz biraz yeşillik olsa da uzanıp dinlensem” hayalimin ruhumu ziyaretini koşarken koşarken koşarken durup da birdenbire dönmeyi geriye, dönerken sırtıma aldığım hüznile yetinmeyi gördüklerimden, en çocuk yaşımda bile sevdim ben. şiirdi. yalnız benlere sevilen. kim bilir kimden daha fazla yaşamışlığımla avundum da basamak dibine yuva kurmuş bir çiçekten -evet çiçektenyapraksız dalda …

ABRÛ Besteler VIII Read More »

ABRÛ Besteler VII

sen yağıyorsun günlerime her günümde yeni cami güvercinleri boğazımda bir sen düşüncesi, çokça martılar ve kırmızı tramvaylar, şarkılar söyleyerek gelen ve içinde, gelip geçtikçe dönen bir yüz, bir yüzden öte ve yağmurda yere düşen ellerim ve biriktirdiğim evet, biriktirdiğim sözlerim hiç denilmemiş hep doğum günleri, hep yıldönümleri binlercesi henüz gelmemiş yoluma, gün bitmişken yeniden yeniden …

ABRÛ Besteler VII Read More »

“Şiir Yaşamaktır” Dizesi Bağlamında Rosinha

Şairler yaşam tarzları, dünya görüşleri, poetik duruşları gibi çok çeşitli değişkenlerin etkisiyle kendilerine özgü bir şiir evreni kurarlar ve şiirlerini bu evren içinde inşa ederler. Şiiri inşa etmek; ilhamla şiir söyleyenler için içten gelen doğal bir heyecanla yapılırken şiire kafa yoran, şiirin sorunlarıyla ilgilenen ve şiirde daimi bir arayışı önceleyenler için büyük bir zorluktur. İnsana …

“Şiir Yaşamaktır” Dizesi Bağlamında Rosinha Read More »

Şiirde İmgenin Dünya Hali- 3

İsmet Özel herkesin, her şeyin izlendiği bir dünyadadır. Ancak bu dünya somut olduğu kadar modern hayatı da temsil eden soyut bir algıdır aynı zamanda. Bu sebeple İsmet Özel, dünya algısını şu şekilde özetler: “Baudelaire ile birlikte modern şiirde yeni olan, gerçek dünyaya karşı türetilmiş bir yapıntı dünyada avuntuyu aramak değil, çamuru gözyaşlarımızdan aktarılmış bulunan bu dünyanın gerçeğe göre nerede olduğunu araştırmayı mümkün kılabilecek bir somutluk alanı yakalayabilmek için göze alınan atılımdır. Dünyadan kaçış, gerçekten kaçış değildir. Olgular dünyası modern insana özgü değerlerin ölçüye vurabileceği bir mihengi sunmakta yetersiz kalmaktadır, öyleyse somut hakikatin ifadesini bulduğu bir alana çekilmelidir. Şiir bu dünyada vazgeçecek değildir, ama ısrarla dünyaya merkezi gerçeklik olan bir başka alandan bakacaktır. Dünya ancak böyle bir yerden bakıldığında dokunulabilir olur. Şiir intelect’in sözünü geçiremeyeceği bir bölgede egemenliği kuracaktır artık. Şaire akıp giden olayların çerçevesi içinde kalınarak yakıştırılan her yafta yetersiz kalacaktır.”[1]

 

“Dünya” kelimesine şiirinde en çok yer veren şairlerden biri hiç şüphesiz İsmet Özel’dir. İmgesel akrabalığıyla tıpkı Cansever gibi algı-imgelere ve dolaylı ve sembolik olarak da anı-imgelere yer verir. Ancak Özel’i farklı kılan şey, katılıktır. Daha tedhiş edici, şiddeti daha yıkıcı olan şiirlerindeki imgelerinde bu yüzden katı, geçirgen olmayan bir tablo çizer.

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında

öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan (Hayrettin Orhanoğlu)

Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik

şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde

külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu

sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza (Tahrik)

 

gazeteler tutuklamış dünya kelimesini

o dünyadan, o şiirden öç almalı demektir (Esenlik Bildirisi)

İsmet Özel herkesin, her şeyin izlendiği bir dünyadadır. Ancak bu dünya somut olduğu kadar modern hayatı da temsil eden soyut bir algıdır aynı zamanda. Bu sebeple İsmet Özel, dünya algısını şu şekilde özetler: “Baudelaire ile birlikte modern şiirde yeni olan, gerçek dünyaya karşı türetilmiş bir yapıntı dünyada avuntuyu aramak değil, çamuru gözyaşlarımızdan aktarılmış bulunan bu dünyanın gerçeğe göre nerede olduğunu araştırmayı mümkün kılabilecek bir somutluk alanı yakalayabilmek için göze alınan atılımdır. Dünyadan kaçış, gerçekten kaçış değildir. Olgular dünyası modern insana özgü değerlerin ölçüye vurabileceği bir mihengi sunmakta yetersiz kalmaktadır, öyleyse somut hakikatin ifadesini bulduğu bir alana çekilmelidir. Şiir bu dünyada vazgeçecek değildir, ama ısrarla dünyaya merkezi gerçeklik olan bir başka alandan bakacaktır. Dünya ancak böyle bir yerden bakıldığında dokunulabilir olur. Şiir intelect’in sözünü geçiremeyeceği bir bölgede egemenliği kuracaktır artık. Şaire akıp giden olayların çerçevesi içinde kalınarak yakıştırılan her yafta yetersiz kalacaktır.”[2]

Bu düşüncelerle modern şiiri modern yapan öğenin dünyaya gösterdiği organik bir tepki olduğunu ileri süren İsmet Özel, bir başka makalesinde görüşlerini şu şekilde özetler:

“Düşünce ve çözümlemeci düşünsel yaklaşım Yeni Dünya’yı bile geride bırakmış bulunan bir sanayi ve teknoloji çağında insanın bütün kıvrımlarında söz sahibi olduğunu göstermiş, örgütlenmiş yaşama biçimi ve onun maddi öğeleri insan hayatının bütün fiyortlarına gemilerini sokmuştur. Şairin karşısındaki dünya, bütüncül (totalitaire) bir dünyadır. Şiir bu dünyaya olan tepkisini sadece bir anti- totalitaire tavırla değil, aynı zamanda kendi bütünlüğünün bilincini elinde bulunduran, sağlığını organizmaya atfeden bir tavırla gösterecektir.”[3] Kişileştirilen, şiirsel özne karşısında bir taraf olarak seçilen bir dünya vardır.

Onun şiirlerinde “şairin ben’i, yani bireyliği, şiirin merkezinde konumlanmıştır. Burada şair kendisini bir özne olarak inşa etmekte, ‘şair-ben’in hâl ve ifadelerinden mürekkep bir şahsiyet davası güdülmektedir. Şairdeki ‘ben’duygusu, ‘ben’ olma potansiyelini gerçekleştirmeye dönük bir yaşama kaygısıyla yoğrulmuştur.(…) Şair-ben’i kıvrandıran açlıklar, hakikatle kurduğu ve/veya kurmak istediği bağlarla ilgili bir açlıktır.”[4]

İsmet Özel de şiirlerinde oluşturduğu şiirsel ben’le bilinçdışının dünyevî/seküler yapısındaki uzlaşılmaz tutumuna bir tepki olarak bilinçaltında yeni bir zemin oluşturur. Bu zeminde de Karakoç gibi karşı oluşu besleyen bir imge yer alır: İsyan. Bilinçdışının baskın gücü karşısında kendince bir güç arayışında olan şiirsel ben,  referansını bu güce göre ayarlamak zorundadır. Bu sebeple insan ve çağın bir analizi yapılmalıdır. Analizin sonucunda hem Türkiye’de hem de dünyada çağ ve insan arasında belirlenmiş bir ilişkiler tasnifi yapılmalıdır. “Ser-serî şair bu rezil mutezîl dünyada çalkantıya uğramış toplumun belkemiğindeki irkilişi çabucak kavrar. Sapkınlıkta ittifak edilmemesi gereğini sezişiyle muhalif tarafta yerini alır. (…) Uyumsuzluğu seçer, çünkü uyumlu bir tutum sapkınlıkta ittifak edilebileceği tehlikesini getirecektir. Dünyanın i’tizalini görmede başarısız kalanlar şairi heteredoks sananlardır. Gerçekte şair, yaratılışın, kâinatın varlık sebebinin ortodoks görüşüne çekilmekten başka bir şey yapıyor değildir.”[5] Kimi zaman “kabaran bir çarpıntı” halindeki şehre, kimi zaman da daha geniş olan dünya karşısına çıkarılan çocuk ve toprak gibi yine imgeler, bakışın her iki tarafında da aynı etkiyi bırakacak şekilde düzenlenir.

Dünya bir sürgün yeri olmasına rağmen bir “cehd” alanıdır da. Kargaşa, tarif edilemez bir düzeydedir. Dünyanın bu kadar “pıtıraklı” olması, herkesi birbirine düşman kılması, bir kez öpüşebilmek için vadilerin tepelerin geçilmesi dünyayı sevimsiz bir mekâna dönüştürür. Ancak Karakoç’tan farklı olarak Özel, dünyayı biraz önce de belirttiğimiz gibi bir “cehd”, mücadele alanına dönüştürür. Dünyayla mücadele edilmeli, ona karşı “isyan” duygusuyla hareket edilmelidir. Bu yüzden şairin dünyaya bakışı “yufka” olmamalıdır.

Yufka mıdır

yufka mıdır benim bakışım dünyaya

ki acılarıyla başlatırım insanları (Kan Kalesi)

 

Dünya ya da şehir, İsmet Özel’in şiirlerinde modernliğin, fıtrata uzaklığın, insanî oluşa en uzak yaşama biçimini öngören bir uzam olarak yer alır. Çoğu imge gibi dünyaya da nesnel bir gözle bakılır. Hatta katıdır. Onun katılığı, keskin uçlarıyla varlığı insan için bir tehdittir. Ardı ardına olumsuz imgelerle donatılan bu dünya, varoluşun sancısını barındırdığı için tuzaklarla doludur. Dünya imgesi, bu şiirlerde yalan, külçe, kanatları fücur çiçekleri açmış halde resmedilirken İlhan Berk’ten farklı olarak dil içi bir tanımlamadan öte yine aynı katılıkla karşılanan imgelerle ifade edilir. Çünkü dünyanın süslediği tek şey bir yanılsama, bir yalandır. Yaşamak bile yorar şiirsel özneyi. Dünyayı bu denli olumsuz kılan şairin dünyaya bakışıdır elbette. Edip Cansever’deki belirsizliğin yerini bu kez duyusal olarak algılanabilir bir düzeye ulaşan bu imge, algısal oluşundan dolayı kavramlarla ve dolayısıyla düşünceyle birlikte vardır.

Uyumsuz bir dünya tasarımında, batının “bu dünya” imgesini da tam karşılamamakla birlikte bu dizelerde uyumsuz dünyanın kargaşasının varlığı ve yaklaştığının belirtilmesi, teknik, medeniyet ve yabancılaşmanın gerginleştirdiği insan tekinin de bütün saçmalığına rağmen kargaşaya meydan okuması yanyana yer alır. “Kargaşa. Ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam ve dağınık ellerim.” (Yıldızların Uzaklığına Övgü) Hem bu dünya da yaşamak ve hem de bu dünya ya karşı durmak, memnû’ olmak, en sağlam el olduğunu kabullenip öte yandan “kolayca yıkılan inançları” olduğunun farkına varmak, yalnızca çelişkiyle açıklanamaz bu yüzden.

Her şiir, İsmet Özel’de oluş ve bozuluş dünyalarının kapılarının aralanıp kapanmasıdır. Çoğunlukla bir oluşla tamamlanan şiir, Edip Cansever’in dediği gibi “her yeni aşk bir başkası için başlangıçtır” ilkesiyle uyuşur nitelikte başlangıcın soluksuz niteliğiyle baş başa bırakır okuyucuyu. Acıyı, yeniden yeniden kanatılmış yarayı deşmeye hazır bir huzursuzluk; daha da içe gömülen içrek bir tutum sergilenir başlangıçlarda bu yüzden. Zaman, mekân, eşya ve nihayet insan doğallığından uzaklaştırılarak bozuluşa kendini teslim eder bu başlangıçlarda.

Bozuluş dünyası anlamlı değil anlamlaştırılmış bir dünyadır. Geri dönülmezliğin pişmanlığı da yoktur gariptir ki. Artık anlamlaştırılmış, doğallaştırılmış bir bozuluş dünyasından yola çıkılmak zorundadır. Şiirler, tümden bu dünyayı olumlamak ya da olumsuzlamak değilse bile duyulur âleme hitap eden malzemelerle ortaya çıkan kopuşun temsil dünyasına aittir. Bir gerginliğin korunarak ilerlemeye cevaz verilmesi, süreksizliği ‘şiir deneyimi içinde bir gerginliği’ koruyarak elde etmeye yöneltir. Gerginliktir ki anlamlaştırılmış bir bozuluş dünyasının kapısında şair, şiir ve okuyucu aynı açılmayı beklemektedir. Ama her üçü de açılacak kapının ardındaki kargaşanın kendilerine kelimelerle saldıracağının farkındadırlar. Bu yüzden tetiktedirler.

Cahit Koytak’ta tabiat, değişmeyi kendi içinde yatay bir süreçte yaşar. Ağaç, yapraklanır, çiçeklenir, meyvesini verir. Ardından yeniden yapraklarını atarak ölü bir görünüm sergiler bir kış boyunca. Oysa şairin tabiata ve dünyaya bakışı, sürekli değişmiştir. Modern şairin imgeleminde tabiat, kısmen bir kaçış uzamıyken 1950 sonrasında tabiatın güzelliklerine ait veriler gitgide azalmış; karanlık hatta nesnelerden soyutlanmış geniş bir boşluğa dönüşmüştür. Bunu devamında sınırsız bir boşluğun yanında çöl, tabiata ait biricik veri haline gelmiştir. Nitekim pastoral şiirin çoktandır gündemden düşmesi de buna işarettir.

Modern bilinçte ve dolayısıyla sanatta dünya, çoğu kez soyut ama daha çok, varlık, düşünce, bilgi veya deneyim sınırları açısından, ontolojik varlığını yitirmiş gibidir. Bu, onun üzerinde egemenlik hakkını kendinde gören sanatçı için anlamayı, zihinde bir bütün olarak kavramayı daha da imkânsız hale getirmektedir. Bu sebeple dünya, bir imge olarak kavranabildiği ölçüde şiirdeki yerini almıştır.

 

[1] İsmet Özel, “Şairler İntellect’in Pençesinde” Çenebazlık, Şule Yay. İst. 2006, S. 54

[2] İsmet Özel, “Şairler İntellect’in Pençesinde” Çenebazlık, Şule Yay. İst. 2006, S. 54

[3] Özel, Agm. S. 54

[4] Ali K. Metin, “İsmet Özel Şiirinde Ben Kuvvesinin Trajik Serencamı: Olmak Ya Da Olmamak”, Şiir Harmanı, S. 159

[5] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, S.62

Tevekkül

 Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder.

 

Hayat; uzun bir yürüyüştür. Bu yürüyüşte, gücünüz ve aynı zamanda yükünüz, binbir emek ve fedakârlıkla edindiğiniz müktesebatı-birikimi- muhafaza eden başınızdır. Niyetiniz, menzile yani son durağa bu müktesebatla salimen varmaktır. Bu süreçte, yol güzergâhında karşılaştığınız her kişi ve yaşadığınız her olay ben olmanıza katkı sağlamak içindir. Ben olmak, yeryüzünde süregiden hayatın merkezi olduğunuzu, vazgeçilmez olduğunuzu ve siz olmazsanız dünyanın eksik ve renksiz olacağını, dolayısıyla bu durumun size büyük sorumluluklar yüklediğinin farkına ve bilincine varmak demektir.  Tahammülünüz, sabrınız ve fedakârlığınız, uğruna mücadele ettiğinizi ifade eden kavramları kendinizce anlamlandırmak içindir. Bir inanç düzleminde yürüyorsanız kaygınız ve endişeniz, iradenizle gerçekleştirdiğiniz eylemlerin sonucu edindiğiniz bu müktesebatın, dünyayı terk ettikten sonra sorulacağı bildirilen sorulara verebileceğiniz doğru cevapları ne kadar içerdiğinden emin olamamanızdır. Bu ikircikli ruh hâli, varlıkla ilgili soruların tatmin etmeyen cevapları yerine yeni ve sizi ikna edecek, iç sesinizi dış seslerden koruyacak ve gürleştirecek zihinsel keşifler aramaya yönlendirir. Ancak sorularınızı ve merakınızı giderecek bir mercii bulamamanın eksikliğini ömür boyu hissedersiniz. Hayatın dilemması böyle bir şey olsa gerek der geçersiniz.

Unutulduğunu unutan adam, “İç sesinin kurduğu, hayata dair, ucu açık ve net, cevabı hiçbir kitapta bir paragrafla açıklanmayan soruların cevaplarını neden okullarda öğretmezler?” diye söylendi. Okullar, merakın giderildikçe umudun yeşerdiği kurumlar değil miydi?

Okullarda, insanın ve dünyanın güzelliğini ancak güzellikle öğrenilebileceğini, insanı, dünyayı doğru ve güzel gözlemlemekle mümkün olacağını neden güzellikle öğretmezlerdi? Bu dünya ile ilgili merakın bilgiye ulaşım adresi eğitim kurumları olarak kabul edilirken, öte dünyanın bilinmezlerini anlatan ve kişinin hissiyatını her gün tahkim etmesi gereken ibadethanelerde ne yapılıyordu? Aklına haftada bir gün gittiği camii de hocaların anlattığı ve insanın acizliğini pekiştiren ve çoğu kez karamsarlığa düşüren vaazlar geldi. Adımınızı içeri atıp, kul olduğunuzun bilinci ile diz kırdığınız bu mekânlar, vaaz söyleminin, tarif edilen dini anlayışa göre dinleyenlerin eksikliklerini hatırlattıkları ve hayatını kendi halinde sürdüren biri olsan dahi sürekli pişmanlık duyman gerekir duygusunu yaşatan yeri çağrıştırıyordu.

Çünkü camiler çoğunlukla, müdavimlerine, işledikleri amellerden dolayı, bilinmeyen, ama kişinin sorguya çekileceği bildirilen öte dünyanın korkulması gereken yanlarının dillendirildiği mekânlar olarak belleğinde yer etmişti. Orada, ağırlıklı olarak öte dünyada ödenecek bedellerin örnekleri ağdalı ve korkutucu bir üslupla ve büyük harfle anlatılırdı. Oysa korkunun dillendirilerek sürekli telkin edildiği mekânlarda insan aklı, kendisini itham edecek soruları çoğaltır. Kişi, acizliğini kabullenmesinin devamında, zihin acaba ile başlayan cümle kurmaya başlamışsa vehim ve vesvese bütün benliğini kuşatır. Bu ruh haline kapılan kişi bir zaman sonra günahkârlık ve suçluluk duygusu sarmalında edilgenleşir. Hayata tutunmaya çalışmak için gösterilen gayret, verilen emek ve çekilen çilelere rağmen sorunlara sağduyu ile yaklaşmak ötelenir ve dünyada akıl yürüterek çözümleyemediği için eksik bırakıldığı duygusunu besleyen ne kadar çeldirici varsa beynini işgal eder. Arkasından acizliğini kabullenme, pişmanlık ve hayıflanma duygusu galip gelir. Akıl devre dışı kaldığı için tepkiler duygusaldır. Duygu dünyası enkaza dönen kişi ibadethanede ancak dua ile geçici de olsa hissiyatını güçlü kılmaya çalışır.  Bu yüzden tevekkül denilen ve insanın sabır eşiğini tahkim eden kavram bütün inançların yaşatıldığı mabetlerde en çok telkin edilendir.

Kulağa hoş gelen ve içinde yaşadığı dünyanın önemsizliğini özetleyen tevekkül kavramı, insana zorluklara karşı sabırla sükût etmeği de öğretir. Ancak, tevekkül gösterenin sorunlarının çözümü bilinmez başka zamanlara ertelendiği için büyümeğe devam eder. Bu hâl, bir toplumda kamulaştırılmışsa insan, içine kıvrılma sürecine girer, kulağına; adına kader denilen ve iradesinin hiç olduğunu, o ne yaparsa yapsın kaderinde yazılanın dışında bir sonuç olamayacağını fısıldayan iç sesi girer.

Bu yüzden olanları kabullenmeyi,  içinde bulunduğu şartlarla yalınkılıç mücadeleyi değil kendisiyle mücadele etmeği önceler. Bu mücadelenin yol göstericileri; somut destek vermek ve insanı diğer canlılardan farklı ve üstün kılan aklı rasyonel kullanarak sorunlarının üstesinden gelmesini sağlamak yerine, tevekkülü telkin ederek, genellikle çözümü bilinmez zamanlara ertelemenin kişinin umutsuzluğunu da ertelemiş olurlar. En basitinden en karmaşığına kadar karşılaşılacak sorunlarda akıl yürüterek çözüm üretmenin yetersiz kaldığı ya da tercih edilmediği durumlarda, insanımıza en çok telkin edilen çözüm tevekküldür.

Unutulduğunu unutan adam yürüyerek bir göl kenarına gelmişti. Adeta gökyüzüne nispet yaparcasına maviliğin tonlarını fısıldayan durgun ve berrak su, yürürken zihninden geçen onca cümlenin toplamını özetledi  ” Tevekkül, insanımızın tefekkür ederek geldiği son noktadır.” Adeta çözüm üretemediği her olaya, acıya, çileye rağmen hayata küstüğünü göstermeden varlığını sürdürmenin özeti bir kavramın adıdır.

 

İnsan korkar

Çağımızda, öte dünya kaygısı olan veya olmayanlar için korku, bu dünyada elde edilen, elde edilmesi mümkün olan ve hissiyatını güçlü kılan nimetlerinden olağan veya olağandışı nedenlerle mahrum kalmaktır. Bu mahrumiyet birbiriyle benzeşen, çeşitli nedenlerden olabilir. Çünkü toplumda yaşayanların büyük çoğunluğu benzer koşullara tabidir ve korkmak da aynı zamanda insani bir duygudur.  Bu duygunun baskısından kurtulmak için birçok yola başvuran insanoğlu ya tevekkül eder ya da unutmayı seçer. Bu yüzden olsa gerek, hayatı, korkularla sürdürenler için unutmak beynin en önemli özelliklerinden ve bir anlamda insana bahşedilen lütuftur. Bellek, kişiye acı veren olayları en arka odalara taşıyarak o konudaki hissiyatını zayıflatır, sık sık hatırlanmasını engeller. Çünkü kimse, acılarını unutmayarak, mezara kadar taşımak istemez.

İnsan unutur. Pişmanlığını, üzüntüsünü, öfkesini, hayıflandığı ve hissiyatını olumsuzlaştıran ne varsa bir anlamda unutarak tahammülünü artırır ve hayatı sürdürülebilir hale getirir. Unutmak; doğumdan ölüme kadar artarak taşınamaz hale gelen yüklerimizi bir kısmını atarak azaltmak ve daha hafif yeni yükler alarak yola devam etmemizi sağlar. Bazılarına göre unutmak kaçış gibi görülse de tedirginlik hâlinin sürekliliğinden, ruhunu taciz eden şeylerden uzaklaşmak ve korunaklı sığınaklara ulaşmak için belleğimizin merhametine iltica etmektir bir anlamda.

Unutulduğunu unutan adam, yürüme eylemini sürdürürken, ileride çevresiyle paylaştığında dikkate alınacağını umarak pervasız cümleler kuruyordu.  Kendince, hayatın temel sorularına, deneyimlenmiş ve imbikten süzülmüşçesine, kısa ve öz cümlelerle cevaplar veriyordu. Bu cümleleri dinleyen sevdikleri çıkarsamada bulunsunlar ve sırtlarına vurulan yükün ağırlığı altında iğdiş edilmiş zihinlerinin üretemediği çözümler için belleklerini yeniden başa sarıp ömür tüketmesinler diye umutlanıyordu. Çünkü insan; miras bıraktığı tek ve en değerli şey olan hikâyesini iradesini kullanarak, nasıl ördüğü kararıyla diğer canlılardan ayrılır. Her şeyin sonunda ölünüyor. Hiçbir şey sürgit devam etmiyor, geriye bir süreliğine de olsa hikâyen kalıyor. İşte, insan için gerçek acizliğin başladığı yer burası. Bu acizliği aşmanın tek yolu deneyimlerinden elde ettiği birikimini sevdikleri ve değer verdikleri olmak üzere çevresine anlatarak, yazarak aktarmak. G. Gabriel Marquez’in bir cümlesi geldi aklına; “Hayat insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”


Yazı Görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/impressionism/

Şiir Nasıl Bir Yapı’dır, Ne Yapar Şairler?…

‘’Bulduğum bu şeye ilk kez bakıyorum.Onun

biçimi üzerine söylediklerime dikkat ediyo-

rum ve şaşırıp kalıyorum.O zaman kendime

şu soruyu soruyorum: Bunu kim yaptı?

Bunu kim yaptı? Diye sorar o naif an.

Kafamda beliren ilk düşünce kıpırtıları yap-

ma’ yla ilgili.Yapma fikri, fikirlerin en insanca

olanıdır…’

Paul Valery

‘Men and Sea Shell/İnsan ve Deniz Kabuğu’

 

Son tahlilde yapılmış, eylenmiş ve ortaya konulmuş bir şeydi Eflatun’un Devlet’i, kapısı da yapılmıştı elbette bu Devlet’in, ama Eflatun her nedense bu yapılmış, eylenmiş ve ortaya konulmuş Devlet’in; yapılmış, eylenmiş ve berkitilerek kapatılmış kapılarının önüne koymuştu şair’i ve onun yapıtını.

 

Ve onların ortaya koydukları her ne var ise salt ortaya konuluş biçimleriyle bile daha en başından anlaşılmaz oldukları – belki de en başta şairlerin kendilerinin bile anla(ya) madıkları- gerekçesiyle açıklamıştı bu eylemini Eflatun. Başat derdi dil’di Eflatun’un, zira şiirle gelen bu anlaşıl(a)mazlık, her şeyden önce düştüğü yere dil’e, devletin hiçte istemediği bir düzen dahilinde, anlaşılması çokta kolay olmayacak bir düzensizlik getirecekti…

 

Böylece devlet’in agora’sında kalan şiir’in felsefeyle kurduğu ilişki 1700’lerin son çeyreğine kadar tamda Eflatun’un belirlediği bir yapı ve karşıt yapı biçiminde gelişecekti.

Ta ki, Romantiklerin büyük bir cesaretle çıkagelip bu yapı ve antiyapı ilişkisini sonsuza kadar değiştireceklerini söyledikleri zamana kadar böyleydi bu. Şairlerin yapıp eylemeleriyle oluveren bir dilsel yapı, kudret sahiplerinin yapıp eyleyişleriyle kaim olan bir başka dilsel yapının karşısında kalıvermişti nitekim.

Bu bakımdan Devlet’in dilinden düşen anlama göre ‘antiyapı’ olan şiirsel üretim, şairin dilinde örülen anlama göre Devlet’i antiyapılaştıracaktı.

 

Aslında çok daha sonradan mesela Hegel’in akıl’la duygu arasında salınıp durduğu yerdeki ikircikli halinden kopararak ‘Geist’ ya da ‘Dünya Tini’ diye adlandırıp daha da ötesinde bedenin bilişsel alışkanlıklarıyla birlikte neredeyse bütün insani edimleri, duyular, tutkular ve coşkularla süsleyip tekmil biçimsel bilginin üstünde bir yere oturtarak en fazla da aklı estetize edeceği – sadece estetik- bir girişimin öncülüğüydü bu romantik cesaret.

 

Oysa romantiklerin sonsuza kadar değiştirmek üzere giriştikleri bu yapı ve antiyapı ilişkisinden ortaya çıkan tek şey; bir yapı ya da antiyapı biçiminde belirlenen Devlet’in kapılarına bir ok gibi saplanan ve akılla beden arasında daha anlaşılır bir köprü kurmayı amaçlayan estetiğin egemenliğinden başka bir şey değildi.

İlk başta şairler için dolayımlı da olsa bir kazanım olarak görülen bu kapıya saplanmış mızrak halindeki estetiğin şiir için gereken genişliği sağlayıp sağlayamadığı üzerinde ise fazlaca durulmadı, durulamadı  maalesef.

Fotoğraf: Neil J.Burnel

Eflantun’cu sürgün uzun süreliydi ve acılıydı belki, ancak onun Devlet diye yapılıp eylenen yapısının kapılarına onun insanının varlığı ve onun insanına dair bir akılla saplanan estetik te nihayet o insanın diliyle anlam kazanmış bir felsefenin içinde özümsenmiş ve hatta onun bir bölümü haline gelmiş – getirilivermişti. Böylelikle kendisini estetiğin okuna bağlayan şiirin elinde ise kala kala sadece bir güzelleme çabası ile bir öncelik sonralık kaygısı kalmıştı.

 

Bu bakımdan Romantiklerin açtığı kapıdan giren ve bugün bile varlığını sürdürebilen bu bahşedilmiş, izin verilmiş estetik köprüsünde yazılan şiirin tümünü sırtını yasladığı bu romantik yanılsama nedeniyle; izin verildiği kadar yazılan bir şiir ve gösterilen ya da önüne çıkan-çıkarılan her yolda yürüyebilen şairlerin yapıntıları olarak görmek gerekecektir…

 

Romantik esinleme en azından bir yoldur diyebilmek mümkün mü dür? Ya da bu mümkünden hareketle içine kattığı her şeyi estetize ederek bir ‘yapı’dan çok bir ‘yapıntı’ için yola çıkan romantik şairin yapıp eylediğini ve nihayet şiirin gizemli hakikatlerle dolu sürecini-poesis- parlatılmış bir estetikle perdeleyip geri çekilerek unuttuğu derinliği bu salt romantik ve salt estetik kuraklığın hangi yerinde aramak mümkün olabilecektir?

Zira Eflatun’un Devlet’i aklın Devleti’dir her şeyden önce ve bu Devletin kapısına saplanan estetize edilmiş ok’tan çok şairin işine yarayacak olan da aynı akıl’la ama tamamen şiir halindeki bir imkanla kurulacak yeni bir  ‘yapı’dan- şiirden- başka bir şey değildir.

 

Evet hangi anlamda olursa olsun estetik elbette bir şeydir şiir için, ancak sadece ama sadece şiir halindeki bir imkan alanında şairin aklıyla kuracağı yapı için öncelik ;  Hegel’ci ‘Geist’ yada ‘Dünya Tini’nden çok daha en başta yer alan o hakikatlerle dolu gizemin –Poesis’in- akla ve kalbe işleyiş biçimindeki farkında oluştur demekte gerekmiyor mu?

Zira şiir sadece bir alternatif olarak bile olsa olsa yine kendi kendisinin alternatifi olabilir.

 

İşte bu farkında oluş nedeniyle de tıpkı Poe’nun, Valery’nin yada Baudelaire’in yaptığı gibi; Eflatuncu irade ile donanmış haldeki aklın atına kurulup, onun dışına attığı kapıya doğru koşmak yerine, dizginleri tam tersine çevirerek başka bir yere, dilin üst üste, alt ata, yan yana dizdiği ve mimarının şair olduğu ‘yapı’ya ‘şiir’e koşturmak gerekmektedir?…

 

…//…

Yazı görseli: Neil J. Burnell

Şiirde İmgenin Dünya Hali- 2

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde.

 

Baudelaire’in aksine şehir hayatından sıkılan şiirsel özneleriyle Turgut Uyar, bir yalnızlık imgesi üzerine şiirini kurar. Kimi şiirlerinde bu imgeyi tek başına üstlenen şiirsel özne, aşkla kendini temize çıkarmaya çalışır.

II.Yeni’nin kimi şairlerinde ve özellikle İsmet Özel’le belirginleşen uyumsuzluk, bu dünya imgesiyle hem içinde kalma hem de karşı oluş retoriğiyle daha da giriftleşen bir yol izlerken Turgut Uyar, sıradanlığın nesneleştirdiği insanlardan uzak durmak ister. En çok da sevgiden uzak biri olmaktan korkar.

 

  Sen,

 Bir şehir çocuğuymuşsun,

 Dev makinaların gıdası olmuş kanın.

 Büyüyememişsin

 Sevememişsin .(Şehitler)

 

Bu dizelerdeki umutsuzluk, uyumsuzlukla birleştiğinde Melih Cevdet Anday’daki beklenti, daha da öne çıkar. Onun şiirlerinde her şeye rağmen bir umut vardır. Onun en çok korktuğu hatırasız bir dünyadır. Böyle bir dünya, bir çölden başka bir şey değildir. O halde tek çıkış yolu, özellikle Garip sonrası şiirlerinde bulduğu bir dünyaya doğru yürümektir. Bu dünya, zamansız bir düşün sınırsızlığında tinsel olarak yaşanacak yerdir.

dünyaya çok yakın bir gece gibi,
aldık cenazeyi sarsmadan, iğreti
ve hafif, gözlerimiz yerde
(Gelinlik Kızın Ölümü)

 

Dünya ve ölüm ikilisi, hiç şüphesiz olumsuz bir imge birlikteliğidir. Ancak onun “Düzenli Dünya” adlı kitabında yer alan dizelerinde de görüleceği üzere umudu perçinleyen inanç göze çarpar.

 

Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayin on dördü
(Olsun da Gör)

 

Melih Cevdet, şiirlerinde tabiatı ve özellikle dünyayı yeniden tanzim eden bir gerçeklik algısıyla yola çıkar. Dünya, ilkin gerçeklik haliyle karşımıza çıkarken birdenbire zaman aracılığıyla değişime uğrar ve başkalaşır. Bir başka deyişle verili bir dünya algısı, şairin öznel kurgularıyla yeniden oluşturulmaktadır onun şiirlerinde. Ancak dönemin diğer şairlerine göre Melih Cevdet‟te yine de olumsuz bir dünya algısından söz edemeyiz. Zaman, her ne kadar buna engelse de duvarlar her zaman ortadan kaldırılabilir.

 

Bir diriliş gibi ölü dünyaya

Ölüler gölgenden ateş ala ala

Ekilip biçilip yankı yapa yapa

Yaz sıcaklığından arta arta

Birer birer çıktılar gönlümüzün aynasına tarlasına

Ki bir bahar günü doğdun sen (Doğum)

 

Şiirin adı “Doğum” olmasına rağmen dünyanın ölümlülüğünü yani sonluluğunu öne süren Sezai Karakoç, bireyi bu doğumun öznesine dönüştürür. Bir başka deyişle özne, ölümlü olmasına rağmen öznenin temsil ettiği insanlığın ebedi kalacağı ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sonsuzluğa ulaşacağı vurgulanır. Beklentilerin tümü insanlıkta toplanmıştır. Çünkü bizzat dünya, bu açıdan insanı boğan yetersiz, anlamsız bir mekândır. Bu açıdan bu bölümdeki ilk yargımız şairin dış dünyaya ve eşyaya karşı derin bir umut beslemesidir. Ancak dünya, nesnelliğiyle sevgili‟yle seven arasındaki sınırdır. Bu yüzden Karakoç, “Alınyazısı Saati” adlı şiirinde diğer şiirlerinde olduğu gibi hayatla dünya imgesini eşitleyerek dünyayı olumsuzlama yoluna gider. Asıl hayatın dışında bir başka dünyaya ait izlenimlerin ağırlıkta olduğu bu şiirde daima bir karşılaştırma eğilimi göze çarpar. Dünya, insanın varlık problemi ve onun somut bir yaşayış bütünü karşısındaki duruşunu temsil eder.

Baudelaire, tabiattan kaçıp şehre sığınmak ve yalnızca şehrin yaşayışını, dramını konu etmekle birlikte modern şairlerin önünü açmamıştır. Aksine modernliğin sıkışmışlığını öne çıkardığı için önemsenmiştir.

Öteki tarafla yaralı dünya

Şüphe ve gam tüten kül yığını

Derin işaretler gizleyen örtü (Öteki Tarafla Yaralı)

 

DEVAM EDECEK…


Yazı Görseli Neil Burnell

Didem Madak Okumak

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

 

Annemiz bizi misafirliğe götürmemiş de. Evimizin boş bir odasında. Saatlerce ağlamışız gibi. Acılı bir boşluk içimizde derinleşir. Didem Madak okuduğumuzda…

Evimizin tekir kedisi. Bir kamyon tekerinin altında kalmış da. Çocuk ruhumuz kaybetme acısını ilk defa yaşamış gibi. Oyulur da oyulur içimiz. Didem Madak okuduğumuzda…

Kravatımızı fırlatıp atmak. Arabamızı bir otoparkta unutmak. Ceketimizi alıp bankamızın kapısından çıkıp gitmek. Kredi kartımızı kırmak duygusu uyanır. Didem Madak okuduğumuzda…

Tolstoylaşırız. Malımızı mülkümüzü yoksullara dağıtmak. Bütün iddialarımızdan vazgeçmek. Çocukluğumuzun yoksul evlerinden birine dönmek. Ağlamak ağlamak ağlamak duygusu verir, Didem Madak okumak.

İzmir’in sokaklarında. Bundan otuz sene önce. Onlu yaşlarında bir genç olarak dolaşırken. Didem Madak’la aynı sokakta yürümüş olabileceğimiz duygusu. Boğazımıza bir yumruk gibi sıkışır. Onu okurken…

Didem Madak’la aynı banka kuyruğunda. Beklemiş olabileceğimizi. Aynı çay bahçesinde nefes alıp vermiş olabileceğimizi. Düşünür. Ama bu ihtimalin gerçek olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi düşünür. Bu-ru-lu-ruz. Didem Madak okurken…

Kordon’da yürüyen. Kordon’da bekleyen. Kordon’da düşünen. Kordon’da denizi izleyen gençlerden birinin de. -O uzak İzmir gününde, geçmiş zaman içinde.- Didem Madak olabileceğini düşününce. Didem Madak’ın bizi görmeyen. Varlığımızdan bile haberi olmayan. Yan masadaki genç kız olabileceğini düşününce. Kirpiklerimiz rüzgârlanır. Didem Madak okurken…

Seneler önce. İstanbul’daki bir kitapçıda. Elime Sombahar almıştım. Gençtim. 20 yaşımdaydım. Başımda yaz’ın ve yazın rüzgârları. Demek o zaman. Didem Madak. Elime aldığım dergide. Şiiri olan ve tanınmayan bir genç kızmış. Diye düşünüp hüzünlenirim. Didem Madak şiirlerinin mısrasız ve teklifsiz sokaklarında dolaşırken.

O derginin sayfalarında gezinirken gözlerim. Didem Madak şiirine takılsaydı da. Örselenseydi içim. O zaman o genç şaire ulaşsaydım. O zaman o genç şairin sesini duymak nasıl bir şey olurdu benim için? Diye duygulanmanın. Diye hayıflanmanın. Diye durup düşünmenin. Diye acılanmanın pençesinde kıvranırken. Düşünmek hâlâ tuhaf bir acılı lezzet verir Didem Madak kitaplarının sayfa aralarında, satır aralarında dolaşırken.

Teyze kızımız gibi. Kız kardeşimiz kadar. Bizdendir. Kapı açılınca elinde limonata bardaklarının bulunduğu bir tepsiyle içeri girecek, eteğini bacaklarının arasına kıstırıp divana ilişecekmiş duygusu verir Didem Madak. Didem Madak okurken. Öylesine merak ederiz ki onu. Öz varlığını. Biyolojik varlığını. Sesini. Gülüşünü. Somurtuşunu. Didem Madak okumak biraz da Didem Madak üzerine düşünmektir. Merak ve heyecan duymaktır.

Didem Madak okurken “ah” deriz. “Ah” ederiz. Ve hep onun o ünlü dizeleriyle kapatırız elimizdeki kitabı:

“Ne diyecektin, ne söyleyecektin

Şairlerin şahı olsan

Bir AH’dan başka!”

Şiirde İmgenin Dünya Hali: Yalan Dünya- 1

Dünya, var oluşun dengesini maddi ve manevi açılardan kuran bir temsil uzamıdır. Çoğu kez doğu geleneklerinde ve kutsal dinlerde bir geçiş unsuru olsa da modern şiirde yaşayış kadar ölümü de belirleyen süreklilik ve hareketlilik yanında durağanlığı ve içkinliği de barındırır. Öte yandan tabiatla bağını kopararak daha geniş ve soyut bir anlama bürünen dünya, sonsuzluğun, çölün, bunaltının mekânıdır. Ölümü hatırlattığı için nesnelerle adlandıran modern şair, var oluşa daha yakın gibi görünse de dünyanın anlamsızlığı üzerinde yoğunlaşır. Bu da dünyayı tıpkı klasik şiirde olduğu gibi olumsuz bir imgeye dönüştürür.

 

 Yalancı dünyaya aldanma yâ hû

 Bu dernek dağılır dîvân

İki kapılı bir vîrânedir bu

Bunda konan göçer, konuk eğlenmez

                                                      –Aziz Mahmud Hüdayî- 

 

Sanatçı, imgeler ve düşünceler yoluyla dünyayı, dolayısıyla tabiatı yeniden sorgular. Modern sanatçı, geleneksel tabiat algılarından farklı olarak gerçeklik düzlemini buna göre tanzim eder. Buna göre modern dünya anlamını yitirmiş olmakla birlikte teolojik dünyanın da zıddıdır. Çünkü geriye imge ve düşüncelerin rastlantısal çağrışımından başka bir şey kalmamıştır.

Modernlik düşüncesinde dünya, sınırlı ve maddî yapısıyla sürekli yeniden tasarımlanırken, bireyin iç dünya tasarımı da bu dünya algısına göre şekillenir. İç dünya,  dış dünyadan kaçma isteğinin ironik bir yanılsamasıdır.

Peter Sloterdjik, sanatçı ve dil ilişkisini ele aldığı kitabında sanatçının dış dünyayla olan mücadelesinin dile yansıdığını ve bunun da ‘kendini açığa vurma’yla eşdeğer olduğunu vurgular. Şiir, kendini açığa vurmak, varoluş da bu dünyadan kendini geri çekmek anlamına geliyorsa, o zaman varlık ve şiir, temel jestlerinde birbiriyle dayanışma içindedir. Kendini açığa vurma ve kendini geri çekme davranışları, insan için temel oluşturucu davranışlardır. Onlar olmazsa hiçbir yerde ‘asıl metafizik etkinliğin’ jestleri gerçekleşmezler.[1]

İmgelerin ele alınışı esnasında da sanatçının dış dünya gerçekliğini sorgulaması kaçınılmazdır. Gerçekliğin tartışılması verili düzenin, içinde yer alınan evrenin sorgulanmasıdır. Şair, bunu nesnelerden yola çıkarak elde edebilecektir. Bu nedenle modern şair öncelikle nesneyi irdelerler ve bunu da nesnenin gerçekliğini nesnede sonlandırmaktan çok öznede sonlandırmak ister. Nesneye her bakış, farklı bir algılayışı ardından da farklı ifade tarzlarını getirecektir. Bu, kimi zaman verili düzlemin yani şiirin tümden bir imgeye dönüşmesidir. Önemli olan dünyanın ve evrenin yalnızca şairin bilincinde bir anlama kavuşmasıdır. Ya da şairlerin belleğindeki dünyanın verili dünyaya ikame edilmesidir.[2] Bu yönüyle sanatçı, genel olarak bakıldığında dünyanın “ne”liği ile ilgilenen ve iç dünyayla karşılaştırarak bu dünyada bir anlam arayan kişidir. Ancak dünyanın “ne”liği ile ilgili tasavvurlar çoğu kez gerçeklikle çatışır.

 

Sanatçı, dünyanın anlamını gerçeklik değerleri üzerinden tasavvur ederken kavramlara başvurur. Dünyayı kavramlarla elde etmeye, adlandırmaya çalışır. Dünyanın anlaşılmasını dile bağlı bir okuma olarak algılayan modern sanatçı, aslında yalnızca tabiattan, gerçeklikten uzaklaşmaz. Modern sanatçı gezgin (Flaneur) sıfatıyla hiçbir yere ait olmadığını düşünür. Ama en çok kendiliğine uzaktır.

Sanatçı, her ne sebeple olursa olsun dış dünyaya karşı sanat eserinde kendi referans dünyasını oluşturur ve bunu yaparken de gerçekliğe atıfta bulunur. Bu sebeple sınırlarını sanatçının çizdiği bir dünya, her sanat eserinde az ya da çok, kapalı ya da açık, anlamlı ya da anlamsız, parçalı ya da bütün bir dünya fikriyle, inandırıcılık süzgecinden geçirilerek yeniden oluşturulur.

Buna göre şiirsel ben’in ortaya koyduğu dil gibi dünyadaki her şey göstergelerden oluşur. Dünyayı anlamayla ilgili çıkmaza gelince, eğer dünya her biri bir gösterenden ötekine akıp giden birtakım sonsuz izlerden başka bir şey olmayan göstergelerden oluşuyorsa, bu dünya karşısında yapılabilecek iki şey olabilir. Susmak ya da yapıbozumculuk yönteminin önerdiği şeyi yapmak, yani göstergelerin bir şey gösterdiği varsayarak dünya hakkında söylenen sözleri “Hayır, değildir” diyerek olumsuzlamak. Ancak, bu iki durumda da, aslında yapılan, dünyayı anlamaktan vazgeçmektir.[3]

Dünya, içinde sayısız evrenlerin, ilişkiler ve ilişkisizliklerle toplumsal olmayan zorunlulukların tek başına ele alındığı bir imge olarak yer alır. Bireylerin ve nesnelerin sürekli olarak kılık değiştirdiği ve dünyayla özdeşleştirilen şehir imgesi insanların bir araya geldiği bağımsız birlikler bütünü olarak algılanır. Ortak bir bilince sahip olmayanların bir arada oluşu, ihtiyaçların, isteklerin ve heyecanların birlikteliğinden kaynaklanan bir güce işaret ettiği ortadadır. Ancak bu güç, özgürlüğü kısıtladığı oranda itici gelmektedir.

Sürekli aynı kalan yahut ‘üretilen’ bir dünya da değildir bu ‘dünya’. İzlenimcilerin her an yeniden bir oluş’a kalbolan ve ışık, renk ve biçim değiştiren dış dünyası hiç değildir. Daha içte, daha derinde olan ve anlamlar dizgesi içerisinde kodlarını değiştirmeyen ancak genişledikçe yeni anlamların eklemlendiği bu iç-âlem, fenomenler dünyasını da aşan bir iç dünyadır. Kapalılık, sınırlılık, değişmezlik sultalarının ‘gelenek’ adı altında kavramlaşan anlamının yerine mazmunların kendiliğe ihanet etmeksizin çizdiği bir gelenek dünyasına girmek söz konusudur.

Şair ile dünya arasında derin bir ilişki vardır. “Şair için evreni anlamlandıran, ben’i evren içinde saptayan, sebep-sonuç bağıntılarını temelleyen tek bir değişmez olgu vardır. Tek bir gerçek vardır. Ve şair, bu gerçeği, gerçeğin istemiyle simgeleyen bir ayna durumundadır.”[4]

Bireyin ‘bu dünyaya karşı bir sığınak, bir siper olarak icat ettiği benliğinin fevkinde bu benliği de dikkate almayan bir

iç-insanla karşı karşıya kalınmıştır artık.

İlhan Berk, dünyaya nesneler ve onların katılıkları üzerinden bakar ancak daha ötede nesneler, kendilikleriyle vardır. Tıpkı dünya gibi… Şiirsel öznelerle aralarında belirli bir mesafe vardır. Onun aşağıdaki dizeleri, hem poetik duruşunu hem de imgelere bakış açısını sergilemesi bakımından önemlidir.

An­la­şılı­ve­ren şi­ir­den hep kuşku duy­dum.

Ben dün­ya­ya im­ge­ler ola­rak ba­ka­rım, öy­le gö­rü­rüm.

(Ço­cuk­lar gi­bi.)

İm­ge­ler be­nim evim­dir. (LİR)

 

İlhan Berk, Deleuze’ün modern edebiyat için öngördüğü yaklaşımlardan hareket ederek ifade edildiğinde yaşanmış malzemeye bir biçim, bir ifade biçimi dayatmak ister gibidir. Daha ziyade biçimsizden ya da tamamlanmamışlıktan yanadır. Yazmak İlhan Berk’in de “asla tamamlanmayan, her zaman meydana gelmekte olan ve her yaşanabilir ya da yaşanmış malzemeyi aşan bir oluş meselesidir. Bir süreçtir, diğer bir deyişle, yaşanabilir ile yaşanmışı boydan boya kateden bir yaşam geçişidir.”[5]

O, şiirlerinde dünyayı yalnızca bir harita üzerinde düşünmekle kalmaz aynı zamanda bu haritada gördüğü nesnelerin ayrıntılı varlığını hissetmek istediği bir dünyayı arzular. Orada tabiat ve nesneler, alabildiğine canlı ve işlevseldir. Tabiatın ve dolayısıyla dünyanın bu olağanlıklar içindeki varlığı, dil yoluyla oluşturulmuş bir bakış açısından değil bizzat araştırmalar ve tabiat üzerine okumalarla elde edilmiştir. Tabiattaki görünür olanın canlılığı, renkliliği ve zenginliği, çoğu okuru şaşırtır. İlhan Berk, bunu Hece dergisinde yaptığı bir söyleşi de dile getirir.[6]

Ahmet Oktay’a göre şehri bir “kaybolma” süreciyle algılayan İlhan Berk, onu tarihsel değil mitik açıdan kavramakta ve öyle anlatmaktadır. Bu şehirde her şey bir atalet anına tekabül eder: “Karşıtlıkların, çelişkilerin ve yadsıyıcı / başkaldırıcı nostaljinin kapsadığı acının görünmezleştirdiği, haritalar, fotoğraflar, klişeler, alıntılar, dipnotlarla örülmüş bir benzeşim dünyası tarafından emildiği, ışıksızlaştırıldığı, hiç geçmemiş ve hiç gitmeyecekmiş gibi görünen bir atalet” anını işaret eder. [7]

İlhan Berk de bu kaybolmayı şöyle cevaplar: “Bir kenttesin: İnsanlar var, kadınlar var, kentin kendisi var, bunlara çok meraklı bir insanım. Fakat hiçbir şeyi göremiyorum. Ne kadınları görüyorum, ne insanları, ne kenti, ne de denizi… hiçbirini göremez oldum. Davet edildiğim yere ‘Allah’a ısmarladık’ demeden kalktım, buraya geldim. Sıkıntı böyle her zaman devam eder bende. Uluslararası toplantıların çoğunda bulundum. Daha oraya girerken beni ilgilendiren şairle –daha önceden incelemişimdir– onunla ahbaplıklar kurmaya çalışırım. Sonra onlar da beni çok ilgilendirmemeye başlar. ‘Kenti yazacağım’ diye giderim. Ve orada, o kalabalıklardan, o şairlerden elimden geldiğince uzaklaşırım ve tekrar sıkıntılar başlar. Yani, oraya büyük umutlarla giderim. On beş gün yerine yirmi gün kalacağımı kabul edeceklerini bilerek giderim ama, üç günü, dört günü geçmez döner gelirim. Sıkıntılarım benim için biter değil. Yani sıkıntının kendisi sanki benmişim gibi geliyor bana. Her şeyden sıkılıyorum. Sıkılmadığım tek bir şey vardır o da resim yapmak… Resim yaparken çok keyiflenirim. Benim sıkıntımın elinden tutan belki tek odur diyebilirim.” [8]

Hiçbir şe­ye ben­ze­mi­yor bir ken­tin yal­nız­lı­ğı

Ne kü­le ne ke­mi­ğe

Ölü­me ne de. (Duru Su)

İlhan Berk, dilin soyutlanmasıyla şiire bakar ama bu dil, dilin içinden yola çıkılarak elde edilir. Öte yandan dilden kaçış Ece Ayhan’da olduğu gibi kimi zaman dilin dışına çıkmakla değil de dilin içinden kavranarak elde edilir. Orada düşünce de ister istemez kendiliğinden şiirde yerini alır. Dile ait bütün yaklaşımlar, bir yandan da dille düşünceyi yanyana getirmek için vardır. Dil, düşünceyi; düşünce de dili kendi potasında eritir, onu kendisine mal eder. Sonuçta dil, düşünceye; düşünce de dile dönüşür.

Dünya bir metin.

Bunu okuyoruz. (Wittgenstein)

Ece Ayhan da tam da burada dünya imgesine tarihsel bakışıyla ayrı bir yerde durur. Dünya, nesnelliğiyle değil tarihsel duruşuyla sorgulanması gereken bir uzamdır. Dil, bunun göstergesidir. Şehrin ve modern insanın sürekli olarak sembolleştirilip imgeleştirildiği “Vedhaların Birinde” şiirinde de Ece Ayhan, kaçmak, kurtulmak ister. Ancak ayakkabısının “bir teki” geride kalmıştır. Bir diğer deyişle ayakkabı imgesi aynı zamanda şehirden ne kadar kaçılsa bile yine geriye dönülüp bakılacak bir mekâna işaret eder.

“Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiir”de şehir, ters çevrilmiştir. Çünkü şehir, şehirde yaşayan insanlar için, şiirsel öznenin tarafında olan insanlar için karşı durulması gereken bir mekândır. Orada sivil ölümden konuşulur ve böylelikle neftilikler dağılır. Ancak konuşulanların da duyulmaması gerekir.

Yine orada “delikanlı kostaklar” çıkarılmıştır.

Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler

arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.

Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce

ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine

delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır. (Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiir)

 

Kentin genişliğini ifade eden deniz imgesine karşı onu besleyen ırmaklar da insanlardır. Bu yüzden şehir, hem iktidarın hem de iktidara karşı çıkılmanın sorunlu mekânıdır. Bu yüzden şehir imgeleri Ece Ayhan’ın şiirlerinde sükûnetin değil kargaşanın, çatışmanın mekânıdır.

Onun şiirlerinde dikkati çeken şey, şiirsel öznenin aradığı kapılar ya da kapıların anahtarlarıdır. Ona göre yanlışlık, şehirde kapıların olmaması değil, insanı mutlu kılacak kapıların birileri tarafından götürülmesidir. Karmaşık bir dünya ve yaşayış algısı, şehir hayatının temelini oluşturur. Ancak daha dikkatli baktığında şiirsel özne de yanlışlığın farkındadır. Bununla birlikte zorunlu bir kabullenme de söz konusudur. Bu kabullenme zorunluluğu, şiirsel özneyi kimi zaman şüpheye düşürse de şiirsel öznenin yargısı kesindir.

Öznenin bu yargısı, imgeye bakanın bakış açısını da barındığından şiirsel öznenin nerede olduğu sorusu önem taşır. Şiirsel özne hangi tarafta yer alır? İçeride mi kalmıştır yoksa dışarıda mı? Şairin şiirde bu soruya önem verdiği ortadadır. Okurun kendini de sorgulaması hedeflendiğinden bu soru şiirsel özne tarafından cevaplanırken bile genel bir yargıya, çoğunluğun yargısına göre davranıldığını düşünüyoruz.

Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam

Sana uzun heceli bir kent vereceğim

Girince kapıları yitecek ve boş! (Zambaklı Padişah)

 

Ece Ayhan’daki insansız dünya, onun tarihe ve insana bakışını özetler. Kendiliğini yitiren bir dünyanın tek sebebi, iktidar oyunlarıyla metalaştıran insanın varlığıdır.

Yalnızlığım sığmadı kente

Çünkü dağlara alışıktı bana alışıktı

Birden evlere sokaklara çarptı

Büzüldü çirkinleşti kıvrıldı

Çünkü kentlerin yalnızlığı korkaktır (Sular Karardığında Yekta’nın Mezmurudur)

 

DEVAM EDECEK…

 

[1] Peter  Sloterdjik, Dünyaya Gelmek-Dile Gelmek (Çev. Gürsel Uyanık-Ahmet Sarı) Salkımsöğüt Yay. Ank. 2005, s.10

[2] Hasan Bülent Kahraman, “Melih Cevdet Anday’ın Şiirinde Temel İzlekler: Descartes’çı Düşünce ve sorunsalları Açısından Bir Yaklaşım” s.203

[3] R. Levent Aysever, “Bu Çağın Metinleri” Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi 2004, Cilt: 21 Sayı: 2 s. 99,

[4] Eser Gürson, Edebiyattan Yana, YKY, İst.  2001, s. 67

[5] Gilles Deleuze, Kritik Ve Klinik, (Çev. İnci Uysal) Norgunk Yay. İst. 2007, S.9

[6] Bkz. Hüseyin Su, “İlhan Berk İle Şiir Üzerine” Hece Dergisi, S.93, Eylül 2004, S.61-74

[7] Ahmet Oktay,  Metropol Ve İmgelem, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İst. 2002, s. 212-213

[8] Hüseyin Su, “İlhan Berk İle Şiir Üzerine”. s. 69

Mehmet Emin Alper’in İlhami Çiçek’i

 O Bir Güldü

 

O, bu yaşlı yeryüzünün pek azını tanıdığı eşsiz bir güldü. Onu, sevgiyle ve saygıyla anıyor, ve unutmuyorum.   

 

Cesaret dediğimiz o şeyin insanca olduğu ne yazık ki pek az görülmüştür insanda.

İlhami Çiçek’te görülen ise onun en insancasıdır, en insan olanıdır… ‘Gönül’ ve ‘yürek’ pek az insanda aynı şeydir. İlhami Çiçek, o pek az olanlardan biri, belki birincisidir. Herkes şiir yazar, hatta birçokları da şiir yapar. Ancak o, öyle görünüyor ki şiir ‘yaşamıştır’; acısıyla ve insancasıyla.

Anlamanın ve anlaşılmanın, şöhretin ötesinde olduğunu biliyorum. Bu, daima böyle olmuştur: Anlamak ve anlaşılmak, şöhretin bize getirdiklerinden çok daha fazlasıdır. Genel olarak sanat, özellikle de şiir konusunda, öyle görülüyor ki değişmez bir prensibidir bu anlamanın. Bizim yapamadığımızı, yahut noksan bıraktıklarımızı az olsa da zaman içinde asla tükenmeyen insanlık yapar. Bununla birlikte biliyorum ki bir şiirin anlaşılması, hayatın bütün derinliklerinde o şiirin yaşantılanmasıdır. Bunu bir kere daha Satranç Dersleri’nden öğreniyoruz. Gücüm olsaydı, Satranç Dersleri’ni öncelikle Farsçaya ve Fransızcaya; sonra da Japoncaya, Rusçaya, Almancaya, Arapçaya ve İngilizceye aktarırdım. Benim kuşağım bunu göremese de, zaman içinde bunun mutlaka gerçekleşeceğinden eminim.

Bunu söylemeyi gereksiz bulanların haklılığını da teslim ederek şunu söylemeliyim ki Doğu’da, Batı’da ve bizde, hatta çoğu adı çokça da şair olan, bir dinciliğin dar kalıpları kuşatabilir belki; o, bin yıl önce bir büyüğünün söylediği gibi “bid’at nedir bilmeyen temiz Müslüman bir şairdir; ancak bu gerçeği göz ardı etmemek şartıyla onu, İslamcılık da dâhil herhangi bir dinciliğin dar kalıplarına sığdırmaya kalkışmak, ona yapılacak bir haksızlığın yanında, bir de onu anlamamakta ısrar etmek olur düşüncesindeyim.

Mutluluk düşüncesi, bir insan hakkı olarak ne ölçüde tanınır ya da bilinirse bilinsin; yalnızca onun yaşadığı çağda değil, zerre kadar şüphe taşımıyorum ki bugün de en az insanca olan, açıkçası asla insanca olmayan bir büyü, bir sihirdir. Beni bu hakikate ulaştıran o ve onun gibi gerçek sanatçılardır. Onların yaptıklarına, yoktan var etmek anlamında değil; ama yaratmak diyenleri sevgiyle ve saygıyla karşılıyorum.

Aramızdan, kendi özgür iradeleriyle ayrılanlar, hiç olmazsa bize, hiçbir zaman zaten bizim aramızda olmadıklarını anlatabilselerdi; daha doğrusu hiç olmazsa bütün anlattıkları içinde yalnızca bunu anlayabilseydik.

İnsanlar için onlar, tarihin uçurumunda kaybolmuşlardır. Ancak, bilinmesini isterim ki ben onların tarihin uçurumunda yaşadıklarını ve yaşamakta olduklarını iyi bilirim. Ve yaşananın da yaşanmakta olanın da tek ve sonsuz olduğunu da. Kaçınılmaz olan, bir depremdi ki ayaklar altından, toprağın en derin yerinden ve en çok toprak olduğu bir merkezden yürek yerine yürürken onu yalnızca en cesurlarımız karşılayabildi.

Onlar, var oluşlarını varlıklarına bir tehdit olarak gerçekleştirenleri, kendi güçlerinden sakındılar ve onları merhametleriyle korudular.

Şiir konusunda, özelde de ‘Satranç Dersleri’ konusunda çok şey söylenebilir ve söylenmelidir de. Ancak bilinmelidir ki, yahut en azından ben bilmeliyim ki, biliyorum ki söylenen her şey noksan kalacaktır. Neticede sanatçı, özellikle de Satranç Dersleri’nin öğrencisi, ki o aynı zamanda bütün anlamlarıyla onun bizlerde hayranlık uyandıran öğretmenidir; bizi tek kişilik mükemmel bir dile, evrenin diline davet etmiştir, etmektedir. Yaratan’ın, kutsal kitaplarıyla konuştuğu gibi, Yaratan’ın dilinin vahiy olduğu gibi, vahyin muhatabının dili de bu dildir. Bir şey daha: Hayretle ve hayranlıkla karşılıyoruz ki ancak onun gibi konuşursak kendi dilimizle konuşmuş olacağız.

O, bu yaşlı yeryüzünün pek azını tanıdığı eşsiz bir güldü. Onu, sevgiyle ve saygıyla anıyor, ve unutmuyorum.

İlhami Çiçek’e 7 Selam

Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir.

 

1-Bazı yerlerde, ‘dünyadan çıkış yolları’nın benzerliğinden ötürü, Nilgün Marmara ile İlhami Çiçek arasında koşutluklar kurulduğunu okudum. İki ‘müntehir’ şair oldukları için, mensubu oldukları ya da mensubiyet atfedilen sağ ve solun onları dışladıkları iddia ediliyordu. Böyle genel bir kavram var mı bilmiyorum, sağ ve sol diye!

Sağda sağlar ve sollar, solda sollar ve sağlar var. Doğuda batıların batıda doğuların olduğu gibi. Bilhassa, elbette tesadüfen değil ama, adları yan yana geldiği, birlikte anıldıkları için, birini çok yakından tanıdığım, diğerini tanışmanın arifesinde yitirdiğim iki şairin de mensubiyetlerinin, öncelikle ne sağ ne de sol olduğunu söylemek isterim.

Öncelikleri şiir olanlardan ikisi de. Bu nedenle onlar için şair demek bile ağır olabilir, ruhlarını incitebilir. Evet, önceliği sağ ya da sol olan iyi ve büyük şairler de vardır. Ama şiir aynı zamanda farklılıklara alan açan bir olanaktır. Ve şiir sağdan da soldan da önce hayata ve ölüme bakarak yazılır, çatılır.

 

2-Cahit Zarifoğlu’nu ben de çok severim. Özgün ve büyük bir şair olduğuna hiç kuşku yok. Öyle ki artık klasik şairlerimiz arasında da sayılıyor, sayılmalı. O da erken gidenlerden, farklı ve yol açıcı bir şiiri var edip gidenlerden. İlhami Çiçek açılış kitabı olan Satranç Dersleri ile hep Zarifoğlu’nu hatırlatır bana. Neredeyse onun açtığı yolda yürüyen tek şairmiş gibi gelir. İkisi de hakikatin oyunla, bitmeyecek bir yolculuğa dönüşeceğini ve oyun olmadan hakikatin var olmayacağını, varılsa, bulunsa, erişilse bile anlaşılamayacağını, oyunun yalnızca hayatı güzelleştirmek için değil aynı zamanda hakikat yolculuğunun da sık sık durulan bir mola yeri olduğunu da kavramış şairler. Bu kavrayış elbette onların da kendi oyunlarını, bu şiir olur, satranç olur, jest olur, iyi kurmalarına, oyunu bir bakıma da hakikatin yeniden inşasına çalışan bir sanat, görgü, anlayış olarak görmelerine yol açar…

Sanki Zarifoğlu oyunu Çiçek’e bırakmış, o da şahane bir açılışla bu jesti karşılıksız bırakmamış gibi bir his var içimde.

 

3-Bir şiir armağan edip gitmek için de yaşayabilir insan yalnızca. Şiirinin kendisini kırk kez bağışlatacağını bilenlerdir belki de kolayca bırakıp, çekip gidenler. Şiirini kimsesiz, yalnız bırakmazlar bunu yapmakla, aksine şiirle dünya arasından çekilirler. Oyuna bu da dahildir. Nilgün de kitabı yayımlanmadan, ama dosyasını emanet ederek gitmişti. Zafer Ekin’i biliyorum, ilk kitabının yayımlanmasını bekliyordu. Üçü için de eylem hazırdı, “şiir böyle de çarpabilir hayata!” Eksik bırakmışım, ‘hayatın yüzüne’ demeliymişim! Ve hepsininki de, Kaan İnce dahil, İlhami’nin dediği ‘ilk açılış’tır belki de: “evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış/artık dönüş yoktur/kuşku bağışlanmasa da/tedirginlik doğal sayılabilir”

 

4-Yaşamlarını şiire yatırmış insanlardan söz ediyorum. Şair olmak kolaydır, iyi ya da kötü şiir yazarsın, adın iyi şaire, şaire ya da kötü şaire çıkar. Elbette her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli vardır. Anlaşılmamaktan bazen fazla anlaşılmaya, şöhretten unutulmaya, dışlanmaya, yadırganmaya, yalnızlığa. Doğrusu hiçbiri de göze alınamayacak şeyler değildir. Bunların bilgisi şiir yazan herkeste az çok kayıtlıdır. Cahit Zarifoğlu’ndan İlhami Çiçek’e, Nilgün Marmara’ya Didem Madak’a, ‘yüksek hatır’ı olanlarsa, şairlikten başlayarak onun ön kabulleri ya da sonuçları olan, bazılarını yukarda saydığım fiilleri unuttukları için, belki de hiç mi hiç akıllarına getirmedikleri için asıl şimdi yaşıyorlar. Belki de ‘gurbetten şiire’ diye bir hâlden söz etmek gerekir ve bu ‘hâl’in içinde de, gününü gecesini şiire vermiş, şiire alın teri, göz nuru dökmüş olanlardan değil, varlığını da yokluğunu da şiire yatırmış bu isimlerden söz etmek gerekir. Hemen hepsi de tek kitapla yetinirler. Sanırım şiirlerinin başlangıcı olmadığı gibi sonu da olmayacağı içindir bu. Yani başka bir şey yazmayacaklardır, varlıklarını, sözlerini o kitapta toplamışlar ya da bir kitaba sığabilecek kadar inceltmişlerdir. İlhami Çiçek’in daha çıkar çıkmaz adeta yıllardır bekleniyormuş gibi ilgi gören ve o günden bugüne daha çok ilgi gören Satranç Dersleri(edy, 1983) kitabı gibi.

 

5-Tıpkı hayat gibi, şiirin de bir şeye yaraması gerektiği kadim bir düşüncedir. Sonradan şiirle hayatın yolu ayrılınca, araya yazı girince, şiir de yazı gibi bir metne indirgenmek istenmiştir ama, şiir kendini korumasını bilmiştir. Şiir, bir; yazı değildir, iki; boşuna değildir, üç; yalnızca sözcüklerden ibaret değildir. Şiir bazen az, bazen çok, ama her zaman bir şey demektir.

Şiirle yaşamın birbirini tamamlaması da bundandır. Burada, kolayca, şiirin bir şey anlatması gerekir demiyorum. Şiir, bir şey ‘yapar’, ‘yapmalı’ demek istiyorum. Bir ‘eylem’ olarak görüyorum çünkü şiiri. Bu bazen şiiri terk etmek olur, bazen topluluğu terk etmek, bazen de Müslüm Gürses’in “yakarsa dünyayı garipler yakar!” özdeyişi gibi kendini sorumlu, hatta bazen yükümlü hissetmek olur. ‘Sorumlu’, ‘yükümlü’, ‘vazifeli’ şairlere bakalım, Nazım Hikmet onların başında gelir, Sezai Karakoç onların en hatırlı isimlerindendir, Cahit Zarifoğlu tüm yaşamını bu sorumlulukla sürmüştür, Nilgün Marmara’nın derdi de, tıpkı İlhami Çiçek’te olduğu gibi, ‘yalnızlık’ filan değildir, ‘dünya ağrısı’dır.

Belki de Ece Ayhan’ın ‘toplum değil topluluk’ diye baktığı ve ‘kötülük topluluğu’ olarak adlandırdığı bir dünyanın, ülkenin ağrısıdır. Cahit Zarifoğlu nasıl Yunus’un şiiri gibi herkesin ‘duyabileceği’ bir şiire yönelmek istediyse ya da bütün çabasını oraya yönelttiyse, İlhami Çiçek de, tek ama çok kitabı sayılması gereken Satranç Dersleri ile benzer bir çabayı, daha erken göstermiştir. Bu çaba, yalnızlık gibi bir trajikten çok, dünya ağrısının neden olduğu, duymayı engelleyen, ağırlaştıran, kesen yabancılıklara karşı bir yenilenme, arınma ve iletme çabasıdır. Duyulmayı istemek. Tanrının bile bilinmeyi istediği bir evrende, şair duyulmayı istemez mi? Şiir belki de iç duyu, içten duyuş olduğu için, okurlar, dinleyiciler kadar, hatta onlardan da önce şairin ihtiyacını duyduğu şeydir. Ve bize bunu duyurmak için çoğu kez kendilerini feda eder şairler, o ‘adanmış ruhlar’

İlhami Çiçek o adanmış şairler arasındaki genç ruhlardan biridir.

 

6-Nerdeyse kırk yıl öncesine baktığımda, gençliğimize, genç şair oluşumuza, ilk kitaplara, dergilere, arkadaşlıklara, tartışmalara, yakınlıklara, buluşmalara…Yukardan beri söyleye geldiğim sözleri de aklımda tutarak bir de şunu demek isterim: İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri kitabı 1980’lerin önde gelen ilk kitaplarından biridir. İkinci Yeni’nin ve Türk şiirinin en iyi kitaplarının yayımlandığı yıllar 1958-59 yıllarıdır, Üvercinka, Yerçekimli Karanfil, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Galile Denizi gibi…1982-84 yılları arasında da 80’li yıllara ve sonrasına etki eden şiir kitapları yayımlanmıştır. Osman Konuk’un Seni Yalnız Ben Anlarım, Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler, Ahmet Erhan’ın Yaşamın Ufuk Çizgisi, Ahmet Güntan’ın İlk Kan, Tuğrul Tanyol’un Elinden Tutun Günü, Adnan Özer’in Çıngırağın Ölümü…kitapları ilk aklıma gelenler. Bu kitaplar ve onları yazanların sonraki kuşakları etkilemesi gibi, İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri de bir ilk kitap olmaktan çok, adeta şairin kendisinden seçmeler yapıp oluşturduğu bir seçme şiirler gibidir ve bugünden bakıldığında o yılların şiiri arasında da çok farklı bir yerde durduğu söylenebilir. Tam da geleneğin yeniden keşfedildiği, İkinci Yeni’ye yeniden ve bu kez doğru dürüst bakıldığı bir yeniden okuma, yorumlama döneminde, sanki bunların hepsini çok evvelden yapmış bir kitap olarak gelmiştir Satranç Dersleri. Divan şiirinin en modern yorumudur.

 

7-“anlat/apaçık olanı/gecedir halk/etinin önünde anlam/katledilmiştir” demiştir. Bu yazı da İlhami Çiçek kardeşime 7 selam yerinedir.

Atların Düşlerini Yormak: Satranç Dersleri

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.

 

İlhami Çiçek. Müntehir ve genç. Gidişinin ardından otuz yılı aşkın bir zaman geçmiş, ölüm kendini eskitirken şiiri tazeliğiyle kalmış. Batılılaşma/modernleşme serüvenimizin çapaklarından biri olan “mahallecilik” tutumunun edebiyatta görülen yansımalarından biri de sükût suikastıdır. Kendi mahallesinin –müntehirliğinden belki- yeterince yakından bakmadığı, uzak mahallenin –büyük olasılık Müslüman kimliği nedeniyle- pek de önemsemediği bir şiir, İlhami Çiçek’in şiiri. Ne iyi ki ama yeni kuşakların, genç şairlerin yeni ve başka bir edebiyat tarihini yazdırmaya yönelik hevesli kazı çalışmaları böyle değerli şairleri unutuluş tehlikesinden korumakta. İlhami Çiçek okundukça şiiri üzerine bugüne kadar olandan farklı ve daha derin düşünmeler gerçekleşecek demektir.

Edebi metinlere yaklaşmanın, uzak ya da yakın okumaların elbette farklı yöntemleri var. Kimi metinleri daha derin anlayabilmek, bağlamı doğru kurabilmek içinse sanatçının yaşamına bakmak kaçınılmaz. İlhami Çiçek şiiriyle yakınlaşmak için de şairin hayatını şiirine dahil etmek gerekmekte. Söz konusu şiirler, otobiyografik olmaktan uzaksalar da şairin mizacına eklenen acı, hastalık ve travmatik yaşantıların gölgelerini yansıtmakta. Bu metnin sınırlarını oluşturan sekiz bölümlük Satranç Dersleri, ontolojik bir huzursuzluğun bir varoluş sancısının, dünya ağrısının bireyselliğini, şair personasının biricikliğini yansıtan karanlık, kırılgan ve kaygılı gölgeleri ile akar: uzun bir nehirdir satranç.

Bu kısa ama kuvvetini katmanlılığından alan metin, aynı zamanda Çiçek şiirinin bir zihniyete – ideolojiye değil- kültüre ve tarihe açılan bir bilinç şiiri olduğunu da söyler. Bunu sağlığında yayımlanma şansı bulamamış kısa söyleşisinde kendisi de ifade eder bir biçimde: “ An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiçte zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklediğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam. Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir,… deniz bile. Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumluluk’la boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir şiir. Bir ’akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, esriten, kıpırdatan bir şey…” (Göğekin,60-61)

Gülten Akın’ın “insan sorumluluktur” dizesine denk düşen bir şiir ve şair tutumudur bu. Kendi iç yangısı, yangını ve acılarından başka ama onlardan ayrı durmayan bir uyumsuzluğun eleştirelliği ile bir uygarlık okuması da yapar Çiçek Satranç Dersleri’nde. Başat olan, akışta üsteki dalgalanmaları yaratan bu çağ eleştirisidir. Dipte akansa bireysel trajedidir; karanlık, soğuk bir ıpıssızlıkta. Şairin kitabının adı için düşündüklerinden biri de: Kabusa  Beyaz Bir Su’dur. İçerden ve dışardan gelenlerin baskısı dünyayı bir kabusa dönüştürmüşse de o kabustaki beyaz su şiirdir. Şiirin sularında ışıyan beyazlık da aşk. Bu ikisi dışında şairin iyimserlikle baktığı bir dünyası yoktur.

Satranç bir tefekkür, bir bilgelik oyunudur. Beden değil zihindir burada aktif olan. Karşılıklılık, karşıtlık ve çatışma hakimdir. Her adımın bir karşı adımı söz konusudur. Kurgunun içinde bir kurgudur Satranç Dersleri. Veba tarihçileri bilmemişlerdir/ her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu. Çağ bir veba çağıdır. Kuşku, tedirginlik ve kaçış, yabancılaşma, umutsuzluk ve yenilgiler çağı. Acılardan yapılmış bir alanda atlar, filler, şah, vezir ve piyonlar… işte, hayat bu kuşatılmış, sınırlı alanda oynanan bir oyundur. Oyunla kurulansa bir tarih anlatısı. Bu bilinç verilmiştir sana der, böyle düşünür şair; aynı zamanda kuşkusunu, tedirginliğini, paniğini, hayal kırıklığı ve kırılganlığını da bırakır  karelerin içine. Bu kırılgan ve hassas ruh, şair personası o tarihsel şiire duygularını açsa en çok atları sevecektir. Yürümeye, ilerlemeye, harekete en elverişli olanı. Atını kaybeden oyuncu olarak kendine seslenir özne, kendinden çıkarak, kendine bakarak, kendine belki yabancılaşarak, belki kendinden kaçarak:bırak oyunu…

Bu uzun şiir, öznenin içinde bulunduğu çağa ilişkin eleştirisini, hoşnutsuzluğunu, ümitsizliğini dile getirirken, hiyerarşik ve adaletsiz ilişkilere diklenirken aynı zamanda bireyin dünyada oluş ve insan oluş kaynaklı krizini, çıkışsızlığını, yabancılığını ve yalnızlığını da aktarır. Bu şiirde bu iki hal eleştirisi janus gibidir de birbirinden ayrılmaz. Biri diğerindeki krizi büyüten bir şeydir. Varlık oluş, varoluş krizini. Buyruğunu kaybetmiş, buyruksuz kalmış bir dünya içre oyunda kalma zorunluluğu ve zorluğu bu şiirin kanama noktasıdır. Kesin mat yok/ iyi oyun vardır sadece/ ve satranç aslında dalgınların oyunudur/dalgının ölüm karşısındaki sükuneti/ düşmana/ölümün dehşetinden korkuludur/eğilip o oyuncu/uzatsa boynunu buyruğa…

Dünyanın geçiciliği, burada oluş ve bunun sorumluluğu, seçme zorluğu ve zorunluluğu, adaletini ve halesini yitirmiş bir dünyaya katlanma hali, bedenden ruha, ruhtan bedene yürüyen acılar, koyu bir yalnızlık… Buyruğunu yitirmiş bir çağın öznesi olmak bir kayboluşa savrulmak gibi yaşanmaz bu şiirde. Var olan kriz yokluğun şiddetini kendi üzerine döndürmenin krizidir. Hayatın şiire dahli tam da buradadır. Kurtuluş ve özgürlük ümidinin kalmadığı bir boşlukta, oyunu iyi oynama, oyunda kalma zorunluluğu ile yenilgi ve oyun dışına çıkma arzusu. Bu gerilimden taşan bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri. Ve insan/-ne şu ne bu- /iyioyunundan/ sorulmayacak mıdır…

İlhami Çiçek bu kadar erken şiiri ve dünyayı bırakmasaydı bu şiir nereye varırdı’yı  Satranç Dersleri’nden düşünmek hem merak hem heyecan yaratıyor okurda. Üzerine bir adım öte söylenecek her şey spekülasyon. Kültürü ve sanatı hatta varoluşu tarihsel bir sürekliliğin içinden anlayan bir bilincin gelenekle kurduğu sıkı ve kendine özgü ilişkisini de görebiliyoruz bu metinlerde ancak modern bir şairin bilinci olarak. Çağına bilinçle bakan, uyumsuzluğunu, yabancılaşmaya dair eleştirelliğini tam da modern öznenin iç sıkıntısıyla kuran, büyüsünü yitirmiş ve hiç geri gelmeyecek olanın yasını melankolisiyle tutan modern bir özne. Bu öznenin şiirle ilişkisi de böyledir. Gelenek ne form ne ritim ne sesle olduğu gibi taşınmıştır bu şiire. Düşünsel bağlamda buradalıkla arasındaki mesafe ve uyumsuzluk, gerçekle yanılsama arasındaki mesafeyi olabildiğince kısaltma arzusu, kökenle ve ilksel olanla bağını canlı tutma fikriyle buluşturmuştur onu. Modern öznenin gelenekle kurduğu bilinçli bir ilişkidir Çiçek’teki. Bu şiirin nihai hedefi katlarından kurtulmuş insan çıplağına, insan oluşun uygarlıktan soyunmuş saf haline ulaşmaktır.

Satranç Dersleri modern şiirin özel örneklerinden biridir. Duyuş ve zihniyeti kuran tarihsel göndermeler onu gelenekçi yapmaz. Tam tersine bu şiir, ses ve ritmiyle köke bağlı olsa da o sesi değiştiren, sentaksı zorlayan ve bozan bir bilinçle başkalığa, yeniliğe bilinçle açılır. Satranç Dersleri bir esin değil inşa şiiridir. Hayatın rastlantısallığı, dünyada oluşun nedensizliği ve içeride olan bitenler şiir olurken bir yapma, kurma eyleminin içinde devinirler. Hayat karşısındaki varoluş sorumluluğu, seçme bilinci şiirin kuruluşu ve niteliği üzerinden de kendini okutur. Okurda uyanan merak şiirin bunu kuvvetle duyurmasındandır.

Ölmenin kendisi olan bir yaşam, İlhami Çiçek’in iliklerine kadar hissettiği, tüm insanlığın trajik yazgısı. Onun şiirlerinde kalbi burkan bu zifiri yalnızlık üzerine düşünürken o müthiş kitap Ruhun Yalnızlığı (Eugenio Borgna ) bana eşlik etti. Yalnızlık, yalnız olmanın ve kendini yalnız hissetmenin acılı deneyimi; hastalık, fiziksel hastalık, beden hastalığı, özellikle de hastaneye yatırılmamız halinde ama evde, yatakta olmamız gerektiğinde de her birimizde hemen baş gösterir, kendimizi tamamen ayrı hissettiğimiz ve de ayrı olduğumuz bir dünyaya dalarız. Yalnızlık başlangıçta içseldir: Düşünme ve içe bakış, kendini ve sessizliği dinleme kaynağıdır; ama hastalık zamana yayılırsa ya da refakatçiye ya da hiç olmazsa dost insanlara ihtiyaç duyulursa durum hemen karmaşık bir hal alıverir. Büyük içsel yalnızlık yavaş yavaş cilasını yitirir, zayıflar, çözülür ve acılı bir yalnızlıkla bağdaşır, hızla tecride dönüşen bir yalnızlık deneyimine dönüşür: Kapalı ve metaforik anlamda buzlaşmış bir yalnızlık oluverir.(Borgna,2014,216) Borgna şairlerin, mistiklerin, meczupların, delilerin, hastaların yalnızlığına bakarken hepimizdeki yalnızlıkların psikodinamiğini şiirle aydınlatmaya, keşfetmeye, acıyı sağaltmaya çalışan bir psikiyatrist. Eserlerinin bana öğrettiği önemli şeylerden biri de şiirde bedenden ve ruhtan sızan acının izlerinin nasıl sürüleceği. Kendi boşluklarımızdan, yalnızlığımızdan başkalarının acı ve yalnızlıklarına nasıl geçişler yapılabileceği. Bu bir teselli olmasa da birinin yarım bıraktığı yerden o atların düşü olmak, düşüne yakalanmak ya da o akan nehirdeki beyaz suyu görebilmek. Şiir bunun için. Değilse hepimiz topu topu bir mevsimi yaşarız işte/ müşa’şa bir sonbahar figüranıyız.

Hüzne Açılan Kapılar Anahtarı: İlhami Çiçek

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

 

Edebî metni ortaya koyan şair ya da yazarların içinden çıktıkları toplumdan etkilendikleri görülür. Sosyal ve siyasî olaylardan bağımsız olmaları imkânsızdır. Yalnızca sanatlarına ne derece yansıttıkları bir tartışma konusu olabilir. Satranç Dersleri, bir iç hesaplaşmadan çok toplumsal eleştiri içerir.

Şiirde çarpık kentleşme konusu sık sık yer bulur, köyden kente göç sonrası insan manzaraları verilir. “Çağ” kelimesini çok kullanır, bu kavram üzerinden hem iktidarı hem dönem insanına eleştiri getirir:

“yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde

ve hatta parklarını bile bu taş mekanın

reddetmek gerekiyor”

Gül, Türk-İslam geleneğinde farklı anlamlara sahiptir. Şiirin genel itibariyle birden çok anlam katmanına sahip olduğunu göz önünde bulundurursak “gül”ün diğer anlamlarına müracaat etmekte fayda vardır.

Gül, İslam dünyasında Hz. Peygamber’i temsil eder. Tasavvufta gülün açılmamış hali olan gonca halveti, açılmış hali kesreti anlatır. Halvet, insanın Allah ile birlikte oluşu; kesret ise birliğin çokluğu demektir.

Divan edebiyatında gül, güzelliği temsil etmesiyle en sık kullanılan çiçektir. Sevgiliye ve güzelliğe aittir. Sevgilinin ağzı, yüzü, yanağı güldür. Kokusu, edası, duruşu, rengi güldür.

“Gülün yanlış konumu” ifadesi birçok açıdan farklı yorumlanabilir. Somut anlamda çiçeklerin yeri ormandır, kırdır, köydür; bahçeye ya da balkona sığmaz. Şair, adeta gülün yerini yadırgayacağını hissettirir. Köyden kente göç etmiş birey de tıpkı yerini yadırgayan gül gibidir. Kent, onun yaratılışına ters düşer ve yanlış yerdir.

Gül aynı zamanda İslamî yaşam görüşünü, divan edebiyatı geleneğindeki sevgiliyi temsil eder. Türk insanının “özünü” inşa eden bu unsurlar kentlerde kurulan yeni hayatta yer bulamaz. Her iki ihtimalde kentin taş yapıları arasında yerini yadırgayan, aidiyet duygusu kuramamış bir eda vardır.

“çağı binip

cübbesinden gözü kara süvariler çıkaran

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı

tutup üzengisinden öpüp koklamalı”

“Cübbe, süvari, üzengi” gibi kelimeler tarih ve tasavvuf bağlamında şekillenen bir “oyuncu” tasviri anımsatır. Geçmişten gelen çağı bineği yapmış beyaz taş oyuncusu, aksakallı dede motiflerini dahi akla getirir. Beyaz taş oyuncusu, nuru temsil eder. Belki bir Allah dostu, eren tipini işaret ediyor olabilir.

“çağın unutturmak istediği belki derin bir gök resmini

ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi”

Gök; çoğu medeniyette umudu, özgürlüğü ve Tanrı’yı simgeler. Çağ; zamanın meydana getirdiği insan ve o insanın kurduğu düzendir. “Derin bir gök resmi” öz’ün, özgürlüğün hayalidir. Çağ, resmi unutturmak isteyen taraftır çünkü oyunu kendi kuralına göre oynamak ister. Kimliğini bizzat belirlediği oyuncuları oyuna sürer. Şair, tarihini unutturmak isteyen çağ karşısında insanın üzüntüsünü sonlandıracak hamleye “gök” demiştir.

“çağa çıktığımda

kan -çoğalan bir suret ve kendini”

Çağ, yabancı ve içine aldığı her şeyi tüketen bir yapıdadır, “çoğalan suretler” yaratır. Çünkü modern zamanda herkes birbirine benzer. Aynı fabrikadan çıkma robotlar gibidir. Belirli yaşam standartları, toplumsal kabulleri ve kuralları vardır. Öz bilince sahip, değerlerinin farkında gerçek bireylikten ziyade tek tipleşen insan oyundadır. Bu gerçeği öldüren çağdır,  “kan” bu kıyıma işarettir.

“dişiliğini kullanıyordur kuşku

lüks oteller gibi kuşku”

Şair; kadının bir meta gibi kullanılmasını, reklam malzemesi haline getirilmesini eleştirir. Lüks otellerde boy gösteren dişiliği, parayla satın alınabilecek yüzler yapan çağın gereğidir. Kendini gerçekleştirmiş bireyler değil dişilikleriyle ön plana çıkan kadınlara değinilir. Zira medeniyet, çocuklarını yetiştirecek kadınların eliyle doğar.  Çağın kadına biçtiği değer ile paranın, lüksün insan nefsine etkisi eleştirilir.

“Kuşku” tıpkı “hüzün” gibi İlhami Çiçek’in şiirlerinde sıklıkla karşılaştığımız duygudur. Kuşku; sözlükte bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu tam bilememek, kestirememekten doğan kararsızlıktır, güvensizlik duygusudur. Çağ insanının düştüğü girdap tam da burasıdır. Kimlik kargaşası yaşar aynı zamanda gerçekliği, doğruları ile alakalı bir kararsızlık içindedir. Şiirde hüzünle birlikte ağırlıklı duygu yoğunluğunu oluşturmalarının sebebi, zamanın toplumsal ve bireysel etkilerini insanî boyutlarıyla görme çabasıdır.

Kuşku, çağın getirilerinin toplumdaki yansımasının bir sonucudur. Piyon haline gelmiş o kişi, kararsızlığı ve güvensizliğiyle yanlış hamleler yapabilecek potansiyeli temsil eder. Hüzün ise işin bireysel tarafındaki trajediyi, insanın düştüğü ikilemden doğan halini anlatır.

“azaldı

halk içinde yüzdeki ben gibiler

eldeki siğile

çıbana –etin yumuşak bir yerinden sökün eden-

döndü halk ve cüzzam ne yürüdü”

Yüzdeki ben, vücuda ait bir parçadır ama siğil, çıban gibi yaralar vücutta beliren hastalık belirtisidir. “Halk içinde ben gibi olmak” bir millete, kültüre ait olma duygusunun yer bulduğu bireye işaret eder. Vücut bulduğu yere –coğrafyaya- yakışan, onunla uyumlu bir insan tahayyülü vardır. Halk içinde sayılarının azaldığına değinilir.

Eldeki siğil, çıbanın vücutta eğreti durmasıyla halkına benzemeyen, ona yakışmayan ve uyumsuzluğu görülen bireye benzetilir. Kendini var eden öz’e, coğrafyaya ve değerlerine uzak kişi bir hastalık gibidir. Üstelik bulaşıcıdır, insanlar birbirlerine temas ettikçe yayılır. Örneğin yaşantısıyla, düşünceleriyle Batı’yı taklit eden sanatkârlardan etkilenen halk da aynı taklitçiliğin peşinden gider.  Bu olay “cüzzam” benzetmesiyle sert vurgular yapılarak anlatılır.

“ve hep bir yaprak değil miyiz ki

bir zaman yarıp çıkmak serüveninde

özdalımızı”

Şair, şiirinin son bölümlerinde insanları yapraklara benzetir. “Özdalımız” ifadesiyle şiirin tamamına yayılmış değerlerin toplamıdır: buyruk, tarih, coğrafya, öz gibi. İnsan özdalından çıkmaya çalışan ama böylelikle yaşamasını sağlayan kökten koptuğunun farkında olmayan bir varlıktır. Çeşitli heyecanlar peşinde koşarken o değerleri kaybettiğini anlamayabilir. İnsanlar tarih boyunca örnekleri görüldüğü gibi farklı olana, kendi kültüründe bulunmayana karşı merak ve bilinçsizce atılma peşindedir.

Toplumsal hayatı örneklerle açıkladığımız gibi eleştiren Çiçek, Temalar II şiirindeki benzetmesi her şeyi kapsayan, tüm varlığıyla sarıp sarmalayan bir ruh halinden haber verir:

“üfleyeni kalmamış

kınalı bir kaval kadar mahzun”

Bir Hüzün ve Bir Memleket Şairi Olarak İlhami Çiçek

 İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

 

İlhami Çiçek, 1954 yılında doğmuş, 1983 yılında kimi kayıtlara göre yirmi sekiz ama kuvvetle muhtemel yirmi dokuz yaşında vefat etmiş, yani başı ve sonuyla  en fazla yirmi dokuz yıl yaşamış, lakin bu kısacık hayatında sanki yüzyıl hatta yüzlerce yıl yaşamış bir bilge gibi, erkenden olgunlaşmış, çok kısa ama içi dopdolu bir hayat biriktirmiş bir şairdir. Hem de bunu bir biçimde tek bir şiirle Satranç Dersleri ile yapmıştır.

Şiirlerindeki didaktizmden uzak, nice derinliklerden devşirilmiş ve yine bu derinliklerde bulduğu renk ve seslerle süslenmiş –ki, onun şiirindeki ancak derinden hissedilebilecek bu süslenmişlikte hiçbir şekilde yapıntı biçiminde bir süsleme olmamıştır- yüksekçe bir yerden gelen dizelerle konuşmuştur İlhami Çiçek.

Eklemek gerekiyor, İlhami Çiçek şiirinde dehşetengiz bir derinlik içerisinde gözlenen bir yükseklik hep var olmuştur.

Onun yöneldiği bu dehşetengiz derinlik ve yükseklikteki dikkatten olacak, bu dikkatin odağında durmayan pek çok şeye karşı yoğun bir dalgınlıkla cevap vermiş, bütünüyle içinde olduğu gündelik hayat içerisinde ise kendisini birebir vazifeli hissettiği iş ve eylemlerin dışında hemen her şeyden uzak durmuş ama hiçbir biçimde gündelik hayattan kaçmamış, sadece onun nazarında bir imgeye değmeyecek her şeye karşı dalgınca davranmış  bir şairin şiiri olarak her daim bir mübarek dalgınlık anında yazılmış bir şiir olarak şekillenmiştir.

Zira İlhami Çiçek şiiri aynı zamanda âdeta kendini tarif edercesine;  ‘müşa’şa’ bir sonbahar figüranıymışçasına topu topu bir mevsim …’ gibi yaşanan insan hayatını, en nihayetinde insanın  kendi ‘iyi oyunundan’ sorulacak büyük bir oyunun en halisane süreği gibi yazılmıştır.

Bu bakımdan onun dikkatimizi çektiği bu ‘iyi oyundan sorulmak…’ sorgulanmak bağlamını önce Anadolu’nun sonra memleketin, ümmetin ve giderek cümle insanlığın mecburiyeti olarak görmek ve öylece okumak gerekecektir ki, son tahlilde evet cümle insanlıkta hem  fert fert ve hem de toplu olarak bu ‘iyi oyun’… dan sorguya çekilecektir.

Yine bu bakımdan İlhami Çiçek şiirini zaferle yükümlü olmakla berelenmiş dünyalık insan algısından çok, seferle yükümlü olduğunu bilen büyük vazifenin farkına varmış bir şairin şiiri olarak değerlendirmek lazımdır.

Ve sözgelimi; çoğu okuru sade ve yoğun bir santimantaliteye yaslanarak alıntılamış olduğu;

‘…

Sen ey atını kaybeden oyuncu

Bir ilkbahardan koca bir güz yontan adam

Bırak oyunu

Artık

Öyle bir ıssızlık düşle ki, içinde

Yeryüzünü kişnesin

Bizim atlar…’

Şeklindeki dizeleri de yine bu seferle yükümlü oluş bilinciyle oynayan, yaşayan insanın fiilleriyle ve tüm sonuçlarıyla şekillenmiş bir şiir olarak okumak gerekecektir.

Bu da daha en başından İlhami Çiçek şiirini ve bu şiirde hep huzursuz, hep hüzünlü ve her zaman sıkıntılarla yüklü bir damar gibi atıp duran bir başka hâlin; sanki de bir büyük buyrukla mühürlü olduğunu her daim bilen, hâttâ bu bilgiyle hiçbir zaman rahat duramayışı şiir hâline getirecektir.

O kadar ki, bu şiir yine sözgelimi;

‘’…Taşlar sürüldüğünde

Kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi,

Demek ki, bütündür sallantıda

Demek ki gökte anlaşılmaz biçimde ölü

Cinayetlerle yeryüzüne parça parça dağıtılmıştır

Aşk ve umut dağıtılmıştır

Taşlar sürüldüğünde

Alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk…’’

dizelerinde de görüleceği üzere bu buyrukla yükümlenmiş hâlin derin bir biçimde işlendiği görülecektir İlhami Çiçek şiirinde.

Dahası, tarihin, zamanın, memleketin ve insanın bütünüyle bir varoluşun ve bu varoluş bağlamında  cümle kayıp kazançlarıyla bir hayatın hem fert hem de toplum planında belirginleşerek işlendiğini gördüğümüz bir şiirdir İlhami Çiçek şiiri.

Bu haliyle de denilebilir ki,  bu şiir daha üst bir bağlamda, bütün bu buyruklanmış içeriğiyle; sanki de en koyusundan bir yalnızlık ve hüzünle süslenerek seslenen bir şairin bizim adımıza da adamış olduğu en güzel adak olarak yazılmıştır.

Tam da bu noktada durup okunduğunda ise insanın aklına Cemil Meriç için söylenegelen ‘Lüzumundan fazla tecessüs…’ yorumunu getirecek biçimde yazıldığını gözlediğimiz bu şiirin; yaşanan zamana bakıldığında, hem de İlhami Çiçek zaviyesinden bakıldığında hiçte lüzumundan fazla denilemeyecek bir geometrinin hatta bu geometriden hareketle bir kadim aritmetiğin seslendiği bir şiir olarak şekillendiği görülecektir.

İşte bu geometri ve bu aritmetikle seslenen şiire layıkı veçhile yöneldiğimiz her seferinde, İlhami Çiçek’in âdete yüzeyi çizik çizik olmuş bir çağın, onun deyimiyle ‘oyuncu bir çağın…’ neliğine dair bir soru sorduğu…’  ve vakti geldiğinde herkesin kendi cevabını vereceği biçimdeki dizelerle örülmüş; bir büyük sorunun başında durup beklediği görülecektir.

Nihayetinde ve eninde sonunda salt bir ‘iyi oyundan…’ sorgulanacak olmanın bilinciyle yazıldığını gözlediğimiz İlhami Çiçek şiirinin, giderek bir oyuna ve mimetik köken olarak santranca benzeyişini de yine bu aritmetik ve geometriye gömülü hâldeki büyük sorunun kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirmek gerekecektir.

Belki de bu yüzden İlhami Çiçek şiiri bölüm bölüm yazılmaktan çok çizik çizik yazılmış bir şiir olarak; tam da oyuncu bir çağda oynanmış bir oyun gibi – ama kesinlikle iyi oynanması gereken bir oyun gibi- nal seslerinin inleyişlere ve at seslerine karıştığı aceleyle katedilen uzun bir yolda, çizik çizik, çentik çentik yazılmış bir şiir olarak kalacaktır hafızamızda.

İşte bu şiirledir ki, rahmetli İlhami Çiçek; büyük ölçüde de bir gereklilik, hâttâ yenilmez yıkılmaz bir hakikat olarak bütün insanlığa gelip uğrayacağı gibi, kendisine gelen ölümü de şiirleştirerek, yaşadığı hayattan gayriihtiyari bir çıkışı resmetmiş gibidir.

Şiirin Nesneyle İmtihanı “İsmet Özel’in Şiirlerinde Nesneler”

Şiiri yalnızca duygulanımların akışına bırakmayıp felsefenin alanına çeken İsmet Özel’e göre insan, dış dünyada özne konumuyla birlikte aynı zamanda nesnedir de. Ancak bu nesnellik, şiirde bilim ve felsefeden farklı olarak deneyim öznesi olma hali değildir. Daha ötede gözlemleyen, duyulan bir sestir. İsmet Özel’in şiiri de bu noktada “ses” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Bu ses, daha ileride organik bir boyuta taşınacak; ölen ya da canlılık kazanan bir tavra dönüşecektir. “İnsan, kendi insanlığını tartışmak istediği zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını tartışma alanına·sokmak istediği zaman, kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman şiir canlılık kazanır.[1]

Şiir, nesneler üzerine kurulu değildir ancak nesneler aracılığıyla çözümlenebilir. Nesnelerin ilkin kendi arasında sonra da ilişkiye girdikleri insan dünyası arasındaki bağıntılar, bu çözümlemenin esasını oluşturur. Bu ikinci yolda İsmet Özel’in poetikası, insanı giderek vurgusu artan bir merkeze alma gayreti içindedir.

 1.Felsefenin Gölgesinde Şiir

Modern şiir yalnızca dilin bedeninde sunulmuş bir düşünmenin fiili varoluşu değil,

bu düşünmenin düşünülmesini sağlayan işlemlerin toplamıdır.

Alain Badiou

 Şiir ve felsefe birlikteliği, özellikle son yüzyılda yeni bir mitik çağı ve onun kahramanının serüvenini başlatmak üzere postmodern bir tavır gibi anlaşılsa da gelenek ve modernizmin çatıştığı dünyada yeni bireyi yaratma arzusunda önemli bir işlev üstlenir. Eleştiren, yol gösteren, kimi zaman yıkıcı bir ahlâkî eylemin savunucusu bir çabanın bilgesi olan bir şiirsel özne giderek kendini kabul ettirmiştir. Şiirden sinemaya öyküden romana kadar hemen her türde bu arzu, bu yeni mitik çağın düşünsel arka planını oluştururken uzun şiirlerin öne çıkması kaçınılmazdır.

Buna bağlı olarak düşünce ve eylem arasında hakikatin yeri hiç kuşkusuz adalete olan inançla belirginleşir. Şiirsel öznenin içsel monoloğundan eyleme yönelmesinin bedeli, adalet ve özellikle eşitlik arayışıyla sonuçlanır. Bu açıdan bakınca her iki olgu da şiirle felsefenin yollarının aslında hiç ayrılmamış olduğunu kanıtlayan bir başka ifadedir. Bu yüzdendir ki felsefenin öngördüğü öznenin bütün eylemlerinde gün yüzüne çıkan yıkıcılığı ifşa eden keskin yolun dünyadan ve dolayısıyla nesneden geçtiğini söyleyebiliriz. Şairlerin nesnelerin soğuk ve keskin kenarlı yüzeyiyle durumlar ya da olguların gerçeğiyle okuyucuyu yüzleştirme arzusu, nesneyi ölümle eşitleme yoluna gider. Nesne ölümlü değildir oysa şair, varlığını teyit eden bütün çabalardan yani düşünce ve eylemlerinden kopup gidecektir!

Nesne, yalnızca imge alanının sınırları içinde değil aynı zamanda gerçekliğin de katı, keskin tarafında durur. Hegel’in tarihsel varlık olarak insanı tanımladığı yerde şairlerin önemli bir kısmı, Kant’ın pratik aklına yakın dururlar. İncelikli sözlerin rehberliğinde sanatı pratik sevgi ya da duyguların nesnel tarafıyla yorumunu isterler okuyucudan.

Varlık alanı itibariyle şiir, üç ana esasın peşindedir. Buna göre şiirin nesnelerle olan ilişkisi, şiirin temel imge alanı olan imgeleme (muhayyile) göre çeşitlenir ya da sınırlanır. Belirleyici değişkenlerden biri de nesnelerin imgelemde alımlanış şekli ve nihayet son olarak da nesnelerin gerçeklik değeri öne çıkar. İmgelem, nesnelerin değişkenlik tablosu ve gerçeklik değerleri, nesnelerin nesne değerinin dışında sanattaki görünümü arasında bir bağıntı olmakla birlikte birçok değişkenle ortaya çıkmakta; böylelikle nesne ve imgelem arasında sayısız bağıntı biçimi ortaya çıkmaktadır. İşte şairin de özgünlüğü de burada ortaya çıkar ve hem değişkenlerin öznesi hem de nesnesi olan imgeleminden kaynaklanan her imge, farklı bir anlam dizgesine kavuşur. Bir diğer deyişle şairin ayırıcı vasfı, imgeleminden kâğıda geçen süreç ve bağıntı şekilleridir. Mazmun ya da sembolden farklı olarak imge, bireysel ve değişkendir. Hatta aynı şairin farklı şiirinde bile imge, anlamsal bir farklılık göstermektedir ki bu da imgenin doğasından kaynaklanır.

İmgelem, nesnelerin, olgu ve tasavvurların uzamı olmakla birlikte zihne ait bellek ve akılla da ilişkili olarak zengin bir içeriğe sahiptir. Rasyonalist bir bağlanmadan ziyade zengin çağrışımlara dayalı içeriğinin temel eyleyenleri, Sartre’ın da ifade ettiği gibi algı, düşünce ve anılardır. Nesneler, imgelemde algı, düşünce ve anı görünümlerine bağlı olarak değişkenlik gösterirler. Birer anlam feri kazanan nesnelerin şair ve okuyucuda farklı farklı anlam boyutlarına kavuşması da bundan dolayıdır. Nesnelerin değişkenlik göstermesi, her şeyden önce gerçeklik durumlarına göredir. Bir diğer deyişle nesneler, imgelemin gerçeklik düzeylerinde soyut ya da somut değerler yüklenebilirler. Bu da onların gerçeklik değişmelerine bağlıdır. Bu sebepledir ki şairin nesneyle olan ilişkisi, her şeyden önce dolaylıdır. İşte bu noktada şairin nesnelere olan mesafesi, bütün bu dolayımlılık sürecine bağlı olarak imgelerle ve dolayısıyla nesnelerle olan ilişki biçimini belirler.

Nesne, insanın dış dünyasını oluşturur. Nesneyle bağlantısı, aynı zamanda dış dünyayla olan ilişki biçimini dolayısıyla imgelem dünyasını da belirler. Bu sebeple sembolik düşünüşün aksine modern sanatta nesnenin varlığı, öznenin de varlığını teyit etmek içindir. Eşitlenen özne-nesne birer karşıtlık olarak değil eşit paydaş olarak tanımlanırlar. Çoğu kez de özneden önceye alınan nesne, bir varlık alanı kazanır ki soyut resimde renk ve biçimin öne çıkışı buna dayanır.

Nesnenin gerçeklik düzeyiyse algılarla anlaşılabilir. Kimi zaman yanıltıcıda olabilen bu algıların gerçekliğe yakın ya da uzak oluşu, şiiri de gerçekliğe yakın ya da uzak kılar. Örneğin yağmurun yağışı, kendi doğallığında ortaya çıkan bir algısal değer taşıyorsa gerçekçi; Ahmet Haşim’in “Merdiven” şiirinde olduğu gibi sembolik ya da metaforik bir değer taşır.

2.Garip’ten Beride Özne ve Nesne Tasarımı

Şiir kendi sözcüklerinin anlamlı olacağı

önceden hazırlanmış bir bağlamla gelmez karşımıza.”

Terry Eagleton

 İnsanı merkeze alan düşünüş biçimleriyle ortaya çıkan İkinci Yeni şairleri, modern sanatta tıpkı filozofların ilkin metafizikle olan zorunlu çatışmayı yaşamaları gibi nesneyle bir ‘varlık’ alanı mücadelesine girişirler. Bu, neredeyse dönem şiirini poetik arka planıyla düşünüşün gereklerinden biri olagelmiştir.

Ece Ayhan’ın nesnelerindeki tarihsellik, eklemlenmiş bir insanilik içerir. Kötücül, karamsar bir tarihtir bu. Seçilmiş olmasıyla nesneler, tabiatın içinden koparılıp alınırken şair, onlara tarihsel ve toplumsal bilincini ekler. Bu imgelem, tarihin dışına itilenlerle geçici de olsa iktidardan nemalananlar olarak iki zıt kutuptur genellikle. İmgesel açıdan sınırları belirlenmiş nitelikleriyle nesneler, tarihselliklerini giderek sembolik bir anlama doğru ilerlemekle elde ederler. “İki Alay” şiirinde sadrazam kayıklarının karşılaştırılması buna bir örnek oluşturabilir. Kayıklardan biri ölen sadrazama aittir, ‘kara’dır ve aşağıya doğru inmektedir. Diğeri ise şatafatlı süsleriyle saltanata doğru yani yukarıya doğru çıkmaktadır parlaktır.

İlhan Berk, nesnelerin doğal tarihselliğiyle uyumlu bir yol tuttururken ölümün katılığını öteler. Onun nesneleri tabiattan kopuk değildir. Aksine şeyler, oldukları yerde yani “her şey yerli yerinde”dir. Oradadırlar. Hareketsiz, bir düşünce eylemine girişmeksizin öylece dururlar. Tarihsellikleri, kendi nesnelliklerinden kaynaklanır yani kendi süreciyle ağaç, kayaların arasında öylece durmakta ya da kendi sessizliğinde varlığını sürdürmektedir. Taşın düşme hızını inceliyorduk inimizde ve unnap ağacı dikenliydi.(Yaşlı Kakmacılar)

Edip Cansever’de nesne, kimi zaman dış dünyadan soyutlanarak imgelemin kaotik karmaşasında gezinir. Okuyucu, bu yüzden bir nesneyle değil nesnenin bir fotoğraf karesinde donup kalmış imgesiyle karşı karşıyadır. “Masa da Masaymış Ha” şiirindeki masa, Van Gogh’un darmadağınık odasındaki dünyayı tasvir etmesine benzer bir eğilimle yalnızca şairin kendi imgelemiyle sınırlı bir anlama sahiptir. Bir diğer deyişle Edip Cansever’in şiirlerinde nesneler aracılığıyla imgelemin dolayısıyla da bilincin tarihselliğini yoklayabiliriz. Pencere yanındaydı gökyüzü yanında/ Uzandı masaya sonsuzu koydu/ Bir bira içmek istiyordu kaç gündür/ Masaya biranın dökülüşünü koydu/ Uykusunu koydu uyanıklığını koydu/ Tokluğunu açlığını koydu.

Bu üç şairin şiirinde ortaya çıkan temel sorunsal, hiç kuşkusuz nesne aracılığıyla elde edilen tarihselliktir. Her biri kendi içinde nesne ve dış dünyayla çatışan, hesaplaşan bir bilince işaret eder. İnsanın merkeziliği, daha içeride bir iç insana doğru genişler.

3.Şiirin Bulanığı: Nesne

“Baudelaire’in şiirsel üretimi bir göreve dönüktür.

O, içine kendi şiirlerini yerleştirdiği boşluklar görmüştür.”

Walter Benjamin

İsmet Özel, toplumsal hatta evrensel bir hesaplaşmanın tarafındadır. Temelini insan öznesinin adlandırdığı şiirsel özne tasavvuru, daha çok modern insana yöneliktir: Bilimin kapsamına giren insan her ne kadar (henüz) bilinmeyen yönleri olsa bile formül bulunmuş, ölçüm aygıtlarına konuluk edebilecek bir nesnedir. Felsefenin kapsamı içine giren insan da biraz daha renkli biraz daha melodik de olsa aynı nesnedir. Ama şiir insana kendi içinden bilgi verir. İnsanı insanların dışına çıkabilmiş gibi betimlemez, açıklamaz, gidilecek yönü göstermez. Beşeri bir sestir o insan sesidir, hemcinslerine seslenir.[2]

Şiiri yalnızca duygulanımların akışına bırakmayıp felsefenin alanına çeken İsmet Özel’e göre insan, dış dünyada özne konumuyla birlikte aynı zamanda nesnedir de. Ancak bu nesnellik, şiirde bilim ve felsefeden farklı olarak deneyim öznesi olma hali değildir. Daha ötede gözlemleyen, duyulan bir sestir. İsmet Özel’in şiiri de bu noktada “ses” olarak tanımlaması dikkat çekicidir. Bu ses, daha ileride organik bir boyuta taşınacak; ölen ya da canlılık kazanan bir tavra dönüşecektir. “İnsan, kendi insanlığını tartışmak istediği zaman, insanların birbirleriyle olan bağlantılarını tartışma alanına·sokmak istediği zaman, kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman şiir canlılık kazanır.”[3]

Şiir, nesneler üzerine kurulu değildir ancak nesneler aracılığıyla çözümlenebilir. Nesnelerin ilkin kendi arasında sonra da ilişkiye girdikleri insan dünyası arasındaki bağıntılar, bu çözümlemenin esasını oluşturur. Bu ikinci yolda İsmet Özel’in poetikası, insanı giderek vurgusu artan bir merkeze alma gayreti içindedir. Şairin imgelem tanımında da bu ortaya çıkar: İmgelem, tanıdığımız biçimlerden yapılmış bir yeni resim; bildiğimiz seslerin söylediği yeni bir şarkı; aşina olduğumuz yargılardan çıkan, yabancısı olduğumuz bir sonuçtur. İmgelem bize ulaştığı zaman hem yaşadığımız bir anın sıcaklığını, hem de farklı bir şeyle karşılaşmış olmanın serinliğini duyarız.”[4]

İsmet Özel, bütün olumsuzlamasına rağmen insanın modern çağdaki yansımasını bu ‘yabancılaşma’nın içinde görmek ister. Çift yönlü bir istektir bu. Hem tabiata, kendine yabancılaşmayı olumsuzlayan hem de isyan düşüncesini barındırdığı için olumlayan bir istek. Bu çabanın ardında şiirin hayatı bir bütün olarak kuşatmasına olan inanç da vardır. İşte bu noktada nesnenin insanın dış dünyasına bir çıkış noktası olduğu vurgusu tekrar hatırlatılırsa şiir-nesne ilişkisi nesnenin hem dış hem de iç dünyayı kuşatan boyutuyla anlaşılmalıdır. Şiiri şiirin içinde aramak gerektiğini savunan İsmet Özel’in şiirlerinde nesneyle olan ilişkisine daha yakından bakabiliriz artık. Bunun için şairin temel belirleyici bir şiirinden hareket edeceğiz: “Of Not Being A Jew”. Diğer şiirlerden örneklerle giderek bu şiire yoğunlaşmamızın sebebi, çok ses getirmesi ya da bir kitabına başlık olarak seçmesi değil şairin bilinç haritasındaki çatışmaları daha belirgin bir şekilde ortaya koymasından dolayıdır. Çünkü İsmet Özel şiiri, bir uzlaşmanın değil çatışmanın haritasını verir bize.

4.Ne Uzak Ne Yakın: Kaotik Nesne

Kişileştirme yapmak için şair görünebilen ve görünemeyen,

düşünce ve şey, soyutlama ve nesne arasında bir köprü kurar.

Aşk, kıskançlık ve öfke dilin yardımıyla kişilere dönüşürler,

etsiz ve kansız ama imgesel.”

Octavio Paz

 Nesnenin şiirdeki ilk kapısı, dünyadır. Dünyayla somutlaşan nesne algısı, kimi zaman onunla eşitlenir de. İsmet Özel, herkesin, her şeyin izlendiği bir dünyadadır. Ancak bu dünya somut olduğu kadar modern hayatı da temsil eden soyut bir algıdır aynı zamanda. Bu sebeple İsmet Özel, Baudelaire’den yola çıkarak dünya algısını şu şekilde özetler: “Baudelaire ile birlikte modern şiirde yeni olan gerçek dünyaya karşı türetilmiş bir yapıntı dünyada avuntuyu aramak değil, çamuru gözyaşlarımızdan akıtılmış bulunan bu dünyanın gerçeğe göre nerede olduğunu araştırmayı mümkün kılabilecek bir somutluk alanı yakalayabilmek için göze alınan atılımdır. Dünyadan kaçış, gerçekten kaçış değildir. Olgular dünyası modern insana özgü değerlerin ölçüye vurabileceği bir mihengi sunmakta yetersiz kalmaktadır, öyleyse somut hakikatin ifadesini bulduğu bir alana çekilinmelidir. Şiir bu dünyada vazgeçecek değildir, ama ısrarla dünyaya merkezi gerçeklik olan bir başka alandan bakacaktır. Dünya ancak böyle bir yerden bakıldığında dokunulabilir olur.[5]

Bu düşüncelerle şiiri modern yapan ögenin dünyaya gösterdiği organik bir tepki olduğunu ileri süren İsmet Özel, hakikati soyutlaştıran somut hakikate yani bizatihi gerçeğin dünyasına atıfta bulunur. Bu dünyanın merkezi “gerçeklik”tir. bir başka makalesinde görüşlerini şu şekilde vurgular: “Şairin karşısındaki dünya, bütüncül (totalitaire) bir dünyadır. Şiir bu dünyaya olan tepkisini sadece bir anti- totalitaire tavırla değil, aynı zamanda kendi bütünlüğünün bilincini elinde bulunduran, sağlığını organizmaya atfeden bir tavırla gösterecektir.[6] Kişileştirilen ve bir taraf olarak seçilen dünyanın karşısında bilincini kendiliğine borçlu bir şiirin varlığı, bu poetik tavrın da merkezine oturur.

İsmet Özel de şiirlerinde oluşturduğu şiirsel Ben’le bilinçdışının dünyevî/seküler yapısındaki uzlaşılmaz tutumuna bir tepki olarak bilinçaltında yeni bir zemin oluşturur. Bu zeminde de Karakoç gibi karşı oluşu besleyen bir imge yer alır: İsyan. Bilinçdışının baskın gücü karşısında kendince bir güç arayışında olan şiirsel ben, referansını bu güce göre ayarlamak zorundadır. Bu sebeple insan ve çağın bir analizi yapılmalıdır. Analizin sonucunda hem Türkiye’de hem de dünyada çağ ve insan arasında belirlenmiş bir ilişkiler tasnifi yapılmalıdır. “Ser-serî şair bu rezil mutezîl dünyada çalkantıya uğramış toplumun belkemiğindeki irkilişi çabucak kavrar. Sapkınlıkta ittifak edilmemesi gereğini sezişiyle muhalif tarafta yerini alır. (…) Uyumsuzluğu seçer, çünkü uyumlu bir tutum sapkınlıkta ittifak edilebileceği  tehlikesini getirecektir.[7] Kimi zaman “kabaran bir çarpıntı” halindeki şehre, kimi zaman da daha geniş olan dünya karşısına çıkarılan çocuk ve toprak gibi yine imgeler, bakışın her iki tarafında da aynı etkiyi bırakacak şekilde düzenlenir: “Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar/ ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde/ hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık/ bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için/ kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık/ eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce/ alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık/ ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı/ doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız/ ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık/ gönendi dünya bundan istifade/ dünya bayındırladı:/ Bir yakış, bir yanış tasarımı beride/ öte yakada bir benî âdem/ her gün küsülü kaldık.” (Münacaat)

Dünya bir sürgün yeri olmasına rağmen bir “cehd” alanıdır da. Kargaşa, tarif edilemez bir düzeydedir. Dünyanın bu kadar “pıtıraklı” olması, herkesi birbirine düşman kılması, bir kez öpüşebilmek için vadilerin tepelerin geçilmesi dünyayı sevimsiz bir mekâna dönüştürür. Özel, dünyayı biraz önce de belirttiğimiz gibi bir “cehd”, mücadele alanına dönüştürür. Dünyayla mücadele edilmeli, ona karşı “isyan” duygusuyla hareket edilmelidir. Bu yüzden şairin dünyaya bakışı “yufka” olmamalıdır: Yufka mıdır/ yufka mıdır benim bakışım dünyaya/ ki acılarıyla başlatırım insanları (Kan Kalesi)

Dünyaya karşı geliştirilen olumsuzluğun giderek düşmanlığa dönüştüğü şiirlerde İsmet Özel, tüm olumsuzluklarına, noksanlıklarına, “ham”lığına ve çelişkilerine rağmen dünyayı yaşanabilir bir mekân olarak kurgulanır: dünyaya sokunmuştuk, dünya hamdı/ külsüzdü ocak, tellâl çarşısız/ ağzımız noksandı.(Dibace)

“Dibace” gibi “Bir Yusuf Masalı” şiirinde de aynı bakış açısını görmemiz mümkündür. Dünyayı oluşturan asıl nitelik “çelişki” gibi görünse de Özel’in imgeyi ele alış tarzına bakıldığında yine de onun dünyayı yaşanabilir ama aynı zamanda bir mücadele alanı olarak gördüğünü anlarız. Özel’e göre insan, tıpkı dünya gibi çelişkilerin ortasında kalmıştır. Bir tarafta azgınlık öye yanda ise sükunet vardır. Ancak dünyayı belirleyen asıl unsur, bu çelikili durumundan kaynaklanır: Dünyada/ Çözülürse dünyayı/ Issız kılacak bir çelişki vardı/ Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan/ Taraf olunduğunda.(Bir Yusuf Masalı)

İsmet Özel de hemen hemen her şiirinde bu çelişkiyi dile getirerek dünyanın hangi tarafında olduğunu hissettirir. Ona göre dünya, şu özelliklere sahiptir: Dünya. Çıplak omuzlar üstünde duran./ Herkes alışkın dölyatağı borsalarla ağulanmış bir dünyaya/ Benimse dar/ çünkü dargın havsalamın/ gücü yok bazı şeyleri taşımaya.( “İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır / Ya Sen Gel Ya Beni Oraya Aldır”)

Öte yandan İsmet Özel’de dünya, çelişkili taraflarıyla sürekli bir sınırı barındırır. Bu dünya ile öte dünya ayrımında olduğu gibi bu dünyanın da kendi içinde bir çizgisi vardır. Bir taraftan hayat çizgisinin zorunlu ilerleyişinin ana göstergeleri olan çocukluk, gençlik ve yaşlılık öte yandan ise “Akla Karşı Tezler” şiirinde öne sürdüğü gibi sorularla bulunmaya çalışılan bir dünya tasavvuru yer alır: Bu dünya, öte dünya/ Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi/ Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni/ Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla/ Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan/ Hep duyulan haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi. (Bir Yusuf Masalı)

Şairin dünyaya nasıl bir karşılık vereceği belirli değildir. Durlanmış kelimelerin ne olduğu tıpkı dünyanın ne olduğu hakkındaki yargı gibi derin bir belirsizlik taşır. Ancak şiirsel öznenin bu çelişkili durumu çözmek istediği de aşikardır. “Tahrik” şiirinde görüleceği üzere dünyanın katılığına karşı uyum sağlanmakta zorluk çekilse de dünyaya karşı savunmasız olunmamalıdır. Çünkü dünya, yokuşlarıyla, külçeleriyle şaşılacak bir dünyadır: Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik/ şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde/ külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu/ sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza/ peşimizde bütün bahçeleri boşaltan ter kokusu/ yankımız soyunup sevap rahatlığı alınan yataklarda/ yürek elbet acıyor esvap değiştirirken/ bizden artık akması beklenilen kan da katı/ kovulduk ölümün geniş resimlerinden.(Tahrik)

Dünyadan alınan bilgilerle elde edilen savunma biçimleri içinde şiirsel öznenin dünyanın takındığı tavra benzer bir tavır içinde olduğunu görürüz. Terry Eagleton’ın da ifade ettiği gibi “Sanat için, protesto etmek için dahi olsa atıfta bulunmak, karşı çıktığı şeyle anında ortaklık içine girmesi demektir. Olumsuzlama kendini olumsuzlar, çünkü yıkıma uğratmaya çalıştığı nesneyi bizatihi ortaya koymaktan kendini alamaz.”[8] Tabiatın yardımıyla geliştirilen bu savunma biçimi İsmet Özel’i dünyaya karşı güvenli kılar.  “Çağdaş Bir Ürperti” şiirinde tabiatın karşısında varlığını ikame eden bir şiirsel özne görürüz: turfanda yalnızlıklar almak için dünyadan/ ve ben gövdemi denkleştirmek için doğaya/ dineldim/ dineldim/ dineldim/ aşk; içerimdeki ergen ölüsünü uğraştırıyordu. (Çağdaş Bir Ürperti)

İsmet Özel, “Aynı Adam” şiirinde dünyaya karşı tavrını en az dünya kadar sertleştirir. Daha önce de sözkonusu ettiğimiz bu şiirde şairin tabiatla birlikte ele aldığı dünyaya karşı savunmasının ipuçlarını görürüz. “Aynı Adam” şiirinde de bu dünyayla olan mücadele, tabiattan alınan imgelerle aktarılmaya çalışılır: Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum/ kökten dallara yürüyen sular gibi/ yürürüm kömür ocaklarına, çapalanan tütüne/ yürürüm hüzün ve ağrılar çarelenir/ dağların esmer ve yaban telâşından kurtula diye/ torna tezgâhlarında demir./ Yürürüm çünkü ölümdür yürünülmeyen/ yürürüm yürüyüşümdür yeryüzünün halleri/ kanla dolar pazuları tarladakinin/ hızar gürültüsü içinde türkülenir bir öteki/ gökleri göğsümden aşırtarak yürürüm/ yağlı kasketimin kıyısında nar çiçekleri (Aynı Adam)

İsmet Özel’de imgeyi, birbirine zıt iki gerçekliğin ortak anlamını ifade eden bir buluşma olarak düşündüğümüzde bu bir aradalık, bir çatışmaya, şairin deyimiyle bir “kargaşa”ya dönüşecekdir. Bu durum, şiir  ve şiirin öznelerinde, kaotik bir parçalanmanın, dağınıklığın ve zihnî bir odaksızlığın işaretleri olarak görülmektedir. “Şiir ne kadar bütünden gelen ve bütüne doğru bir sanatsa, o kadar da ayrım koyan bir sanattır.” (Şiir Okuma Kılavuzu s. 65)

Nesnelerin varlığı, genellikle şiirsel özne üzerinden kurgulanır. Hemen her şiirinde ben ve diğer şahıs eklerindeki kullanımlarının varlığı dikkat çekici orandadır. Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında/ öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan/ saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda/ acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman/ acıyla uğraşacak yerlerimi yokettim./ Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın/ başından başlayabilirim. (Kanla Kirlenmiş Evrak)

Bu öznenin hemen karşısındaysa “onlar” grubuyla kötücül insanlar durur. Nesneler gibi dünyanın ya da sokakların katılığı, soğukluğu ve yapaylığı bu karşılaştırma üzerinden daha belirgin olarak ortaya çıkar: Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin / kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin (Üç Frenk Havası)

Şehrin insanının bu denli “kaypak” ve ihanetlerinin ise “zarif” olması şair için şaşılacak hatta yadırganacak bir tutum değildir. Şehir, “Bir Yusuf Masalı” şiirinde olduğu gibi “kapkara”dır. Kaldırımlar, yollar, pancurlar, kısacası şehre ait her şey görsel bir imge anlayışıyla siyaha büründürülmüştür: Sonunda vardığı yer/ Kapkara bir şehirdi./ Önce/ Gecenin tesiri sandı/ Oysa gerçekten kara/ Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir./ Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı/ Panjurlar ve kepenkler/ Onlar da siyah ve kapalı./ Yollar hep zift karası/ Kaldırımlar kara taş (Bir Yusuf Masalı)

 

[1] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.21

[2] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.23

[3] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.21

[4] İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, s.38

[5] İsmet Özel, “Şairler İntellect’in Pençesinde” Çenebazlık, İçinde Şule Yay. İst. 2006, s. 54

[6] İsmet Özel, Age., s. 54

[7] İsmet Özel, Age., s.62

[8] Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi (Çev.: Ayhan Çitil) Özne Yay. İst., 1998, s.362

Şiirde İmgenin Çocuk Hali- 3

Hayrettin Orhanoğlu’nun psikanaliz bağlamında kaleme aldığı “Şiiirde İmgenin Çocuk Hali” 3. yazısıyla devam ediyor.

 Ataol Behramoğlu, da anne yokluğunu sorunsallaştırdığı dizelerinde “rüzgâr” kelimesiyle unutmayı; “yağmur” kelimesiyle de kederi, ağlamayı dile getirir.

Unuttum, elleri nasıldı annemin

Unuttum, gözleri nasıldı bakarken.

Kuru ot kokusu getirsin rüzgar

Yağmur usulcacık yağarken. (Unuttum, Nasıldı Annemin Yüzü)

Annenin etrafında örülen bu yokluk bir yılgınlığı, bungunluğu, Ahmet Haşim örneğinde olduğu gibi derin bir yalnızlık duygusunu beraberinde getirirken yabancılaşma, şiirsel özneyi dış dünyada da uzaklaşmaya doğru sürükler.

Tuğrul Tanyol, 1980’li yıllarda toplumcu çizginin dışında lirik şiirlere imza atan; farklılığını hemen her şiirde özellikle imgeleriyle hissettiren bir şair olarak göze çarpar. Aşağıdaki dizelerde tıpkı anne imgesinde olduğu gibi bir otorite, iktidar ilişkisini şiddetle gündeme getirmeden sıcak bir hatırlayışın izlerine rastlarız. Bir erkek çocuk için belki de en önemli an babanın göreceli de olsa yetkisini devretmesi değilse bile kendini oğluyla eşitlemesine dair önemli bir ayrıntıya şahit oluruz. Bu, aynı zamanda şiirsel öznenin lirik tavrıyla kendisiyle ne kadar barışık olduğunu da hatırlatır bize.

bazı anlar vardır öylece geçip gider

bir baba oğluna eğilir bir şeyler söyler

o sevgili an, o biricik

yaşarken nasıl da önemsizdir

bir dokunuş, bir ok gibi döner gelir (Her Şey Cam!)

Hayati Baki, düşünce serüveninde akademisyenlikle şiiri bir araya getiren şairlerden. Ancak düşüncesinde ideolojilere yer bırakmayan bir şair. Şiirinde akan yağmur, onun imgeleminde hareketli suları öne çıkarıyor. Aynı zamanda da geçmişle dile geliyor su. Dolayısıyla su, zamanla ilişkilendirilerek şiirsel özneyi çocukluğa götürüyor.

Çocukluk, şiirin adından da anlaşılacağı üzere tuhaf bir bilinci de yanına çağırır. Kelebekle çocuğun birleştiği masumiyet ve narinlik; uyuyan kediyle beliren korku ve her şeyin birdenbire oluşu çocuğu korkuyla yüzleştirir. Bir düş dünyasında izlenimi veren bu manzara, tabiatla ve şeylerle iç içe bir çocuğun gözlem gücünde yani imgeleminde algılarla duyguların iç içeliğini barındırır. Bu sarsıcı karmaşa, ölümle, annenin ölümüyle tamamlanırken tezatlıkların çarpıcılığı devam eder.

Ölüm, dalları göğe ağan ağaçla birlikte dile getirilir. Ağaç, bilindiği üzere hayat tarafında yer alır. Bu da bize çocuğun doğal olarak annenin ölümünü kabullenmeyişini beraberinde getirir.

Şiirdeki imgeleri güçlü kılan düşsellik, sinematografik bir dille ortaya konulurken Tarkovsky’nin belirsizlikler içinde belirliliği arayan öznelerinin kendi düş dünyalarına geri dönüşü gözümüzde canlanır.

birden yağmur, öpüşen çocukluğa düşüyor,

çiçek tozları kelebek. birden uykusu kedinin,

birden korku: korkunç bir çocuk oluyor,

anne oluyor: ölüm oluyor, dalları

göğe ağan ağacın. (Tuhaflık)

 Ne zaman bir şiirde yahut romanda “anne” kelimesine rastlasak, hemen aklımıza “iktidar” kavramı gelir. Ne tuhaf değil mi “iktidar”ı babayla özdeşleştirirdik. Oysaki Shakspeare’e sorarsanız Hamlet’te iktidarın anneyle özdeşleştiğini ve anneyi aşmanın iktidara ulaşmakla eşdeğer olduğunu kavrayıveririz.

Neşe Yaşın, Sanat Emeği adlı kitabına aldığı şiirinde anne ve çocuk ilişkisinde babanın rolünü irdeler. Anne, hayatın canlılığını ortaya çıkaran temel öğedir çocuğun gözünde. Aile mutluluğu, şiirsel öznenin gözünde ebeveyni bütünleştirirken babanın donuk imgesini de anneyle birlikte canlandırmayı da salık verir.

Babamın resmini çizdim bugün,

Ama benzemedi babama.

Kemanını da çizdim sonra,

Yine benzemedi babama.

Sigarasını bile çizdim,

kağıttaki babam değildi yine.

Annemi çizdim sonra yanına

Babam eğilip öptü annemi

kemanını tıngırdattı

külünü silkti sigarasının. (Babam)

Nilgün Marmara şiirlerinde anne imgesine baba otoritesini de eklerken baba, bu kez şiddet öğesiyle karşımıza çıkar. Ancak aynı oranda şiddet, annede de karşılık bulur. Çocuk, bu kavgalar ve bağırışlar arasında bir gözlemcidir. Her ikisini de kendi düş dünyasının dışına iten şairin bir sığınak olarak uykuya varması bir çözüm değildir. Gerçekçi, nesnel bir gözlemci edasıyla Marmara’da baba ve anne, bıçak ve kaşıkla sembolize edilirken babanın tedhişe anneninse her şeyi kabullenen bir yazgıya dönüştürür. Bunlar, aynı zamanda boş bir evren, boşluk ve nihayet umutsuzluğun sembolüdür.   

Baba eve gelir ekmeğiyle, bıçağıyla

Evdedir anne kaşığıyla, sapıyla,

Gözevinden vururlar onu,

Karartırlar etözünü. (Ancak Yazgıdır Bu)

Şairin kendi yazgısına da eklenen bu umutsuzluk, özellikle çocuklukla özdeşleşen sığınma içgüdüsünü boşa çıkaran bir boşluktan ibarettir. Nilgün Marmara, bu derinlikten, uçurumdan kurtulabilmenin yolunu gösterebilmiş olsaydı şiirlerinde bugün aramızda olur muydu bilinmez?

Çocuk ve balkon imgeleriyle hatırımıza gelen Vural Bahadır Bayrıl, çocukluğu olumsuz imgelerle anar.

İçerde, pasın gölgeye, gölgenin çocuğa

Dönüştüğü yerde aşınmış bir lavanta kokusu…

Ve içinde sessizce geçilen bir oda:

Tedirginlik!… Böyledir anne ve hatırlama. (Çocuk ve Lavanta)

Çocuğun soyutlaştırılmasından, yalnızca biçim olarak adlandırılmasından hemen sonra birdenbire pasla nitelendirilmesi, dikkat çekici bir imge yönelimidir. Pasın hemen sonrasında yine geçmişle yani zamanla kıyaslanabilecek lavanta, bir kenarda duran giysiler ya da yataklar için kullanılırken çocuğun lavanta kokulu odalara yönelişi, şiirsel öznenin anı-imgelerle kendini ifadesinde öne çıkan eylemdir. Sokağa ya da hayata doğru koşan ayaklar bu kez lavanta kokulu odaya doğru ilerlemek zorunda kalır. Oda evin içinde bir iç evdir. Bir başka açıdan bakarsak şiirsel öznenin bilincinde daha da derinlerde saklı bir iç-bilinçtir sanki.

Bu dizelerde temel duygu, tedirginlik, endişedir. Ancak bu eylemsellik içindeki eylemsizliğin biricik sebebi de annedir. Annenin iktidarı, etkin bir güçtür. Kısıtlamalar ve sınırlılıklarla tanımlanabilecek bir güç.

Şairin hemen hemen bütün şiirlerine sirayet eden imge olan çocukluk, yıkıcı, katı bir geçmişi hatırlatır.

Mum ışığından heykeller

düşürür odasına annenin. Üşür,

kendi aklığından ürperen mermer. Bir tasvir

usulca çözülür odaların ücra

bilgisinden. Gecikir rüyalara altın

tüyler serpen melekler (Hicrân)

Bir mermer katılığındaki geçmiş, anneyle özdeşleştirilir. Çocukluk, aynı zamanda düşselliğin de başlangıcıdır. Ay, yıldızlar ve balkon. Ancak balkon Sezai Karakoç’ta olduğu gibi olumsuz bir imge değildir Bayrıl’ın şiirlerinde. Tam aksine evin dışına, zamansızlığa ve gerçeklerden uzaklaşarak büyülü bir dünyaya doğru uzanan köprüsüdür sanki.

Balkon, palamarını usulca

çözdü evden. Çocuk ağdı göğe! (Balkon)

Bayrıl, çocukluğa dair izlenimlerini anı-imgelerle sık sık gündeme getirir. Akkor adlı şiirde bu kez çocuk değil balkon özneleşerek büyülü gerçeğe doğru ilerler:

…Ve işte, çocukluk gibi ter içinde

Sürüyordu mucize (Akkor)

Çocukluğun bir başka eklemlendiği imge alanı bu kez rüyadır:

Boşlukta uçuşan altın telekler!

Varlık ötesi sesleri kâinatın…

Kalbe yönelen medd ü cezr… Böyle

inerdi çocuğa şiir, itilmiş ruhların

iklimi olan balkonlarda (Külçe)

Her çocuğun imge alanını belirleyen rüya, Bayrıl’da evrensel olanla bireysel olanın sınırlarını birbirine yaklaştırır. Toplumsal olanın geri plana aktığı bu imge seçiminde çocuk, kendiliğiyle baş başa yeni bir dünya kurar. Bu gerçeklikten olabildiğine uzak yeni dünyada, her şey eriyip yeni bir görünüme kavuşur. Yazmakla lehimlenen bu yeni gerçeklik, şairin soluk aldığı geniş bir uzamdır.

Baba ve anne imgelerinin tartışıldığı bu bölümde görülen o ki çocuk yalnızca bir müşahit tavır sergilenmiyor anı-imgelerinde. Ötede yıllar sonraya bile kalan derin izler bırakıyor. Bu mirasa şairlerin bakışı, aynı zamanda diğer imgelere de yaklaşmalarının temelini oluşturuyor. Biraz abartılı gibi gelse de anne ve baba otoritesinin çocuktaki etkisi, şairin hayata bakışını da belirleyen temel imgelere dönüşüyor. Freud’un oyun-sanat ilişkisini irdelediğimizde çocuğun oyun oynarken ki sahiciliği, sanatına da yansıyor olmalı ki ağırlıklı olarak kırık, parçalı, belirsizliklerle örülü çocukluğumuzun sonraki yıllara umutsuz, dünya karşısında yapayalnız oluşumuzu da belirliyor.

Bir diğer önemli nokta da çocukluğa dair anı imgelerimizi oluşturan temel değerler, daha önce de belirttiğimiz gibi şairlerin şiirlerinde en sahih ama en kuytu taraflarında dile getirilmekte. Bir suçluluk, bir gizleme, bir örtme içgüdüsüyle şiirlerdeki çocukluk, aynı zamanda mahremiyetin de çözülüşünü beraberinde getirmektedir. Oysa bu konuda ketum olan şairlerin mahremiyetin ifşasına pek yanaşmadıkları, çok azının içtenlikle ve açık yüreklilikle kendiliklerine yaklaştığı görülür.

Şiirde İmgenin Çocuk Hali- 2

Hayrettin Orhanoğlu’nun psikanaliz bağlamında kaleme aldığı “Şiiirde İmgenin Çocuk Hali” 2. yazısıyla devam ediyor.

Çocuk imgesi şiirimizde en naif, kimi zaman en trajik görünümüyle karşımıza çıkar. Genellikle anne ve baba ile iktidar; annesizlik ile korku ve endişe ve nihayet derin bir yalnızlık imgesi çocuk ve çocukluk etrafında sıralanır.

Turgut Uyar, sonlu şeylere sonsuzluk atfeden Melih Cevdet gibi bir çocuğun gözünde annenin elbiselerini giyerken telaşlanmasını konu edinir aşağıdaki dizelerde. Oysa telaş bir yandan da asabiyeti akla getirir. Elbiselerle gelen telaş karşısında masum bir çocukluk, Uyar’ın kendine bıraktığı bir yalnızlık uzamıdır.

annemin sonsuz giysileri bir telâşı bileyen tramvay
ben ne güzel çocuktum yalnızlıkların ardından (salihat-ı nisvandan saffet hanımefendi’ye)

Aynı çocukluk imgesi, Uyar’ın bir başka şiirinde yine yalnızlık imgesiyle birlikte karşımıza çıkar. Kısır ve barut kelimeleri, anneyle yan yana gelirken aslında dile gelen düşünce, şiirsel öznenin annesiyle olan uzaklığıdır. Çocukluk ve uzaklık ise bu şiirin temel eyleyenidir.

herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur (Anneler Kaçar Gibidir)

Turgut Uyar, bir başka şiirinde bu kez çocuğun evdeki kavgalarla olan yıkımını gündeme getirir. Önceki dizelerde annenin kısır yalnızlığına karşı bu dizelerde şiddet araya girer. Kırmızı, renk olarak tehlikeyi, acıyı imlemesine karşın, birkaç kez tekrarlanan tarafıyla bizzat kan olarak da çocuğun duygu durumunu bir sayıklama halinde verir. Genellikle şok durumlarındaki sayıklamalar, istenç dışı söz ya da söz gruplarını ifadeye sevk eder. Korku, çaresizlik, kendini içe kapatmanın da başlangıcıdır. Ebeveynlerinin her ikisinin de şiddete yöneliyor oluşu, annenin “barut”, babanınsa “bıçak”la hatırlanışı, şiddetin boyutunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Babamla annemin kavgalarından ufak bir kırmızı,
Ufak bir kırmızı, duvarda, ufak bir kırmızı
Ufak bir kırmızı…

Cemal Süreya’nın anne ve çocuk ilişkisinin babayla kesiştiği şiiri “Yüreğin Yaban Argosu” şairin iç dünyasına giriş için bir anahtar niteliğindedir.

Bir çocuktun sen, bir bardak duruyordu eşikte;
Dolu bir bardak su duruyordu eşikte.
O zaman sen daha neydin ki, annen Alucra’nın gizli su kürelerinden geçirdi seni;
at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen baş döndürürcü mavi su kürelerinden.
Neden sonra aldın o bardağı; O yüzyıl beklemiş sütü; çırpınarak bir tülbentten süzülmeye
uğraşan, o koyu, o beyaz, o rahatsız sübyeyi içtin elinden;
onun süreğen elinden. Anne miydi? Kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin?
İçtin elinden kar mı yağacaktı artık?”
(Yüreğin Yaban Argosu)

“Yüreğin Yaban Argosu” Cemal Süreya’nın kitabında çocukluğa en çok gönderme yaptığı şiirlerdendir. Çocukluk ve yetişkinlik anılarının iç içe geçtiği şiirde “birdenbire doruklarda dev bir atın nal izleri” dizesiyle ölüm imgesinin gerçeküstü bir yorumunu görürüz. Ölüm, “birdenbire” gelmiş ve anneye dokunmuştur. “Birdenbire” kelimesinin çokça tekrarlandığı şiirde bu kelimeyle çocuksu bir şaşkınlığın izlenimleri aktarılmaya çalışılır. “Kar”, “süt”, “mavi su” kelimelerinin su unsuruyla ilişkisinden hareketle suyun ölümle olan bağıntısı kurulmuş; çocuğun gözünden bir ölüm tablosu resmedilmiştir. Yüzyıl bekletilen bir sütün varlığı imkânsızken, bekletilen sütün hem hayata hem de ölüme yapılmış bir vurgu olduğu inancındayız. Süt, maddi unsurlardan suyun bir daha çok doğurganlığa ait bir görünümüdür. Anne sütünün yanında diğer sütlerin de insanoğlu için yararı düşünüldüğünde yüzyıl bekletilmesi doğurganlığın sürekliliğiyle ilişkilendirilebilir. Öte yandan yine yüzyıl bekletilmesi, ölümsüzlüğü de hep çocuk kalmayı da akla getirmektedir. Annenin buradaki önemi, bu sürekliliği sağlayan etkin bir özne olmasından kaynaklanır.
Aynı eğilim “Afyon Garındaki” şiirinde de karşımıza çıkar. Anadolu’yu ve Anadolu insanının ezikliğini ironik bir dille gerçeküstü bir yorumla veren Süreya, süt tozu ve sütyenin birlikteliğinden hareketle yapılan yardımların ihtiyaçları tam anlamıyla karşılamadığını vurgular.

Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı’dan
Gönderilmiş bir kutu süt tozunu ve sütyeni. (Afyon Garındaki)

Cemal Süreya, “Göçebe” şiirinde de Anadolu ve Anadolu insanını, çocukları ve daha özelde anı-imgelerle kendi çocukluğunu merkeze alarak şiirine taşır. Hem seçtiği coğrafya hem de şahsiyetlere bakıldığında şairin “Afyon Garındaki” adlı şiiriyle aynı tema ve imgelere yöneldiği görülür.
“Öğleüstü”, “İp” gibi şiirlerin yanında “Fotoğraf” şiirinde de genel olarak bakıldığında şairin çocukluk izlenimleri ve dolayısıyla imgeleri, olumsuzluklar, kırılganlıklar ve hüzünlerle birlikte okura sunulur:

Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel (Fotoğraf)

Genel olarak bakıldığında hemen hemen tüm şiirlerine damgasını vuran imgelerin başında gelen çocuk ya da çocukluk, Cemal Süreya’nın olaylar aracılığıyla dile getirildiği bir sürece işaret eder. Çocukluk, hep asık yüzlü üvey annenin uzaklaştırdığı bir mutluluk özlemini dile getirir. Şairin kendi hayatından öğrenebildiğimiz bilgilerden de bu mutluluk hiçbir zaman yakalanamadığı anlaşılır. Şiirlerinde kadın ve ölüm imgeleriyle varlığını sürdüren çocuk, gerçek anne sevgisini yetişkin olarak yaşadığı kadınlarda aramak ister. Bu yüzden kadınlarla birlikte anılan çocuklar ya da çocukluk izlenimlerini kederle birlikte algılarız.
Şiirlerin çoğunda aynı şiirde hatta kimi zaman aynı dizelerde karşılaştığımız çocuk ve ölüm de bağıntısını üvey anne baskısında aramamız gerekmektedir. Trajik şekilde bir araya gelen bu imgelerin ana eksenini her ne kadar masumiyet oluşturmaktaysa da bu duygunun Cemal Süreya’nın okumak için evden kaçtığı dönemlerde kardeşlerinin evde kötü muamele görmesinden kaynaklanan bir acımaya, pişmanlığa dönük bir içeriğe sahip olduğunu düşünebiliriz.

uzunlamasına yaşayıp yatay bir çocukla kalkan
bir sürü alışkanlıklar taşıyan
insanlığımızın gülüşü yalnızlar çarşısında (Sevmek de Yorulur)

Cahit Zarifoğlu’nda da çocuk ve anne imgesini birlikte buluruz. Bu birliktelik, “düğme” kelimesiyle daha da sıkılaştırılır:

Toplanan şimdilik sürgüne eklenen
değerli çocuklar
arkalarında büyük rüzgârlı anne etekleri
ucuca takılan yaşmak çeşitleri
mavi çok renkli tülbentler
iri gözyaşı boncukları
içine kainatlar sıkışan (Hesaplanmadan Ölü)

Şüphesiz, bir çocukta anne iktidarının varlığı, onu şekillendiren en önemli imgedir. Çocukların yetişkin olmaya sürüklenirken anne eteklerinin rüzgârında kalması, şiirsel özneleri geri dönülmez bir yolculuğa çıkarır. Artık içinde kâinatı biriktiren gözlerde iri gözyaşı boncukları olacak “mavi çok renkli tülbentler” olsa da içinde bu kâinat, hayal dünyasında kalan hoş bir anı olacaktır. Hayallerin bu denli ötelenmesi çocuğu çocuk yapan niteliklerden soyutlamak demektir.

ve kalbinde allah yazan çocuk
kızlar hızlanan gelinler
erkeklerde insan uğultuları
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan
ve dönülen bayrak (Hesaplanmadan Ölü)

Bir kız çocuğunun, henüz çocukluğunu tadamadan birdenbire bir gelin olmaya sürüklenmesi ve bu süreçte erkeklerinse uğultularla resmedilmesi derin bir çelişkiyi barındırır. Bu denli hızlı bir büyümeye, yetişkin olmaya zorlanan bu çocukların kalbinde yazan Allah lafzı da tıpkı çocukların duyguları gibi uçlara, kutuplara çekilmektedir.

Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar (İşaret Çocukları)

Çocuk, bu şiirlerde daima ölümle ilişkilendirilir. Anne iktidarının gölgesine sığınırken bile hayalleri olan bu çocuklar, kendilerine verilen hayal kudretiyle bu iktidara direnseler de ölümle yüzleşirler. Ve çocuklar, yüzleşmeden hep yenik ayrılırlar. Zarifoğlu’nda temel imge ise bu yenilgiler üzerine yoğunlaşır. Onun imgelerindeki bu güçsüzlük, bu yenilgi, bir zaaf gibi görünse de vicdanla eşdeğer bir duyguyu da beraberinde getirir. Çünkü çocuklar geleceğin vaadidirler. Bu şiirde durgun bir suya sahip havuzla birlikte düşünülen ölüm imgesi, çocuklara ister istemez yakıştırılırken şiirsel öznenin iç dünyası darmadağın olur.

Gidiyorsunuz ya gülüşüyor çocuklar
Her biri o kadar güzel ki artık
Salıncak çelik çomak ve rüyalar yok artık
Harp oyunları bile unutuldu dönemeçlerde (Kartal Ölüsü)

Çocuklar, Zarifoğlu’nun şiirlerinde katı, soğuk, kenarları keskin nesnelerle çoğu zaman soğuk koridorlarda, mermerlerle birlikte anılır.
Zarifoğlu, şiirlerinde kendi çocukluğuna ait izlenimlerini en aza indirgeyerek –belki de saklayarak- dışa, dış dünyadaki çocukluğa yönelir. Bu yönelişte merhamet duygusu ön plana çıkar.

Hilmi Yavuz, eğer imge-kitaplara yönelmemiş olsa ve bütün şiirlerini bir araya getirse şüphesiz anne, bu kitapların biricik şiirsel öznesi olurdu.
Gaston Bachelard’a göre “çocukluk, mutsuzluğu insanlardan öğrenir. Yalnızlıkta, acılarını gevşetebilir. İnsanların dünyası onu rahat bıraktığında, çocuk da kendini kozmosun oğlu oğlu sayar.” Aynı şiiri bu kez kozmogonik olarak okuduğumuzda anne arketipini evren olarak telakki eder ve evren=anne; lamba (yıldız)=çocuk eşitliklerini bulabiliriz. Evrensiz bir yıldızın varlığı nasıl mümkün değilse annesiz bir çocuğunda varlığı eksiktir.
Öyle ki yine Bachelard’tan yola çıkarak ifade edersek düş-kuran bir çocuk, aynı zamanda kozmik bir varlıktır.

Sen bir çocuksun annesi ezik beyaz
sen bir çocuğu anlamak için birebir
annelerin annelerin en güzeli
aşktır (Kanto)

Anneye aşkla bağlı şair, kendini oluşturan şartların başında gelen anneye hemen her imgede yer verir. Ayna, ölüm, yalnızlık imgeleri bunların başında gelir.

sen neysen o kadarsın, ey akşam!
annem içini çekiyor kimi ansa;
ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
şimdi uzak olandır neye ulaşsam… (annem ve akşam)

Anne, İsa figüründe haç, Hz. Musa’da sepettir. Bu koruyucu tavırda annenin güçlülüğü, baskınlığı ya da anne arketipinin etkinliğini akla getirse de telmihlerle hemen her şiirde karşımıza çıkması daha önce belirttiğimiz gibi Yavuz’da anneyi önemli bir konuma getirir. Çünkü karşımızda düş-kuran bir çocuk vardır. Ve dahası bu kozmik bilinç, kendi dünyasında çoğu zaman yapayalnız hissetmektedir. Bu yüzden anneye duyduğu ihtiyaç, her şiirinde mütemadiyen karşımıza çıkar.

Kemal Özer, bu çok bilinen ve Berna Moran’ın şiirsel özne üzerinden tartıştığı şiirinde bu kez annenin “fedakârlık” niteliğini öne çıkarır. Ancak öte yandan “anne” ve “kadın” kelimeleri aslında bir çocuğun dilinde iki ayrı uçta yer alır. Biri yakın diğeri ise oldukça uzak bir mesafeyi içerir. Çocuğa ait bu gözlem, onun içindeki çatışmayı da ortaya çıkarır. İster çalışmak için isterse kocasının mezarını ziyaret için gitmiş olsun anne, yabancılaşmayı beraberinde getirir. Dolayısıyla çocuğun gözünde bu bir kopuş, bir parçalanmadır.

annem mi bir kadın
geciken bir kadın geceyatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
Üsküdar’ la İstanbul arasında (Ağıt)

Satranç Dersleri- 8

(kıstak)

 

her dakika

henüz ölmüş gibi ebuzer

kimsesizsindir

içlemin gamevi ay emek

 

kesik kesik solur

avcının elagözlü nesnesi

kaybettiğin divit – kırdır

faniliğindir o ağaç ki

zekeriyya onda saklıydı

 

yazı ebediyen vardır

– ortadaki göçük

içerdeki dehşet

pusudaki bungu

kıyım mahzen kan –

çok kandil kırılmış – sanki geç

her şey için – niçin

ertelenir sanır insan her şeyi

öyle sanır – yeniden han

o ölümsüzlük gibi mutantan

taş- düşmüş

vardır – orada nasılsalar öyle

apaçık

kırıktırlar

 

dili faldır aşkın ey taş

Satranç Dersleri- 7

şebreçağ

söndü mü

diye bir ses

 

sahi şebreçağ nerde

iskender! iskender!

diye bir ünlem

 

bu nasıl İskender

aramaz bengisuyu

diye bir hüzün

 

“hişt! dostlarıma şunu haber ver

denize açıldım

ve gemim parça parça oldu’

diye bir im

denli narindir intikam

 

intikam içli bir marştır gerçekte

bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı

o şimdi

dışlanmış bir taş olarak

karlı kış gecelerinde

acılı bir genç şairin her geçişte

hüznüne tanık olduğu

metruk bir kumbet denli müşahhas

aşktır – ve o

ne rahim bir yürüyüştür gecede

 

(o yıllar ressam tanırdım

gök çizemezdi

yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri – birgün

o kentin

– tarihsel bir kenttir –

o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede

onu bir cenini çizerken ağlar gördüm

bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz

ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi

ıssız ve dokunaklı

diye sormadım çünkü ben

ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak

denebilir ki –

bir insan en çok ağlarken güzeldir

vakit de akşamdı dışarıda kar vardı

kar yüzyıllardır alabildiğine vardı

insanlar doğar konardı konar göçerdi

sonra o bütün remileri yırttı –

birden kaybolmuştu

arıyor diye duydum bir şeyi

çağın unutturmak istediği

belki derin bir gök resmini

ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)

 

bu taşı da sürüyorum

koyar gibi o güzel yapının üstüne

ya da komaz gibi taş üstünde taş

(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir

ve nedir taş –

çakmak taşı satranç taşı

sapan taşı göktaşı)

reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri

 

sözgelimi sapan taşını

– o göz çıkarır sadece-

ortadaki gökkasabı gökdeleni

tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki

ana caddedeki aykırı kadın salınışını

yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde

ve hatta parklarını bile bu taş mekanın

reddetmek gerekiyor

 

çağa çıktığımda

kan – çoğalan bir suret ve kendini

ta içerlerde bir yerin üşüyor – duymuyorsundur

yinelenir durur – şu sanki ne diye – akşam ki

dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür

senin yüzün – paramparça

bölük pörçüktür

şu kuytu kalabalıkta

şu yalnızlıkta

ivedi ve kirlisarı

dişiliğini kullanıyordur kuşku

lüks oteller gibi kuşku

kuşku

 

(çağı deştiğimde

o yüz

diyor yoruldum – aynalar

gösterebilir mi hiç – bana sonumu

nedensiz başladım oyunculuğa

bitireceğim raslantıyla – oyunumu

dostlarım da

var – intiharlar

her akşam ıslak – yapışkan

saçlarıyla girip odama

paniğimden pay toplarlar)

 

 

azaldı halk içinde yüzdeki ben gibiler

eldeki siğile

çıbana- etin yumuşak bir yerinden sökün eden –

döndü halk ve cüzam ne gün yürüdü

ve hep bir yaprak değil miyiz ki

bir zaman yarıp çıkmak serüveninde

özdalımızı

topu topu bir mevsimi yaşarız işte

müşa’şa’ bir sonbahar figüranıyız

hepimiz de

ve cüzam ne gün yürüdü sormalı

değil mi ki ebabil

adil

bir infazın adıdır

ve insan

– ne şu ne bu –

iyioyunundan

sorulmayacak mıdır

Satranç Dersleri- 6

bu hüznün

mesnevisi yazılmadı

gürbüz tarhlar öldü

o ceylanda

birkaç minyatür

mütekeddir

– de bana bu esrime

bu koygun minyatür yalnızlığından

başka nedir – oysa

kocamandır aşk

usanç

hep eksiler alanında

olup biten bir şeydir

parçala bu trajik geçiti

o taşı sür ey insan

taşı taş – çünkü saat

sınanan bir süreçtir ve atlar

yanıldıklarında

kaygan

o karangu duvarına çarpıp kuşkunun

düşer ölü atlar

 

çünkü satrançta

çünkü orada ve burada

her zaman

Öğretidir zaman

aşkın da

katları vardır – kadim

kabarık bir öyküdür alınyazısı

 

ey aşk

elbet başındasındır bela kitabının

ne çok dilin var

gece ki anlamadı

şu anda

o

ibrahim ve ishak

yargıç yok taşı kim atacak

leyla bilmez mi gerekli olduğunu

diye döğünüp duran

gece ki ey gece

o külli aynalar

seni ararlar

ıssız bir hat fotoğrafın

dan sana çıktım

 

oynanan

göstermelik bir son oyunuydu

aldandın

ağır taşlar verdik

…. ve ay seni bulduğunda

yani ki kanıtlandığında kendini

ben

müthiş bir başlık atacağım

şiirime

sevgili gecem diye

Satranç Dersleri- 3

söyleyelim eBİR

ha

in

dir

eSekiz yok

yok ayrı bir düşman falan

genç çeri

ey e hattındaki budala

– Tanrım ne saflık-

 

bir ara dilim sürçse

de at kıskacını anlatsam

desem ki Ha –

derler ki kemik atıyor

köpek resmine bu adam

 

anlat

apaçık olanı

gecedir halk

etinin önünde anlam

katledilmiştir

 

 

vardın

söylemezler otlar

çok sütun düştü

nice bir taş

ne zamana yetiştin

 

aykırı sür

çalka

de ki kıskacı kabaran

ateş almış ve ey at kıskacı

diye bağırarak

o oyuncu

oynadığında seni

konuş benimle

sana hizmet danışayım

Satranç Dersleri- 2

Nicoldu onca oyuncu

oyarak

ette oyuk seyirmesinden

oyun kurarlardı

kaçıp

da süleymandan

kaf dağında otururdu

anka nicoldu

o mağrur gemiler ki açıklarda

güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı

suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan

kesik bir insan başı gibi bir taşra düşüp

helak oldular

ün geldi ey İskender

çok acaip gürdün ömrün tükendi

geri dön

ürktü

ki endişe

dünyadandır ve hayal hiçtir

sözü onun

…avda

yine geri dön bu son

yoksa öleceksin gurbette

dedi ses ve işitip ağladı

o koca İskender ki

tuhaf matlar yapardı

mat oldu olağan biçimde

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı

kesin mat yok

iyi oyun vardır sadece

ve satranç aslında dalgınların oyunudur

dalgının ölüm karşısındaki sükuneti

düşmana

ölümün dehşetinden korkuludur

eğilip o oyuncu

uzatsa boynunu buyruğa

 

taşlar sürüldüğünde

kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi

demek ki bütündür sallantıda

demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü

cinayetler de yeryüzüne paramparça dağılmıştır

aşk ve umut dağılmıştır

koygun bir gece gibi günü kaplayan

sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını

o oylum oylum kabarık şiiri

kaplayan

bir şeyse buyrukszuluk

taşlar sürüldüğünde

alıp kişiyi kayalara çarpar buyruksuzluk

çağı binip

cübbesinden gözükara süvariler çıkaran

o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı

tutup üzengisinden öpüp koklamalı

Satranç Dersleri- 1

uzun bir nehirdir satranç

kıvrak ve uzatarak boynunu

nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu

oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir

her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu

göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği

bir oyundur satranç

evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış

artık dönüş yoktur

kuşku bağışlanmasa da

tedirginlik doğal sayılabilir

ancak

yürümenin dışında bütün eylemlerin adı

kaçış kaçış kaçıştır

çapraz özgürlüklerinde filler

acılardan yapılmış bir alanda

ne zaman ki esrirler

yazsak defterlere sığar mıydı

şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu

yerine göre piyon da bir tufandır

içinde hep bir vezir sürekli mahzun

düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun

gün batımlarını çağrıştırır

hüznü uçlarından dolanıp

yalın sıçrayışlarla piyonlar arasından

ürkek ama cesur ama sevimli

açsa duyargalarını o tarihsel şiire

iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu

bir ilk yazdan koca bir güz yontan adam

bırak oyunu

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde

yeryüzünü kişnesin

bizim atlar.

Şiirde İmgenin Çocuk Hali -1

Çocuk imgesi şiirimizde en naif, kimi zaman en trajik görünümüyle karşımıza çıkar. Genellikle anne ve baba ile iktidar; annesizlik ile korku ve endişe ve nihayet derin bir yalnızlık imgesi çocuk ve çocukluk etrafında sıralanır. Ama daha garibi, şairlerin tüm şiirlerinde, özellikle anne ayrı bir yerde durur. Dahası, kitabın bir köşesinde, şairin çocukluğuna dair en belirgin …

Şiirde İmgenin Çocuk Hali -1 Read More »