Sinema

Çiftlik Filmleri

Film izlemenin en iyi yollarından biri de tematik izlemedir. Bir konu seçerseniz, sıralarsınız ve konuya uygun filmleri arka arkaya izlersiniz. Ve bunu yapmak istiyorsanız da film endüstrisi sizin için çalışıyor hiç merak etmeyin. Çünkü Hollywood’un ilgilenmediği herhangi bir konuyla henüz karşılaşmadık biliyorsunuz. Çiftlik hayatı, çiftçiler, tarım… Sizin için seçtiğimiz en iyi beş çiftlik filmi karşınızda. …

Çiftlik Filmleri Read More »

Semih Kaplanoğlu

Bağlılık Aslı

Oscar’a adaylığı ve modern- gelenek çatışmasına yaptırdığı göndermelerle çok tartışılan Semih Kaplanoğlu’nun Bağlılık-Aslı filmi vizyonda. Film yeni doğum yapmış ve iş hayatına yeniden dönmek isteyen bir annenin yaşadığı iç çatışmayı ve dönüşmeyi başarılı bir dille anlatıyor. Türkiye hızlı değişen bir ülke. Özellikle sosyolojik olarak. Türkiye, 20. yüzyılın ortalarında hala köy toplumuydu. Sanayi ve hizmet sektörü …

Bağlılık Aslı Read More »

flat

Kafkaesk Sinemanın Poetikası: Jan Svankmajer’ın Daire’si

Öncelikle bütün Kafka çevirileri için Kâmuran Şipal’e teşekkür ediyorum ve kendisini rahmetle anıyorum. Kafka, Gustav Janouch’un “Sinemadan hoşlanmaz mısınız?” sorusuna şöyle cevap verecektir: “Doğrusunu isterseniz, bunu hiç düşünmedim. Gerçi yaman bir oyuncak. Ama ben katlanamıyorum, belki bende yaradılıştan ‘optik’lik var da ondan. Ben göz adamıyım. Oysa sinema, görüşü bozuyor.” Franz Kafka, hem çağının adamıdır hem …

Kafkaesk Sinemanın Poetikası: Jan Svankmajer’ın Daire’si Read More »

Aşk Ölsün Mü?


Sevmek ve sevilmek üzerine kurgulanmış trajikomik bir hayat hikâyesi.

Kepçe kadar yüreğiyle, kaşık kadar haline bakmadan hayat denen bu kazanın altını üstüne getiren bir kadın.

Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılanlar mıdır?

Yağan yağmurun sevmekle, sahile vuran dalgaların aşkla, rüzgârda dalgalanan başak tarlalarının sevilmekle alakası var mıdır?

Durup hatırlamak ya da hatırlayamamak nasıl karşılık bulur?

-Barış Dinçel-

 

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungana’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

 

21.Yüzyıl insanın en temel durumu, buna sorun mu demek gerekir bilemiyorum, yalnızlığı ve hayata tutunamamasıdır. Modern insanın gittikçe yalnızlaştığını düşünüyorum. Bu yüzyılda insanın yalnız olmasının iki temel sebebi vardır bence. Birincisi korku. Korku, bilinememezlik üzerine inşa edilen bir duygu. Büyük şehirlerde yaşayan insanlar her gün onlarcası ile karşılaşıyor. Sosyal medyanın, televizyonun paylaştığı olumsuz haberler neticesinde karşılaştıkları ile iletişimi minimuma indirip, kendisi ve ailesiyle baş başa kalmayı tercih ediyor. Karşılaştığı kişilerin kim olduğunu, ne düşündüğünü bilemiyor. Zarar gelme ihtimali var mı? Evet. Bu cevap büyük şehir insanı için yeterlidir.

Yalnızlığın diğer sebebi ise insanın hayata ve hedeflerine tutunamamasıdır. Bu insanlar, biraz önce bahsettiğim durumun tersine hayatı ve sınırlarını zorlarlar, yol kat ettiklerini düşündüklerinde avuçlarını açarlar ki bir şey birikmemiş. Eeee, o kadar çaba gösterdi ama neden kaybetti? Düşündükleriyle yaptıkları örtüştü mü? İstediği şeyler kendi sınırlarının ötesinde bir şey miydi yoksa?

O kadar çok dış etken var ki, bu etkenlere göre sınırlarımızı zorluyor, kendimizi onlara göre tanımlıyor, onlar gibi olduğumuzu düşünüyoruz. Kalabalıktan uzak düşmemek için… Oysa hedefimize ulaşamadığımızda bize kocaman bir yalnızlık düşüyor.

Yalnızlık ve tutunamamak üzerine düşünmeme vesile olan bir oyun izledim geçenlerde. Oyunun adı “aşkölsün.”

Babasahne’nin sahnelediği oyunun yazarı Murat İpek. Yönetmenlik koltuğunda daha çok sahne tasarımından tanıdığımız Barış Dinçel var. Oyun tek kişilik bir oyun. Oyuncu da ekranlardan tanıdığımız Günay Karacaoğlu.

Oyunda Songül, Esenler otogarındadır. Eski bir tuvalette. Yalnızdır. Başından geçenleri günlüğüne yazmaktadır. Mutlu olmak için neler yaptığını, erkeklerle olan ilişkilerinde seven tarafın neden hep kendisi olduğunu, sevdiklerini ellerinden alan kadınları, onlara ve-zamanında-sevdiklerine karşı nefreti… Yazdıklarını roman olarak yayımlatmak, Murathan Mungan’a rakip olmak-ki artık onun döneminin geçtiğini düşünüyor-ve Nobel almak istiyor.

Songül hep denemiş, veren taraf olmuş,  ama sonuçta kaybeden durumuna düşmüş. Acıklı bir hikâyesi var, lakin Songül bunları seyirciye keyifli bir dille anlatmayı tercih ediyor. Kendi durumunun farkında. Hayatın, hayatının trajikomik yanını ön plana çıkarmaya çalışıyor. O yaşadıklarını anlatırken, evet bu sıkıntıları yaşayan bir bayan arkadaşım var, diyorsunuz, derken de gülüyorsunuz. Bunda bir sıkıntı yok ama artık. Modern insan, büyük şehrin insanı kendi yalnızlığına ve çevresindeki insanların yalnızlığına oldukça alışkın.

 

Başından geçen onca olaya rağmen Songül’ün vazgeçmediğini görüyoruz. Mutluluğu aramakta, kendisini seven bir erkek bulmakta kararlı. En sonunda bulduğu erkeğin yolunda adımlar atıp, evlilik hayalleri kurarken, içinde gittikçe büyüyen bir huzursuzluk taşıyor. Bu huzursuzluğun sebebini oyunun sonunda anlıyoruz.

Songül de kendisine biçilen elbisenin içine girmeye çalışan modern bir kadın. İş hayatında olan tüm kadınlar gibi var olmaya, varlığını hissettirmeye çalışıyor. Oysa Barış Dinçel’in de ifade ettiği gibi “Yaptığımız seçimler bize mi aittir yoksa bize dayatılan mıdır?” Songül bu sorunun içindedir, cevabı ise seyircide.

Tek kişilik oyunlarda seyirciyi zinde tutmak zordur. Günay Karacaoğlu bunu başarıyla gerçekleştiriyor. Seyirciyi izleyici olmaktan çıkarıp, oyunun içine dâhil ediyor. Seyirci sanki Songül’le birlikte yaşıyoruz, tüm olanları.

 “aşkölsün” modern kadının, insanın mutluluk arayışı üzerine güldüren, düşündüren seyirlik bir oyun.  

Sosyal ve Psikolojik Meselelere Dikkat Çeken Yönetmen: Belkıs Bayrak

“İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar.”

 Genç yönetmen Belkıs Bayrak’ın ismini en çok Malatya Film Platform Direktörü olarak duymuştuk. Ancak festival koordinatörlüğüne gelene kadar sinema-tv için vermiş olduğu çaba takdire şayan. Uluslararası İlişkiler okuyup, yan dal olarak da reklamcılık bitiren Belkıs Bayrak’ın bankacılık sektöründe çalışmasına rağmen sinema sevdası başından hiç gitmemiş.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV Yüksek Lisans eğitimine devam eden Belkıs Bayrak, film atölyelerinin öğrencisi olmuş hep!

Belkıs Bayrak (Malatya Film Platform Direktörü)

 Eğitim süresince çeşitli kısa metraj film ve deneysel videolar çekerek, 2017 Sinema Genel Müdürlüğü Kısa Film Yapım Desteği kazandığı ‘Apartman’ filmi ile festival yolculuğunda almış soluğu. Uzun metraj yönetmenliğe doğru koşar adım ilerleyerek kısa filmler çekmeye, toplumun kimi zaman bile isteye görmek istemediği sosyal ve psikolojik meselelere dikkat çekmeye devam ediyor.

 Kendisiyle, çalışmaları ve filmlerindeki bırakmak istediği etkiyi, verdiği mesaj üzerine söyleştik.

*Kısa filmlerinizde, insanların kıyıcı taraflarına dikkat çekiyorsunuz. “Hatırlatma” filminde kişinin kendisine, gündemde olan Apartman’da ise karşı tarafa olan kıyıcılık esas alınıyor. Sizce insan en çok kime kıyıcı? Kendisine mi yoksa karşısındakine mi?

– İnsan -eğer ki bir vicdanı hâlâ varsa- kendine kıyıcıdır, kıyıcı da olmalıdır. En büyük mücadele, insanın kendisiyle verdiği mücadeledir. İnsan kendisiyle hesaplaşmaktan, kendine kıymaktan kaçınırsa başka suçlular aramaya çıkar. İçinde eksik kalan tüm hesapları başkalarına kıyarak kapatmaya, zamanla başkalarını suçlamaya, kendini acındırmaya başlar.

*Yaşadığımız dünyada kişilere göre değişen bir tolerans sınırı var. Sizce toleransın sınırları nerede başlar, nerede biter?

-Tolerans kelimesini bir eksiklik ya da hataya rağmen bir şeye tahammül etmek olarak mı tanımlıyoruz bunu netleştirmemiz faydalı olabilir. Toleransın sınırı insanın biricikliği ve birey olabilmesi ile alakalı. Benim tolerans sınırım, kendimi gerçekleştirme eşiğime kadar. Varlık gösteremediğimi hissettiğim yerde toleransımı gözden geçiririm. Bu arada kendimizi gerçekleştirmenin birçok yolu var tabii ki. Varlık gösterememekten kastım tüm bu yolların kapanması…

*Apartman filminde çalışma hayatının zorluklarını görüyoruz. İzleyince ilk şu soru geldi aklıma. Kapıcı Durmuş, bir mülteci olsaydı sizce apartman sakinlerinin tavrı ne olurdu? Az önce toleranstan bahsettik. Sizce bir mülteciye gösterdiğimiz toleransı kendi ülke halkımıza gösteriyor muyuz?

-Başka bir ülkenin vatandaşını ülkemizde misafir ederken ona tolerans mı gösteriyoruz, yoksa hoşgörü mü emin değilim. Tolerans kelimesine nasıl baktığımı bir önceki soruda aslında biraz bu sebeple belirttim… Ben sorunuza milletler, devletler seviyesinde değil yine insan seviyesinde yanıt vermek isterim.

Sorunuz aslında genel olarak yanımızda olanı değersiz görme durumuyla ilgili. Çevremizdeki insanları değersiz görmek ve bunun üzerinden kendimize değer biçmek gibi bir sorunumuz var. Apartman filmindeki karakterler kapıcıyı eleştirirken aslında kendi akıllarını yüceltiyorlar.

Eğer birisine hoşgörü gösteriyorlar ise bu da yine bir acıma duygusundan hareketle oluyor. İnsan olmanın gereği değil de kendi yüceliğinin bir lütfu, ikramı gibi…

*Çalışmalarınıza derinden bakınca, aslında çocuk, çocukluk çıkıyor karşımıza. Freud’a göre sanatın zemininde çocukluk vardır. Aslında sizin çalışmalarınızdaki en temel kaynak çocuk ve çocukluk mu?

-Bu yorumu siz dışarıdan benden daha kolay yapabiliyorsunuz. Benim tarafımda çocukluk ve şimdiki zaman birbiriyle çok iç içe… O yüzden benim temel kaynağımın ne olduğunu söylemem sanırım zor.

*Mihail Bakhtin, anlatı türlerinin hepsini “kronotop” kavramı üzerine bina ediyor. Bu kuram, zaman-mekân ilişkisinin ayrılmaz bütünlüğünü çıkarıyor karşımıza. Bu kuram üzerinden devam edecek olursak sizin eserlerinizde zaman ve mekânın nasıl bir önemi var?

-Ben belirgin mekânlarda neredeyse hayalet karakterle hikâyelerime başlıyorum. Kronotop kavramında Bakhtin zamanı uzamdan önceler, ancak benim için sanırım tersi bir durum var.  Bazı mekânlarda hissettiklerim, bir hikâyeden daha güçlü, daha karmaşık olabiliyor.

*Sekiz adet kısa filmden sonra, uzun metraj bir film düşünceniz var mı?

-Evet, var… Kısa filmlere çalışırken bir yandan uzun metraj film hazırlığım da devam etti. Bir süredir senaryo aşamasında olduğum bir yol hikâyesi üzerinde çalışıyorum.

*Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

 –Sorularınız için asıl ben teşekkür ederim.

Kefernahum

         Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

Günümüz dünyasının çok önemli sosyal sorunları var; mülteci olmak ve fakirlik gibi. Ülkemizde milyonlarca Suriyeli var. Savaşın ortasındaki ülkelerini terk ederek farklı bir ülkeye gitmeye ve burada yaşamaya çalışıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar botlarla Ege Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybeden Suriyeli mültecilerin haberlerini izliyorduk ekranda. Ülkemiz içinde ve etrafında yaşandığı için bu hikâyenin bizzat içindeyiz. Farklı kıtalarda da buna benzer durumların yaşandığını ise medyadan öğreniyoruz.

Fakir olmak ile mülteci olmak sanırım aynı sosyo-psikolojik sonucu doğuruyor; kendini yaşadığın yere ait hissetmemek. Mülteci olduğunuzda hiç tanımadığınız bir yerde yeniden doğmaya çalışıyorsunuz. Fakir olduğunuzda ise sınıf atlayarak bulunduğunuz yeri bir an önce terk etmeye çalışıyorsunuz. Bu modern his, belki de son elli yılın en önemli trajik sonuçlarından biridir.

Her iki sorunu gündeme getiren ve Lübnan’ın Oscar adayı olarak yarışan bir film var vizyonda: Keferhanum.

 

Kefernahum, Fransızca “Kaos” anlamına geliyor ve İncil’de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı.

Filmde, 1974 Lübnan doğumlu kadın yönetmen Nadine Labaki’nin imzası var. Labaki’yi daha önce çektiği Karamel (2007), Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarda kadınları öne çıkaran filmlerinden tanıyoruz. Kefernahum’da ise çocuk bir oyuncu başrolde: Zain Al Rafeea.

Filmimiz Beyrut’un fakir sokaklarında geçiyor. Yönetmen fakirliğin kol gezdiğini filmin daha ilk dakikalarında bize gösteriyor. Sokaklar dar, pis; evler iç içe. Çoğu evin çatısı yok. Bazı evlerde aileler tek bir odada yaşıyor; Zain’in ailesinin yaşadığı gibi. Çok çocuklu bir ailede yaşıyor Zain. Doğum belgesi yok. Yaşını bilmiyoruz. Doktor dişlerine baktığında yaşını tahmin ediyor: On iki. Diğer kardeşlerinin de doğum belgesi yok. Zain okula gitmiyor ama istiyor. Ancak, babası da çalışıp eve para getirmesini istiyor.

Zain’in, Sahar adından bir kız kardeşi var. Ailesi, yaşı çok küçük olmasına rağmen beş tavuk karşılığında onu komşu bakkala satıyor. Zain’in ailesine karşı öfkesi bu olayla birlikte artıyor ve evden kaçıyor. Sokaklarda kaldığı bir gün Etiyopyalı bir mülteci olan Rahil ile karşılaşıyor. Rahil’in oturma izni yok ve burada doğurduğu çocuğunun da doğum belgesi yok. Polisten kaçarak yaşıyor. Yaşamak denirse… Bir barakanın içindeler sadece. Bir oda bile değil. Zain burada kalıp onlara yardım ederken Rahil polise yakalanıyor ve Zain, Rahil’in küçük çocuğuna bakmak, onunla ilgilenmek zorunda kalıyor. Filmin ikinci yarısı iki küçük çocuğun ayakta kalma mücadelesi şeklinde geçiyor. Zain’in bu mücadelesi aslında onun karakteriyle örtüşüyor: Azimli, kararlı, asla pes etmeyen tavrı.

Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

 

Burada tartışılan sadece “bakabileceğin kadar çocuk doğur” tavrından ziyade ailenin hayata bütüncül yaklaşımıdır. Çünkü çocuklar, içinde doğduğu ve yaşadığı toplumda şekil alıyor. Fakirliğin içinde nefes alıp veren ve eğitimden yoksun kalan çocukların çıkış noktası genelde iyi bir sonla bitmiyor. Filmde de olduğu gibi çocuklarına “yol gösteremeyen” ve varlığını hissettiremeyen ailelerin parçalanması kaçınılmazdır. Bunu Ortadoğu topraklarının geneli için söylemek mümkündür. Çünkü Ortadoğu büyük bir ailedir fakat bu aile kendisine ait olmayan ve farklı bir yol gösteren Batılı devletler tarafından yönlendirilmiştir XX. Yüzyılda. Bu yönlendirilme ister istemez toplumun parçalanmasına neden olmuştur. Bu nedenle Zain’in öfkesini, sadece ailesine değil de topluma ve devlete yönelik olarak da okumak mümkündür. Çünkü fakirlik, sadece bireysel bir sonuç değildir.

Zain’in ailesinin akademik yoksulluğunu, mahkeme sahnelerinde kaçış noktası olarak görüyoruz: Bize kimse yol göstermedi.

Bu oldukça önemli. Çünkü Zain, belirli bir yaşa gelmiş anne ve babasının aksine, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bunun sadece akademik bir öğretiden geçmediğini, hayata sahici duygularla yaklaşımın da insanı doğrulara götüreceğini hatırlatıyor bize. Hataya dair birçok konuda çocukların hisleri, ailelerinden daha da yakın oluyor.

Oyunculuklara gelince başrolde oynayan Zain Al Rafeea yaşına uygun rolde harika bir iş çıkarmış. Önü açık bir oyuncu. Yakın zamanda onu farklı projelerde de göreceğimizi sanıyorum. Filmdeki diğer oyuncular da filmin hakkını veriyor. Filmin ilginç yanlarından birisi Rahili karakterini canlandıran oyuncunun çekimlerden birkaç gün sonra gerekli evraklarının olmaması ve mülteci durumundan dolayı tutuklanmasıdır sanırım.

Filmin süresi iki saati aşıyor ve dram türü filmler için tekrara düşme, ajitasyona yaklaşma adına bir risktir bu. Film bu eksende tekrara düşme sıkıntısını yaşamış. Özellikle filmin son sahnelerine yakın bölümlerde kullanılan müziğin ajitasyon tuzağına düşmesine sebep olduğunu söylemem gerekiyor.

Filmde yer alan mahkeme sahneleri, oyunculukları bir kenara bırakırsak, altı yeterince doldurulmamış, buradaki diyaloglar gerçeklikten uzak ve ajitasyona açık.

Kefernahum filmi, mülteci olmanın, zengin bir dünyada fakir bir nefes alıp vermeyi anlatan, son derece önemli bir film. Filmden çıkarken yönetmenin kalbinize attığı tohumun yeşerdiğini, yolda yürürken, sarsılarak hissediyorsunuz. Bu tür filmlere bütün dünyanın ihtiyacı var.

1984-Büyük Gözaltı

Bu çok bilinen ve okunan roman yakın zamanda bir tiyatro oyunu ile yeniden gündemde. Aysa Prodüksiyon tarafından sahnelenen oyunun perde arkasında ve başrolünde usta oyuncu Rutkay Aziz var.  Oyunun en önemli rollerinden birisinde de şehir tiyatrolarından ve ekrandan tanıdığımız Taner Barlas var.

Fransız İhtilali’nin ardından tüm dünyaya milliyetçilik akımı yayılmıştır. Bunun neticesinde imparatorluklar parçalanmış ve ulus-devletler kurulmuştur. Ulus-devlet yapısı gereği öteki’lerden arındırılmıştır. Bu devlet yapısına göre bir devlet tek unsurdan oluşmalıdır. Bu devlet özelliğinin yansımalarını 20. Yüzyılın ilk yarılarında bazı Avrupa devletlerin politikalarında gördük. Almanya’da 1933’de iktidara geçen Hitler, Volk adlı topluluk ile ülkedeki tüm kurumları kendisine bağlamış ve üstün Alman ırkını oluşturmaya çalışmıştır. Mussolini ise 1922’de ilk dünya savaşının sonundaki halkın memnuniyetsizliğini kullanarak ülkesini yeni bir savaşa sokmuştur. Stalin’de Rusya’da iktidarda kaldığı sürece Rus-insan inşa etmeye çalışmış ve bu uğurda milyonlarca insanın ölmesine sebep olmuştur.

 

Ulus devlet, düşmanın varlığı ve onun korkusunu gündemde tutarak halkı kendi etrafında tutmaya çalışan bir devlet yapılanmasıdır. Bu yapı içinde kullanılabilir iki temel unsur vardır: Dil ve tarih. Bu unsurların devlet çatısı altında nasıl hayat bulduğunu George Orwell’in 1984 romanında başarılı bir şekilde görüyoruz. 20. Yüzyılın belki de en iyi distopyası olan bu eser, sömürgeci devlet eleştirisi olarak okunmakla beraber, ulus devlet eleştirisini de barındırmaktadır. Romanda totaliter ve baskıcı bir iktidarın kontrolünde olan Okyanusya toplumuna değinilir. Toplum parti ve onun lideri Büyük Birader’in diktatörlüğünde sınıflara ayrılmış durumdadır. Hiyerarşik sınıflamada ortalarda yer alan bir memur, romanın başkahramanıdır. Doğruluk Bakanlığı’nda çalışan dış parti üyesi Winston Smith’in gözünden baskı altında yaşayan Okyanusya toplumu anlatılır. 20.yüzyılın en popüler distopik romanlarından biri sayılan romanı üç kısımda incelemek mümkündür. İlkin toplumda günlük hayat ve Winston’un yeri tasvir edilir. Hayatın standartları, insanların varoluşları, davranış ve söylemlerinin kodlanması… İkinci kısımda Julia adında bir kadınla yaşadığı cinsel ilişki ve parti yönetimine karşı çıkan düşünceleri işlenir. Son olarak da Winston’ın parti tarafından ele geçirilerek işkencelerle sisteme uygun bir vatandaş yapılması anlatılır.

Bu çok bilinen ve okunan roman yakın zamanda bir tiyatro oyunu ile yeniden gündemde. Aysa Prodüksiyon tarafından sahnelenen oyunun perde arkasında ve başrolünde usta oyuncu Rutkay Aziz var.  Oyunun en önemli rollerinden birisinde de şehir tiyatrolarından ve ekrandan tanıdığımız Taner Barlas var.

Oyunda bir toplumun sistemli bir şekilde nasıl değiştirilmeye çalışıldığı görüyoruz. Winston’un çalıştığı Yeni Anlatım Dili bölümünü, toplumun gündelik hayatta kullandıkları dilin devlet tarafından belirlenmesini içeriyor. Çünkü dil, siyasetin temel unsurlarından birisidir. Oyunda da özellikle vurgulanan, “geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder,” ifadesi devletin toplum üstündeki gücünü göstermektedir. Halkın kullandığı sözcüklerin devlet tarafından belirlenmesi ve bu durumun Düşünce Polisleri tarafından denetlenmesi, devlet-vatandaş arasındaki histerik ilişkiyi göstermektedir. Winston rolündeki Taner Barlas bu histerik ilişkinin vatandaşa yansımasını oldukça iyi canlandırmış.

Dil öyle bir küçülmelidir ki, insanın düşünmesi imkânsızlaşsın, özgürlük ve bağımsızlık gibi kavramlar bireylerin zihninden uzaklaşsın.

Ulus devletlerin en önemli özelliğinden birisi de toplumsal birlikteliği sağlamak adına yeni bir geçmiş inşa etme çabası içinde olmasıdır. Çünkü devlet, vatandaşının da kendisi gibi düşünmesini ve konuşmasını istemektedir. Devlet okullarındaki tarih derslerinin amacı, öğrencilere geçmişi öğretmek değil, onlara daha saf ve romantik bir geçmişin içinde devletle özdeşim kurmalarını sağlamak. Hitler’in “Hiçbir kız veya oğlan çocuk, saf kanın gerekliliği ve önemini tam olarak anlamadan okuldan ayrılmamalıdır,” sözünü bu çerçevede okumakta fayda var.

Devlet, tele ekran vasıtasıyla 2 dakikalık nefret nöbetlerinde, düşmanlarını izleyicilerle paylaşarak onların içindeki nefret söylemlerini kusmalarına zemin hazırlayarak kendisine bağlılığını artırmaya çalışıyor. Tele ekranlarda görülen ve sürekli paylaşılan savaş haberleri toplumu zinde tutmakta ve düşman algısı üzerinden devlete daha da yaklaştırmaktadır. Sahnede yer alan ekran ile izleyici kendisini bu anın bir parçası gibi hissetmektedir.

Peki ya devlet gibi düşünmeyenler… Onlar için kullanılan tabir Yok-Kişi’dir. Buhar edilmiş ve haklarında herhangi bir şey bilinmeyen insanlardır. Winston ise Büyük Birader’i sevemiyor, ona karşı örgütte yer almak istiyor. Bu düşüncelerini açığa çıkaran kişi ise sevgilisi olan Julie’dır. Gizli buluşmaları, tele-ekrandan kaçmaları insan ilişkilerinin çıkmazını ortaya koymaktadır. Çünkü bir erkeğin bir kadınla birlikte olması yasaktır. Özellikle parti üyesi bir kadınla… Ama yakalandıkları gün. Oyunun en önemli sahnelerinden birisidir burası. Julie, biriktirdiği kuponlarla hayatında ilk kez bir elbise giyer ve kadınlığını keşfeder. İlk kez vücudunun farkındadır. Winston, Büyük Birader karşıtı eserini okurken Julie hayatı, kendini yeniden keşfetmenin mutlu sancısını yaşamaktadır.

1984-Büyük Gözaltı oyunu içinde yaşadığımız dünyayı, önümüze konulan devlet yapılanmasını düşünmek adına önemli bir oyun. Romanın karanlık atmosferini yansıtmada pek başarılı olmasa da günümüz dünyasını yeniden düşünmek adına değerli bir sahne performansı var ortada.

Aşkın Algoritması

Yakın zamanda vizyonda olan bir film çok uzak olmayan bir zaman diliminde aşkın hangi boyutlara ulaşacağı üzerine düşünmemizi sağlıyor: Aşkın Algoritması. Film iki meslektaşın çalışmalarını konu alıyor.

 

Aşkın kavramlar dünyasında ilk karşısına çıkan kelime “mutluluk”tur sanırım. Öyle ki âşık olan insanın içinde yaşadığı dünya ile rabıtası, gerçeklik ile karşılaşıncaya kadar kopuyor. Ayakları her zaman yürüdüğü sert zemine basmıyor. Çocuk oyunlarındaki gibi zıplıyor, zıplıyor ve gökyüzüne doğru yükseliyor. Serotonin yükselmesiyle karşısındaki kişiyi olduğundan daha farklı, daha iyi görmeye başlıyor.  Bu farklılık aslında gerçeklik ile bağın kopmasının temel taşı. Böyle olunca âdemoğlu şaşkına dönüyor. Oysa aşkın gerçeklikle bir bağı yok oysa içinde yaşadığımız dünya yeterince gerçek.

Gerçeklik sanırım aşkın mutlulukla arasında en büyük engel. Belki de düşman.

Günümüzde ilişkiler bu eksende yaşanıyor. Lisenin dar koridorlarında başlayan bu sarhoşluk hali, başka yüzlerin, başka kalplerin labirentlerinden geçerek nikâh masasındaki imzaya kadar devam ediyor.

Aşkın sonsuz bir mutluluk vaat etmemesine rağmen neden peşinden koşuyoruz peki? Sadece bu dünyanın gerçekliğinden ve acılarından kaçmak için mi? Sonsuz bir mutluluk olduğunu söyleyemeyiz. Hayatın her alanında, işte, kendimizle, özellikle bir insanla yaşadığımız paylaşım alanlarında. Ama buna rağmen karşı cinsin hülyalı daveti, belki de yalnızlığın dayanılmaz keşfinden kaçış, insanın kendini başkasının omzunda bulmasına neden oluyor. İki kişilik adımlar daha anlamlı oluyor. Belki de aşk, bu dünyadaki acılarının ne önemli panzehiri. En önemli sığınak. Bu nedenle hayatımızın önemli yolları bu büyülü üç harfe çıkıyor.

       Yakın zamanda vizyonda olan bir film çok uzak olmayan bir zaman diliminde aşkın hangi boyutlara ulaşacağı üzerine düşünmemizi sağlıyor: Aşkın Algoritması. Film iki meslektaşın çalışmalarını konu alıyor. Filmin hikâyesi şöyle: Mühendis olan Cole ve Zoe, ideal android eşler tasarlayan bir şirkette çalışmaktadır. Filmde gördüğümüz makineler çiftlerin ne kadar uyumlu olduklarını gösteren bir alet. Romantik ilişkileri geliştirmek ve mükemmelleştirmek için bir teknoloji tasarlayan ikilinin çalışmaları ilerledikçe, keşifleri hayal edebileceklerinden çok daha derinleşir. Doğal yollarla değil de insan elinde yaratılan sentetik insanlar, hissetmeyi keşfedip sevmeyi başarabildiklerinde, asıl devrim bu olur. Bu beklenmeyen mucizeye insanların vereceği tepkiler de bir hayli karmaşık olur. Bu süreçte insan ilişkilerinde çığır açan Cole ve Zoe arasındaki yakınlaşma da kaçınılmaz olur. Fakat android robotlardan Ash’in de Zoe’ye ilgi duymaya başlaması, genç kadının gerçeklerle yüzleşmesine neden olur.

Hikâye, robotların insan dünyasında sadece ev işleri için var olmadığı ve bizzat âşık olunabilecek boyuta getirdiği duruma dikkat çekiyor.

Modern insanın mutluluk arayışlarına aşka konumlandırılmış robotlar çare olabilir mi? Hadi robotlar piyasaya sürüldü, diyelim. İnsanın en saf halini bu robotlarda görmek mümkün müdür?

Filmde gittikçe yakınlaşan Cole ve Zoe arasında bunu görebiliyoruz. Robotlara insanı duygular verilebilir ama kriz, kaza anlarında insan acı gerçekle karşılaşıyor: Bu bir robot ve bunu ben yaptım. İnsan kendi- ya da başkasının bizzat eliyle yaptığı şeye nasıl âşık olabilir? Ya da insanın en önemli yanlarından birisi olan vicdanı, inşa edilen robotlara yüklemek mümkün müdür? Zoe’nun gözyaşının dökememesi ise onun realite ile tanışmasına sebep oluyor.

Filmin en ilginç yanlarından birisi de birbirini hiç tanımayan insanların belirli bir bölgede bir araya gelerek, kabaca birbirlerinin hoşlanmalarının ardından bir mekâna gidip, aşk ilacı içmeleri… Bu ilacı içen çift, birkaç saat ‘gerçek’ aşkı yaşıyor. İki âşık insan nasıl birbirine yaşam ve mutlulukla bakıyorlarsa onlar da öyle bakıyor ve dokunuyorlar birbirlerine ama yalnızca birkaç saat. İlaç etkisini yitirene kadar. İlacı üreten firmanın bunun için yaptığı reklam ise şudur: Rakamlar her şeydir.

Aşkı rakamlara indirgemek…

Tüm dünyada eski ile yeni kuşak arasındaki mesafe açılıyor. Kuşak farkı arasındaki zaman dilimi gittikçe daralıyor. Aşka yüklenilen anlam ve tanımlar, ona duyulan ihtiyaç da haliyle değişiyor. Tek başına yaşanılan evlerde, yalnızlığın dolambacında nefes alıp vermeye çalışan insanların imdadına modern aşk yetişebilir mi, şüpheliyim.  Bu çerçevede Aşkın Algoritması binlerce yıl önce hayatımıza giren aşk kavramının nasıl evrildiğini, insanın doğasının nasıl bozulduğunu, bu bozukluğu aşmak için nasıl ‘sanal’ bir gerçeklik inşa ettiğini gösteren ilginç bir film.