Söyleşi

Anjelika Hanım -2

Bu dönemde sizi çok mutlu eden, çok şaşırtan, sizde yeni bir şeyler başlatan bir karşılaşma, tanışma yaşadınız mı hiç?

On yaşındayken benim ilk bestecilik hocam Boris Zeidman, çok önemli bir adam. Şostakoviç’lerle aynı dönemde aynı eğitimden geçmiş Saint Petersburglu besteci. Benim o zamana kadar bestelerim vardı ve bir tanesi konser salonunda seslendiriliyordu. Boris Zeidman da dinleyiciler arasındaydı sonra konser bitince “Bu beste kimindi?” diye sorunca beni onunla tanıştırdılar. Benim bestecilikte ilk komposizyon hocam o oldu, çok büyük bir şey.  Hâlâ Sovyetler Birliği’ndeki ciddi klasik çevrelerde Boris Zeidman denildiği zaman bu günlerde bile taparcasına bir ilgi vardır. Yürüyen ansiklopedi gibiydi inanılmaz yetenekli, müthiş bir adamdı. Çok şanlıyım o yaşlarda onunla karşılaştığım için.

Müzikle ilgili nasıl bir eğitim aldınız?

Notaları ben zaten iki buçuk yaşındayken biliyordum daha sonra hem dünya klasik müzik repertuarını çalmaya başladım hem de yoğun olarak besteler yapmaya başladım.

En çok kimleri seviyordunuz? Bestecilerden ya da eserlerden?

Prokofyev çok seviyordum. Şostakoviç, Beethoven daha sonra Bach’ı keşfettim. En çok bunlardı. Diğerleri daha sonra geldi. Bahsettiğim bu keşifler beş yaşına kadar olanlar.

Bunlar tabi klasik müzik üzerine. Sizin yaşıtınız olan çocukların sevdiği belki radyoda dinlediği müziklere olan ilginiz var mıydı?

Çizgi filmler vardı, onların müziklerini çok seviyordum.

Hangileri mesela?

Bir sürü Rus çizgi filmleri vardı. Rusya’da çizgi film teknolojisi, yaratıcılığı çok müthiştir. Film müzikleri ve çizgi filmleri dalını hâlâ çok severim, dinlerim. Hâlâ yalnız kalınca onları açar dinlerim.

Kitaplara ilginiz var mıydı?

Tabii ki, çok.

Neleri hatırlıyorsunuz? Mesela ilk kitabınızı hatırlıyor musunuz?

İlk kitap beş yaşındayken okuduğum kalınca bir kitap, Rusça olarak çevrilmiş Oz Büyücüsü idi. Annem benim nasıl okumaya başladığımı anlamadı. Bana sadece çok küçükken bir hediye geldi, küpler. Küplerin üzerinde figürler ve harfler vardı, ben bir şekilde öğrendim. Annem bu kitabı nasıl okumuş olduğumu anlamadı. Çünkü kalın bir kitaptı. Çok yoğun çalışıyordu nerden görecekti okuduğumu. Ben yuvadan gelince uyumadan önce onu okuyordum. Annem test etmek için bana birçok bölüm sordu sonra “Otur şu bölümün resmini yap” dedi, yaptım. Evet, yani algıladım, okudum. Deli gibi kitap okurdum. Fenerle yorganın altına saklanırdım.

Tanrı’yla olan bağınız nasıldı? İlk nasıl keşfettiniz? İlahi konularda, inançla ilgili konularda ailede daha iyi anlaştığınız ya da etkilendiğiniz kimseler var mıydı?

Hiç kimse yoktu.

Kendi kendinize mi keşfettiniz?

Kendi kendime diyemem çünkü o kendi kendine olmaz. Benim mânâda bir hocam vardı onunla görüşürdüm. Bana orası müthiş bir kaynak oldu. İç biliş…

Rüyanızda mı görüyordunuz?

Evet, ama rüya demiyorum, mânâ diyorum yıllardır. Böylece ben bir sürü şeyi deneyimliyordum büyüyünce onları kitaplardan okuyordum.

Bu buymuş diyordunuz.

Evet, buymuş. Ben de böyle bir şey yaşadım, orada da yazıyor. Bundan 300 sene önce bu yaşadı gibi bazı deneyimler, bazı tecrübeler. Aynı zamanda babam felsefe profesörüydü zaten bizimle yaşamıyordu. Başka şehirde yaşıyordu ama biz onunla yazışıyorduk. Bu konularla ilgili iletişimimiz yoktu. Bana sadece dedi ki “Bak sen 18 yaşına gelince biz seninle buluşuruz ve ben sana dünyayla insanlık ile ilgili birçok şey paylaşmak istiyorum. İnandığın, böyledir dediğin şeylerin iç yüzünü gördüğün zaman hiç görüldüğü gibi olmadığını anlayacaksın.” Ama bir şey söylemedi. O manevi yolculuktan sonra ben 18 yaşıma geldiğimde babam bana değil ben ona anlatıyordum. Dinledi ve “Tamam ben geç kaldım” dedi. Böyle oldu.

Öyle bir yaş yokmuş aslında.

Evet, babam öyle bir şey koymuş ve çok uzaktaydık, ben hayatımda babamı elle sayılacak kadar az gördüm.

Belki de babanız daha akılcı bir insanmış siz daha duygularınızla düşünmeyi öğrenmişsinizdir.

Belki de. O daha akılcıydı.

Çünkü 18 yaş meselesi öyle bir şey.

Dolayısıyla beni kimse yönlendirmedi, hiçbir yerde bir örnek görmedim.

Farklı inançları, ritüelleri gördüğünüzde –cenaze töreninden bahsettiniz- bunlar arasındaki farklar üzerine düşündünüz mü?

Ben onlara şahit olmuyordum çünkü o kadar net değildi. Cenaze töreninin neye ait olduğunu bilmiyordum ki genel olarak Sovyetler Birliği’nde her yerde olan ve dinî inançtan bağımsız bir şeydi. Düğünlere hiç gitmezdim, bilmiyordum. O tür şeyler ne televizyonda ne başka yerde hayatımda yoktu.

Hayvanları sever miydiniz?

Çok seviyordum her zaman bir kedi ve köpek istiyordum. Benim çok korkunç alerjim vardı her şeye, tüylere karşı hâlâ da var özellikle kedilere. Bazı tür köpeklere alerjim yok mesela teriyer (malta köpeği) karşı. O yüzden evimde teriyer var, bu ikinci köpek. Dolayısıyla eve alamıyorduk. Hiçbir toz, tüy olmayacaktı bir de astımım vardı. Ben hep uzaktan buram buram seviyordum ama istediğim gibi ulaşamıyordum onlara.

Çocukluk anıları içerisinde zaman zaman insanın aklında gelen, birdenbire hatırlayıverdiği şeyler oluyor. Hiç aklınıza gelmeyip birden size kendini hatırlatan anılar var. Sizin böyle anılarınız var mı?

Bir tane var, ben onu çok seviyorum bana çok mutluluk veriyor. Dört yaşındaydım, Ukrayna’ya bir şehre gittik. Bir yerden bir yere geçtiğimizden tek geceliğine müstakil, bahçenin içinde bir evde kaldık. Gündüz uyku için beni bir odaya yolladılar, başka bir çocuğun odasıydı burası ve odanın bahçeye doğru çıkan kendine ait çıkışı vardı. Minik merdivenliydi, kapılar da açıktı yaz günü. Ben tam uyuyacağım baktım bir uğur böceği geldi. Ben uğur böceklerini çok seviyordum gittim ona bakmaya. Kapı açık. Baktım ki bir tane daha geldi, birkaç tane daha geldi. Onları tek tek aldım kovaya koymaya başladım, uğur böcekleri bitmiyordu ve ben size söyleyeyim sonuç şu, bir kova dolusu uğur böceği. Odayı açıyorum herkes orada. Düşünebiliyor musunuz? Orada bir dede vardı o da hayretler içinde baktı dedi ki “Senin çok değişik bir hayatın olacak böyle şey olamaz!” Herkes bakıyor böyle şaşkın ama ben çok mutluyum o kova ile. İşte o bir kova uğur böceği çok önemli sanki hayatla anlaştığım bir işaret gibi. Uğur böceği varsa bir yerde, bir insanın tişörtünde mesela önemli bir konuşmada varsa o uğur böceği konuşmanın hangi anında geldi benim için önemli. Böyle sembol oldu.

Kaynağını hatırlamıyorum ama, uğur böcekleri ve arıların temiz, sinek gibi diğer böceklerin viral etkisi olduğunu okumuştum.

Arının da bende özel bir yeri var. Benim arılara alerjim var. İki kere beni arı soktu -ama bal arısı mı bilmiyorum- beni zor kurtardılar. Allah’tan denk geldi yanımda doktorlar vardı hemen gelip iğne vurmuşlardı çünkü hemen şişmeye başlamıştı.

Muhtemelen bal arısı o etkiyi yapıyor.

Bütün dünyanın bal arılarının kraliçesini gördüm mânâda, bana geldi ve dedi ki “Sen bundan sonra merak etme bizimkiler sana dokunmaz, diğerleri için söz veremem onlar başkadır ama bizimkiler bir şey yapmaz.”     Onun için bal arılarından çekinmiyorum, biliyorum ki sokmaz.

İlerde ne olacağınızla ilgili, ne yapacağınızla ilgili hayalleriniz var mıydı? Bir meslek, yaşayacağınız ülke, belki çocuklarınızın olmasını hayal etmek gibi. Geleceğe dair çocukken kurduğunuz hayaller var mıydı?

Şimdi, müzik benim hayatımda çok doğal olarak bulunduğu için ben onu meslek olarak görmüyordum zaten var, su içmek gibi. Dolayısıyla ben üç meslek seçtim kendime, güleceksiniz. Biri sokak temizleyicisi, ben bayılırdım biraz çöp varsa o kocaman şeyle –hani vardır ya asfaltın üstünde durur ve orayı temizler- bu bende müthiş bir etki yapıyordu. İkincisi; tarlada buğday toplandığı zaman bir makine vardır, buğdayları topluyor yanında bir kamyon var kasanın içine atıyor. O kamyonun şoförü olmak istiyordum çünkü çok seviniyordum; buğdayları alıyor, un fabrikasına götürüyor sonra oradan insanlara ekmek oluyor ve hemen koşa koşa tarlaya geliyor yine buğdayları topluyor. Üçüncü ise porselen fincanların, tabakların üzerine çiçekler çizmek. O ince sanat, renkler, ince dokunuşlar çok hoşuma gidiyordu. Bu üç mesleği seçmiştim, dört beş yaşlarındaydım.

Yaşayacağım ülke konusunda şöyle; ben nereden bileyim Sovyetler Birliği neresi, beş yaşındayken bilemem. Ama o yaşta bir rüya gördüm, ben büyüyorum ve bir oğlum oluyor. Oğlumun gözleri mavi ve benim yaşadığım ülkede değil başka ülkede doğuyor nitekim öyle oldu. İleriye dönük bunlar vardı başka hatırlamıyorum.

Anne babanızın ya da akrabalarınızın farkında olmadan diline pelesenk olmuş sizin davranışlarınızla ilgili eleştiri, ikaz anlamında -dedenizin sizi uyarmak için anlattığı masal gibi- söyledikleri şeyler oluyor muydu?

Ah tabi “Düşersin!” Hâlâ söylüyor. Bir de “Düşebilirsin” demiyor “Düşersin!” Kelimelerin enerjisi var, kelam gücü var. O zaman bir şey diyemiyordum ama yamuluyordum nitekim düştüm ve ayağımı kırdım. Çocuğuma da söylüyor aynı şekilde, “Sakın söyleme onu, eğer uyarmak istiyorsan ‘şöyle olabilir’ de, olacak deme” diyorum. Bugün yine söyledi artık sustum ne yapayım. (gülüşmeler)

Okul arkadaşlarınızdan –o negatif örneğin dışında- hatırladığınız, size bir şey öğreten başka çocuklar oldu mu?

On yaşından itibaren benim çok yakın saydığım bir arkadaşım oldu. Ona çok güveniyordum, en yakın arkadaşım oydu. Beni inanılmaz kandırıyormuş, yıllar boyunca ve ben bunu sonradan her şey tek tek sökülmeye başlayınca öğrendim. Mesela ben okula gidiyorum -transport kullanıyorduk okul çok uzaktı-. Üstün yetenekliler için olan bir okul üstelik mahalle okulu değil. Bayağı tramvaya biniyorsun, otobüse biniyorsun falan. Arkadaşım çok uzak semtte oturuyordu ve ben şehre yeni taşındığım için –Taşkent’e- güya yakın arkadaş olduk diye diyor ki “Senin o yoldan şu otobüse binmen lazım, şuradan geçmen lazım.” Tam orada da ben biniyorum sonra okula birlikte gidiyoruz. Meğer ben çok kısa bir yolla okula gidebilecekken istemiş ki ben onu da alıp öyle gideyim. Transport değiştiriyordum soğuk havada, yağmurlu falan demeden o yolu kullanıyordum ta ki biri bana gerçeği söyleyene kadar. “Sen neden bu yoldan gidiyorsun?” diye sordu, “Çünkü bana öyle söylediler” diye cevap verdim. “Salaksın ya” dedi. Bunun gibi bir sürü yıllardır uyanamadığım şeyler vardı. Aslında kendi rahatı, iyiliği için kullanıyordu. Bana ders çok güzel bir örnek oldu yıllar boyunca, sakın bunu insanlara yapma dersi.  Negatiften pozitife böyle öğrenmiş oldum, tuhaf bir şey, tersten.

Çocukluk hayatınızda kırılma yaşayıp yön değiştirdiğiniz oldu mu? Yani o ana kadar farklı düşünürken birdenbire bir şeyleri değiştirme, büyüme ihtiyacı hissettiğiniz bir zaman? Şöyle bir örnek vereyim; ilkokul beşi bitirmiştim karneyi alıp eve geldim, bir bardak su doldurdum. Balkonda oturdum ve kendi kendime şöyle düşündüm “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak (gülüşmeler) ve ben galiba büyüdüm artık başka bir şeyler olacak.”

Çok tatlı. Galiba o yaşlarımda yoktu sadece yedi yaşındayken –benim için çok önemli bir noktaydı, çok iyi hatırlıyorum, yaptığım işleri daha bilerek yapmamı sağladı- yürüyorum sokakta oraya buraya bakıyorum. Anladım ki dünyada çoğu meslek insanın ya vücudunu rahat tutmak için mesela ulaşım, bir yerden bir yere daha hızlı gitmeyi sağlıyor- giyim sanayisi yapılıyor ya mesela o da vücut için sonra yine yemek yani gıda sektörü. Birdenbire tüm bunlar kafamda küme oluşturmaya başladı; bu mide için, bu üşümemek için, bu şunun için. Diyorum ki müzik başka bir şeydi. Ben müzik yapıyorum, hani dedim ya ben müziği meslek olarak düşünmüyordum. Sonra dedim ki müzik bizim duygularımıza ve bunun dışında bir şeye daha derin bir yere ulaşıyor onu fark ettiğim anda dedim ki “Ben galiba sadece bunu yapacağım.” Diğer düşündüklerim yine fizikiydi.

Kaç yaşındaydınız?

Yedi. Sokak temizlemek, birine ekmek yetiştirmek bile birer sanat evet ama sonuçta bunlar yine net şeylerdi. Ama o, direkt. Benim kırılma noktasıydı çünkü orada karar verdim. Zaten ben bunun içindeyim ve sanki sadece müzik için dünyaya geldim, sadece müzik yapmak için. Böyle bir karardı.

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı? Konuşurken aklınıza gelen?

Küçük bir şey söylemek istiyorum, o hâlâ geçerli. Bu konuda birçok insana da tavsiye veriyorum naçizane. Ben hiçbir zaman “keşke” demedim ne çocukken ne şimdi ne büyürken. Bir şey yapıldıysa güzeldir sonrası için düşünebilirim ama olduysa geriye bakıp “Ay böyle olsaydı, şöyle olsaydı” falan demek… Pişmanlıklar, “keşke” demek ben içgüdüsel olarak hissediyorum ki insanın enerjisini yiyen gereksiz bir davranış. O güzel olan halimize, hani içimizde sarsılmaz bir kale var ya -bazılarımız onun farkında bazılarımız değil- işte “keşke” düşüncesi orada bir yamukluk yaratıyor. Ben çocukluğumda dahi hissederdim ve bana hayatım boyunca iyi bir rehber oldu. Sanki ben yanımda çöp taşıyacakken onu taşımıyorum çünkü öyle düşünmek çöp gibi bir şey benim için. Yani kimseyi üzmek istemiyorum böyle diyen insanlar var ve hayata böyle bakan insanlar var. Haydi, çöp demeyelim onu çıkartalım, gereksiz bir yük. İlk konserimi beş yaşında verdim fakat zaman zaman fark ettim ki insanlar konsere geldikleri zaman bana değil, müziğe geliyorlar. Bu bana şunu düşündürdü, benim aslında aradan çekilmem lazım fakat bir şekilde de olmam lazım. E bunu nasıl sağlayacaktım? Konser salonunda insanlar oturdukları zaman sinema gibi bir ekran olacak, ben yan odada oturacağım sakin bir şekilde ve içimdeki müziği oraya düşünceyle transfer edeceğim. Salonda insanlar benim içimde olan hem müziği  -ben her bir sesi renkli görüyorum çocukluğumdan beri- hem ekrana da benim çalarken gördüklerim ekrana yansıyacak bunu tamamen düşünceyle yapacağım. Benim orada olmama gerek yok, bedenimi seyretmeleri gerekmeyecek. Ben aradan çekileceğim ve insanlar o müzikle ama orada kişisel dokunuş olacak çünkü onu ben düşünmüş olacağım, başka bir yorumcu oturup kendi yorumunu yapacak. Böyle bir hayalim vardı, netti. Yıllar sürdü hâlâ da öyle istiyorum.

Birilerine anlattınız mı bunu?

Hayır, bir iki arkadaşıma o kadar.

Ama siz bunu kullanıyorsunuz sahnede zaman zaman görüntüsü geliyor.

Evet, görüntüleri seviyorum. Görüntülerin sebebi şu, ben öyle olmak zorundayım bir şekilde ben hep telepati olsun istiyordum insanlar arasında buna çok önem veriyordum.  İnsanların berrak ve saydam şekilde iletişim kurmalarını istiyordum. Bu da onlardan biri.

Güzel ama işte insan ona her zaman hazır olmuyor yani bazen bir sürü-hani söylediniz ya- yükle geziyorsun. Onları atıp masaya oturduğunuz zaman…

Evet, çok berrak olmak lazım onun için bundan olmuyor henüz. İnşallah bir gün hepimiz evrileceğiz beraber.

İnşallah. (gülüşmeler)

Sevdiğiniz biri hastalığında korkarsınız ve dua edersiniz bazen de bilerek ya da bilmeyerek yaptığınız bir eylemle iyileşmesine katkıda bulunduğunuzu düşünürsünüz. Mesela düşen çocukların dizlerini öpünce geçeceğini düşünmek gibi. Siz de bir müziği bestelemeyi düşündüğünüzde, hayal ettiğinizde bir şeylerin daha iyi olacağını düşünüyor musunuz? Bir tür oyun gibi aslında.

O yaşlarda yoktu, daha sonrasında hissetmeye başladım müziğin insanları ne denli etkilediğini. Ama çocukluğumda değil. Çok net bir şekilde müziğin insanı neşelendirdiğini gördüm ya da çok hüzünlü bir melodi çaldığında şöyle bir sönüklük olabileceğini anlayabiliyordum. Çok erken başladığım için hangi yaşta tam olarak hissetmeye başladığımı bilmiyorum ama evet, sonraları bu çok netleşti. Müzik terapisiyle bu yüzden ilgilenmeye başladım. Araştırınca da gördüm, binlerce yıllık gerçek. Bir şey daha söyleyeyim. Sesin doğasına inmeye başladım. Her şey sesten oluşuyor bizim atomlarımız, bütün frekans, bütün evren.

Ses de bir ışık.

Evet, o bir ışık, her şey iç içe. Renk, ses, geometri vs. Ben onları ayırmıyorum, zaten bütünlüklü algılıyormuşum öyle öğrettiler sonra hop diye topladım aslında. Bu konuda İnayet Han diye bir üstat var, müthiş. Onun ses ile ilgili yazdıklarını okuyunca içimde, kalbimde her şey tasdik edildi. “Hah, tamam, evet, evet, evet.”

Ben çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.

Anjelika Hanım -1

 Başarılı müzisyen Anjelika Akbar, Kazakistan’da müzisyen-filozof bir baba ile müzisyen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 2,5 yaşından itibaren  piyano çalmaya başlaması ise yeteneğini çok erkenden açık eder cinsten. Moskova Çaykovsky Devlet Konservatuvarı öğretim üyelerinin dikkatini çekerek konservatuvar bünyesindeki “harika çocuklar”ın girdiği okula kabul edildi.

1991 yılında UNESCO üyesi olarak geldiği ve sonrasında da yerleştiği Türkiye’de, Hacettepe Devlet Konservatuvarı’nda Bestecilik ve Orkestra Şefliği yüksek lisansını ve doktorasını alan Akbar’ın 500’den fazla bestesi var.

Kendisiyle çocukluğunu konuştuk…

 

Öncelikle Anjelika Hanım, doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne-babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Şimdi biliyorsunuz Sovyetler Birliği zamanında insanlar bir yerden başka yerlere rahatlıkla hareket edebiliyorlardı, hangi memlekette oldukları hiç önemli değildi. Biri Rusya’da doğuyor, Kırgızistan’da yaşıyor oradan Asya’ya gidiyor sonra Baltık Cumhuriyetlerine.  Böyle bir göç durumu vardı ve evlilikler de öyle yapılırdı yani yalnızca memleketliler birbirleriyle evlenmezlerdi, buna bakmazlardı. Dolayısıyla ben Kazakistan’da dünyaya geldim ama köken olarak hiçbir alakam yoktur.

Benim babam müzisyen, orkestra şefi ve felsefeciydi daha sonra felsefe alanında profesör oldu. Moskova’dan Karaganda şehrine bir orkestrayı yönetmek yönlendirildi. Karaganda‘nın Sovyetler Birliği için stratejik bir önemi vardı çünkü çevresi yoğun olarak kömür yataklarıyla doluydu ve Sovyetlerin “İkinci Moskova” dedikleri şehirdi. Çok yoğun akademik hayat, üniversiteler, mimarlar, ressamlar böyle kültür-sanat hayatı kaynayan bir şehirdi küçük olmasına rağmen. Orada çok önemli bir konser salonuna orkestra şefi olarak yönlendirildi. Dedem Sovyetlerde fabrika inşaatları yöneten önemli bir yöneticiydi. Onu da Karaganda yakınlarına bir fabrika kurması için gönderdiler.

Babanızın babası mı?

Hayır, annemin babası. Annem de o zamana kadar müzik eğitimi almış. Karaganda’ya taşındıkları zaman annem, babamın yönettiği orkestraya müzisyen olarak girmiş. Tanışmaları bu şekilde olmuş. Benim kardeşim yok, tek çocuğum. Aslında ailede herkesin profesyonel ya da ikinci uğraş olarak müzik-sanat ilgisi yoğun olarak vardı. Dedem mesela tiyatro aşığıydı, tiyatrocu olmak istiyordu. Saint-Petersburg’da eğitimini almaya başlamıştı aynı zamanda mühendislik okuyordu. Savaş başladığı için tüm o tiyatro planları göçmüş oldu. Annem de tiyatroya deli gibi âşıktı, tiyatrocu olmak istiyordu ama dedem engelledi. Çünkü tiyatrocuların çok hareketli, saatleri belli olmayan bir hayatı var. Müzik daha düzenli, yeteneği de var diye onu yönlendirmiş. Böyle bir ortamda dünyaya geldim.

Hangi ayda?

Temmuz ayında doğdum. Annemin çok enteresan bir çevresi vardı. O zamanların önde gelen entelektüel ve sanat çevresi yoğundu, evimiz böyle insanlarla doluydu. Babamın felsefeci yönüyle tabi felsefî sohbetler, sürekli müzik, evde bir sürü enstrüman vardı ve tabii ki piyano. Ben çok erken aylarda işaretler vermeye, çalan müziğe karşı tepki vermeye başladım. Sen daha bebeksin yani nasıl bu reaksiyonları veriyorsun ama yapıyormuşum. Artık karyolayı piyanoya yaklaştırmışlar böylece onun üstünde yürümeye başlamışım.

Evde başka çocuklar var mıydı?

Hayır, biz üçümüz yaşıyorduk: annem, babam ve ben.

Küçük bir ev miydi?

Çok küçük değil, bir apartman dairesi ama yeteri kadar yer vardı.

O dönemden dedenizin ya da ninenizin anlattığı şeyleri hatırlıyor musunuz? Hâlâ onların sesiyle hatırladığınız bir masal ya da şarkı var mı?

Anneannemin var. Şöyle ki dediğim gibi anneannemin mesleği muhasebecilikti ama muazzam kitap okurdu, inanılmaz entelektüel bir kadındı. Sürekli masal üretirdi her gece bana oturur masal anlatırdı. Bir masal vardı küçücük bir porsuk yavrusu hakkında. Onu çok seviyordum hangi masalı anlatırsa anlatsın o porsukçuğu isterdim onunla uyumayı severdim.

Dedemin şahane sesi vardı çok artistik bir adamdı. Bana bir sürü şarkı söylerdi. Eğer beni uyutmak ona kaldıysa şarkı söylerdi ya da ninni. Ninni ama korkunç. Çok korkuyordum. Niye? “Uyu ve kenarda çok yatma.” Rusçaydı, sevmiyordum onu. “Yapma yoksa gri bir kurt köpeği gelecek ve seni yakalayacak.” Allah’ım bu ne korkunç bir şey! Nasıl uyursun? Ağlardım, dedemi kovardım. Fakat başka bir şey daha var, ben yemek yemeyi hiç sevmezdim. Aile böyle artistik olunca ben “Yemek yiyeceğim ama anneanne sen şiir anlat, dede sen dans et, anne sen bana bir şey anlat, babam da gitsin piyano çalsın” dermişim. Mutlaka müzikal bir eşlik…

Yaparlar mıydı bunları?

Yapıyorlardı. Benim çevremde herkes dört dönüyordu, böyle bir şans.

O zaman çok seviyorlardı sizi.

Seviyorlardı evet. Hepsini hatırlıyorum, ben çok erken çocukluğumu hatırlıyorum.   Mesela 6-7 aylıktım babam beni elinde tutuyor ve bana bazı tabloların içeriğini gösteriyor. Tabloları bile hayal meyal biliyorum. Sonra ben bunları anlattığımda “Nasıl hatırlıyor olabilirsin, kimse bilmiyor” diyorlardı ama ben detaylarıyla anlatıyordum. Dolayısıyla bence çok şanslıyım bu konuda çünkü severim o sahneleri.

Çocukluk anılarınızdan hatırladığınız bazı şeyler var mı? Mesela mutfakta hazırlık yapılır, kış için bir takım yiyecekler hazırlanır. Ne hatırlıyorsunuz bunlara dair?

Biz her zaman bol bol reçel yapardık. Özellikle ahududu reçeli ve siyah Frenk üzümü reçeli. Ahududuyu normal reçel gibi şekerle kaynatırlardı, Frenk üzümünü ise –onun içinde inanılmaz C vitamini var, çok faydalı bir yemiş- kilogramlarca toplayıp blenderden geçirirlerdi şekerle birlikte ama vitamini gitmesin diye kaynatmazlardı. Onu iyice pastörize edilmiş kavanozlara koyup sıkıca kapatırlardı ve buzdolabında saklarlardı. Özellikle kış zamanında biri hasta ise ilk ilaç buydu. Böyle şekerlenmiş bir Frenk üzümü…

 

Peki, o hazırlıklar esnasında siz de eşlik eder miydiniz onlara ya da hazırlanırken şarkılar söyler miydiniz?

Evet, eşlik ederdim, çok severim. Annem zaten müzikle iç içe olduğu için ya gramofonda müzik çalıyor ya annem söylüyor. Zaten sözleriyle birlikte binlerce şarkı bilen biri, koro şefi annem. Hem piyanist hem koro şefi. Şaşırıyorum bazen. Hiç başka yerden sormama YouTube’da aramama gerek yok anneme soruyorum. Konuşur gibi şarkıları söyler. Dolayısıyla böyle bir ortamda yemek, mutfak, müzik hep bir aradaydı.

Kendi yaşıtlarınız olan çocuklarla ilişkiniz mesela oyunlarınız, kavgalarınız nasıldı?

Düşünün ben iki buçuk yaşındayken notaları biliyordum; tuşların nerde olduğunu, isimlerini, yazılışlarını, seslerini. O bir gösterge aslında. Benim çocukluğum etrafımdaki çocuklardan biraz farklıydı. Ben çok şanslı ve mutlu bir çocuktum. Onlara zorla yaptırırlardı, zulümdü ama bana tam tersiydi müziksiz yaşayamıyordum. Böylelikle ister istemez farklı oluyorduk. Evde bana 2 yaşındayken pikap hediye ettiler ve hemen bir plak koleksiyonu, gelen bana plak getiriyordu. Annem bana diyor ki “Çok dikkatliydin, plağı çıkarıyorsun yerine koyuyorsun, yerleştiriyorsun.” Yani hepsini kendim yönetiyordum bu benim için çok önemliydi. Plak koyardım resim yapardım o gelen seslerle renkleri kullanırdım. Sokakta oynamayı sevmezdim. Sokağa sadece şöyle çıkardım; Kazakistan’da mevsimleri çok sert ve net bir şekilde izleyebiliyorduk, kışsa -35 ve birkaç metrelik kar. Ben hatırlıyorum evden çıkıyoruz en az buraya kadar kar dağı var, birkaç metrelik. Eğer mevsim baharsa o zaman yavaş yavaş süzülen su damlacıkları, akıntılara düşen eski bir yaprağı izlemek için çıkardım. Sonbaharda o müthiş renkleri izlemek için çıkardım. Aslında çocuklarla oynamayı severdim ama hep müzik, resimdi. Çocuklar beni çok anlamazlardı.

Hayalî arkadaşlarınız var mıydı?

Bir tane vardı çok enteresan.

İsmi neydi?

Koka. Niye bilmiyorum Coca Cola da yoktu o zaman.

Nasıl bir şeydi Koka?

Koka yaşça büyük bir adamdı ve ben ona dertlerimi anlatırdım. Evde herhangi bir şey alırdım geçerdim kenara, onunla konuşurdum.

Telefon gibi mi?

Evet, telefonmuş gibi. Evde sabit telefon vardı ama ben cep telefonuymuş gibi elimde cihazla dolaşırdım. Bazen bir kutu falan alırmışım ama o üç yaşına kadar sürdü. Ben çok erken konuşmaya başladım. Üç yaşındayken bize misafir meşhur bir mimar geliyor ve ben koşa koşa ona gidiyorum: “Kokaaaaa!” Ben onunla yıllardır konuşuyorum ama ilk defa gördüm. O zaman böyle bir denkleşme oldu sonra gerçekten bu adamı –bayağı yaşlı başlı bir adamdı ben de küçücüğüm- o kadar sevdim ki onunla konuşurdum, yeni beste varsa danışırdım, resim yapıp gösterirdim.

Hayalî olarak mı?

Hayır, kendisi geldikten sonra hayal olana gerek kalmadı.

Gerçek ismi neymiş?

İgol.

Peki, sizde iz bırakan anılar var mı? Hastalık, birinin ölümü, sizi çok etkileyen bir şey?

Dört yaşındayken ilk defa ölümle karşılaştım. Bizim apartmanda biri vefat etmişti, Rusya’da bu törenlerde tabut çiçekli ve açık oluyor ve -ben böyle bir olayı bilmiyorum-üflemeli çalgılar orkestrası gelir. Kalbimi vuran çok üzücü bir müzik vardı, hâlâ da çok üzülürüm. O müziği hiç unutamadım. Baktım, çiçekler arasında bir adam yatıyor ama hiç hareket etmiyor ve ben böyle bir şey bilmiyorum. Uzun zaman öylece kaldım kimseye de soramadım. Ne soracağım bile aklıma gelmiyordu. Eve gittikten sonra anneme sordum, ilk defa o kelimeyi duydum.  “Öldü” dedi. “Yani ne demek?” diye sordum, “O artık burada değil.” Dört yaşındaki bir çocuğa ne dersiniz öyle bir şey anlatıldı bana. Ben yıllardır o müziği ve duyguyu unutmadım. 11 yaşındayken dedemi kaybettim ve beni törene almadılar. Çünkü ben dedemi o kadar çok seviyordum ki geldim onun yaşadığı şehre ama beni götürmediler, evde bıraktılar.

Bende etki bırakan başka çok şey vardı. Mesela biz her hafta bazen haftada birkaç kere klasik müzik konserine giderdik. Ben ikinci yaşındaydım, onları en ön sıradan izlerdim. İzlediğimiz orkestra, bale, tiyatro her neyse müthişti o yaştaki bir çocuk için. Plakları zaten sürekli dinliyordum ama canlı olarak bunu yaşamak…

Koltuklar ne renkti?

Kırmızı kadife. Bordo kırmızı gibiydi. Ben beş yaşındayken ilk defa kişisel konserimi verdim. Bütün salon oraya beni dinlemeye geldi, şaka gibi.

Sizin kendinize ait özel bir diliniz, kelimeleriniz var mıydı? Çocukken bazı kelimeleri söyleyemezsiniz ama öyle söylemekte ısrar edersiniz mesela.

Kendi ismim. Onun dışında bütün kelimeleri çok rahat söylerdim ama küçükken söyleyemiyordum. Çok uzundu Anjelika ben de kısalttım “Lika” yaptım. Kendimi Lika olarak tanıtıyordum ve sonra herkes o kadar sevdi ki annem, babam, ailem, okulda hocalar sürekli Lika derdi. Annem hâlâ Lika diyor. Sonra ben albüm çıkarttım: “Likafoni” Yani Lika’nın sevdiği sesler. Foni, ses. Küçüklüğümde sevdiğim eser anlamında böyle bir terim ürettim.

Geçmişte gördüğünüz, zaman zaman hatırladığınız bir rüya var mı?

Sürekli çok ayrıntılı rüyalar görüyorum ama çocukluğumda manevî hocamı, ilk defa iki yaşındayken gördüm. Hayat boyunca devam etti.

Okula gitmeye başladığınız zaman ister istemez başka çocuklarla daha fazla temas etmeye, belki kendinizi onlarla kıyaslamaya başladınız. Hiç kabullenemediğiniz, anlamadığınız, size tuhaf gelen ama diğerlerinin normal karşıladığı şeyler var mıydı?

Ben üç yaşından altı buçuk yaşıma kadar yuvaya gittim. Orada bir kız çocuğu vardı, çok saldırgandı ben ise en sakindim. Yani ben sürekli hayatı izleyen, dinleyen, sonuç çıkaran biriydim. Otururdum, farklı olarak yaptığım tek şey piyano çalmaktı. Bütün bayramlarda benden istiyorlardı çünkü tek piyano çalan bendim. Sovyetler Birliği’nde duvarlar çok büyüktü, böyle küçücük değil. Sadece bizim oyun salonumuz bütün buranın üç katıydı.

Kaç metrekare? 200 mü?

Daha fazla. Biz orada gündüzleri uyurduk, herkes için yataklar açılırdı.

Tek bir geniş mekân mı olurdu?

Hayır, ayrı odalar ayrıca büyük bir oyun alanı vardı. O kız mesela ben şurada oturuyorum, o ta oralardan koşa koşa gelir bana çarpar, vurur ve koşardı. Ben hiçbir şey yapamazdım, yapmazdım aklıma gelmezdi cevap vermek. Öğretmenler bana cevap vermeyi öğretmeye kalktı. Hiç unutmuyorum diyor ki biri “Bak şöyle oturursun yanına, tırnaklarını sıkıştırırsın böyle yaparsın.” Bana bunu öğretmen öğretti çünkü kendimi hiç savunmuyordum şaşkınlık içinde kalıyordum. Bazen bir şeyler alıp kafama geçiriyordu o kız. Bana o tür şeyler tuhaf geliyordu hâlâ da tuhaf geliyor. Her şeye rahatlıkla alışabilirim ama insanlardaki saldırganlığa karşı ne yapacağımı bilmiyorum, böyle kalıyorum.

Diğer çocuklarla ilişkinizde bir ilişkiyi kuran, oyunu başlatan çocuk muydunuz yoksa kendi ilgilerinizle mi meşguldünüz?

Ben çok oyun oynamazdım. Yuvada mesela kütüphane bölümü vardı ben daha çok kütüphanede olurdum. Evcilik oyunları vardı sayılıdır oynadığım nedense sevmiyordum. Oyuncakları sevmiyordum, hiç oynamazdım.

Bebekleri de?

Kesinlikle. Benim bütün hayatım boyunca tek oyuncağım vardı, babaannemin hediye ettiği bir şey. Onu elime alıp oynuyordum, bu kadar.

Ahşap mıydı?

Hayır, bayağı güzel bir bebek, benimle aynı boydaydı o zaman.

Beraber uyuduğunuz oyuncağınız yok muydu?

Yoktu sadece babam çok küçükken birkaç ayıcık getirmişti, balları vardı. Beni bala alıştırmaya çalışıyorlardı ama alerjim çıktı. Ayıcıklar ve balları gitti, her şey bitti. Hiçbir zaman oyuncağım yoktu. Oyuncaklara ilgim ancak 18 yaşındayken oldu. Şimdi bir sürü yumoşlarım var.

Ya ailenizde en çok kim sizinle ilgilenirdi? Siz en çok kiminle olmaktan keyif alırdınız?

Anneannem. Annemle babam çok yoğun çalışıyorlardı ayrıca ben iki yaşındayken ayrıldılar ama bana söylemediler. Ben yedi yaşıma doğru anladım aynı evde yaşamıyor olduğumuzu çünkü babamın iş gezileri falan zaten vardı. Anneanneme gizlice söyledim: “Anneme söyleme benim anladığımı ama annemle babam aynı evde yaşamıyorlar.” Büyük bir sır olarak anneanneme bunu söylemiş oldum. (gülüşmeler) Dolayısıyla anneannem benim melekçiğim, mavi gözlü melek. Ben küçüklüğümde anneanneme “anne” diyordum anneme ise “teyze” diyordum.

DEVAM EDECEK…

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa

Edebiyat okuruyla var olan bir metindir. Okur, okuduğu romandaki ve öyküdeki karakterin içindeki ruh hali ile hemhal olur, onu içselleştirir. Peki edebi karakterlerin terapi tarafı… Bu mümkün mü? Okurların yazarların dünyasıyla sorunlarına çare bulması… Bunu düşündüren bir kitap yayımlandı yakın zamanda. Psikolog Mine Özgüzel’in yazdığı “Edebiyat Terapi” adlı kitabıyla edebiyatı mesleğiyle nasıl dost hâline getirdiğini, …

Edebiyat İyileştirir/ Yoksunluktan Varoluşa Read More »

Kimlik Kuyusu

 Prof. Dr. Hüsrev Hatemi Tıp doktoru olmakla beraber, biz onu daha çok şiirlerinde ve sosyal olaylara duyarlığından ve tarihe getirdiği ilginç yorumlarından tanıyoruz. Kendisiyle yakın zamanda Dergah Yayınları’ndan çıkan “Kimlik Kuyusu” kitabına dair konuştuk.   -Hüsrev Hocam “ülke bunalımı ve köklerle bağlantıyı kesmede 1. ve 2. Dünya savaşlarının önemli bir payı vardır,” diyorsunuz kitabınızda. Malumunuz …

Kimlik Kuyusu Read More »

Kapısı Açık Unutulmuş Bir Kaplanla Göz Göze Gelmek/ Meriç Demiray Söyleşisi

Meriç Demiray’ı en çok yazdığı dizi ve film senaryolarından biliyoruz. Hâlen akıllarda olan, Gülbeyaz, Fikrimin İnce Gülü, Geniş Aile, Küçük Hanımefendi ve son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz Tek Yürek dizisi çalışmalarından bazıları. Elbette uzun süre konuşulan Martıların Efendisi sinema filmi de. Demiray’ın bir öykü bir de romanı var.

 

İlk öykü kitabı Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım’dan sonra yazdığı incelikli anlatıma sahip yol romanı Kırmızı Bir Ölüm diğer çalışmaları gibi titizlikle hazırlanmış.

Kendisiyle hikâye, kurmaca, yazma (senaryo veya öykü ya da roman) üzerine konuştuk.

 

 “Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.”

 

-Sizi hayata uyumlayan şeyler neler? Neler olmazsa tıkanırsınız?

 

-Kahve, bira, edebiyat, müzik, planlar, hayaller, insanlar, sabahın erken saatleri, öğrenmek, anlamak, değişmek.

 

-Yazdıklarınızın-öykülerin ve romanın-çoğusuna sinen, “Hikâyeyi tam anlamıyla yaşayacaksın, bunun için konforlu alandan çıkıp rahatını bozman gerekiyor.” duygusu. Bu aslında kurduğunuz dünyalarda veya sizin dünyanızda bir varlık meselesi mi? Çıkmazsanız, keşfetmezseniz “tam” olamayacak mısınız?

 

-Bir bakıma dramanın da temel meselesi bu. Korunaklı alanlarımızdan çıkma cesareti gösterince değişmek ve öğrenmekle ödüllendiriliriz. Bunun için illa sırt çantamızı alıp Katmandu’ya gitmek gerekmiyor. Mahalle bakkalıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek ya da uyandığımız anda elimize telefonu almamayı başarmak da devrimci ve heyecan verici olabiliyor.

İş ki günlük hayatımıza eleştirel bakışımız tetikte, uyanık ve daim olsun.

-Yazarken kendinizi de ifşa ettiğinizi düşünüyor musunuz?

 

-Düşünüyorum ve bunu gerekli buluyorum. Tersinden şöyle söyleyeyim; bunu yapmayan yazarlık beni çok ilgilendirmiyor. Bu hep kendime yakın karakterler yazmak anlamına gelmesin. Söz gelimi Orhan Pamuk “Kafamda Bir Tuhaflık” ta gecekonduda yaşayan ve boza satan bir adamı anlatır ama o adam kederi, hüznü, kafa karışıklığı, aşık oluşu ve İstanbul’u algılayışıyla çokça Orhan Pamuk’tur aslında.

 

Öte yandan yazdığım iki kitapta kendim dışındaki insanlar için ifşanın ucunu biraz kaçırdığımı düşünüyorum. Bir iki şey beni bayağı rahatsız, hatta tedirgin etti. İnsanların hayatına izinsiz, bu kadar girmemeliyim diye düşündüm.

 

-Günümüzde birçok hikâye, “Ne biçim hayat bu” diye şikayet ederken, sizin yazdıklarınız tıpkı Kırmızı Bir Ölüm’ün finali gibi “Yaşamaktan başka çarem yoktu” oluyor. Peki, bu çaresizlikteki güzellikler neler?

 

-Kora dokunabiliriz ama avucumuza alıp gezemeyiz. Çaresizliği bu derece dönüştürücü yapan şey orada uzun süre kalamayacağını bilmekten kaynaklanıyor sanırım. Çaresizliğin şartlarına uzun süre maruz kalırsan kimyasal bir dönüşüm yaşayacağını ve asla eskisi gibi olamayacağını bilmek.

 

Çaresizliğin güzelliği, kapısı açık unutulmuş bir kaplanla göz göze gelmek gibi, yaşamı dolaysız ve iliklerinde hissederken yerini unuttuğun -ve bir zamanlar adına “gençlik” dediğin-  içsel gücün yerini hatırlamaktan, yeni olasılıkların dünyasına adım attığını bilmekten ve bunca birbirinden ayıramadığın gün yaşadıktan sonra, hayat boyu unutamayacağın ve büyük ihtimalle gurur duyacağın bir maceranın kapılarını aralıyor olmanın içsel farkındalığından kaynaklanıyor olabilir.

 

-Anlatma ve yazma motivasyonunuz nedir? Derdiniz ne?

 

Bunun birden fazla sebebi var ama benim için en önemlisi kendi mitolojimi yaratma isteğiydi. 90’lar, çişli rock barlar, Taksim’in arka sokakları, Eskişehir öğrenci evleri, Hey dergisi, Ezginin Günlüğü, aşırı politize bir kuşağın ardından yolunu MTV’yle, Nirvana’yla, Sezen’le, Kusturica’yla bulmaya çalışan bir “kayıp” değil belki ama sessiz, “zararı kendine” bir kuşak  ve her yerde olduğu gibi bu kuşak edebiyat ve sanat alanında da atlandı. Çok üzerinde durulmadı. Kendinden önceki ve sonraki konjonktürün gölgesinde kaldı.

Sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi yaşlanıp gitmek istemedim. Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.

 

Bir de yazmaya başlayınca içimden çıkan şey, hem hoşuma gitti, hem garip bir şekilde kendime saygım arttı, içimde sadece yazarak açığa çıkmayı bekleyen birçok şey olduğunu keşfettim. Ben üslubu belirlerken bir çok noktada içerik de beni belirledi. Yaşama bakışımı, insanlarla, kendimle ilişkimi etkiledi.

-Öykü kitabınızdan bir öykünüzü dizi film yapmak isteseniz, hangisini yapardınız?

 

Tuhaf bir tesadüf,  bugünlerde hepsini demeyeyim ama bir çoğunu kullanabileceğim bir proje üzerinde çalışıyorum. “Sami bey” sinemacı çevremden en çok dönüş alan hikâye oldu.

 

-Görüntünün dili mi, yazının dili mi?

 

İkisinin de farklı olanakları var. Mesela bugünlerde bir kamera aldım ve bir gündoğumu görüntüsünün üzerine müzik koyabilmenin heyecanını yaşıyorum.

 

-Bir de “Anlat Hikâyeni/Hikâye Anlatıcılığı diye bir oluşumun kurucususunuz. Biraz bu oluşumdan bahseder misiniz?

 

Eşimin Amerika deneyiminde şahit olduğu hikâye anlatıcılığı etkinliklerini bana anlatmasıyla başladı her şey. Onbironsekiz’in sahipleri, ortak arkadaşlarımız Berna ve Onur’la konuştum. Onlar da birkaç yıldır insanların sesli hikâyelerini podcast formatında toplamaktaydı. Ben biraz kaygı bozuğuyumdur, her etkinlik öncesi insanlar gelecek mi gerilimi yaşadım, ama ikinci sezonun finalinde karşımda 250 biletli seyirci görünce başardığımıza inandım sanırım.

 

Şimdi etkinliği nasıl daha sağlam bir zemine oturturuz,  kendi kendine çalışan bir makineye dönüştürürüzü tartışıyoruz.

 

-Televizyon, sinema sektöründen bahsedecek olursak, televizyonlarda o kadar dizi film, gösterime giren film varken size göre asıl eksik olan şeyler neler?

 

-Öyle bir noktaya geldik ki doğru olan, ucundan tutabileceğimiz, örnek gösterebileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Bir ölünün başını bekliyoruz. Mesleğimizi yaparken ciddi şekilde acı çekiyoruz. Üç beş sene içinde İnternet Yayıncılığının gelişmesiyle ve Türkiye’nin siyasi ikliminin toparlanmasıyla yeni bir dönem başlayacak ve bugün sistemin köşelerini tutan hemen her kurum ve hemen herkes tarih olacaktır diye tahmin ediyorum. Gençler planlarını oraya göre yapmalı.

 

-Senaristin yüzü soğuk olur. Hikâyede istenilen şeyler olmayınca izleyici ilkin senariste veryansın ediyor. Peki, senaristin cephesinde durumlar nasıl?

 

Senaristlik de keza, sinema tv zaviyesinden baktığınızda bugün ölü bir meslek. 150 dakikalık diziler içinde herhangi bir mesleki hüner göstermeyi bir yana koyun, psikolojinizi ayakta tutmanız bile çok zor. Senaristin başarısı doğru yerde doğru zamanda bulunabilmek, büyük şirketlerin işlerine adını yazdırabilmek ve dişini sıkıp orada yeterince kalabilmekle ölçülüyor. Bir hafta kan ter içinde vücuda getirdiğiniz eser revizyonlarla paramparça ediliyor, bütünlüğü öldürülüyor. Ve her hafta sanki her şey yolundaymış gibi kendinizi motive etmeniz ve baştan başlamanız gerekiyor. Çünkü iyi yazmanın bu tür bir iyimserliğe ihtiyacı var.

 

Seyircinin tepkisi senaristin zaten pamuk ipliğine bağlı saygınlığını biraz daha zedelemekten başka işe yaramıyor.

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 2

“Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul.”

 

-Peki yakın arkadaşınızı nasıl seçiyordunuz? Şu veya bu değil de neden o?

Ben fıkra anlatmayı, muziplik ve nüktedanlık yapmayı severim. Bunlardan birisi buna karşılık verdiği zaman o nükteye gülen çocuğa içim ısınır sonra ben ona her defasında nükteler yapmaya devam ederim.

 

 -Frekans tutuyor aslında…

Evet tutuyor. O arkadaşla göz göze geldiğimizde ben bir göz kırparım, bu kırpışı anlar. “Ben böyle söylüyorum ama sen inanma, ben şaka yapıyorum” manasında, o da karşılık verir. Kendiliğinden böyle olur. Muhatap anlarsa ne ala, anlamazsa daha da muhabbetim olmaz. İlgiyi kesmem ama ilgimin dışında kalır.

 

-Arkadaşlarınızda ya da kardeşinizle çete gibi kavga etmek, mahalle kavgalarına girmek, aynı çevrede bulunduğunuz insanlarla oynamak gibi olaylara yatkın mıydınız yoksa daha geri mi dururdunuz?

Yatkındık hatta Alaeddin’le biz organize ederdik. Oturduğumuz yerden taşındık. Orada ilkokula başladık. Okuduğumuz okul evimizin karşısındaydı. Şöyle söyleyeyim, bizim bahçe duvarının bittiği yerde okulun duvarı başlardı. Biz okula gitmeyi çok arzulardık. Öğlen paydosunda öğrencileri ayırırlardı; A mahallesine gidecekler, B mahallesine gidecekler dizilirlerdi. Biz de onlara gıptayla bakardık bir gün biz de onlar gibi olacak mıyız diye. Bahsettiğim ilkokulun, Sakarya İlkokulu, üstünde bir kışla vardı. Askerler borazanlarla tabur halinde uygun adım yürüyerek bizim evin önünden geçerlerdi. Ağşama bulgur lepesi ye ha ye ha ye ha!” diyerek melodisi şöyleydi (eliyle masaya vurarak ritim tutuyor) her gün sabah gider akşam dönerlerdi. Evimiz yakın olduğu için yat borusunu, kalk borusunu bizim evden işitirdik. “Lepe” dedikleri, lapa; “ağşama” akşama.

 

-İlk bayram namazını ya da Cuma namazına gidişinizi hatırlıyor musunuz?

Cuma namazını değil ama teravih namazına gittiğimizi hatırlıyorum. Henüz okula gitmiyorduk, 11-12 yaşlarında Sanat Okuluna giden Remzi ağabey bizi götürmüştü. Onunla ilgili bir başka hatıram da var, hala hatırıma gelince gülerim. Sanat Okulunda Fransızca okutuyorlar, Fransızca bir kartpostal var elinde. “Sen okumasını öğrendin mi? Her şeyi okuyor musun?”dedi, “Okuyorum” dedim. “Peki, şunu oku” dedi, kartpostalı verdi bana. Ben de “Carte postale” dedim. Çocuk karnını tuta tuta gülmeye başladı sonra “O Fransızca, ‘kartpostal’ diye okunur” dedi. İlk Fransızca dersimizi de böylece almış olduk. İşte bu çocuk bizi teravih namazına götürdü.

-Kur’an Kursuna gittiniz mi?

Evet, gittik. Elifbadan yukarısına yükselemedik, çok kalabalıktı. O tarihte Kur’an Kursu yasaktı. Sene 1947’den önce. Her yaz gönderirdi annem bizi. Elifba cüzümüz vardı, alır giderdik.

 

-Yasak olan kısım neydi?

Kur’an öğretilmesi.

 

-Yasak olmasına rağmen mi giderdiniz?

Yasağa rağmen giderdik. Bizim hocamız, Hatice hocamız, Allah rahmet eylesin, kapıda bir öğrenciyi nöbetçi tutardı. Mesela o nöbeti ben de tuttum. 5-6 yaşlarındaydık. Bekçiyi polisi tanıyoruz, üniformaları var. Bekçilerin kızıl kahverengi bir üniformaları vardı, polislerin açık mavi forması vardı. “Sokak başında polis veya bekçi görürseniz ‘Geliyor!’ diye içeriye seslenirsiniz” derdi. Benim nöbetimde bir vukuat oldu. İçeriye çok neşeli bir şekilde müjde verir gibi “Geliyor!” demiştim. Hoca bir görev vermiş ama anlamıyorsunuz tabi, ondan. Gidince de “Gidiyor!” diye söylememiz gerekirdi. Ben “Geliyor!” deyince sesler bıçak gibi kesildi. Bu oyun gibi çok hoşuma gitti sonra heyecanla bekçinin gitmesini bekledim. “Gitti!” haberini verince bağırış çağırış tekrar başladı. “İyiymiş” dedim. Sonuçta komut veriyorsun içeriye. (gülüyor)

 

-Çocuk aklı, kimsenin zarar vereceğini düşünmüyorsunuz, olumsuz bir şey algılamıyorsunuz tabi.

Tabi, heyecanla gelsin de “Geliyor” gitsin de “Gitti” diye haber vereyim telaşındayım. O zevki bir de ilkokulda tattım. Şimdi ben saate bakmayı diğer çocuklardan daha erken öğrendim. Başöğretmen hademelerin olmadığı gün diyelim dokuzda zili çalacağız, bana görev verirdi; elime zili alır beklerdim, saat gelince de şevkle şangırdatırdım. Benim şangırdatmamın üzerine bütün sınıflar boşalırdı. “Yahu ben neymişim” derdim. Bizim hademeye çavuş derlerdi, ben çavuştan daha iyi çaldığım kanaatindeydim.

 

-İlerde şu mesleği yapacağım gibi bir hedefiniz var mıydı?

Kendim için öyle bir hayalim yoktu ama etrafta eş dost akraba arasında benim iyi bir hâkim olabileceğim söylenirdi.

 

-Neden böyle düşünürlerdi?

Şöyle açıklarlardı: “Rasim ağırbaşlı, ondan iyi hakim olur.” Ama Alaeddin’e yakıştırmazlardı. Ona daha çok mühendislik, git gel koşuşturmaca işleri. Kafalarındaki hâkim tipi nasıldı bilmiyorum ama öyle derlerdi.

 

-Okulun ilk yılları nasıl geçti? Okumayı çabuk öğrenmek, arkadaş canlısı olmak gibi konularda kardeşinize kıyasla nasıldınız?

Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul. Üç kardeş canhıraş bir şekilde gittik, sükut-ı hayal, daha okulun kapısı açılmamış. Daha çok erken ama sabredemiyoruz. Kendimizi okulda bulmak istiyoruz. Acaba kapıyı açarlar mı dedik. Çavuş dediğimiz hademe de sağırdı ama şansımızı denedik belki duyar diye. Açılmadı. Neyse açıldığında içerde öğrenciler olacak zannediyorum, bağırış çağırış beklerken üçümüzden başka kimse yok ortada. Birden boşluğa düşmüş gibi oldum, bizimle birlikte okul muhabbetini yapan Talat diye bir çocuk vardı. Babası polisti, Anteplilerdi. Özellikle onun gelmesini bekliyoruz ama ortada yok. Talat da zil çalmasına yakın geldi. “Yahu Talat sen nasıl geç kalırsın” dedik, adamın umurunda değil.

Ha biz neden bu kadar meraklıyız, çünkü ablamızı annem okuturdu, derslerinde yardımcı olurdu. Kulak aşinalığımız vardı yani. Teravihe götürdüğünü söylediğimiz Remzi ağabeyler evlerini bekar genç bir mühendise kiraya verdiler. Mühendis annesine okuma yazma öğretiyormuş, annem dedi ki “Siz de oraya gitmek isterseniz teyzeden izin alalım, siz de gidin.” Bizim de canımıza minnet. O teyzeyle birlikte biz de dersleri takip ettik, teyze bize masallar anlatırdı.

-Okula başlama safhasına kadar anne babanızla ilgili hatırladığınız anılar var mı?

-Babamın atını hatırlıyorum. İlçelere o at sırtında gidip gelirlerdi. O atlar da babamın kendi malı mı beylik malı mıydı tam bilmiyorum.

 

-Tam olarak görevi neydi?

Fen memuruydu, inşaat mühendisi. Arada bizi dairesine götürürdü. Bir gün gittiğimizde simsiyah manyetolu bir telefon gördüm. Daha telefonun ne olduğunu bilmiyorum. Başkâtibin odasında duruyor. Telefon çalınca aniden ürktüm. Beklemediğim bir sesti. Eline aldı ahizeyi, kulağına koydu. Ben dehşetle seyrediyorum, uzaktan uzağa sesini işitiyorum. Benim böyle merakla ve dikkatle baktığımı gören kâtip, Esat Bey amca konuşmasını bitirince “Burada Hakkı Bey’in oğlu Rasim var seni onunla konuşturayım” dedi. Telefonu uzattı, aldım ama ürküyorum. Gaipten bir ses geliyor: “Rasim Bey, Rasim Bey!” Yahu bu neyin nesidir, in midir cin midir, cevap veremedim. Fiilen korktum. Korkmamın da bir sebebi vardı. Olaydan bir süre önce annemle yaşlı bir akrabamızın 15 yaşındaki torununun ölüsünden bahsettiler. Anneannesi ya da babaannesi o çocuğun ölümünü anlatırken “Şöyle benzi sararmıştı, hala kapıdan gelecek sanıyorum” deyince orada da dehşete kapıldım. Gelir de ayağımı kapıp beni çeker mi endişesiyle ayaklarımı yukarıya çektim. Böylesine korku yaşayınca gaipten gelen sesle birlikte hepsi kafama üşüştü ve çok ürkütücü bir durum oldu.

Öte yandan rahmetli Hatice Hoca Hanım’ın evine taşınmışız. Üç katlı bir ev. Üçüncü kat ebeveynin yatak odası, biz ikinci katta yatardık. En alt katta da mutfak, ambar; tuvalet de zemin kattaydı. Annem gelen erzakları kilere koyup kapatmış. Belirteyim o dönemde bile biz hiç açlık, kıtlık çekmedik. Her şeyimiz hükümet tarafından tedarik edilirdi. Annem, zemin kata inmiş, yukarı çıkarken kilerin lambasının yandığını görmüş. “Gittim, dışarıdaki düğmeyi çevirip kapattım.  Yukarıya çıkarken baktım yine yanıyor. Söndürmedim mi acaba diye tekrar gittim kapattım.  Merdivenlerden çıkarken baktım tekrar yanıyor. Sabahleyin oraya indiğimde kilerin ortasına koyduğum pirinç çuvalı dolu değildi. Ağzına yakın kadar doluydu ama taşacak değildi” diyor. Etrafta pirinçler dökülmüş, saçılmış pirinçleri görünce yardımcımız Sultan Bacı’ya sesleniyor. Niye döktüğünü soruyor, Sultan Bacı da “Ben dokunmadım” diyor. Peki evde kim var dokunacak, hiç kimse yok. Biz çocuklar zaten korkuyoruz aşağı inmeye. Daha sonraki anlatmalarında annem “O pirinçten komşulara tas tas dağıttım, annemlere götürdüm, herkese dağıttım. Neredeyse savaş boyunca o pirinç eksilmedi” diyor. Böyle de bir pirinç maceramız var.

Telefonu aldığımda duyduğum gaipten gelen ses, ölünün bacağımı çekeceğini düşünmemin korkusuyla birleşti.

 

-Bir korku sekansı yaşadınız yani. Peki, aklınızdaki anne ya da baba figürü nasıldı?

Annem otoriter bir kadındı. Söylediğini mutlaka yaptırmak isterdi. Yapmak istemediğimiz zaman da tehdit ederdi.

 

-Yalnızca size karşı mı böyleydi?

Herkese karşı baskın bir karakterdi. Zaman zaman annemin ağzından şu cümleyi işitmişimdir: “En zayıf erkek bile en kuvvetli kadından daha kuvvetlidir.” Annemin vecizesi, kim bilir kimden işitti.

 

-Diline pelesenk olmuş başka söylemleri var mıydı?

-Bize isimler yakıştırırdı. Hoşumuza gidecek isimler değil. (gülüyor) Yapılmaması gereken bir şey olduğunda yahut istemediği bir şey takma isimlerle hitap ederdi. Elini sakınmazdı mesela.

 

-Ya babanız?

Babamız tam tersine çok sabırlı, naif, mülayim, sevecendi. Babam 40 yaşından sonra evlenip baba olduğu için işin kıymetini bilirdi. Mesela leblebi getirdiğinde hemen dağıtmaz, yere serper “Haydi bunu ağzımızla toplayalım” derdi. Hep beraber üç kardeş ve bir baba, annem yok ortada.

Babam ses taklidi yapardı. İstanbullu olduğu için Maraş şivesine, yemeklerine hiç alışamadı. Annem içli köfte ya da çiğköfte yaptığında yemezdi. Israr edilince şöyle bir ağzına koyar, azıcık ısırırdı. “Hükümet zoruyla yenir ancak” derdi. Bulgur pilavını da yemezdi, çok sonraları bulgur pilavının üzerine ayrıca tereyağı eritip yedi. Evde iki çeşit yemek yapılırdı, babamın yemekleri ayrı bizimki ayrıydı.

 

-İlkokul bitinceye kadar Maraş’ta mı kaldınız?

İlkokul ikinci sınıftan üçe geçinceye dek yani 1949’a kadar Maraş’ta kaldık. Oradayken cambazlar gelirdi, ip cambazları. Üç kişilik bir ekipleri vardı; bir kız, bir esas cambaz ve esas cambazın delisi. Onları seyrederdik sonra evimizin bahçesine gelince bir incir ağacımız vardı, dalları üzerinde cambazlık yapardık. Bir de yine iki ağaç arasına kendir gererdik fakat kendirin diğer ucu dala bağlandığı için üzerine çıkınca dal eğilirdi, biz de dengeyi koruyamazdık. Maraş’ta cambazlara kendirci denirdi, herhalde iplerini kendire benzettikleri için.

 

-Bir oyuncağınız var mıydı? Mesela çamurla, suyla oynar mıydınız?

Suyla oyunu daha sonra oynamaya başladık. Bir tatilde bağa gittiğimizde bizim teyze oğluyla bir ağabey -bizden 10-12 yaş büyüklerdi- çamurdan köprüler yaparlardı. Biz de onlarla oynardık.

 

-Beslediğiniz hayvan var mıydı?

Kedimiz vardı. Kuşlara kapan kurmasını öğrenmiştik, kalburun altına yem koyardık kuş gelip o yemleri yiyeceği sırada çekince içinde kalırdı. Kuşu tam elimizde tutacağımız sırada kaçardı zaten, zapt edemezdik. Böyle bir iki defa yapmışızdır.

“Sezer Bana Göre Hâlâ Çok Tekil Bir Kimlik Olarak Duruyor”

Tam yirmi yıl önce, 17 Mart 1998’de kaybettiğimiz Sezer Tansuğ, Cumhuriyet döneminde sanat dünyamıza damgasını vurmuş, Türkiye’de “sanat eleştirisi” kavramıyla adeta özdeşleşmiş en sıra dışı karakterlerden biri. Sanat tarihçisi ve eleştirmen kimliğiyle, yaşarken yazdığı her metin muhatabı için bir dönüm noktası ya da bir tartışmanın ilk kıvılcımı olmuştur.

Yaşamının, birincil uğraşı olan sanat tarihi araştırmaları ve sanat eleştirisini ölümüne kadar bırakmamıştır. Özellikle 1970’li yıllarda, yazıları ve kitaplarıyla sanat piyasasının oluşumunda ve çağdaş Türk sanatının yönelişlerinde belirleyici isimlerden biri olur. 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı için gerçekleştirdiği ve geleneksel kültürümüzün köşe taşı niteliğindeki başyapıtların her birini, çağdaş sanatçıların modern okuma ve yorumlarıyla sunduğu 66 Kare: Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum kitap-sergi projesiyle dikkat çekmiştir.

Bu projenin gerçekleşmesine vesile olan Hilmi Yavuz ile Sezer Tansuğ’un tanışıklığı üniversite yıllarına uzanır. 1976’da Maçka Sanat Galerisi’nin açılış sergisi olan “Beş Gerçekçi Türk Ressamı”na eşlik eden kitabın da yazarı Sezer Tansuğ, editörü Hilmi Yavuz’dur… Sezer Tansuğ Sanat Vakfı’nın da kurucu üyelerinden olan Hilmi Yavuz’la Sezer Tansuğ’u ve sanat literatümüzdeki yerini konuştuk.

 

– Yirmi yıl geçmiş bile olsa hala Sezer Tansuğ’u konuşuyor olmamız, onun metinlerine atıfta bulunuyor olmamız ki bu sadece bizimle sınırlı değil. Bunu görüyoruz sanat çevresinde. Bunu en yakınındaki arkadaşlarından biri olarak nasıl görüyorsunuz, değerlendiriyorsunuz?

Sezer Tansuğ’un Türkiye’de genellikle çok değerli işler yapan insanların uğradığı mukadderatı yaşadığını düşünüyorum. Sağlığında, kendisi de bunu görür ama önemsemezdi. Özellikle Şenlikname Düzeni yayınlandığı 1961 yılında ve daha sonraki dönemlerde, Sezer Tansuğ bir sanat tarihçisi değil daha çok huysuz, sinirli ve geçimsiz bir eleştirmen olarak tanındı. Bu Sezer Tansuğ’a yapılmış çok büyük bir “bühtan”dır. Bana sorarsanız, aradan 20 yıl geçtikten sonra oturup Sezer Tansuğ’u konuşuyorsak bu onun o gün ki; öfkeli, sinirli eleştirilerinden dolayı değil. Sanat tarihçisi olarak, aslında belki de bir kuramcı olarak bizim geleneksel minyatür sanatımıza bakışımıza getirdiği çok önemli perspektifleri dolayısıyla olduğumuzu anlıyorum. Bunu işte ArtOn’un yaptığı 99 Kare sergisinde bir kez daha anladık. Bu sergi Sezer Tansuğ konusunda yeni bir uyanışın başlangıcı oldu diye düşünüyorum. Tabii özellikle o yıllarda sanat tarihçilerinin bizim geleneksel sanatlarımızı, özellikle bizim minyatür sanatına bakışları. Sabahattin Eyüboğlu ile Şevket İpşiroğlu’nun yazdığı Fatih Albümüne Bir Bakış olsun veya daha sonra yazdığı III. Murad Surnamesi üzerine yazdıkları olsun, Sezer Tansuğ’un çok ciddi eleştirilerine uğramıştır. Bu eleştiriler kuramsal eleştirilerdir. Herhangi bir serginin eleştirisi ya da bir kişinin resmi üzerine eleştiriler değil. Bu yüzden kuramsal eleştiriyi aslında belli bir sergi üzerine yapılmış eleştiriden radikal bir biçimde ayırmak gerekir. Aslında Sezer’in öneminin bu tür kuramsal eleştiriler bağlamında ele alınmasını ve okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda, 1961’de yayınlanan kitabın çok önemli bir işlevi oldu. Geç farkına varılan bir işlevdir bu.

Bu sözünü ettiğim iki önemli kitabın yani Fatih Albümüne Bir Bakış ile III. Murad Surnamesi üzerine Sezer Tansuğ’un getirdiği eleştiri aslında kaba bir biçimde söylemek gerekirse bizim geleneksel sanatlarımıza tamamen Batılı perspektiften bakmış olmalarıydı. Özellikle Sabahattin Eyüboğlu ile Mahzar Şevket’in Fatih Albümüne Bir Bakış kitabında öne sürdükleri, 15. Yüzyıl minyatürüne dair tezler, Sezer’in belirttiği gibi çok tuhaf ve gerçekten komik tezlerdir; 15. Yüzyıl Türk resmi yüzünü Doğu’ya değil de Batı’ya dönseydi bu resimlerin cami duvarlarına kadar girebileceğini öne sürmüşlerdir, mesela… Oysa Sezer, “bu bir camiye kilise açısından bakmak değil de nedir?” diyordu. “Doğu tasvirlerine Batılı bilginler gibi bir nakış ve biçim açısından bakmayı bırakıp, bir duyuş ve düşünüş açısından bakmanın gerekliliğinden ve öneminden” söz ediyordu.

– Yani bugün dönüp baktığımızda dokümanter bir değere sahipler belki ama söyledikleri yeni bir şey, alana katkıları yok ama Şenlikname Düzeni bütün o cılızlığına rağmen dip diri duruyor. Bu son baskıda belki görmüşsünüzdür, Cemal Kafadar’dan naklettiğimiz bir takım cümleler var. Şenlikname Düzeni’ne bizim akademik camia olabildiğince kör ve sağır davranırken o dönemde gencecik bir aydın bir bilim adamı adayı olan Cemal Kafadar’ı nasıl etkilediğini öğreniyoruz. Sizin başka böyle tanık olduğunuz, bildiğiniz şeyler var mı?

Aslında Sezer’in bence bu kitap bağlamında, son derece önemli iki tespiti var. Bu tespitler üzerinde durulmadı maalesef. Bunlardan biri Aslıhan Dinç ile yaptığı konuşmada teorinin çoğu kez bir iktidar, eleştirinin ise çoğu kez bir muhalefet olması meselesidir. Bu bence son derece yeni ve son derece önemli bir tespit. Teorinin iktidarla, eleştirinin muhalefetle ilişkilendiriliyor olması, Sezer’in bizim entelektüel düşünce hayatımıza yaptığı çok önemli ve göz ardı edilmiş bir katkı olarak ele almak gerekir. Bu birincisi, ikincisi Şenlikname Düzeninde çok önemli bir tespiti var. Bu tespit bence aslında bizim geleneksel sanatlarımızın sürekliliği ve devamlılığı bağlamında çok önemli bir tespittir. Özellikle Surname’de dekorun değişmiyor ama içeriğin değişiyor olmasına ilişkin olarak söylediği çok önemli bir şey var burada alıntılamak istiyorum onu: “Bunlar dekorun değişmezliği içine sığdırılmış değişimlerdir.”

Bu Tanpınar’ın söylemek istediği değişerek devam etmek ya da devam ederek değişmek dediği, Yahya Kemal’in “imtidâd” diye ifade ettiği meseledir. Sezer’in bu meseleyi daha 1960’lı yıllarda edebiyatta son derece sınırlı bir çevrenin farkına vardığı, bunu doğrudan doğruya millet üzerinden okumuş olması bence çok önemli çünkü metnin bu bölümünü, özellikle Tanpınar’ın “Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan” makalesiyle paralel okumak gerekir. Orada nasıl Osmanlı toplumunda ve kuşaklar arasında bir takım değişmeler oluyor ama bazı şeyler değişmeden kalıyorsa bazı şeylerde bir devamlılık yani Yahya Kemal’in sözleriyle ‘imtidâd’tan bahsediliyorsa bu imtidâdın özellikle bizim minyatür sanatı alanında da süre gittiğini göstermek için çok önemli bir tespittir diye düşünüyorum. Aslında bu metni tekrar ve yeniden okuduğumuzda Sezer’in katkıları gerçekten sadece bu iki mesele değil, onun dışında başka meselelerde var ki ayrıca Şenlikname Düzeni üzerine geniş bir yazıda yazılabilir diye düşünüyorum.

– O yıllarda ki bunu yazdığı yıllarda 30’larının başında bir genç. Yani fırsat bulsa, imkân bulsa o beyinden neler çıkacaktı daha, ama bir şekilde önü kesiliyor, memleketin genel kaderi ya da kadersizliği diyelim… Üniversiteden ayrılınca, ekmeğini kalemiyle kazanan bir adam olarak, yazarak yaşamak zorunda olduğu için sonrasında bu kadar ciddi meselelere girememiş diye düşünüyorum. Sonrasında sizin dostluğunuzun tam başlangıcını ben hayal meyal hatırlıyorum üniversite yıllarında ama sonrasında Beş Gerçekçi Türk Ressamı ve 66 Kare isimli iki kitabının da editörü ve yayıncısı oluyorsunuz. Bu hukuk, yani sizin izlediğiniz Sezer Tansuğ macerası nasıl devam etti. Sizin gördüğünüz işaret taşları, pırıltılar nelerdi?

 

– Öncelikle, Sezer’in bizim özellikle sanat tarihimize bakışımız açısından söylediklerinin öneminin farkında olan birisi olduğumu belirtmek isterim. Bir takım girişimler meydana geldiğinde ilk akla gelen, benim ilk aklıma gelen isim hep Sezer Tansuğ olmuştur. Bunlardan biri işte 1976’da Gelişim Yayınları bu projeyi tasarladığında bunu kim yapabilir dendi, o sıralar yayınevinin editörü olarak çalışıyorum. Kim yapabilir sorusunun tek bir yanıtı vardı bana göre Sezer Tansuğ. Sezer, İzmir’deydi o sıralar, Ege Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. Sen mektupların bir kısmını yayınladın. Tabi Sezer’i tanıyanlar bilirler, çok kuşkucudur, bazıları doğru olmasa da kolay kuşkuya kapılma konusunda mahirdi aslında… Kitabı hazırladık, basmaktayız ama ikide bir bana yazdığı mektuplarda, telefonlarda; “Siz bu kitabı basmayacaksınız, beni oyalıyorsunuz.”  hatta “Kitabı geri çekiyorum.” gibi bir takım endişeler sergilemiştir…

Ama ne yapsın dili yanmış bir şekilde.

– Sezer’i tanıyan birisi olarak gereken yapılmış ve 1976’da kitap Gelişim Yayınları’ndan Beş Gerçekçi Türk Ressamı adıyla yayınlanmıştır. İkincisi senin hatırlattığın gibi, 1989 da Nurettin Sözen’in belediye başkanı seçilmesinden sonra benim Kültür İşleri Daire Başkanı olmam, o yıllar Sezer’le olan ilişkimi de daha da kökleştirdi, daha da yakınlaştırdı. Şundan ötürü çünkü sende çok iyi bileceksin. Aslıhan meselesi,  Alaattin Eser’in sahaf dükkânın yanında Sezer’in de bir dükkanı var, daha çok yazıhane ve küçük bir galeri… O yıllarda sık sık Alaattin’in dükkanında buluşuyoruz, Sezer’le olan görüşmelerimizi sohbetlerimizi de çok iyi biliyorsun, başımı sen yaktın zaten bazı konularda. Ondan sonra işte o arada daha da yakınlaştık daha da görüşür olduk…

O yıllarda, 66 Kare meselesini bir teklif olarak getirdi, bende bunu ilgililerle konuştum. Dediler ki bu 66 Kare’yi belediyeye bağışlarsan hem servisini yaparız hem de kitabını yayınlarız. Sezer’e ilettim Sezer’de bunu kabul etti. Dolasıyla eserler İstanbul Büyükşehir koleksiyonuna bağışlandı. İki kitabının editörü oldum ama maalesef Şenlikname kitabının editörü olamadım, o şeref de sana ait.

– Peki bugün dönüp baktığınızda sanat camiasını, özellikle de literatür açısından biraz sığ buluyor musunuz?

– Biraz mı?

– Nasıl görüyorsunuz ve Sezer Tansuğ’un eksikliği hissediliyor mu? Sanat literatürümüzde nereye koyuyorsunuz?

–  Sezer bana göre hâlâ çok tekil bir kimlik olarak duruyor. Yani Sezer düzeyinde, çapında-kertesinde, meselelere nüfuz edebilen başka bir sanat tarihçisi olduğunu düşünmek imkânından yoksunum. Öyle biri yok yani. Dediğim gibi Sezer Tansuğ bu anlamda tekil bir kimlik olarak duruyor…

– Öncesinde de yok.

– Evet, öncesinde de yok doğrusunu söylemek gerekirse… Öncekiler kendi hocaları zaten; Sabahattin Eyüboğlu olsun, Mahzar Şevket olsun bunlar, -Sezer ifade etmiyor ama- daha sonra bizim de fark ettiğimiz ve sıklıkla kullandığımız tabirle oryantalist yaklaşmışlardır. Kendisi de söylüyor zaten meseleye batılı kalıplarla, formatlarla bakarak değerlendirmişler. Aslında gerek Mahzar Hoca’ya, gerekse Sabahattin Eyüboğlu’na büyük saygımız olmakla birlikte, bu tür yaklaşımların o dönemde fark edilmemiş olması, o yıllarda Türkiye’ye hâkim olan entelektüel zihniyetin ne olduğunu göstermek bakımından da önemlidir. Hiç kimsenin karşı çıkmak gibi bir düşüncesinin olmadığı yani oryantalizme; Türk sanatını ve Türk edebiyatını oryantalist bir yaklaşımla temellendirmeye kalkanlara karşı herhangi bir karşı duruş sergilenmek şöyle dursun kimsenin aklından bile geçmemiştir. Yani başka türlü bir okuma yapılamamıştır. Minyatür ya da edebiyat ancak batılı formatlarla bakıldığında, değerlendirildiğinde bir anlam ifade eder onun dışında bir anlam ifade etmez diye bakılmıştır. Sezer bu yüzden tekil bir adam zaten. Edebiyatta kimse yapmadı, yapamadı bunu. Yani, arkadaşlar bakın böyle bir edebiyat var ama bu edebiyatı biz birazda kendi geleneğimizin içinden okumalıyız gibi bir yaklaşımla kimse öne çıkmış değildir. Tanpınar’ın bile böyle bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü zaman zaman Ahmet Hamdi Bey’in de oryantalistliğinin tuttuğunu biliyoruz. Sezer bu konuda dediğim gibi bir kez daha altını çizerek söylüyorum tekil bir örnektir. O zamanın otoritelerine karşı, kanonik otoriteler bunlar. Mahzar Şevket olsun, Sabahattin Eyüboğlu olsun bunlara karşı sesini yükseltmiş olması olsun. Onları, kendisi öyle ifade etmemiş bile olsa, oryantalizmle itham etmiş olması, bunların bu tavrına baş kaldırmış olması bence büyük bir devrimdir…

– Önünün kesilmiş olmasının sebebi budur diyebiliriz belki de. Peki Sezer Tansuğ için yapılmalı, yapılabilir olarak söyleyeceğiniz önereceğiniz bir şey var mı? Neler olabilir?

– Valla bir kere hâlâ Sezer Tansuğ meselesi konusunda o eski olumsuzlayıcı tavrın, özellikle Sezer’in o huysuz ve eleştirici tavrı dolayısıyla ve oradan değerlendirilerek olumsuzlandığını görmek gibi bir talihsizliği var. Yani hâlâ Sarkis ya da Yüksel Aslan konusunda söyledikleri ve yazdıkları; öfkeli eleştirmen, şahıslarla uğraşıyor falan gibi yaklaşımlarla etiketlendiğini görüyoruz.  Dolayısıyla bunun aşılması için ne yapılması gerekiyor. İşte ArtOn böyle bir şey başlattı bana sorarsan, gayet iyi oldu. Çokta güzel bir kitap yayınladı sevgili Gökşen Buğra. Bu bir başlangıç olabilir belki… Senin de, eksik olma, çabalarınla Şenlikname Düzenin yeniden basılmış olması, yeni bir Sezer Tansuğ duyarlılığının -bilincinin demeyelim- oluşumuna katkıda bulunabilir mi? Bakalım göreceğiz ama yine de ben çok fazla umutlu değilim açık söylemek gerekirse.

– Ama en azından yazdıklarının topluca bir göz önünde olması, ulaşılabilir olması gibi bir amacımız var. Bunun için bir takım görüşmelerimiz, bağlantılarımız var. En azından isteyenin ulaşabileceği konumda olsun istiyoruz. Ayrıca kitaplaşmamış epeyce malzeme var; dergi, gazete sayfalarında kalmış hatta hiç yayınlanmamış…

– Sezer’in aslında bana sorarsan eleştirmenliğini meşhurlaştırma tavrı bence çok ilginç ve bunu teorik eleştiri kavramı karşıtlığında ele alıyor. Yani ben eleştiri yapıyorum, teori iktidardır ama ben muhalifim kimliği. Bu muhalefeti iki düzlemde ele almamız gerekir. Bir Sabahattin Eyüboğlu, Mahzar Şevket İpşiroğlu gibi teorik düzeyde iktidar olanlara karşı yöneltilen bir eleştiri. İkincisi gazetede yazdıkları Yüksel Arslan, Cihat Burak ve daha birçokları için yazdıkları, nasıl söyleyeyim; kuramsal olmayan daha güncel eleştiriler. Sezer’in bence birincisiyle anılması gerekir, yani teorinin iktidarı meselesinde öne sürdüklerini, o konudaki muhalefetini önemsemek gerekir. Sadece güncel yazılarıyla anılması yanlış ve eksik ama hala öyle anılıyor, mesele bu. Sadece o güncel yazılarıyla öne çıkmamalı.

Prof. Dr. İonna Kuçuradi “Edebiyat eserleri, etik ve değerler eğitimi için bir hazinedir”

“Felsefeden korkanlar var, felsefeyi ‘talep edenler’ de var”

 

Değerler eğitimi, Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin her fırsatta altını çizdiği üzere “ülkemizin de, dünyamızın da çok ihtiyacı olduğu bir eğitim.” Ne var ki değerler eğitiminden herkes farklı bir şey anlıyor. Çünkü “değerler”le ahlâksal “değer yargıları” ve “değer” birbirine karıştırılıyor. Peki değerler eğitimi nasıl bir eğitimdir ya da nasıl bir eğitim olması gerekir? Kuçuradi’nin Çocuklar için Felsefe Eğitimi[1] isimli kitapta da dile getirdiği gibi “değerler eğitimi, çocuklara örneğin ‘hoşgörü’ üzerine yirmi dakikalık bir konferans vermekle olmuyor. Olabileceğini sanan, kendini kandırmış oluyor. Felsefe eğitimi çok önemli ama amacını gerçekleştirme umudunu veren bir şekilde yapılırsa.” 1960’ların sonundan bu yana ortaöğretimde felsefe öğretiminin sorunlarıyla uğraşan Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile değerler eğitimi, düşünme eğitimi, felsefe eğitimi ve bu eğitimlerle ilgili sorunları konuştuk. Kuçuradi, “Bu derslerin felsefe mezunları tarafından verilmesi, bu dersleri programa koyma amacının gerçekleşmesini olanaklı kılar” diyor.

 

Değerler eğitimi çok küçük yaşlardan itibaren çocuklara verilmesi gereken çok önemli bir eğitim. Aslında herkes farklı bir şey anlıyor değerler eğitiminden, ama aslında nedir, nasıl bir eğitimdir ya da nasıl bir eğitim olması gerekir?

“Değerler eğitimi” nasıl bir eğitimdir? Bu soruya cevap verebilmek, ilk önce değerlerin ne olduğunu bilmeyi gerektiriyor. Bu nedenle, ilk yapılacak şey, değerleri “değerler” sayılan ama “değerler” olmayanlardan ayırt etmektir. Burada “etik değerleri” göz önünde bulundurarak, bu değerleri karıştırdıkları “değer yargıları”ndan ve “bir şeyin değeri” bağlamında “değer”den farkını göstereyim.

Çok kısa bir şekilde söylersem: ahlâksal “değer yargıları” belirli bir grubun “şunu yapmak iyidir”, “bunu yapmak kötüdür” dedikleridir, dolayısıyla yapılması gerektiği/yapılmaması gerektiği düşünülen davranışlardır. “Bir şeyin değeri” –örneğin bir kişinin bir eyleminin değeri– o şeyin/eylemin yapıldığı koşullarda korudukları-harcadıkları bakımından özelliğidir; doğru-yanlış bir eylem, değerli-değersiz bir eylem olması gibi. “Etik değerler” ise, benim görebildiğim kadarıyla, belirli nitelikte kişi özellikleri (dürüst, adil olma gibi) ve değerlilik yaşantılarıdır (saygı, güven gibi). Değerler eğitimi bu değerlerin ne olduklarını gösteren eğitimdir.

Dikkat ettiyseniz, burada değerler eğitiminin “nasıl olması gerektiğini” değil, ne olduğunu dile getirmeye çalıştım. Bu yapılmadığı takdirde, yapılan eğitim “değerler eğitimi” olmaz; başka bir şeyin, örneğin eğitimi yapanın “değer yargıları”nın veya ideolojisinin öğretilmesi olur.

 

“Karakter eğitimi” olarak da biliniyor değerler eğitimi. Sizce değerler eğitimine karşılık gelir mi “karakter eğitimi”?

Karakter eğitimi, kişi özellikleri olan değerlerin bilgisini de kapsıyor ama ondan daha fazla bir şeydir, hem de iki bakımdan daha fazla bir şey: kişinin kendisiyle ilişkisinde yaptıklarıyla kazandıkları bazı özellikleri –ölçülü olmak, kendini tutabilmek/kendine hâkim olmak gibi özellikleri– kapsıyor; ayrıca kişinin bu özellikleri kazanması için yapacağı alıştırmaları da kapsıyor. Bu değerler, Aristoteles’in “karakter erdemleri” şeklinde çevirdiğimiz “etik erdemler” dediğine denk düşüyor. Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’mizin Bülteninde birini yayınladığımız, ayrıca da web sitemizde bulabileceğiniz, bir ilkokulun 5. sınıf öğrencilerinin yazdığı kendini tutmayla ilgili yazılarına bir göz atmanızı isterim.

 

Bugün ders kitaplarında, değer bilgisi, çoğunlukla çocuklara doğrunun ve yanlışın gösterilmesi, neleri yapıp neleri yapmaması gerektiğinin dikte edilmesi şeklinde işleniyor. Bu durumda eğiticinin değer yargıları, ezberleri, önyargıları, inancı, ideolojisi doğruyu-yanlışı belirleyecek ve evrensel değerlerden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Değerler eğitimi dersini verecek olan öğretmenlerin, bu konuda eğitilmiş olması çok önemli. Nasıl bir eğitimden geçmesi gerekiyor eğiticilerin?

Belirli bir durumda neyin yapılmasının doğru ya da neyin yapılmasının yanlış olduğunu bulabilmek, o belirli durumu önce doğru değerlendirmeyi gerektiriyor. “Değerler eğitimi” yapacak öğretmenlerin ilk önce kendilerinin doğru değerlendirmenin nasıl yapılabileceğini bilmesi, dolayısıyla yaşamda karşılaştığımız diğer değerlendirme tarzlarından –benim “değer biçme” ve “değer atfetme” dediğim ezbere değerlendirme tarzlarından– farklarını bilmesini, yani en azından bunu yaşamdan ve edebiyat eserlerinden örneklerle gösterebilecek şekilde eğitilmesini gerektiriyor. Kendisinin de, bu konuda gördüğü eğitimle böyle değerlendirmeler yapacak duruma gelmiş olması, pek tabiî ki ideal olur.

Sık sık ve her yerde vurguladığınız gibi “çocuklarımızın hoşgörülü olmasını istiyorsak yirmi dakikalık, bir defalık bir konferansla hoşgörüyü öğrenmelerinin mümkün olmadığını bilmemiz gerekir.” Bunun için felsefe eğitimi çok önemli. Bu bağlamda değerler eğitimi dersi, eğitim programlarında nasıl bir yer edinmeli ki amacına ulaşsın?  

Yarım saatlik bir konferansla hoşgörülü olmayı öğretmek şöyle dursun, kişiler daha önce böyle konularda az çok eğitim görmemişlerse, hoşgörünün ne olduğunu doğru dürüst göstermek bile mümkün değil. Olsa olsa kişilerin kafasında bir şimşek çakabilir. Bana sorarsanız, “değerler eğitimi”, amacına ulaşabilmesi için, yani eğitilenlerin değerlerle ilgili sorunları görebilecek duruma gelebilmesi için, değerler eğitiminin önkoşullarıyla birlikte yapılması gerekir. Şu anda insanların çoğunun bu konularda yapamadıklarına bakılırsa, bu önkoşullar “bağlantılı düşünebilmek” ve “bakılan şeyi bağlantıları içinde görebilmek”, doğru gibi görünen ama sonuçları yanlış olan akıl yürütmeleri yakalayabilmek, bir eylemi değerlendirmenin nasıl bir bilgisel etkinlik olduğunu ve ezbere değerlendirmelerden farkını bilmek, bu çerçeve içinde de etik değerlere bakabilmek gibi şeylerdir.

Bir etik değerin ne olduğunu bilmek önemlidir, ama onun, insanlar arası ilişkilerde, eylemde bulunurken, eylemin hangi noktasında nasıl bir rol oynadığını görebilmek de gerekli. Bir de bu konuda eğitilenlerin –bunlar ister bu dersi verecek öğretmenler olsun, ister öğrenciler olsun– bunları örnekler üzerinde gösterebilmeleri gerekir.

 

Değerler eğitiminin yanı sıra düşünme eğitimi ya da felsefe eğitimi, “insanlaşma” yolculuğunda, çocuklara önemli katkılar sağlayacak dersler. Ezbere dayalı eğitim sisteminde sorgulayan/soru soran, düşünceler arasında bağlantı kurabilen, doğru değerlendirme yapabilen çocuklar yetiştirmenin mümkün olmadığı çok açık. Ancak felsefe, bugün bile korkulan bir sözcük. Neden korkuyoruz felsefeden ve bu korkuyu yenmenin yolu nereden geçiyor?     

Bu saydıklarım, biraz önce belirttiğim gibi, “değerler eğitimi”nin önkoşullarındandır. Bu derslerin felsefe mezunları tarafından –böyle eğitilmiş felsefe mezunları tarafından– verilmesi, bu dersleri programa koyma amacının gerçekleşmesini olanaklı kılar. “Düşünme eğitimi” dediğiniz, biraz önce bağlantılarla ilgili söylediklerimi başarma yolunu gösteren eğitimdir. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, değer harcayıcı birçok eylem de bağlantıların başarılı bir şekilde kurulduğu doğru değerlendirmelerden geçer.

Felsefeden korkanlar var, felsefeyi “talep edenler” de var. Kim korkar felsefeden? Kimileri onu çok “zor” gördükleri için, kimileri de kişilerin gözlerini “açtığı” için korkar. Platon’un mağara alegorisini bilirsiniz! Birincilerin korkularını aşabilmeleri, felsefî bilginin yaşamda ne işe yaradığını, onlara ulaşabilecek bir “dille” anlatmakla olabiliyor. Elli yıllık hocalığımda bunu gördüm. İkincilerine ise, hayatlarının kritik anlarında onlara yardım ederken değer konularıyla ilgili birşeyler göstermekle mümkün oluyor. Ama her zaman değil. Bir insanın böyle bir korkusunu –istiyorsa– yenebilmesine yardımcı olmak için, neden felsefeden korktuğunu bilmek gerekir. Çok farklı nedenler olabiliyor –örneğin lisedeki felsefe öğretmenini sevmemesi gibi.

“Düşünme eğitimi” yeterince anlaşılamamış ve önemsenmemiş bir ders olarak karşımızda duruyor. Düşünme eğitimi adı altındaki etkinlik, “Çocuklar için Felsefe” eğitimi midir? Türkiye’de felsefenin çocuklara da ulaşmasını sağlamış biri olarak geçmişten bugüne çocukların felsefe ile buluşması konusunda nasıl bir yol kat edildi sizce?  

“Düşünme eğitimi” “Çocuklar İçin Felsefe”yle aynı eğitim değildir. Düşünme eğitimi “Çocuklar İçin Felsefe”nin bir parçasıdır yalnızca. Okullarda “Çocuklar İçin Felsefe” dersi var mı? Benim bildiğim kadarıyla, yok. Biz, yani Türkiye Felsefe Kurumu, çocuklar için felsefe eğitimine 1993 yılında başladık. Bir birim kurduk. Başında Nuran Direk arkadaşımız var. Şimdi “Çocuklar İçin Felsefe”, kimlerine göre de “Çocuklarla Felsefe” moda oldu. Bilen-bilmeyen böyle bir işe soyunuyor. Biz ilk defa Türkiye’nin 10 ilinde, Çocuk Esirgeme Kurumlarındaki çocuklar için bir çalışma yapmıştık. Ama bu eğitime başlamadan önce, bu eğitimi verecek felsefe öğretmenlerinin eğitimini yaptık. Böyle bir eğitimin şimdi Felsefe Bölümlerinde verilmesi uygun olur. Bu konuyu bir düzene sokmak gerekir.

Değerler eğitimi ve felsefe eğitiminde edebiyatın rolü üzerine konuşabilir miyiz? Son yıllarda çocuklar için kaleme alınmış felsefe kitaplarının ve hatta değerler hakkındaki kurgu kitapların sayısında büyük bir artış var. Bu kitapları nitelik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edebiyat eserleri, etik ve değerler eğitimi için bir hazinedir. Neden? Yaşamda kişilerin eylemlerine bakarken –eğer o kişiyi yakından tanımıyorsak– o eylemin nedenini-niçinini anlamak zor. Görünüşte aynı olan davranışın farklı nedenleri olabiliyor. O zaman iki kişinin davranışı aynı olduğu halde, eylemleri farklı oluyor, o eylemlerin değeri de farklı oluyor. Oysa edebiyat eserlerinde, yazarlar kişilerin yaptıklarının niçinleri için ipuçları veriyor, yani sözkonusu kişi eyleminin sınırlarını onlar çiziyor. Böylece yaşamda yapılması çok zor olan bir şey, edebiyat eserleriyle yapılabiliyor.

Ama sizin sorunuz farklı bir şeyi soruyor, yanılmıyorsam. Çocuklar için yazılmış kitapları kastediyorsunuz. Son yıllarda sorunuza cevap verecek kadar bu kitapları incelemedim. Ama daha önce yaptığım bir saptamayı söyleyeyim: çeviri kitapları beklenen sonucu pek veremiyor, çünkü gösterilmek istenen, aynı da olsa, farklı dünyalarla çerçeveleniyor. Bunlar Küçük Prens değildirler. Çocuklar için böyle kitaplar, çoğu zaman, göstermek istediklerini bir alegoriyle göstermeye çalışıyor, dolayısıyla didaktik oluyor. Didaktiklik de bana pek eğitici görünmüyor. Çocuk kitabı yazmak da özel olarak öğrenilecek bir şey.

Çocuklar İçin Felsefe Eğitimi isimli kitapta, felsefe öğretmeni Belgin Önal çocukların dünyasının yalın ve bir o kadar da eğlenceli olduğuna vurgu yapar ve şöyle der: “Yetişkinin, gerçeğe ulaşmaya yönelik çocuksu çabası olarak felsefe yapabilmenin önkoşulunun, çocuklardaki henüz yok olmamış katışıksız öğrenme, bilme merakı olduğunu unutmamalıyız.” Çocuklardaki bu katışıksız öğrenme ve bilme merakının yok olmaması için ailelere ve eğitimcilere düşen sorumluluklar nelerdir?

Belgin, Hacettepe Felsefe Bölümü mezunu, başarılı bir felsefe öğretmeni. Kendisinin de çocuklar için hikâye kitapları var. Hacettepe’de bir ara bu konu üzerinde epey düşünmüştük. Hatırladığım kadarıyla, çocuk soruları üzerinde lisans tezi yazan bir öğrencimiz de oldu.

Çocukların dünyayı öğrenme ve ilgi duydukları şeyleri bilme merakını kaybetmemeleri için, farklı yollar olabilir. Ama bu yolların en önemlilerinden biri, aile üyelerinin de, öğretmenlerin de, çocukların sorularını geri çevirmemeleri ve çocuğun soru sorduğu konuyla ilgili merakını kendisinin gidermesinde ona yardımcı olmaları, yani sorularına doğrudan cevap vermeden, sorunun cevabını kendilerinin bulmasını sağlamalarıdır, derim.

[1] Çocuklar için Felsefe Eğitimi, Yayıma Hazırlayanlar: Betül Çotuksöken, Harun Tepe, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Rasim Özdenören’le Çocukluğun Kapısında- 1

 Rasim Özdenören ile spontane bir şekilde ses kaydı ile bir konuşma başladı. Söyleşiye başlarken kafamda hep şu vardı, Rasim abi ile yüzlerce söyleşi yapıldı. Şimdi sen ne soracaksın da yeni bir şey duyacaksın? Kimsenin aklına getirip de mevzu etmediği bir dünyanın, çocukluğun kapısını aralamaya çalıştım.

Her çocukluk eski bir masalın parçasıdır. Şimdi okuyacağınız söyleşi de bir masal dünyasından koparabildiğim cümleler.

Söyleşi bittiğinde, daha doğrusu gelen misafirler yüzünden kesilmek zorunda kalındığında Rasim abi bir şaşkınlığını itiraf etmek istedi ve şöyle söyledi, “Bu anlattıklarımı belki yetmiş yıldır ilk defa hatırladım ve konuştum. Çok ilginç! Bu nasıl oldu biliyor musun? Çünkü sen beni seviyorsun, ben de seni seviyorum. O yüzden bambaşka şeyler konuştuk.”

 

-Sohbete doğumunuzla başlamak istiyorum. Nasıl bir ortamda dünyaya geldiniz? Anne ve babanız, onların meşguliyetleri, kardeşleriniz, akrabalarınız, yaşadığınız çevre nasıldı?

Biz ikiz kardeşim Alaeddin’le 1940 Mayısının ilk on gününden birinde dünyaya geldik. Önceleri doğum günümüzü Mayısın 6’sı olarak telaffuz ederdik ama annemiz bir Cuma günü sala okunduğu saatlerde doğduğumuzu söylüyor. Fakat ben 1940 yılına ait bir takvime baktığımda 6 Mayıs, cuma gününe denk gelmiyor. Dolayısıyla mayısın ilk on günü içindeki Cuma günü diyebiliriz. Eğer iki Cuma varsa ilkinin olma ihtimali daha yüksek.

O tarih, yani 1940 yılının mayısı; II. Dünya Savaşı’nın başlayıp doludizgin devam ettiği, Hitler’in Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönemlere denk geliyor. Türkiye her ne kadar savaşa katılmamış ise de savaşın bütün olumsuz etkilerini yaşamış bir ülke. Açlık, kıtlık, gece karartmaları -bu sırada Maraş’tayız- herhangi bir uçak bombardımana karşı yapılan siren kulelerinden gelen sesler -savaştan sonra bu sirenler Maraş’ta iftar ve sahur vakitlerini haber vermek için de kullanıldı.-

Ben iki buçuk yaşıma gelinceye kadarki olayları hatırlarım. Mesela 1943 yılının Mart ayında vefat etmiş dedemi hatırlıyorum. O hasta haliyle yer yatağında yatarken bizi karnına oturtup zıplatırdı. Öldüğü gün yine net olarak hatırımda, o gün üç kardeş bizi dayımların evine gönderdiler. Bir ölüm lafı geçiyor ama tam neyin nesi olduğunu kavrayamıyoruz. Bu arada dedemi nasıl götürecekleri merakındayız sonra ablamız birden “Dedemi götürüyorlar!” diye bağırdı. Üçümüz birden pencereye koştuk, önümüzden bir at arabası geçiyordu; arabanın üstünde bir at ölüsü, nalları yukarıya dikmiş. Dehşetle bağrışmaya başladık: “Dedemi götürüyorlar, dedemi götürmesinler!” Bu olaylar olduğunda biz üç yaşımıza girmemişiz, ikinci yaşımızı sürüyoruz.

 

-Dedenizin ya da varsa ninenizin anlattığı bir şeyler hatırlıyor musunuz?

Yok, onu direkt hatırlamıyoruz. Yalnızca dedemin o yer yatağında yattığı halini hatırlıyoruz. O, bizi karnının üzerine oturtur, elimizden tutar ve hoplatırdı. Bunu hastalığına rağmen tüm yaşlılığıyla nasıl yapıyordu o da bir soru işareti… (gülüyor)

– Seviyordu demek ki sizi.

Seviyordu tabi. Ben çabuk yürümüşüm ve konuşmaya başlamışım. Rivayete göre altı aylıkken yürümeye, dokuz aylıkken de konuşmaya başlamışım. Teyzemizin kocası, yani eniştemiz sıklıkla “Bu çocuğu benim yanıma getirmeyin, o alelacayip bir çocuk, korkuyorum ondan” dermiş. Ama Alaeddin’in yürümesi zor olmuş, konuşması da uzun sürmüş. Hatta acaba yürüyemeyecek mi endişesi oluşmuş, çünkü doğumda ebe hatası yüzünden bir bacağı kırılmış. Günlerce çocuk ciyak ciyak bağırıyor, bir türlü sebebini anlayamıyorlar. Aç desen karnını doyuruyorlar. Neticede operatöre göstermişler, demiş ki “Bunun ayağı kırık.” Alçıyla değil de galiba tahtalarla bağlamışlar; çocuk yine ağlıyor, durmuyor. Maraş’ta kırık çıkıkçıya “sınıkçı” derler, bizim çocukluğumuzda namlı bir adam olan Sınıkçı Sabit’e götürmüşler ya da onu çağırmışlar. O da yanlış yerden tedavi ettiklerini söylemiş. Annem tam Maraş tabiriyle “Adam iki parmağıyla şöyle bir oynadı, çocuğun ağlaması hırpada kesildi” diyor. Alaeddin böyle bir olay başından geçtiği için sakat mı kaldı diye endişelenmişler. Maraş’ın bağ mevsimi vardır. Mayıstan eylül sonlarına kadar sürer.  Eskiden kalma bir adettir; şıra, zahire bağlarda yıllık olarak yapılır. Bu bağlarda çeşit çeşit üzümler olur. O üzümlerin yetişmesi de aydan aya değişir, her ay farklı bir üzüm cinsi olur. Bir kısmından şıra yapılır, diğer kısımları yemek ya da kurutmaya uygundur. Kışlıklar yapıldığı için mayıstan eylül sonuna kadar bağ hayatı devam eder. Alaeddin’in iki buçuk üç yaşına yakın iken dedemler onu bağa götürelim demişler, orada ayaklanmış anında yürümeye başlamış. Öyle olunca Maraş’a müjde vermişler, kurban kesmişler.

-Sizin çocukluğunuz hep kış hazırlıkları (tarhana, sebze ve meyve kurutmaları gibi) yapılan renkli bir cümbüşün içinde geçmiş.

Evet, biz o cümbüşleri eme eme yaşadık. Bağ hayatında gaz lambasının ışığında millet çalışmaktan sıkılmasın diye masallar anlatılırdı. Bir Abdurrahman Edemiz vardı o adamcağız bize Binbirgece masallarını, Köroğlu destanlarını anlatırdı. Tabi o dönemde biz bu anlatılanların tümüyle Maraş’a ait olduğunu ve çok orijinal versiyonlar olduğunu bilmiyorduk, bilemezdik.

 

-Zihninizde bir tablo, bir sahne gibi belki kendi hayalinizle birleştirdiğiniz, aklınızda kalan bir şeyler var mı?

Yok, onları hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, masal ya da destanı anlatırken en tatlı yerinde bırakır “Gerisi yarın” derdi. Çocuklar, büyükler “devamında ne olacak, ölecek mi kalacak mı?” kabilinde soru sorarlardı, “Olmaz!” derdi ve ancak ertesi gün anlatırdı. Haftalarca devam ederdi. Fakat sonradan öğrendim ki Abdurrahman Ede’yi Adana’da bir radyoya programlara çağırmışlar demek ki şöhreti ta oralara kadar gitmiş.

 

-Bu düz bir anlatım mıydı yoksa içinde def, müzik, ilahi, türkü de var mıydı?

Hayır, yalnızca şifahi anlatırdı. Anlatırken ses tonunu değiştirirdi. Mesela devi konuştururken farklı bir karakterde; kralı, köleyi, Alaeddin’i konuştururken onların haline tavrına göre jest ve mimikler araya girerdi. Tam bir Maraş şivesiyle anlatırdı.

 

-Peki o yıllarda türkü, ilahi dinler miydiniz?

Dayımın hanımı Makbule yengemiz ve onun kız kardeşi ud çalıp türkü söylerdi. Benim hali hazırda repertuarımda olan türkülerin neredeyse tamamı abla dediğimiz yengemizin söylediklerinden bizim kapabildiklerimiz. Arada bir Maraş’ta Pınarbaşı diye bir mesire yeri vardı. Biz ailecek oraya giderdik, Makbule ablamız ve kardeşi ud çalıp şarkı türkü söylerdi. Saadettin Kaynak’ın 40’lı yıllardaki repertuarını ablamızın ağzından işittim.

 

-Evde gramofon ya da radyo var mıydı?

Bizim evde yoktu. Yıllar sonra radyo sahibi olduk. Teyzemin radyosu vardı.

 

-O zaman siz çocukluğunuzda müziği hep canlı dinlediniz?

Tabi, mesela bir köşker (ayakkabıcı) vardı. Sabah akşam atıyla her geldiğinde Trakya, Rumeli türküleri söylerdi. “Cennet yüzü görmesin Süleyman” diye bir Rumeli türküsü söylerdi. Ben o türküyü yıllar sonra bu kısmı müstakil olarak söylediği için Süleyman’a beddua ediyor gibi algılamıştım. Meğer “Cennet yüzü görmesin Süleyman / Bizi birbirimizden ayıran / Bizi yardan ayıran” şeklindeymiş. Tekrar radyoda işittiğimde hayret etmiştim. “Uyan Suna’m uyan” vardı. Bir yerlerde işitsem aklıma gelir.

 

-Ev hayatı dışında, çevrenizde hatırladığınız başka olaylar var mı?

O dönemde Maraş’ta “Çete Bayramı” denilen Maraş’ın Fransızlardan kurtuluşunu kutlamak için 12 Şubat’ta yapılan bir kutlama vardı. Biz ilkokula giderken okullar da bayrama katılırdı. Adına “Çete Bayramı” denmesinin sebebi de şöyleydi; Maraş’ın delikanlıları o günün çete kıyafetine girerler. Siyasi partilerin de ocak teşkilatları vardı, her mahallede CHP ile DP’nin teşkilatları olurdu. Hepsi de birer davulcu tutardı, o davul zurnayı da abdallar çalardı. Abdal Halil Ağa da Maraş Harbinde davul çalması istenmiş ama kabul etmemiş. Hala bu olaylardan dolayı anılır. “Bana davulumun kasnağı dolusunca altın verseniz ben davula vuramam, vurduğum zaman dindaşlarımın karnına vuruyormuş gibi hissederim” demiş. O mahallenin çeteleri davulcuların arkasına katılır, her köşe başında halay çekerlermiş. Tabi sonra iş çığırından çıkınca silahlar atılmaya başlayınca kaldırıldı. Bir de içki içerlerdi, herkesin elinde rakı, gazoz içer gibi içki içerlerdi. Sarhoşluk olur, naralar atılırdı. Güzel yanları da vardı böyle yanları da. Hali vakti yerinde olanlar çeteleri avlularına davet eder, halay çektirirler o münasebetle bahşiş verirlerdi.

 

-Sizinle daha çok kim ilgilenirdi?

Benimle annem ilgilenirdi. Alaeddin ile herkes ilgileniyormuş, o güzel bir çocukmuş. Ömrü boyunca kendini sevdirdi, şeytan tüyü vardı Alaeddin’de.  Çabucak arkadaş olur fakat arkadaşlığı devam etmezdi. Saman alevi gibi ayrıldıktan sonra unuturdu. Umursamazdı. Aman arayayım, sorayım demezdi. Ama kendisi aranırsa vefa gösterirdi, aramazlarsa da oralı olmazdı. Ben öyle değilim. Benim zaman içinde çok az arkadaşım olmuştur. Fakat çocukluktan bugüne kadar olan arkadaşlarımın ne yaptıklarını tek tek bilirim; yakın arkadaşlık, dostluk kurarım.

DEVAM EDECEK…

Ne Masal Ne Rüya

Derviş Zaim’i en çok yaptığı başarılı filmlerinden biliyoruz. Tabutta Rövaşata, Cenneti Beklerken, Çamur, Filler ve Çimen filmlerinden aldığı ödüllerle, şimdiye kadar yaptığı on sinema filmiyle kendisinden hep söz ettirerek, derinlikli bir “Derviş Zaim Sineması” oluşturmuştur.

Yazarlığı da bir o kadar usta işi olan Zaim’in kaleme aldığı ilk eseri “Ares Harikalar Diyarında” 1992 Yunus Nadi Roman Armağanı alarak taçlandırılmıştı. Uzun yıllar sonra ikinci romanı Rüyet ile kitapseverlerin karşısında.

Kendisiyle Rüyet hakkında konuştuk.

 

*Ethica’dan başlayacak olursak, Rüyet bolca atıf yaparak eserden bahsediyor  -tabbi ki en çok Hüsn-ü Aşk’tan- . Eserin içeriğinin yanı sıra, akıllara aslında teknik ve matematik olarak bir dizaynın söz konusu olduğunu getiriyor. Ethica, oldukça geometrik bir eser, mimarlık keza. Peki, Hüsn-ü Aşk için aynı şeyleri söyleyebilir misiniz?

Hüsnü Aşk’ta da elbette bir yapı var. Mesnevilerin yapısının ne olduğunu uzun uzun anlatmayayım. Ortaokuldan, liseden beri bildiğimiz şeyler. On bölümden oluşması, belli bir sırayı takip etmesi gibi formal özellikleri var. Bunun yanı sıra, Hüsnü- Aşk’ın konu edindiği yolculuğun insanlığın sahip olduğu farklı mitlerle ortak yanları olduğunu da görmek mümkün. Bu manada Joseph Campbell’ın yazdıklarını akıllara getirebiliriz.

Aynen, Hüsn-ü Aşk’ın içerisindeki hikâye çizgisiyle kahramanın yolculuğu kat ettiği aşamalar arasında benzerlikler var. Dolayısıyla, Hüsn-ü Aşk’ın da bir yapısı, tarihten ve kültürden gelen mirası sürdürdüğü söylenebilir. Zaten saldım çayıra mevlam kayıra gibi bir durum yok. Sorunun çağrıştırdığı şeylerle devam edeyim. Ben hem filmlerimde hem de bu romanda yapmaya çalıştığım şey, yöntem kabalaştırarak özetlemek gerekirse şu: Geleneğin yapılarına bakıyorum, oradan hareket ederek bugün için örüntüler üretmeye gayret ediyorum. Geleneği alıp bugün yeniden başka bir bağlama oturtmaya gayret ediyorum.

*Yeni bir söylem hâline getirmeye çalışıyorsunuz?

Aynen öyle!

*Spinoza’nın “Conatus Kavramı” en çok sanatla mı insanın kendini gerçekleştirmesine, varlığını korumasına yardım ediyor?

Spinoza’yı anlamak için epey tartışmak, konuşmak gerekiyor ve bu tartışan ve konuşanların da her defasında aynı görüşe ulaşacakları gibi bir durum da pek yaygın değil. Dolayısıyla, burada vereceğim herhangi bir cevabın yorum boyutunun söz konusu olduğunu söylemem gerekiyor. Conatus’u burada, sizin dediğiniz gibi konumlandırırsak hayatın içinde değişik tezahürlerini fark etmemiz, algılamamız, hissetmemiz mümkün. Elbette, sanat hayatın birçok alanına daldığı, onu ifade etmeye çalıştığı için Spinoza’nın “conatus” diye işaret ettiği şeyi sezdirebilme kapasitesi bulunabilir. Ama benim burada, direk “conatus”la ilintili bir roman yazmaya kalkışmadığımı söylemem gerekiyor.

*Rüyet’i yazmaktaki muradınız derinde batı ve doğu felsefesinin karşılıklı kendini gösterme, birinin ötekinden daha az veya fazla tarafı olmadığını anlatma isteği mi?

Bu motivasyona hayır demem. Ama Rüyet’i yazarken başka bir sürü niyetim daha var. Bunları tek tek burada saymak gibi bir çılgınlığa da girişmek istemiyorum fakat mit, ritüel ve sembol olmadan bir kültür nefes alamaz, soluk alamaz. Ben, mit, ritüel, sembollerle geçmişin bana verdiği yapıları, referans istemlerini yeni bir bağlamda ifade etmeye çalıştım. Ve bunun için de o cephane, mit, ritüel ve sembollerden oluşuyordu. Onlarla hasbihal etmeye çalıştım. Günümüz için yeniden üretmeye gayret ettim. Ve bunu da Doğu’dan, Batı’dan aldım. Doğu’yla, Batı’nın kaynaklarıyla yaptım. Çünkü, İstanbul’da yaşayıp yazan bir romancının hem Doğu hem de Batı’dan gelen mit, sembol ve ritüelleri kullanmaya salahiyeti vardır.

 

*Mimarlık, felsefe başka neler sanatın kavi hâle gelmesini sağlıyor? Sanat, en çok bu disiplinlerde mi ortaya çıkıyor?

Yo, hayır. Çağdaş sanatı da beğeniyorum.

*Romanda aslında çağdaş sanatı beğenmeyen cümleleriniz var? Mesela, romanın kahramanlarından olan Hayret’in, Sine’nin sence çağdaş sanat berbat bir şey mi? Anlamına gelen sorusu için Hayret’in çağdaş sanatı beğenmeyen söylemleri var. Okur olarak benim anladığım şu oldu. Bir pasta düşünün, çağdaş sanat bu pastanın en göz boyayan ancak en az doyuran kısmı olabilir mi? Bunu yine romandaki cümlelerden çıkışla soruyorum.

Bu şahsi beğenilerden ari olarak yanıtlamak istersem, benim karakterim romanın içerisinde saydığımız sanatlar değil, çağdaş sanat da vardır demeye çalışmıştır. Yoksa bunların hacim olarak, yekûnun içerisinde oynadıkları rol olarak hangisinin daha ağırlıkta olduğunu yanıtlamadım bunu derken. Fakat, müzikte bir yerlerde duyuluyor. Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız resmi… Hatta bir okur, Sine acaba İnci Küpeli Kız’a mı benziyor? Niçin onu oraya koydunuz gibi yorumda bulundu, onu da söyleyeyim. Dolayısıyla, bu sanatların, romanın içerisinde çağrıştırdığı şeylerin titreşim ve çağrışımı arzuladığım bir şey.

*Rüya görmek, bilincin olmasa da bilinçaltının kendini devam ettirme çabası mı?

Elbette. Buna herhâlde kimse hayır demez. Orada başka bir şekilde insan devam ettiriyor kendini. Yazdığım kitapta kimi tezahürlerini ortaya koymaya çalışıyorum.

*Yapıların, yazıların iyi olmayışı her durumda ilişki biçimlerini de etkileyen faktörler arasında. En azından okur olarak Rüyet bana bunu anlatıyor. Biraz daha açacak olursak, kadim hikâye anlatma biçimlerini, derinliğini neden günümüzde göremiyoruz? İnsan çok mu değişti?

Kaliteli edebiyat iyice aristokrat hâle gelmeye başladı. Kaliteli film aristokrat bir hâldeydi. Her zaman böyle olup olmadığı tartışılsa da galiba her zaman aristokrat bir tarafı vardı. Ama şahsım, hem derinleşme kapasitesi olan işler yapmak hem de onların sokaktaki insana ulaşabilme özelliğini ve yeteneği göstermelerini görmek isterim. Bunu dilerim. İdeali budur. Yani hem geniş bir kitleye ulaşmayı başarabileceksiniz ama aynı zamanda da bir derinliği olacak ürettiğinizin. Zor olan budur. Şeyh Galip’in kendisi de kamunun teveccühünü çok umursamadığını söyler şiirlerinde ve yazılarında. Yazdıklarının öyle kolay anlaşılacak şeyler olmadığından bahseder ve kamu beni anlasın diye yazdıklarının değerini düşürmeye niyeti olmadığını belirtir. Buna katılırım ben ama keşke bir insan yazılarının değerini düşürmese ve aynı zamanda insanların ilgisini de sabit tutmayı başarabilse ne kadar iyi bir şey olur.

Dolayısıyla, Rüyet adlı romanı yazarken, kolay okunan, sayfa çevirten polisiye tadında bir şey olmasını istedim. Bu ana kadar konuştuğumuz düşünsel, estetik arka plan, çayın içerisindeki şeker gibi görünmez olarak o orada var olsun istedim ama okuyan onu bir kızın heyecanlı bir yolculuktan olgunlaşarak geri dönmesinin hikâyesi olarak da okusun ve bununla yetinsin istedim. Daha farklı meşrebe sahip olan bir okur da kendi meşrebine göre başka meseleleri de romanı okurken bulabilsin istedim.

Kadim hikâye anlatma biçimlerini günümüze göre uyarlamak gerekiyor. Şu anda metrodan çıkıp geldim. Herkes, cep telefonundan bir şey okuyordu. Bir şey okuyorlar ama eski formları okumuyorlar. Bu bize şunu söylüyor. Artık bizim insanlığın sahip olduğu o değerli mirası mit, sembol ve ritüelleri yeni bir bağlama oturtmak gerektiğini söylüyor. İşte, Rüyet’i yazarken mesnevi formuyla batılı bir form olan roman biçimini bir araya getirmeye gayret ettim. Bunun altında yatan motivasyon tam olarak budur. Hem bugünün okuruna, onun algılayabileceği  bir şey sunmak hem de aynı zamanda bize ait, geçmişimizden gelen referans sistemlerini potaya sokabilmek gibi bir amacım vardı.

*Romanın cümlesinden çıkışla sormak istiyorum; şiir sanatı, akıl ile vahiy arasındaki boşluğu, dikiş yerleri gözükmeden nasıl teyelleyebilir? Sadece şiir mi başarabilir bunu?

 Sine’nin bulduğu el yazmasına göre bu yönde güçlü işaretler var ama Allah’ın cezası el yazması kayboluyor romanda. Bulamıyoruz. Onu bir bulsam ben de siz değerli okurlarıma bu eksik sayfalarda ne yazıldığını söyleyecektim. Dolayısıyla, o eksik sayfaları ben de okuyamadığım için orada neler yazılacağına dair ancak bir takım tahminler yürütebilirim. Bunlar da benim tahminlerim olur. Okurların muhtemel tahminlerini işitmek beni mutlu eder. Söylemeye çalıştığım şey şu; yazar merkezli bir okuma yerine, okur merkezli bir okumayı daha fazla tercih ettiğimi söylemem gerekiyor. Ben okuru da kendim gibi bir yazar olmaya davet ediyorum.

*Böyle bir şeyi niyet etmeniz çok kıymetli. Rüyetin 221. sayfasında kısa da olsa metafor bahsi var. “Demek ki metafor, bilimi veya aklı kışkırtabilir, bazen onların önüne geçebilir, bilime esin verebilir.” diyorsunuz. Bilime esin veren bir metafor var mı aklınıza gelen?

 Romanda var o. Havada uçan borular bir metafor.

*Kişinin kendini gerçekleştirmesi için illa zorlu bir imtihandan geçmesi mi lazım?

 Hiç fena olmaz! Çünkü zorlu imtihandan geçmediğiniz zaman deriniz kalınlaşmaz. Deriniz kalınlaşmadığı için de sivrisinekler sizi tekrar sokar. Virüs kapar, ölürsünüz. İmtihanlar sayesinden derisi kalınlaşır insanın. Ha burada şu denebilir. İlla imtihanların bu kadar zorlu olması gerekir mi, gerekmez mi? Bunu tartışabilirim. Çünkü, insanın kaldırabileceği kadar imtihana tabi tutulması gerekir. Ama dünya imtihanların dağıtılması manasında demokrat bir yer değil.

*Her kurmaca metin ortaya çıktıktan sonra yazarı için bir sağaltım sağlıyor. Rüyet, sizin için de böyle bir süreci oluşturdu mu?

Burada, geç kapitalist dönemde, bu büyük metropolde yaşayan bir insanın bu metropole, yaşadığı mesleğe, mesai saatlerine nasıl dayanması gerektiği ile ilgili bir güzergâh var. Bu güzergâhı yazmaya çalıştım. Ve bunu yazmaya kalkışan bir adamın da kendisine, hayatına dair sorular soracağı çok açık yazarken.

Her yazma, yeterince derin olduğunu varsayarak konuşuyorum aslında kendi kendine bir rehabilitasyon süreci demektir. Benim de böyle oldu.

İstanbul’un Çağrısı

İstanbul tarihin en eski şehirlerinden birisi. Bu da onun yaşanmışlıklarını artırıyor. Yaşanmışlık iz bırakmaktır. Bu izin hangi gönüllere dokunduğu ise tarihin eskitemediği sayfalarında yer alıyor: Roma, Bizans ve Osmanlı.

Tarihi romanlar yazmayı seven Ayşe Kara, bu önemli şehrin dönüm noktasını, İstanbul’un fethini anlatan bir roman yayımladı yakın zamanda: İstanbul’un Çağrısı. İstanbul’un kendisinin kaderi olduğunu söyleyen yazar ile fetih sürecini, roman ile ilgili okumalarını, Bizans’ı, dönemin toplumsal durumunu konuştuk.

 

*İstanbul’un Fethi ile ilgili birçok kitap yazıldı, film, belgesel çekildi. Bu mevzuyu sizin gündeminize getiren olay ne oldu ne oldu da İstanbul sizi yazmaya çağırdı?

İstanbul ruhu, masalı olan bir şehir. Masal şehir… İstanbul’a aşık biri olarak onun tarihi, Romalı, sultanlı zamanları, onun için verilen savaşlar her zaman ilgimi çekti. Bu sadece bir şehrin fethi değil, evrensel etkileri olan bir yeryüzü hikayesi.  “Coğrafya kaderdir. Ben de bir İstanbullu olarak kendimce onun masalını anlattım, şarkısını söyledim. Dünya durdukça İstanbul’un masalı anlatılacak, şarkısı söylenecek gibi.

 *Romanı okuduğumda şunu fark ettim. “İstanbul Çağrısı” romanı için önemli okumalar yapmışsınız. Bu okumalarınızdan bahseder misiniz?

Evet destanlardan, menkıbelere, İslam Tarihine, Kilise Tarihine, Roma tarihinden Osmanlı tarihine, dönemin klasik şiirinden halk edebiyatına geniş bir yelpazede ve çapraz okumalar yapmaya çalıştım.  Osmanlıyı, Roma’yı anlamak, fetihler dönemine dair bir dil kurmak, iletişim çağında yazarak bilek kuvveti ile dönen bir dünyaya nüfuz etmek bunu gerektiriyordu.

 Şehirlerin Kraliçesi o günün dünyası için ne ifade ediyordu? Onun için neden bunca savaş verilmişti? Şu kavramları da anlamak istiyordum: Gaza, Cihat, şehadet nedir? Zira bu savaş aynı zamanda Dinler, medeniyetler ve kültürler karşılaşmasıydı.

Bu okumaları yaparken çok şey keşfettim ama beni en çok mutlu eden İstanbul aşığı ruhdaşlarımdı. Aradan gecen onca zamana rağmen İstanbul’un hikâyesi çoğalan bir ilgi ve heyecanla halen yazılmaya devam ediyor… Kimi bir şehri, tarihini, havasını, suyunu sevmek diyordu. Kimi bir şehre, kimi imgeye âşık olmak diyordu.

Mesela Cambridge Üniversitesi’nden bir tarihçi, Roger Crowley, “1453 Son Kuşatma” kitabında esaslı bir ilgi ile, Müslüman fatihlerin fetihlerinin başlangıcına uzanan fevkalade bir çalışma yapmış.

Tabii bu okumalarda/kaynaklarda İstanbul eksenli düşmanlıklar da çok güçlüydü. Örneğin Babinger, beş yüz sene öncesine, Fatih’e sıkı bir düşmanlık sergiliyordu.

Olay mahalline dönersek herkesin bildiği gibi Fetih günlüğü Sur içinden tutuldu, savaşın detayları “karşı tarafın” gözünden anlatıldı. Bunların başında Nikola Barbaro geliyor. İmparator’un naibi Françes, Galatadaki Ceneviz kolonisinin yöneticisi v.s gibi isimler birebir şahitlerdi.  Benim bu şahitlerin yazdıklarından okuduğum, “savaşmak ve kazanmak” mubahtı. Kaybetmek elbette hüsrandı ama bu şahitler İmparatordan da samimi bir saygıyla bahsediyorlardı; hakkıyla savaşmış şerefi ile kaybetmişti.

Bu şahitlerin satır aralarında Sultan Mehmed’e küfrederken bile kıskançlıkla karışık takdir ve hayranlık vardı.  “Tarihteki muhasaraların en muhteşemi” ile fethe hazırlanmıştıGökler gibi gümbürdeyen sadece Şahi toplar değildi. Osmanlıların haykırışlarından göklerin nasıl çatlamadığına şaşıyordu Barbaro. Bir şafak vakti gemilerin karşı tepelerden Haliç’e doğru süzüldüğünü gördüğünde ise şöyle düşünüyordu. “Artık inanıyorum bütün masallar/ kurt masalları gerçektir.

Maalesef elimizde Babürşah’ın fetih günlüğü gibi Fatih’in bir fetih günlüğü yokKıvami, Kritovulos, Tursun Bey gibi çağdaş Osmanlı tarihçileri İstanbul’un fethini Fatih’in tarihini anlatırken ele almışlardı. Ama bunlarla başka bir kaynakta rastladığınız bir cümleyi birleştirdiğinizde çok şey söylüyorlardı. Bilhassa Kivami, Fatih, fetih ve o günün yönetici zümresinin zihin dünyasını çok iyi resmediyordu.  

Fatih Sultan Mehmed’i herhalde en iyi ifade eden kendi dikte ettirdiği “Kanunname” ve yazdığı şiirler ve onun için yazılan kasidelerdi.

Bu kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’un Çağrısı sayfasında yayınladık.

İstanbul geçmişten günümüze herkesi büyülemişti. Hristiyan hacılardan Müslüman seyyahlara, Prokopus’tan Tursun Bey’e satırlarından hayranlık akıyor, güzelliğini tarifte aciz kalıyorlardı.  

Aslını isterseniz bir roman için muhteşem bir malzemeydi İstanbul’un fethi. Fatihin tutkusunu, Konstantin’in kaygısını, şehrin içinde mahsur hemşehrilerimin yüreklerinin titreyişini hissedebiliyordumTopların gümbürtüsü, kılıçların şakırtısı ve şehri saran binlerce asker… Evinizi, hayatınızı kaybetmek, esir ve sürgün olmak…  Karşı kıyıda; Üsküdar’da oturan sık sık karşılaştığınız alışveriş yaptığınız insanlarla şimdi savaşmak.  Bizans tarafındaysanız kaybedeceğinizi biliyorsunuz ama bu şehir başka bir şehir değil. Meryem’in şehri. Bir yandan da kuvvetli bir inanış var. Cenabı hak Meryem’in şehrini korur.

 Tabii ki önce yazılanlardan biraz farklı olmalı, hikâyenin derdi sadece suru aşmak; duvar yıkmak olmamalıydıZeminin o günkü anlayış ve hayat üzerine bir kurgu olmasını istiyordumDevşirmeler/ yeniçeriler müthiş bir faktördü. Bir yeniçeriye bana hikayeni anlat dedim, müthiş bir hikâye anlattı bana. Bir yandan yazarken bir yandan durmaksızın araştırıyordum. Bu araştırmalara kumaşlar, çiniler, minyatürler de dahildi. Minyatürlerde günlük hayata, savaş sathına müthiş ait detaylar vardı.

 Mesela Fatih dönemi sanatını araştırırken şunu keşfettim. Sarayların meşhur rengi güvez İstanbul’un fethinden sonra neşv-ü nema ediyordu sanatımızda.  Sanki Roma’nın moru (erguvan) ile Osmanlı’nın alı birleşmiş de mora bakar kırmızı; güvezi yapmışlardı. Bunu keşfettiğimde Fatih’in Baş nakkaşı bir roman kahramanı olarak hikâyeye girdi. Ve tabii Sultan da iki medeniyetin temsili olacak yeni bir renk bulmasını emretti Baş Nakkaş’ına.

Bu süreçte mükemmellik kaygım olmasa Fatih dönemine ait bir seri kitap herhalde çıkardı. Tabii ki efsaneye dönüşen bir adamın röntgenini çektim diyemiyorum ama ona yaklaştığımı düşünüyorum ki zaten Sultan Mehmed’ i Fatih yapan süreç bundan sonra başlıyor.

Konstantiniyye birçokları için bir şehirden daha fazlasıydı. Doğu ile Batının buluştuğu noktaydı. Bütün yolların kendisine çıktığı liman şehri, dünyanın antreposu.

Büyük Konstantin M. 330 da şehri Roma’nın yeni başkenti yaptığında ise artık dünyanın gözdesiydi; Şehri bir gül demeti gibi yeniden imar etmiş Hristiyanlığın başkenti yapıp Meryem’e adamıştı.

Ve İslam ile birlikte Meryem’in şehri Hz.  Peygamber’e müjdelenmiş, bu müjde ile müslümanlar gözlerini Konstatiniyye’ye çevirmişti.  Peygamber buyruğu La ilahe illallah deyin; İran, Bizans sizin olacak” idi.

Artık Müslümanlar duvarları kerpiçle örülmüş, hurma dalları ile örtülmüş mescitlerde ve evlerde, Ayasofya’ya sahip olup yerleri, yolları bile mermer döşeli Konstantiniyye’yi fethetmeyi hayal ediyorlardı

 Ve sonra da Türklerin Kızıl Elma’sı olmuştu Konstantinapol/ Konstantiniyye.

Bugünden bakıldığında ise Peygamberin mesajının/ müjdesinin gerçekleştiğini görmek hakikaten heyecan vericiydi. Tabii bu durumda Hz. Peygamberin kıymetli hadislerini araştırmak gerekti. Hadis sahihti. Araştırdıkça konu açılıyordu. Hz.  Peygamber çağdaşı Roma İmparatoru Heraklius’a birden fazla İslama davet mektubu göndermişti.

Birden hikâye bir çağrıya dönüştü. Tarihi kaynakların aktardığına göre Heraklius, kutlu mektuba hürmet etmiş, göğsünde tutmuştu. Bu noktada kutlu mektup romanın kilit noktası oldu. Ve kurmaca devreye girdi.  

 Romanı yazıp bitirdikten sonra bugün konuşmak kolay ama gerçekten de kalbim çırpınıyordu. Altından kalkamamaktan korkuyordum; bir yandan yabancısı olduğunuz bir dünya, bir yandan kaynakların üzerinizde (savaşölüm) üzerinizde yaptığı yıkıcı etki ile de baş etmeniz gerekiyordu.

 *Okumalarınızda dönemin toplumsal yaşamında sizi etkileyen herhangi bir olayla karşılaştınız mı?  

Çok ilginç şeyler var tabii.  Zira tarihin kendisi başlıbaşına bir olaylar dizimi. Ama en çok ilgimi çeken duya duya artık yadsıdığımız birlikte yaşama kültürü, din ve vicdan hürriyeti. Ve gerçek anlamda karşıdakine saygı!

 Osmanlı devleti, “birlikte yaşamak” şahikası. Bilhassa saraylar, yönetici zümre Birleşmiş milletler numunesi gibi…

Geleceğin Fatih’i böyle çok dilli, çok dinli, çok renkli bir ortamda büyümüştü. Mesela müteferrikalar denen bir gurup var. Bunlar Osmanlı’ya bağlı Vasal devletlerin prensleri veya komşu beyliklerin beyzadeleri. Bazıları zoraki misafir olan rehin prensler.  Bunlar sefer esnasında Sultanla at süren, ava çıkan satranç arkadaşları. Şehzadelerin ders, oyun arkadaşları. Osmanlı devletinde yetiştiriliyor, dil öğreniyorlar ve kendi ülkelerinde yönetime getiriliyorlar. Kazıklı Woyvoda bunlardan biri

 Fatih’in üvey annesi Prenses Mara’nın maiyetinde keşişleri ve ibadet ettiği şapeli var. Mara bir Sırp Prensesi olmakla birlikte anne tarafından Trabzon Rum İmparatoru Kommes’ların kızı. Daha sonra Fatih zamanında Balkan ve Avrupa siyasetinde çok etkili, Fatih’in gözü kulağı. Patrikhanede görev alacak patrik onun onayı ile atanıyor v.s.

Bu okumalarda gördüğüm devşirmelerin ise her biri başlı başına bir hikâye.  Mesela Kanuni döneminde 14 yaşında esir alınmış ve Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiş Ciğalızade Sinan Paşa.

Paşa’nın 56 yaşında iken, kırk küsur sene sonra İtalya açıklarında bir gemide annesi ile kısacık bir kavuşması buluşması var.

Sarıklar kaftanlar içinde Kanuni’nin Kaptan-ı Deryası; bir Osmanlı Paşası, farbalalar, danteller ve göz yaşları içinde İtalyan bir anneBu sahne beni üç gün göz yaşı ile ağlattı. Sinan Paşa babası ile esir alınmış, babası dönmüş ve muhtemelen oğlunu gönüllü bırakmıştı. Çünkü çarpışırken şiddetli, sulh içinde iken harikayız.

Bir yeniçeri,Türkler kimdir bunları nasıl yenersiniz’ diye hazırladığı raporda şöyle söylüyor: “Herkes mal toplar, Türkler adam toplar. Nehir denize nasıl karışıyor ve kayboluyorsa milletler Türklere böyle karışıyor, kayboluyorlar.”

 Mesela bir ismin önünde “sarı” sıfatı varsa bu genellikle sonradanTürk” olmuş, bir devşirmedir. Bu da yakaladığım çok hoş bir ayrıntıydı.

 Sosyal hayata dönersek, dönemi en kanlı canlı resmeden Cem Sultan’ın emri ile toplanan Sarı Saltık Menkıbeleriydi. Kültür tarihi açısından bulunmaz bir hazine Saltukname. Bilirsiniz neyi anlatırsanız anlatın, bu sizin ve zamanınızın bakış açısıdır. Osmanlıların dünya görüşleri, yaşayışları dünya bilişleri var burada. Dünyayı çok yakından takip ediyorlar, dünya ile müthiş irtibatlılar. Amazonlara, “Kız Han illeri “ne bile gidiyor Sarı Saltık.

 Yüzme bilmeyen roman kahramanlarımın kendilerini surlardan suya atarken bellerine bağladıkları su kabakları, deri tulumlar hep Saltukname’den yakaladıklarım.

 Bütün bu okumalardan sonra geriye dönüp baktığımda bu coğrafyada, Diyarı Rum’da kutlu bir hikâye, ilahi bir kurgu gördüm. Osmanlı, Mevlanaların, Yunusların, İbni Arabilerin, Konevilerin, buluştuğu kutlu bir vaktin meyvesiydi.

 Menkıbe diye okuduğumuz Diyarı Rum’a götüren kandillerin gerçek olduğunu gördüm. Önemli bir kaynakta bir mutasavvıf şöyle diyordu:

“Ben de bu topraklara Diyarı Rum’u gösteren o kandilin ışığında geldim.

 Ümit ederim ki günün birinde “hiç kimse” olan isimsiz bir dervişi yazabilirim. Bu dervişler taşlık arazileri temizliyor, toprağı İslam yurdu kılıyorlar; müslim, gayri müslim demeden gelene geçene hizmet ediyorlar, gönülleri fethediyorlar. İbni Battuta dünyada bir Pekin’de bir de Türkler ‘de böyle hizmet gönüllüleri gördüğünü söylüyor.

Bana çok ilginç gelen bir şey de ölümü hakikaten bir yeni bir hayata geçiş olarak idrak etmeleri, ahirete yakinen inanmaları… Ölümü yiğitçe göğüslemek bir onur meselesiydi onlar için.

 *İstanbul fethi ile ilgili bizim anlatılarımız, filmlerimiz genelde İstanbul’u fethetmek üzerine. Fakat şunu kaçırıyoruz. Karşı tarafta da yüzyıllardır burada yaşayan bir topluluk var: Bizans. Biz Bizans’ı Öteki’leştirerek değerlendiriyoruz. Ne yazık ki günümüz Bizans eserlerine bakış açımız da bu şekilde. Siz romanınızda bunu aşmaya çalışmışsınız. Ötekileştirme konusunda ne söylersiniz, romanın başına oturmadan önce neler düşündünüz bu konu hakkında?  

İstanbul’un fethi neden kıymetliydi bunu sorduğumuzda nasıl düşünmemiz gerektiği meydana çıkıyor bana göre. Biz büyük bir kıymete, Roma’ya varis olduk.

 Ben ne zaman bir Bizans/ Roma eseri görsem PeygamberimizinRum’un kırmızı köşklerini görüyorum” hadisi şeriflerini hatırlarım. Onlar bana bir peygamber hatırası gibi gelir. Okşar severim o taşları. Büyük Konstantin’e karşı bir muhabbet sezerim.

Ve ben bu şehrin her gününü olduğu gibi dününü de seviyorum. Romalılar benim hemşehrilerim. Hemen hemen bütün imparatorlarını bilirim. Örneğin dünya tarihinden bir şey okuyorsam hemen bu tarihte kim vardı tahtta bizimkilerden, diye döner bakarım.

 Romanı çalışırken yaptığım okumalar, ilginç bir şekilde Romalıları işaret ediyordu. Bir gün bir kitapçıda beklerken elimi raftan bir kitaba uzattım. Ne olduğunu bilmiyordum, sadece beklemekten sıkıldığım için herhangi bir kitaba bakmak istemiştimVe o sırada Peygamber Efendimizin mektubunu bir roman unsuru olması hakkında tereddüde düşmüştüm. Kitabı açtığımda önüme gelen sayfada peygamberimizin Heraklius’a gönderdiği mektup anlatılıyordu. Bunun gibi birçok işaret beni Rum suresine yönlendirmişti.

 Rum Suresinde çok ince bir şey vardı. Rumların yani Ehl-i kitabın İranlı müşriklere karşı kazandığı zafer Hz. Peygamberin ve müminlerin kalplerini ferahtacak bir unsur olarak anlatılıyordu bu surede. Bu müthiş sarsıcı bir şeydi. Buradaki inceliğe dikkat çekmek isterim.

 Osmanlı ne ile anılıyor bugün? “Pax Ottomana,” Ama bu aslında İslam hukuna dayanıyor Osmanlı Barışı dediğiniz şey. Bizans eserlerinden bu denli rahatsız olanların Hz. Ömer’in Kudüs Patriği ile olan diyaloğunu hatırlamaları gerek.  

*İstanbul romanınınız kahramanları arasında yer alıyor. İstanbul gibi bir şehri roman kahramanı yapmak, kaleminizde bir korku unsuru oluşturdu mu?

Mekânın ruhuna inanan biri olarak beni bu hikâyeyi anlatmaya kuvvetle iten nedenlerden biriydi bu.  Kendisi için onca can verilirken toprağı kanla yoğrulurken acaba İstanbul ne düşünüyordu?  

Bu sırada İstanbul acaba kimin tarafındaydı kalbi kimden yanaydı diye düşünüyordum. Sanırım bu düşünce onun kendi hikayesininin anlatıcısı ve bir karakteri olmasında etken oldu

 Hristiyanlığın ilk başkenti olan ve Meryem’e adanan şehir, Sultan Mehmed 21 yaşının bütün tutkusu ve İslam Başkenti vaadi ile tekbirlerle yeni bir solukla kapılarına dayandığında ne hissediyordu?  Galiba bundan korkmadım ama ne kadar konusacak ne kadar yansıtacak bu bir sorun oluşturdu. Sadece şehir konuşsa bu bir destan, epik bir şey olacaktı. Oysa ben ayağı yere sağlam basan bir hikâye istiyordumBu nedenlerle de fantastik öğeleri olabildiğince az kullandım.

 *İstanbul’un fethini anlatan bir romanda sonucu belli olan bir hikâye, “İstanbul Çağrısı. Fakat hem kurgu hem de dil başarısı ön plana çıkıyor burada. Okur, merak ederek okuyor. Romanınızın kurgu ve dili hakkında ne söylersiniz?

 Teşekkür ederim. Bunun sancısını çekmenin karşılığında Allah’ın lütfu diyelim.  Zira başlangıçta ki handikapların biriydi bu; sonu belli bir hikâye.

*Fetih sürecinde romanınızda Osmanlı tarafında Şeyhler ve Bizans tarafında Ruhbanlar var. İstanbul bir anlamda din üzerine inşa edilmiş bir şehir. Haliyle bu dinlerin gölgesi romanınıza nüfuz etmiş. Sizce dinin gölgesi olmasaydı nasıl İstanbul içinde yaşıyor olurduk?

Evet zamanın dili bu. Din adamları İmparatordan, Sultandan bile güçlüler diyebiliriz. Zaten Sultan da İmparator da ikisi de Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak kabul ediliyor.

İnsan yazarken düşünüyor, bir roman ne kadar dindar olmalı?

Cevabınız şu, hayat kadar…

Kaldı ki ben zaten Müslüman zihnin tasavvuruyla bir şeyler üretiyorum. Bu doğal bir dışavurum. Dünyevi veya semavi, din temel bir sosyal olgu. Dindışılık bile bir inanç biçimi.

Ama şunu söyleyebilirim eğer dinin gölgesi olmasaydı bugün İstanbul silueti dediğimiz siluetden yoksun; kubbelerin, minarelerin belirlediği Ayasofya’nın, Sultanahmet’in olmadığı bir İstanbul’da yaşıyor olurduk.  Daha  kavgasız daha hoş görülü bir hayat yaşıyor olurduk, hiç sanmıyorum.

Satranç Dersleri ve Şiir Üzerine İlhami Çiçek’le Söyleşi(*)

 Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

 – Sanatçının bir niteliğini vurgulamak için söylenen ‘çağın tanığı olmak’ sözünü biliyoruz. Sanıyorum buradaki tanıklığı, sonucu değiştirecek bir etkinlik olarak anlamak gerekiyor. ‘Çağın tanığı’ bir sanatçı olarak ya da çağı yaşayan bir insan olarak çağımızı nasıl algılayıp yorumluyorsunuz?

-Her insan çağından sorumludur. Bu bağlamda düşünüyorum ‘tanıklık’ olgusunu. İnandığım öğreti, beni sorumlulukla boyutlandırıyor. Çağın tanığı olmam, bu boyutun gereğidir. Saptamakla birlikte, soruşturma ve yargılamayı da içeren bir etkinliktir çağın tanığı olmak. Sonucu doğrudan etkiler.

Çağımız korku çağıdır. Umut’la dengelenmediği için, erdeme yer yok bünyesinde. Korkunç bir biçimde ‘sınırsız ilerleme’ melankolisiyle başı dönmüş. Bu yüzden hiçbir kutsal tanımıyor. Maddesel ve duygusal olanı abartarak, Tanrısalı yadsıyan bir uygarlık yönlendiriyor bu çağı: Batı uygarlığı. Çağdaş bilim özerklik savlarıyla aşkınlığa inanmıyor. İnsan yalnız. Bütün ilişkilerinde eşyanın gölgesi. İnsanın temel eğilimleriyle, çağın eğilimlerinin böylesine çeliştiği bir başka çağ var mı sorusu hızla gündemlere giriyor. Ben bu çağa yön veren Batı uygarlığının, çağın başlarındaki etkinliğinin kalmadığına, çöküş sürecinde bulunduğuna inanıyorum. Kokuşma öylesine yoğun ki güncel insanın da dikkatinden kaçmıyor. Artık insanlar, ahlaki ilerleme gibi duygusallıklar bir yana, maddesel ilerlemeden bile kuşku duyuyorlar. Madde kocamanlaştıkça kendi sonunu da hazırlıyor. Bu anlaşıldı. Ahlaki ilerlemeye başından beri kimse inanmıyordu zaten. Eşya sarasına tutuldu bir ara insanlık. Geçiyor işte. Tanrı gereksinimi çığ gibi büyümektedir.

Konuşmanıza başlarken ‘Her insan çağından sorumludur’ dediniz. Çağınızdaki iletişim teknolojisiyle insanın bu sorumluluğu arasında bir ilgi kurabilir miyiz?

– Elbette. Çağın bir özelliği de sorumluluk kavramına evrensel bir nitelik kazandırmasıdır. Olup biten her şey anında ulaşıyor size. İletişim teknolojisi hazır. Yeryüzüyle bitişiyorsunuz adeta. Gerçeğin dehşeti sizi kıskıvrak yakalayıveriyor. Kaçamıyorsunuz, tanıksınız. Bu da sizi bir derinleşme ve durum alma sürecine sokuyor.

 – Hep böyle olumlu mudur iletişim teknolojisinin sorumluluğumuz üzerindeki etkisi?

– Değil tabii. Onun bu emir kulu görünümüne pek aldanmamak gerekiyor. Yaman bir dikkat avcısıdır da o. Konumunun bilincinde olmayan insanı çabucak ağına takabilir. Salt bu yüzden insanların büyük çoğunluğu dikkatlerinde özgür değillerdir. Bir insan bir kere dikkatini kaybedince bir daha zor toparlıyor kendini. İletişim de öyle yapıyor: neyi öğrenmemiz gerektiğini belirlerken, tepkilerinize de el koymayı savsaklamıyor. Devinme alanı olarak bir kısır döngü bırakıyor önünüze. İnsan çok uyanık bulunmalı ki bu çemberden koruyabilsin kendini. Bir şeyi vurgulamak isterim burada. Bu çember sorumluluğunun, konumunun bilincinde olan insan için atını coşkuyla sürebileceği bir alandır da aynı zamanda. 

– Şiirin sanat etkinlikleri içinde özel bir önemi olmuştur hep. Çünkü şiirin içzenginlikleri bulgulamamızda, olgunlaşmamızda, bilinçlenmemizde daha etkili olduğu kanısındayızdır. Şiire böylesi özel bir önem verdiğimize göre, insanlarına ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor?

– Düzyazının sözcükleri mantıksal bir düzlemde seyreder. Etkisi de mantıksaldır. Şiirse bir yoğunlaştırmadır. Sözcükler dönüşür, içe doğru sokulgan bir yapı kazanır onda. Yaşam, şiirde yoğunlaşmış olarak vardır. Bütün öteki yazı türlerinde anlatılanların özü şiirde vardır, ama o daha çok anlatılmaz olanın, sözün dile getiremediğinin arkasındadır.

Sürekli içsel devingenliğimizi yorumlaması bundandır. İç serüvenimizin saydam bir parçasıdır o. Görünür gerçeği hep aşar, aşmalıdır; yoksa çürür dar açılarda, insanın özündeki bilgeliği temaşa edemeden dağılır gider. Her insanda özündeki bilgeliğe ulaşma tutkusu olduğuna inanıyorum. Şiir çok elverişli bu tutkuyu yönlendirmeye, insana ulaşmamızda şiir nasıl bir işlev yükleniyor diyorsunuz. Söyleyeyim: İbrahim’in yaptığını yapmak; öz’ü örten her şeyi kırmak yani.

– Köklü bir şiir geleneğimiz var. Değişen koşullar önünde bu geleneğe nasıl yaklaşırsak, ondan yararlanabiliriz?

– Uygarlık bağlamında irdelememiz gerekiyor gelenek olgusunu. Uygarlık ki onsuz olunamayan şey’dir; gelenekler taşıyor işte bu şey’i, kuşaktan kuşağa, çağdan çağa. Şiir geleneğimiz; biçimiyle olsun, içeriğiyle olsun, uygarlığımızın ayrılmaz bir öğesidir. Bu yüzden, tarihsel şiirimizi salt bir malzeme yığını olarak değerlendirmemeliyiz, onu oluşturan özsu’yu, kendi bağlamı içinde kavramaya çalışmalıyız. Yüzyıllarca o üçleme (tekke, divan, halk) besledi bizi. Öğretimizden aldığı kanla; yaşamımızı, dünya görüşümüzü; doğum, ölüm, öte vb. olguları algılayışımızı biçimlendirdi. Tuhaf değil mi; ona karşı olanların, onu statik bir olgular bütünü diye görerek silip süpürmek, yaşamdan bütünüyle koparmak isteyenlerin bile, ondan beslendiğine tanık oluyoruz zaman zaman. Koşullar eskitemedi bu şiiri.

Tarihsel şiirimizden bize kadar ulaşan bir duyarlık birikimimiz var. Yeni algılamalarımızla geliştirmeliyiz, yetkinleştirmeliyiz bu birikimi. Çağdaş şiirimizin bir türlü insani olamayışının kökünde bu birikime yabancılık yatar. Duyarlık, duygululuk’u aşan bir şeydir. Etkindir, bir tavırdır.

Algılar, ayıklanır, değerlendirilir, bir tavıra dönüştürülür. Bizim duyarlılığımızı, öğretisel bütün biçimlendirir. Tarihsel şiirimiz de oradan emmiştir. Türk şiiri iki yüzyıldan beri bir duyarlık yabancılaşması şiiridir. Tabii bu da doğrudan uygarlık seçimiyle.

İçeriğinin yanı sıra biçimsel zenginliklerle de doludur şiir geleneğimiz. Yapay öykünmelere düşmeden onlardan da yararlanabilmeliyiz kuşkusuz. O öz’ü, o duyarlığı içimizde köz gibi duyumsayarak!

-Çürüyen, kişiliksizleşen çağımız insanının yeniden insaniliği bulmasında sanatın, edebiyatın öncülüğüne inanıyoruz. Sanat, edebiyat bu öncülük niteliğini nerden alınıyor?

– Yaşadığımız kabusun kökeninde sanatın, edebiyatın yabancılaştırılması yatıyor. Fethi Gemuhluoğlu güzel söyler:  ‘Kişi düştüğü yerden kalkar ayağa (…) sanata başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla atılacak yurt dışına.’

(Bağlanma, Nuri Pakdil)

            Şu da var; sanatçı yoğunlaşmış ulustur. Ulusun hüznü, sevinci, tarihi, korku ve tutkuları, geleceğe ilişkin düşleri onda yoğunlaşmış olarak vardır. İşte buradan kaynaklanıyor sanat, edebiyat yapıtlarının içe işleyen, değiştiren özelliği, öncülük niteliği. Diyelim aykırı bir yaşam biçimine zorlanmış, belleği boşaltılmış, duyarlığı alınmış bir toplum var. Çabucak unutuyor her şeyi: baskıları, yıldırıları, işkenceleri… Nasıl devindirilebilir bu toplum. Elbette sanatın,  edebiyatın öncülüğüyle. Başka türlü insanı içinden kavramanın, sarsıp silkelemenin olanağı yok.

‘Öz’, sanat edebiyatla bilinç düzeyinde algılanabiliyor ancak. Şaşırtılmış duyargaları onararak, bir düzene sokup yönlendirebiliyor sanat ve edebiyat.

-‘Satranç Dersleri’ adlı bir dizi şiirinizde satranç oyunundan yola çıkarak, tarihten kimi kesitler sunuyorsunuz. Satranç, oyun niteliğini yitirip tarihe dönüşüyor adeta. Çağımızı, tarihin kimi geçmiş çağlarıyla benzeştirerek daha iyi anlayıp yorumlayabildiğimiz gerçeği de var. Satranç, oyun, tarih, şiir ve çağımız arasındaki bu çok boyutlu ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

-An’lar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesit’ler… Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiç de zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden yaşatılabilir de. Ben an’ın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor. Görüyorum ki geride katlana katlana gelen, bana eklenen, benim ona eklendiğim bir birikim var: Tarih. Seçiyorum; ben bu birikimsiz olamam.

Şiir de öyle. Her şey öyle değil mi bir bakıma? İnsan, şiir, … deniz bile.

Öyleyse tarihi konumlamam gerekiyor varoluş sınavından geçebilmem için. Beni sorumlulukla boyutlandıran öğretisel bilinçle yaklaşıyorum tarihe. Şiirin insana ulaşması, onu kalbinden kavraması da buna bağlı. Yoksa kör olur gözleri şiirin. Bir yaşantıdır, ‘bir ince akım’ı yaşamlaştırmanın uzun serüvenidir.

Şiir, bir ‘akım’; yüzeye pek yansımayan derinlerden süren bir dalga; insanı yakan, estirten, kıpırdatan bir şey… Nuri Pakdil şöyle der Biat II’de: “Şiir, ancak ‘tarihi yonta yonta’ bir akımı geçirmeye başlar.”

Bunu yapmak istedim ben de, ‘Satranç Dersleri’ dizi şiirinde, tarih anlatmadım tabii. Tarih, şiir içinde duyumsatabilir bir boyut olarak belirir ancak. İsteseniz de anlatamazsınız.

Sözcüklerle yazmıyor musunuz? Oysa sözcükler, şiire girer girmez imgelere ve ritmik birimlere dönüşürler.

Satranç oyununu kullanmam rastlantı değil. Geometrik bir tarih adeta satranç. Yaşama tam denk düşüyor. Yaşam da geometridir, evet, ama epeydir yüzü çizik çizik olmuş bir ‘satıh’  görünümünde.

Bir de oyun sözcüğü… şiirli, katı, acımasız, yoğun çağrışımlı bir sözcük, oyun sözcüğü. Sonra oyuncu, çağ’dır.

Satranç oyununun kendisi de bir şiiridir. Oynarken bilinçle yenildiğim olur. Karşı taraf şahımı sıkıştırdıkça fevkalade anlar yaşarım. Bütün bunlardan yararlandım elbet. Çağımdan, tarihe, öğretiye sürekli göndermelerde bulunarak bir oyun kurmak istedim.

(*) Bu konuşma metni, bitmemiş bir biçimde İlhami ÇİÇEK’in notları arasından çıkmıştır. Soruları muhtemelen, İstanbul’daki arkadaşlardan biri yazılı olarak vermiş, kendisi de cevapları yazılı olarak hazırlamayı düşünmüş olabilir.

Bu konuşmanın, ölümünden çok kısa bir süre önce yapılmış olduğu düşünülüyor.

Münzevilik veya Yabanlık

Feridun Andaç’ın yayına hazırladığı “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabı Kasım 1996 yılında yayınlanmış. Üzerinden nerdeyse 23 yıl geçmiş. Şimdilerde sadece bu coğrafyada değil dünyanın pek çok yerinde insanlar yer değiştiriyorlar. Sosyal, ekonomik, coğrafi ve siyasi koşullar bu yer değiştirmelerin başlıca nedenleri arasında. Zorunlu ya da gönüllü her ne koşulda olursa olsun gitmek bir şekilde gitmek. Göç ve sürgün kelimeleri ise bu gitmek kelimesinin yükünden çok daha fazlasını taşıyorlar sırtlarında. Gidenlerin ve kalanların sırtında ise külçe halinde bir yalnızlık var.

Bu dosya için bir zamanlar gitmek zorunda kalan, son bir kaç yıl içerisinde mecburi ya da gönüllü bir şekilde yurtdışında yaşamak zorunda kalan yazarlara ulaşmaya çalıştık. Bunlardan biri elbette yukarıda bahsettiğim kitabı vakti zamanında yayına hazırlayan Feridun Andaç oldu.

 Andaç ile “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabını hem de “sürgün” ve “göç” kelimeleri arasındaki farklılığı konuştuk.

 

 “Sürgün Edebiyatı, Edebiyat Sürgünleri” kitabınızın kapağında yer alan, Heinrich Mann’ın “Sürgünün yapabileceği şey, gerçeği ve ilişkileri dile getirmektir. O, suskunlaşan halkının sesidir, bütün dünya önünde böyle olmakla görevlidir” sözleri büyük ölçüde edebiyatın da tanımı gibi düşünülebilir mi? Bir yazarın “sürgün” olması şart mıdır? 

Sürgünlüğü yaratan koşulların gücüdür. Yani bir varoluş sorunudur her şeyden önce. Gitmeyi, yola çıkmayı, sürülmeyi içerdiğine göre; ötede bir başkaldırı, itiraz vardır. Özü  ise muhalif olma hali/durumudur. Bunu zaman zaman “siyasi sürgün” diye de tanımlarız. Ama bugün bunun da sınırları genişlemiştir. Bu da neyi çağrıştırır, ya da anlatır; siyasi bir erkin/yönetimin karşısında olma, yaşama/düşünme/yaratma alanının daralması anlamına gelir… Bu sürüklenişin sizi taşıdığı yer yaban bir yerdir. Yersiz yurtsuzluğunuzun tanımını içerir her açıdan. Yazan/düşünen/yaratan biriyseniz geçmişle tek bağınız dille ilişkinizdir. Ama yeni kuracağınız edebiyat kaçınılmaz olarak bu sürgünlük durumunuzun gerçekliğini içerecektir. Sürgünün bunu yadsıyarak kendini yeniden dille/yazıda var etmesi güçtür. Bir yanda kendi gerçekliğiniz öte yanda da sürgünlüğün karşılaştığı/yaşadığı her şey… Sürgünde yazmak sürgünü yazmaktır kaçınılmaz biçimde. Bu dile geliş/getiriş zorunluluktur bir bakıma da. Çünkü varoluş sorunu, hayata tutunma biçimindir sürgünün sürgünde yazması. Kendinden yola çıkarken dönüş imgeleri başka sürgünlerin gerçekliğine de varmaktır. Yani yeni bir “ithaka”yı yaratmak. Bu anlamda dünya edebiyatındaki çağdaş sürgünleri yeniden düşünmek gerektiği kanısındayım.

Bunca yıl sonra dönüp baktığınızda kitabınızda eksik kalan yönler… veya bugün yeniden böyle bir derleme çalışması yapacak olsanız, muhakkak olmasını isteyeceğiniz isimler nelerdir? 

Kuşkusuz var. Öyle ki, sürgünlük her çağda/dönemde yeniden yeniden farklı biçimlerle yaşanır yeryüzünde. Örneğin kendi yurdunda sürgün olmak, o içsürgünlük bir metafor gibi görülse de; bazen bunu “münzevilik” veya “yabanlık” gibi algılasak da gene ülkenin siyasi/ekonomik durumuyla açıklanabilecek sürgün biçimi… Buna başlı başına yer açılabilecek bir kitap bile kurulabilir. Biraz önce imlediğim gibi… Latin Amerika edebiyatı başta olmak üzere birçok ülkenin toplumsal gerçekliği sürgün edebiyatını bugün başka bir boyuta taşımıştır. Örneğin; Cortazar’ın sürgünlüğü ile Orta Avrupalı Milan Kundera’nın sürgünlüğü kesişir de ayrışır da. Tıpkı Nâzım Hikmet ile Demir Özlü’nünki gibi… Yani sürgün hem kendisini/kendi gibi olanları hem de ülkesinin ve çağının gerçekliğini yansıtır yazıp ettikleriyle. Bu da “isyan” ötesi bir duygunun dile geliş biçimidir. Yazarak dönemediği yurduna varıştır. İşte bunu anlatan sürgünleri almak isterim öylesi bir kitaba: Zweig, İvan Bunin, Cortazar, Milan Kundera; Juan Goytisolo, Infante, Benjamin, Adorno…

Size göre sürgünlük bir süreç midir? Geri dönmek mümkün müdür? 

Sürgün dönüş umudunu içinde filizlendirse de, asılda dönüşsüzlüktür. Dönememektir. Bu özlemi içinde beslemektir. Bu özlemi içinde besleyen birçok arkadaşım oldu. Dönüş kapıları açıldığında da artık yurtsuzluğu benimseyenler için dönüşün bir anlamı kalmamıştı. Çünkü ne kendileri gittikleri gibi kalmıştı, ne de artlarında bıraktıkları… Aradaki uçurumu görüp dönenler oldu, hiç gelmeyenler de. Gene bunu edebiyatın bir “zengin”liği olarak görmek gerekir. Geçenlerde İzmir’de bir toplantıda Demir Özlü’yü/anlatı dünyasını dile getirirken bunun altını çizdim; gittiği için edebiyatımıza yeni bir bakış/biçim getirebildi. Elbette ki  bireysel trajedi başka bir durum, kolay almayan bir yaşam…

“Sürgün” ve “Göç” kavramları arasındaki fark(lar)ı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 Elbette ki ikisi apayrı anlam/içerik taşır. Biriyle diğerini açıklayamazsınız. Göç ile göçmenlik de farklıdır. Göçmen her an dönüş umudunu taşır. Göç eden ise artık başka bir yerde yurt edinmeyi hayal eder, kökleşmeyi öne alır, bazen kurabilir de bunu. Oysa sürgün yapayalnız, yersiz yurtsuzdur, bir bakıma yurdunu kaybedendir. Göç, göçmenlik insanlığın tarihinin varoluşunda olan bir olgu. Ki, Anadolu bunun her biçimini yaşamıştır, hâlâ da yaşamaktadır. İş/çi göçü, doğal felaket göçü, savaş/depremle gelen zorunlu göç… Bunların her biri ülke gerçeğinin toplumsal durumuyla ilgilidir. İç göçle birlikte ülkeden ülkeye göçler günümüzün en temel sorunsalı artık. Sürgün bir ülkenin iç sorunsalı olarak görülse de, göç/göçmenlik/mültecilik artık tüm insanlığın/ülkelerin sorununa dönüşmüştür bugün.

 Bu bağlamda hafıza ve edebiyat ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Sürgünlük açısından bakarsak eğer, gittiği yerde var olabilmek için zihninde yarattığı hafıza mekânlarına, bellek uyanışlarına açık tutar kendini. Hatırlama ve nostalji…

Tarkovski’nin “Nostalgia” filmini hatırlayalım. Sürgünde olmak belleğe tutunarak yol almak imgesinden yola çıkmanın anlamlarını da anlatır bize. Sonra, bu alandaki önemli yapıtlardan birini hatırlayalım: Svetlana Boym’un “Nostaljinin Geleceği”… Hayatın sürdürülebilirliğini sürgünlükte yaşayabilmek için geçmişe tutunup, belleğe sarılmanın kaçınılmazlığını anlatır. Geleceksiz olan sürgün geçmişinden bir gelecek yaratır ister istemez. Çünkü koptuğu o kolektif hafızanın izlerini  taşır her daim. Bilinçte, bakışta, düşte (daha da çok), bellekte… Hatta hatta renkler, kokular ve tatlarda… Bütün bunlar kurulan/yazılan edebiyata yansır bir biçimde. Bugün Afrika edebiyatının da bu bağlamdaki metinlerini okumaya başladık. Ki, Sudanlı Tayep Salah’ın “Kuzeye Göç Mevsimi” bu anlamda ilk örneklerden biridir. Sonra Abdulrazak Gurnah’ın yapıtlarını anabiliriz; göç/sürgün kimlik ve yüzleşme öyküsünü dile getirmesi bu açıdan kayda değer niteliktedir.

Türkçe’nin ve dünya edebiyatının en iyi sürgün metinleri nelerdir sizce? Nedir onları diğerlerinden farklı kılan özellikler? 

Şu günlerde yeniden yayıma hazırladığım Demir Özlü’nün “İthaka’ya Yolculuk” anlatısını okuyorum notlar çıkararak. Bu alanda edebiyatımızda bir başyapıt. Öyle ki Özlü’nün sürgünlüğü farklı katmanları içerir: Başlangıçta içteki sürgünlüğün siyasi sürgünlüğe dönüşmesi, ama o içsürgün halinin yaşamda/yapıttaki sürekliliği… Kopuş ve bağlanış, hatırlayış ve unutuş, özlem ve kavuşma imgeleriyle donattığı anlatılarıyla bizleri yolculuklara çıkarmasından bunu anlıyoruz, bir de Özlü, bize, metinler arası sürgünlükleri de anlatır aslında. Bence Nâzım Hikmet’in sürgün dönemi şiirleri onun devrimci romantizmini en iyi anlatan şiirleridir. Salt özlemi anlatması değil, sürgün ruhunu sindirerek yeni bir söyleyiş biçimi geliştirmesi açısından da önemlidir.

Çok da başarılı sürgün metinlerimiz/anlatılarımız olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki. Çünkü aydınımızın bu konudaki kırılganlığı, gittiği yerde de durumunu içselleştirebilmesine bir engel. Yani buradaki gibi olma/yaşama hali. Bir Kundera, Cortazar vari; ya da Goytisolo gibi ülkesine itirazları olduğu için gidip edebiyatını bu söylem üzerine kurma durumu bizde yok ne yazık ki!

Edebiyatımızın, Mesaisini Meçhul Meşhurlara Teksif Etmiş Vefalı Yüzü

Edebiyat tarihimizde “vefa” kavramının içini tam anlamıyla dolduran çalışmalarıyla tanıdığımız, kendisinin ifadesiyle “mesaisini meçhul meşhurlara teksif etmiş”, gazeteci- yazar, şimdilerde güzide bir yayınevinin genel yayın yönetmeni Mehmet Nuri Yardım’la hem yaptığı çalışmalar hem edebiyatımızın geçmişini ve geleceğini konuştuk.

Mehmet Nuri Yardım, gazeteciliğe başladığı 1979 yılından beri üretmeye, üretmeye ve üretmeye devam ediyor. Gençler hedef kitlesi. Geleceğin inşasının, gençlerin inşasında gizli olduğuna inanan Mehmet Nuri yardım, birçok toplantılar, sempozyumlar ve seminerlerle gözbebeği gençlerin hem ellerinden hem yüreklerinden tutma gayret içinde, gerek çeşitli vakıf ve derneklerin çatısı altında gerek şahsi çabalarıyla çalışmalarına devam ediyor.

 

*Mehmet Bey 23 yıllık gazetecilik hayatından sonra zaten uzak olmadığınız edebiyat alanında birçok değerli eser verdiniz. Bu bağlamda Mehmet Nuri Yardım’ın edebiyat dünyasındaki misyonu nedir desek, bu misyonu nasıl tanımlarsınız?

-Doğrusu ben misyondan ziyade yaptıklarımı bir görev şuuru, bir vazife olarak telakki ediyorum. Yani edebiyatla insanlığa, kendi topraklarımıza, memleketimize hizmet edilebilir diye düşünüyorum. Bütün çalışmalarımı bu düşünceyle gerçekleştirmeye çalıştım. Tabii ki ilk olarak kitaplar var. Daha seksenli yıllarda yazmaya başlamıştım. Önce makaleler, denemeler, hikâyeler yazdım. Onlarla başladık, gazetelerde ilk önce onlar çıkmaya başladı. Sonra 1980 yılında Edebiyat Fakültesi’ni kazanıp da üniversiteye dahil olduğumuzda, çok kıymetli hocalarımız oldu. Bunlar dünya çapında değerli alimlerdi. Mesela Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin, Abdülkadir Karahan, Faruk Murtaç, Ali Alparslan, Mehmed Çavuşoğlu hocalarımızdan ders almak nasip oldu. Bu çapta 30 civarında kıymetli hocalarımız oldu. Onlardan feyz almaya çalıştık, çok istifade ettik, bize yol yordam gösterdiler. Benim ilk kitabım üniversite yıllarındayken son sınıfa geçtiğimde hazırdı. Adı da Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları. Genelde okullarda ve edebiyat çevrelerinde bilinen ve okunan bir kitap. Özellikle edebiyat öğretmenleri tavsiye ediyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı tavsiye etti. Bu kitapta yazarlarımızın çocukluk hatıralarını yazdım. Böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu gördüm. Reşat Nuri Güntekin gibi, Ziya Paşa gibi, Necip Fazıl gibi, Peyami Safa gibi birçok kıymetli şair ve edibin çocukluk anıları böylece bir araya gelmiş oldu. Tabii bunlar çocukların da büyüklerin de hoşuna gidecek metinlerdi. Bazılarını Osmanlı Türkçesi aslından sadeleştirerek günümüze kazandırdım. Daha sade olanları olduğu gibi yayınladım. Ve kitap çalışmalarımıza böylece başlamış olduk. Bununla beraber başka sahalara da girmeye çalıştık; araştırma-inceleme dalında bazı kitaplarımız oldu. Romanla alakalı, şiire dair çalışmalar yaptık. Kendim roman yazmadım ama roman üzerine düşündüm. Romancılarla şairlerle konuşmalar yaptım.

*Çalışmalarınız arasında mizaha da geniş yer verdiniz değil mi?

-Evet çalıştığım kitaplar arasında bilhassa benim önem verdiğim bir alan da mizahtı. Mizah konusunda bir ihtiyaç olduğunu hissettim. Aslında biz, millet olarak müspet düşünen, iyilik sever, sağduyulu ve ümitvar bir milletiz ama bu hakikat hayatımıza pek yansımıyordu. İnsanlar biraz asabileşmişti, 2000 li yıllardan bahsediyorum. Son dönemlerde daha da arttı tabii. Durumdan vazife çıkardım. Ve Edebiyatımızın Güleryüzü kitabını hazırlamaya başladım. Ahmet Yesevi Hazretleri’nden günümüze kadar yüzlerce şair ve yazarımızın nüktelerini bir araya getirdim. Bu kolay bir çalışma değildi gerçekten. Çünkü geniş bir araştırma ve kütüphane çalışması gerektiriyordu. Ortaya çıkan çalışma beğenildi hatta mizah alanında büyük bir boşluğu doldurduğu söylendi. O kadar ki, peşinden Tarihimizin Güleryüzü geldi. Ardından üçüncü kitap geldi: Mizahın İzahı. Bu kitaplar birbirini tamamlayan bir üçleme oldu. Buralarda devlet adamları var, hattatlar var, şairler var, komutanlar var kısacası toplumun her kesiminden meşhur diyebileceğimiz, tanınan bilinen bazı şahsiyetlerin seçme nükteleri var. Bilhassa Mehmed Âkif gibi, Necip Fazıl gibi, Süleyman Nazif gibi, Neyzen Tevfik gibi, Osman Yüksel Serdengeçti gibi nüktedanlıklarıyla ünlü şahsiyetlerin hikmet dolu nükteleri. Kitapta bunları alfabetik hâle getirdim. İstedim ki, insanlar kitapta aradığını kolaylıkla bulabilsin diye. Bu kitaplar, kanaatimce edebiyatımızdaki mizah alanındaki bir boşluğu doldurdu. Daha doğrusu ben böyle bir gayretin içinde oldum. Şunu da gördüm ki, bu kitaplar yayınlandıktan sonra başka benzer kitaplarda çıkmaya başladı. Demek ki eskilerin tabiriyle mübrem yani zaruri bir ihtiyaç varmış. Önemli olan faydalı kitapların gün ışığına çıkması, topluma kazandırılması, insanların daha fazla kitap okumasıdır. Birçok kişi bu konuda dönüşler yaptı bana. Bir edebiyat öğretmenimiz bana, “Ben edebiyat derslerine girerdim, vezinleri öğretirdim. Çocuklar sınıfta sıkılırdı. Ama şimdi Edebiyatımızın Güleryüzü ya da diğer kitaplarınızdaki nükteleri seçerek sınıfa giriyorum. Onları anlatıyorum. Çocukları hazırlıyorum âdeta, sonra büyük bir keyifle dersi işliyoruz.” dedi. Hatta 30-40 yaşlarında bir gazeteci arkadaşımız aynen şunu söyledi: “Hocam, ben bir itirafta bulunayım. Hayatım boyunca bir kitabı baştan sona okumamıştım. Ama Edebiyatımızın Güleryüzü ile şeytanın bacağını kırdım, kitabı sonuna kadar okudum.” dedi. Üstelik kitabın ilk baskısı 600 sayfa kadardı. Sonradan biraz daha inceltme ihtiyacı hissettik.

*Galiba basında en çok kültür sanat röportajı yapanlar arasındasınız?

-Doğrusu gazetecilik hayatımda kültür sanat alanını ve röportajları ben seçtim. Yaptığım işler içerisinde röportajlar önemli bir yer işgal etti. Şöyle ki: Gazetecilik yaptığınız dönem içerisinde pek çok kişiyle görüşüyorsunuz: hattatlar, ressamlar şairler, akademisyenler, tiyatro-sinema ustaları vs. Hepsiyle röportajlar yapıyorsunuz ve bunlar gazete sayfalarında kalıp unutuluyor. Ben bunların en azından bir kısmını kurtarayım dedim. İşte Romancılar Konuşuyor böylece ortaya çıktı. Şiirimizden Portreler yine röportajlardan oluşuyor. Şiirimizden Portreler’de sadece şairler, diğerinde sadece romancılar var. Dersimiz Edebiyat’ta daha çok akademisyenler var. Son olarak dördüncü röportaj kitabı da Bâbıâli’de Hayat adıyla yayınlandı. Orada da Bâbıâli’de hizmet etmiş, eser vermiş, gazetecilik yapmış olan büyüklerimizle yaptığım konuşmaları bir araya getirdim. Aralarında Vehip Sinan, Vecdi Bürün, Ahmet Kabaklı gibi pek çok değerli şahsiyet var.

*Vefa duygusunun kitaplarınızda öne çıktığını görüyoruz…

-Evet o konuya da girelim. Meselâ kitaplarımda biraz vefa duygusunu ön plana çıkarmaya çalıştım çünkü biz toplum olarak çabuk unutuyoruz, unutmayı seviyoruz, değerlerimizi nisyana terk ediyoruz. Hâlbuki bizi bugüne getiren, dünden bugüne taşıyan çok büyük sanatkarlarımız, âlimlerimiz, hattatlarımız, ediplerimiz, romancılarımız var. Bugün genç nesil onları tanımıyor. Şiir yazan bir genç Asaf Halet Çelebi’den habersiz olamaz, Ziya Osman Saba’dan uzak duramaz. Roman yazan bir genç Safiye Erol’un adını duymamışsa buna esef edilir. Bahattin Özkişi kimdir, bilmiyorsa üzülmek gerek. Bunlar doğru şeyler değil. Yani yeni nesiller eskileri daha doğrusu eskimezleri tanımalı, okumalı, onları sevmeli, onlardan istifade etmeli ve icabında onları aşmak için yeni eserler ortaya koyabilmeli. Onları aşabilmek için onları tanımaları gerekir. Hani bilirsiniz çıraklık, kalfalık ve ustalık vardır zenaatta da sanatta da. Önce onlar çırak olunmalı, sonra kalfalığa yükselmeli, ardından ustalığa erişilmeli.

*İlesam (İlim Edebiyat Eserleri Meslek Birliği), TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti), İSEDER (İstanbul Edebiyat Derneği), Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) gibi çeşitli vakıf ve derneklerin kuruculuklarını veya başkanlıklarını yaptığınızı biliyoruz. Edebiyat dünyası için dernek ve vakıfların yeri ve önemi hakkında neler söylersiniz?

-Biraz da hep bu mahallede olduğumuz için bir vakıf, bir dernek kurulunca davet ediyorlar. Katılıyorum. ESKADER’in kurucu başkanlığını yaptım ama bir süre sonra başkalarına devrettim. Onlar sürdürüyorlar. Toplumların kültür, ilim ve irfan hayatında vakıfların, derneklerin ve cemiyetlerin kanaatimce büyük bir rolü vardır. Bunlara biliyorsunuz genel anlamda sivil toplum kuruluşları (STK) denilir. Aslında hepsinin de amacı gençlere ilgi göstermek onları sahiplenmek ve topluma edebiyatı, sanatı, kültürü sevdirmek, medeniyetimizi esas almak. Geçmişte yaşadığımız o büyük medeniyetin bir bakıma gücünü bugüne taşımak… Kanaatimce tüm vakıfların ve derneklerin amacı bu olmalıdır. Dolayısıyla pek çok vakıf ve dernekte bulundum; çoğunda sadece üye olarak bulundum, bir kısmında yönetici oldum, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi gibi. Tabii önemli olan, Allah için vatan için millet için yapılan hizmetlerin ucundan tutabilmek. Hiç kimse sahip çıkmazsa bu hizmetler gerçekleşmez. O dernekler ayağa kalkamaz. Ve o cemiyetler hizmet edemez. Onun için bence herkesin yapabileceği kadar katkıda bulunması gerekiyor. Sonuç itibariyle onlar ticari kaygılardan uzak, tamamen bu milletin kıymetlerine değerlerine hizmet etmek amacıyla kuruluyor. Öyleyse kimin elinden ne geliyorsa bence yapmalı, onlara yardımcı olmalı. Şu anda bizzat fiili olarak ESKADER’deki bazı çalışmalara fikren katkıda bulunuyorum, danışıldığında yardımcı oluyorum.

*Yeni Dünya Vakfı’nda da bazı çalışmalarınızı görüyoruz: Toplantı ve kurs gibi…Biraz da bunlardan bahseder misiniz?

-Evet Yeni Dünya Vakfı’nda toplantılar düzenliyorum. Bâbıâli Enderun Sohbetleri, bu sene on birinci senesine giriyor. Ve yine Yeni Dünya Vakfı ile Birlik Vakfı’nda “Yazı Editörlük ve Medya” kursları veriyorum. Bu kurslarda yaklaşık 40 ayrı türde dersler işliyoruz. Bu dersler; makale yazmak, röportaj yapmak, çocuk edebiyatı, hikâye, hatıra, mektup, gezi, şiir gibi kısacası bütün edebiyat ve gazeteciliğin muhtelif türleri… Köşe yazarlığı nasıl olunur, köşe yazısı nasıl yazılır? Haber nasıl yazılır? Ayrıca araştırma, inceleme gibi gazeteciliğin ve edebiyatın belli başlı türlerini de işliyoruz, kurslarımız üç ay sürüyor. Bu üç ay sonunda da belge veriyoruz. Ama ben bunlara başından beri “Yazar Okulu” ismini vermek istemedim. Çünkü “Yazar Okulu” bence çok iddialı, haksız ve yanlış bir isimlendirmedir. Yazar Okulu dediğinizde, sanki insanlara “Gelin buraya, üç ay (on iki hafta) devam edin, yazar olup çıkacaksınız.” gibi yanlış bir algı oluşturuluyor. Böyle bir şey yok. Öğrencilerimize kursa başlarken hep şunu söylüyorum: “Yazar olmak bir kısmet işidir, bir nasip işidir. Varsa kaderinizde, olursunuz ama bu kursu bitirir bitirmez hemen yazar olacaksınız diye bir taahhütte hiç bulunmuyoruz ve hiç kimseye bu anlamda bir vaadde bulunmuyoruz. Ama doğru yazı nasıl yazılır, dergilerde, gazetelerde yazılar nasıl neşredilir, bu konuda size yardımcı olmaya çalışacağız.” Allah’a şükür biz o iddiayı taşımadık ama kursumuza devam eden 60’ın üzerinde öğrencimiz kitap sahibi oldu. Gençlerimizin bir kısmı dergi çıkardı. Bir kısmı site kurdu. Bir bölümü radyolarda çalışmaya başladı, program yapıyor. Bir kısmı gazetelerde çalışmaya başladı. Bir kısmı edebiyat dergilerinde ürünlerini yayınlatıyor. Bir kısmı da bu kursu ders olarak, hocalık yaparak vermeye başladı. Yani öğrencilikten hocalığa geçtiler. Tabi bu gelişme, beni çok mutlu etti. Demek ki o emekler boşa gitmiyor. Edirne’de de bu kursu düzenledik. Pendik’te edebiyat öğretmenlerine bu kursu verdik. Fatih’te, Çemberlitaş’ta, Sultanahmet’te, Üsküdar’da, Edirnekapı’da, çok yerde bu kursumuz verildi Allah’a şükür. Bu da Cenab-ı Allah’ın bir lütfu. İnşallah bu gençler bu öğrenciler ileride bizi geçecekler, daha güzel eserler ortaya koyacaklar.

*Eserlerinize baktığımızda Aşina Çehreler (2007), Unutulmayan Edebiyatçılar (2004), Edebiyatımızda Hüzün (2009), Şiirimizden Portreler (2001), Refik Halit Karay (2002), Sait Faik Abasıyanık (2002), Safiye Erol (2003), Kalem Efendileri (2015) gibi edebiyat tarihimizin birçok isminin hatırlanması ve tanınması için yazılmış eserler görüyoruz. Bu çalışmalarınızın gayesi nedir? Bu husus, neden bu kadar önemli?

Bizim çok zengin bir kültürümüz, çok bereketli bir edebiyatımız ve hakikaten muhteşem bir medeniyetimiz var. Ama biz toplum alarak zannediyorum henüz bunun tam farkında değiliz. Bu yüzden insanlar karamsar, bu yüzden gençler ümitsiz; “Yapamam, edemem” diyorlar. Şayet o gencimiz de 21 yaşında İstanbul’u fethedip bir çağ açıp, bir çağ kapatan Fatih Sultan Mehmed Han’ı tanısa, onu örnek alsa 21 yaşında Nobel ödülü bile alabilir, büyük bir keşfe imza atabilir. Adını her yerde duyurabilir. Yeter ki azimle, inançla, gayretle çalışsın çabalasın ve “Ben de yapabilirim.” desin. Bu bence çok önemli. Kendine güvenemeyen bazı gençlerimizin kendilerine güven duymalarını sağlamalıyız. Ayakları sağlam yere basmalı; bunu sağlamak biz büyüklere düşüyor. Biz büyükler yani anneler, babalar, öğretmenler, hocalar, amcalar kısacası yetişkinler olarak onlara o güveni vermezsek, zaten toplumda gördükleri gibi bir hayal kırıklığı içinde yaşayıp gidecekler ve kendilerini ifade edemeyeceklerdir. Daha da ötesi artık “Türkiye’de bir şey olmaz ben Avrupa’ya, Batı’ya gideyim.” demeye başlayacaklar. Burada bir şey olamayan, orada da hiçbir şey olamaz. Sonuç itibarıyla zaten 3. Dünya ülkeleri oraya gidiyor. Biz bir üçüncü dünya ülkesi değiliz Allah’a şükür.

*Bu kendine güven nasıl sağlanacaktır?

-Çalışma nedir? Önce kendimizi yetiştirmek, geliştirmek, okumak. Bence işin temeli budur. Yani bir insanın mesleği ne olursa olsun mühendis olabilir, doktor olabilir, öğretmen olabilir, gazeteci olabilir farklı bir mesleği seçebilir ama mutlaka okumak mecburiyetindedir. Okumak bize çok şey katacaktır. Öncelikle kendimize güvenimiz artacak. Sonra çalışma azmimiz ziyadeleşecek. Boş oturmayacağız “Ben de bir şeyler üreteyim.” diyeceğiz. Edebiyatımızda bir Ahmet Mithat Efendi var; ‘Hace-i Evvel’ deriz ona, yani ‘ilk hoca’. Çok büyük, çok kıymetli bir yazarımız. Bir saniyesini bile boşa geçirmiyor. Kitap yazıyor, gazete çıkarıyor, dergi neşrediyor. Diyelim ki Batılılardan bazı filozoflar İslam’a çatıyor, onlara hemen cevap veriyor. Durumdan vazife çıkarıyor yani. Ticaret yapıyor, üretimde bulunuyor. Kısacası bütün ömrü hizmetle, çalışmakla, gayretle geçiyor. İşte o şuuru şimdiki nesillere, bilhassa gençlerimize aşılamamız gerekiyor. Yani yan gelip yatmak yok! Yan gelip yatanlar başaramaz, tarihte iz bırakamaz, kök salamaz. İşte doğrusu ben de bu düşüncelerle bu değerlerimizi bugünkü nesillere nasıl aktarabiliriz diye düşündüm, durumdan vazife çıkardım. Düşündüm ki, Osman Cemal Kaygılı diye bir İstanbul yazarımız var, kimse onu tanımıyor. Ama tanınması, okunması lazım, güzel bir üslubu var. Oturdum onun için toplantı yaptım, hakkında yazı yazdım. Abdülhak Şinasi Hisar; Boğaziçi’ni, İstanbul’u en iyi anlatan yazarlarımızdandır. Bana göre birincisi sınıf bir İstanbul edibidir. Onunla ilgili toplantılar yaptım, yazılar yazdım. Ziya Osman Saba çok iyi bir şair. Ama pek fazla tanınmıyor, üşenmedim, oturup onun için iki kitap yazdım. Üçüncüsünü hazırlıyorum. Safiye Erol, yine kıymetli bir romancı, Sâmiha Ayverdi’nin arkadaşı. Baktım ki esamesi okunmuyor ne üniversitelerde ne orda ne burada. Hakkında 15 civarında toplantı düzenledim, onlarca yazı kaleme aldım, bir biyografi kitabı yazdım. Radyolarda Ciğerdelen yazarı için programlar yaptım. Safiye Erol’un gün ışığına çıkmasını sağlamaya çalıştım naçizane olarak. Eserleri Kubbealtı Neşriyatı’ndan çıktı. Asıl hizmet odur elbette. Ama ben de onun tanınması için elimden geleni yapmaya çalıştım. Biraz da basında çevremiz olduğu için, dostlarımız bulunduğu için sağ olsunlar konuyla ilgili haberleri yayınladılar, röportajlar yaptırdılar. Ve Bâbıâli Sohbetleri’nde böyle unutulmuş, kenarda kalmış, bugün tanınmayan, bilinmeyen, okunmayan yazarlarımızı keşfetmeye çalıştım. Bunlar arasında gerçekten çok önemli isimler vardı. Bahaeddin Özkişi, Özkan Yalçın gibi, musikide Kemal Batanay gibi, hüsn-ü hatta Hattat Hamit Aytaç gibi. Kısacası kültürün ve sanatın herhangi bir dalında eser vermiş, iz bırakmış, hizmet etmiş insanları bizim tanımaya ihtiyacımız var diye düşündüm. Mesela İhtifalci Ziya. Neredeyse çok az kişinin dışında hiç kimse onu tanımıyordu, hatta mezar yeri bile bilinmiyordu. Rahmetli Semavi Eyice’yle görüştüm. Bana telefonla mezar yerini tarif etti, gittik. Eyüpsultan’da bulduk, fotoğrafını çektik, toplantımızı yaptık. İhtifalci Ziya adında bir değerimiz olduğunu keşfettik. Tabii ben bunları söylerken haşa bütün bunları ben tek başıma keşfettim anlamında demiyorum, asla. Ama en azından ucundan tuttum. Değerli arkadaşlarım katkıda bulundular. Toplantıları onlarla birlikte yaptık. Böylelikle hatırlanan bu yazarların kitapları yayınlanmaya başladı. Bu da beni çok sevindirdi. Yayıncılar da keşfettiler ediblerimizi, sanatkârlarımızı. Unutulmuş değerlerimiz, o yitik kıymetler bir anda toplumun gündemine gelmeye başladı. Hatırlandılar ve yeni nesillerle buluşturulmaya başladılar. Bu bana göre muazzam bir kazançtı. Yani kendi değerlerimizi âdeta yeniden keşfetmeye, yeniden onları kazanmaya başladık. Bugüne kadar Allah’a şükür Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde gerek ESKADER olarak gerek benim kendi şahsi toplantılarımla Bâbıâli Sohbetleri’nde gerek diğer vakıflarda, derneklerde yüzlerce toplantı yaptık. Dediğim gibi ağırlıklı olarak böyle medyatik, popüler, gündemde olan, zaten herkesin tanıdığı, bildiği isimleri konuşmadık, onları ele almadık. Tam aksine nisyana terkedilmiş isimleri unutulmuş şahsiyetleri konuştuk. İlgi ve katılım çok iyi oldu, hâlâ da öyle. Meselâ Ali Fuad Başgil, Nurettin Topçu, Nihad Sâmi Banarlı. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi isimler zaten gündemde. Ama Erdem Beyazıt o kadar gündeme gelemiyor. Nuri Pakdil uzun bir aradan sonra yeniden edebiyat gündemine girdi. Kısacası bizim harcayacak tek bir değerimiz yok. Bence bu hizmetler devam ettirilmeli. Bizden sonraki nesiller, bu çalışmaları sürdürmeli. Ve hatta daha iyisini yapmalı. Biz amatörce elimizden geldiği kadar çabaladık, çabalıyoruz ama gençler çok daha güzel çalışmalara imza atabilir. O yüzden Yeni Dünya Vakfı gibi gençlerin ağırlıkta olduğu vakıflardan ben çok ümitvarım. İnşallah bizim eksiğimizi onlar kapatacaklar, kusurlarımızı örtecekler ve değerlerimizi ortaya çıkaracaklar.

 *Kitapların yanı sıra yaşayan veya vefat eden değerli şair, yazar ve sanatkarlarımızla ilgili programlar, paneller yaptınız. Hâlihazırda yeni projeleriniz var mı?

-Evet aslında iyi ki bunu sordunuz. Bu kadar isimden söz ettim. Bu kadar şairden, yazardan, sanatkardan ebru sanatkarından bahsettim. Mesela bir Süheyl Ünver, bir Ekrem Hakkı Ayverdi, bir Ali Emiri Efendi, bir İsmail Saib Sencer… Bunların hepsi dev isimler. İbnülemin Mahmut Kemal, Ahmet Kabaklı, Erol Güngör, Necmettin Halil Onan gibi birçok şahsiyet var, hepsi de bizim asıl değerlerimiz. Peki sadece bunlar mı hayır, bunların dışında daha keşfedilmeyi bekleyen birçok isim var. Kitapları basılmalı, haklarında toplantılar yapılmalı hatta adlarına yarışmalar düzenlenmelidir. Çünkü bu şekilde onları unutulmaktan kurtarabiliriz, üstlerine örtülen kalın örtüyü kaldırabiliriz. Çünkü bizim böyle değerleri tanıdığımızda, onların yolunu gördüğümüzde kendimize olan güvenimiz daha çok artıyor. Mesela bir Mahir İz. Sadece Mahir İz’in hayatı bile bana göre muazam bir efsanedir. Mahir İz’in hayatından filmler yapılabilir. Adına yarışmalar düzenlenebilir. Hakkında sempozyumlar tertip edilebilir. Düşününüz o kadar diğergam bir insan ki, milletini çok seven kutlu bir şahsiyet ki, her ay aldığı maaşın zekâtını çıkarıyor. Normal zekâtın dışında bir de maaşının kırkta birini zekât olarak çıkarıp talebelere ve ihtiyacı olanlara veriyor. Nurettin Topçu hocamız, Fatih İmam Hatip Okulu’nda hocalık yapmış ama maaş almamış. Sorduklarında da “Zaten bu hoca olarak benim görevimdir, bu bilgileri ben memleket evladına vermem lazım, bunları yetiştirmem gerek, bunun için para mı alacağım?” diyerek maaş almayı reddetmiş. Nurettin Topçu, Mahiz İz, Ali Fuad Başgil, Osman Yüksel Serdengeçti. İnanın sayıları o kadar fazla ki bunların, ömür boyu bu ahlak ve fazilet âbideleri hakkında çalışma yapsak bitiremeyiz. Onun için ne olur gençlerimize bunları duyuralım. Geçenlerde bir üniversiteye davet edildim, bu arada yüze yakın büyüğümüzün fotoğraflarını seçtim, konuşmamda göstereyim, gençler tanısınlar diye… İnanın gençlerimiz hem de şuurlu zannettiğimiz o gençlerimiz, gösterdiğim 100 fotoğraftan 99’unu tanımadılar. Sadece bir Cahit Zarifoğlu’nu tanıyabildiler. O da TRT’de “Yedi Güzel Adam” dizisi yapıldığı için. Maalesef tamamen medyatik, ekranda gördüğünü tanıyan bir genç nesil var artık karşımızda. Bu hâl, bize yakışmıyor, bu cehalet duvarını derhâl aşmamız lazım. Gençlerimiz sadece televizyonda gösterilen kahramanlarımızı değil, tanınmayan bilinmeyen değerlerimizi de keşfetmeli, onlar gibi şiirler yazmalı, onlar gibi romanlar kaleme almalı, onlar gibi tefekküre dalmalı. Bununla ilgili olarak medyaya çok görev düşüyor. Hem yazılı basına hem görüntülü medyaya hem de internet medyasına çok büyük vazifeler düşüyor. İnterneti de bu alanda kullanmak lazım. Ben mesela sosyal medyayı kullanıyorum ama daha çok, kitap tanıtıyorum, büyüklerimizden söz ediyorum. Yapılan toplantıları hatırlatıyorum ki gençler gelip katılsınlar, sohbetlerden istifade etsinler. Mesela Ekrem Hakkı Ayverdi hakkında yapılan bir toplantıyı dinlesinler, Mimar Sinan hakkında düzenlenen programa iştirak etsinler, Çanakkale Şehitleri’ne dair tertip edilen toplantıda bulunsunlar. Ve tarihimizi sevsinler, tanısınlar, bilsinler istiyorum. Sosyal medya bu amaca hizmet edebilir. Ama tabii sosyal medyayı kullananlar da şuurlu olmalıdır. Yani kalkıp da ben kahvaltıyı şurada yaptım, efendim buraya gittim, Boğaz’da geziyorum, filan yerde tozuyorum, diye şahsi hayatını anlatırsa bunun hiç kimseye bir faydası olmaz. Ama diyelim ki, Mustafa Kutlu’nun güzel bir hikaye kitabı çıkmıştır, bunu paylaşırsa, onun sayesinde birçok kişi o kitaptan ve yazarından haberdar olur. Veyahut da bir vakıfta bir güzel toplantı yapılacaktır; Türkçeye dair, tarihimize dair… Bu şekilde internet âleminde değerlerimizi gündeme taşıyabiliriz. İnanın o zaman göreceksiniz ki bu kültürel şahlanış, bu kültürel diriliş bizi her manada yükseltecektir. Yani ekonomiye de olumlu tesiri olacaktır. Çünkü kendisine güvenen, azimli, inançlı, gayretli, çalışkan genç daha üretken olur. İş yerinde, fabrikasında daha iyi çalışır. Vatan sevgisi olur, gamsız olmaz, tembellik yapmaz. Dolayısıyla bizim sosyal medyayı, görüntülü ve yazılı medyayı da bu şekilde kullanmamız lazım. Varsa dostlarımız onları ikaz etmemiz lazım. Kardeşim tamam siyaset yapıyorsun ama televizyonda yedi gün yirmi dört saatin var. Haftada bir gün bir saatini kitap saati yap ya, yeni çıkan kitapları tanıt. Medya, edebiyatımızı daha sevilebilir bir hâle getirebilir. Naçizane benim hazırladığım üç mizah kitabı bile edebiyatımızı sevdirme adına hizmet etti diye düşünüyorum. Bir yönetmen alıp bunları ekrana taşıyabilir. Yani en nüktedan olanları seçerek, kısa skeçler hâlinde seyiriye sunabilir. Belki de ne çok izlenen programlardan biri olur. Mesela bazı mizah programları var. İyi güzel de ama hep onlar mı seyredilecek, biraz da kendi kültürümüzden bahseden, inancımızı seslendiren mizah programları yapılamaz mı? Bence yapılabilir.

*Mizah, dünya görüşünün ortaya konulmasını sağlayabilir mi?

-Elbette. Mizahla ideolojinizi, inançlarınızı, duygu ve düşüncelerinizi ifade edebilirsiniz. Yeter ki onu usturuplu bir şekilde, belden aşağı vurmadan, seviyeyi koruyarak anlatabilesiniz. Bizim edebiyatçılar nüktedan insanlardır ve hiçbir zaman da seviyeyi kaybetmemişlerdir. Üstad Necip Fazıl başta olmak üzere çoğunda var bu özellik. Yeter ki biz onların o yönünü de bilelim. Şiirlerini, romanlarını, hikâyelerini bildiğimiz gibi mizah vadisindeki ürünlerini de görebilirsek hakikaten çok güzel şeyler yapılabilir. Zekâ ürünü eserler ortaya konabilir. Filmler, belgeseller, skeçler yapılabilir. Tiyatroya da taşınabilir bu, sinemaya da televizyon ekranına da. Hatta oyunlar yapılabilir, internet oyunları. Mesela diyelim ki Neyzen Tevfik’e birisi şunu sormuş, o bir cevap vermiş hangisi olabilir; a şıkkı, b şıkkı, c şıkkı dersiniz onu bulup işaretlesin çocuk. Bazen mizah dergisi çıkaran gençlerimize bakıyorum, adı mizah dergisi ama mizah yok. Demek ki gençlerimiz mizahtan yoksun. O zaman kaynaklarımıza eğilecekler. Köklerimize bakacaklar, Eşrefi de Neyzen’i de Nef’i’yi de Osman Yüksel Serdengeçti’yi tanıyacaklar.

*Sizi gençlik için hep bir gayret içinde görmekteyiz. Genel olarak gençlerimizi hedefleyen yazı ve editörlük kursları, kültür sanat programları, atölyeler düzenliyorsunuz. Gençlerin edebiyatla hemhâl edilebilmelerinin yöntem ve gerekliliği hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

-Yazı Editörlüğü ve Medya kursumuz var şükürler olsun on yıldan beri devam ediyor. Gençlerimizle ilgili genel bir kanaatimi söyleyeyim. Geçenlerde bir sempozyumda da bunu ifade ettim. Aynı şekilde duygularımı burada da dile getirmek isterim. Bazıları, gençlikten umudunu kesiyor. Ben de arada bir eleştiriyorum ama gençlikten umudumu hiç kesmiyorum. Tam aksine şu anda iyiler, daha da iyi olabilirler diye bir gayretin içindeyim. Şimdi 15 Temmuz’u yaşadık, büyük bir felaket, bir ihanet örgütü çıktı ve bizi vurdu. İnsanlarımızı vurdu, kadınımızı, kızımızı, çoluğumuzu çocuğumuzu vurdu. 15 Temmuz’dan önce de gençlerimiz vardı. Birçok insan “Bu gençler tamamen bilgisayara odaklandı, okumuyorlar, düşünmüyorlar, tembellik ediyorlar.” diyerek onları karalıyordu, eleştiriyorlardı. Ben onlara “Durum bundan ibaret değil, okuyan, düşünen, sorgulayan gençlerimiz de var.” demiştim. 15 Temmuz aslında beni de haklı çıkardı bu konuda. Şöyle ki; bir baktık ki meydanlara gençlerimiz indi. O umut kestiğimiz, beğenmediğimiz, burun kıvırdığımız gençlerimiz köprüye çıktılar, meydanlara indiler, hayatları pahasına o ihanet örgütüne karşı canlarını siper ettiler. Ve vatanı kurtardılar. Vatan kurtulduysa elbette kıymetli Cumhurbaşkanımız sayesinde olmuştur, ordumuz, askerimiz ve polisimiz el birliğiyle hareket etmiştir. Vatandaşlarımız da öyle. Ama bence en büyük pay gençlerindir. Gençler bu vatana sahip çıktı. Dolayısıyla madem ki bunu gördük, öyleyse bu gençlere daha çok hizmet etmeliyiz. Benim gözümde gençler mübarektir. Bizim çocuklarımızdır. Eksikleri olabilir, kusurları bulunabilir, hepimizin var. Zaten insanoğlu böyle biraz yaşlanmaya başlayınca hemen gençleri eleştirmeye başlıyor. Ben de yaşlanıyorum, ara sırada belki ufak tefek çapta, daha iyi olsunlar diye eleştiriler de getiriyorum ama… Meselâ çok kitap okusunlar, çok çalışsınlar diyorum. Ama bunu yaparken de gençlerle sıcak bir bağ kurmamız da gerekiyor. Sadece eleştirmek doğru değil. Sürekli eleştirirseniz agresif olursunuz ve onlar sizden kaçar, uzaklaşır. “Aman yine bize nasihat edecek, nutuk çekecek.” diyecekler. İcabında onlarla oturup satranç da oynayalım. Dizi seyredelim. Ben şimdi oturup küçük oğlumla bir diziyi seyrediyorum. Eski kaliteli bir dizi, aramızda konuşuyoruz, tartışıyoruz, yorum yapıyoruz film hakkında. Ve çocuk da ister istemez, “Babam da büsbütün ihtiyarlamış değil, benim gibi düşünceleri var.” diyerek bir dünya kuruyor, geliştiriyor. Bu, onlarda bir sevgi doğuruyor ve sizden kopmuyorlar. Sürekli eleştiren tipler de var maalesef. Gençleri eleştiriler, toplumu eleştirirler, siyasetçileri eleştirirler ama sadece tenkit ederler. Faydalı hiçbir şey söylemezler. Vicdansız, insafsız olmamak lazım. Elbette gençlerin de hataları olabilir, ben gençliği çok seviyorum, daha iyi olacağına da inanıyorum. Türkiye’nin geleceğinde onların imzası olacak. Her anlamda ve her alanda. Bilimde, sanatta, edebiyatta, eğitimde onların imzası parlayacak. O kadar vakıf kuruluyor. Bu vakıfların hepsinin gençlik grupları var. Gençler okumalar yapıyorlar. Duyuyorum Safahat okumaları yapıyorlar, Mehmed Âkif okumaları yapıyorlar, Necip Fazıl kitapları, Sezai Karakoç kitapları… Ayrıca sinema okumaları… Bunları görüyorum ve bizim de düzenlediğimiz toplantılara da geliyorlar, hoşlarına gidiyor. Konuşmacılara soru soruyorlar, aktif olarak bu kültürel faaliyetlerin içinde yer alıyorlar. Ama daha çok genci kazanalım. Gençliğin yüzde otuzu böyleyse, o yüzde otuzu ilk etapta yüzde elliye çıkaralım, daha sonra yüzde yetmişe ulaştıralım. Hatta yüzde yüz olsun. Biz bunları böyle yetiştirmezsek Allah korusun bu gençlik gezi gençliği olur. Anarşist olur, teröre bulaşır. Dağa çıkanları da gördük geçmişte. Şimdi azaldı Allah’a şükür. Bu gençliğin ıslah olabilmesi, tam manasıyla istediğimiz gibi yaşayabilmesi için onlara sevgi göstermeliyiz. Onları kazanabilmek için ilgimizi eksik etmememiz lâzım. Bu anlamda güzel çalışmalar yapılıyor. Vakıflar, dernekler, STK’lar… Hatta bence sizin siteniz gibi faydalı siteler de bu alanda öncü rol oynuyorlar. İnşallah daha iyi olacak.

 *Mihrabad Yayınları’nın yayın yönetmenisiniz. Yayıncı ve yazar olmanın zorlukları ya da kolaylıkları nelerdir? Yazar olmanın yayıncılığa etkileri nelerdir?

-Ben, eskiden beri sadece kitap yazan, yazmaya çalışan birisiydim. Daha önce Kubbealtı Vakfı’nda kitaplar neşrettik, yayıncılık da yaptık. Ama asıl Mihrabad Yayınları kurulduktan sonra bu işin tam içine girdik. Bir taraftan kendi kitaplarımız farklı yayınevlerinde ya da burada yayınlanıyor. İstiklalden İstikbale çıktı meselâ Mihrabad Yayınları’ndan. Öte yandan farklı yazarların, Gürbüz Azak, Üstün İnanç, Durali Yılmaz, Ebubekir Eroğlu, Nurettin Taşkesen, Burhan Başaran ve Ahmet Maraşlı gibi yazarlarımızın kitaplarını da yayına hazırlıyoruz. Yayıncılık bana göre son zamanlarda çok büyük bir gelişme gösteriyor. Böyle konuşunca birçok kişi şöyle diyor: “Sen de hep iyimsersin be kardeşim, sürekli olumlu düşünüyorsun, hiç böyle menfi şeyleri görmüyorsun ki…”. Ama görmek istesem bile göremem ki! 1980’li yılları biliyorum, Ankara’da ve İstanbul’da sadece iki kitap fuarı düzenleniyordu, şu anda Türkiye’nin hemen her şehrinde kitap fuarları düzenleniyor. Neredeyse ilçelerde yahut kasabalarda bile kitap fuarları kuruluyor. Dünyada en çok kitap okunan 11. ülke olmuşuz istatistiklere göre. Bunlar elbette sevindiricidir. Dolayısıyla hiç umutsuz olmaya gerek yok. Yayın dünyasında da çok güzel gelişmeler var. Mihrabad gibi yeni kurulan yayınevleri var ve bunların pek çok eseri gün ışığına çıkıyor. Ben bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

*Yani fuarlar, yayınevlerinin çoğalması size göre gelişmişliğin göstergesi midir? Biraz da Yayın Yönetmeni olduğunuz Mihrabad Yayınları’ndan bahseder misiniz?

-Elbette, niçin olmasın. Türkiye’de aslında müspet manada bir aydınlanma var, çok güzel kitaplar yayınlanıyor. Çok değerli yazarlarımız ortaya çıktı. Gençler çok iyi yetişiyorlar. İşte bunu görüyoruz fuarlarda, o bereketi bizzat görüp hamdediyoruz. Bakıyorsunuz pek çok yazar katılıyor fuarlara, imza günleri düzenleniyor, sohbetler yapılıyor. Mihrabad Yayınları da 29 Mayıs 2016 tarihinde kuruldu. O günden bu yana pek çok kitap neşredildi. Yayınlamaya da devam ediyor. Ben yazarlarla yayıncılar arasında sağlıklı diyaloglar kurulabileceğine inanıyorum. Sonuçta ikisi de birbirine muhtaç; yazar kitabını kendisi yayınlayamaz, bir yayınevinden çıkartmak mecburiyetinde, yayınevi de elbette yazar olmadan yayıncılığı sürdüremez. Sonuçta güzel bir iş birliğiyle çok güzel işler yapılabilir. Nitekim yapılıyor da. İlimde, sanatta, kültürde, felsefede, tasavvufta ve birçok alanda hakikaten seçkin eserler ortaya çıkıyor. Ben bu bereketi rahatlıkla görüyorum. Ve Cağaloğlu’nda olmamız hasebiyle, buradan Türkiye’ye baktığımızda Bâbıâli, yayıncılıkla, kültürle, kitaplarla âdeta bütün Türkiye’yi besliyor. Dolayısıyla çalışmaya devam ediyoruz. Cenabı Allah aşkımızı şevkimizi azaltmasın, daima arttırsın. Ve hayırlı hizmetler yapmaya devam edelim. Mihrabad Yayınları’nın gelecekte, kültür yayıncılığı alanında iyi bir yere geleceğine inanıyorum. Çok yönlü eserlerle hizmet ediyoruz. Ama bir çalışmayı özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü o bana göre kültür tarihimiz açısından da son derece değerli bir kazanım oldu. Oku mecmuasının seçme yazılarını bir ciltte topladık. Oku mecmuası 1961’le 1980 yılları arasında yayınlanmış bir dergi. Ancak unutulmuş bir dergiydi. Kimsenin bilmediği bir mecmua. Hâlbuki bugün meşhur olan birçok isim, orada yazmışlar. Hayrettin Karaman’dan Vehbi Vakkasoğlu’na kadar pek çok yazar, şair Ali Ulvi Kurucu ve başkaları orada yazmışlar. Mecmuanın seçme yazılarından oluşan cildi gün ışığına çıkarıp yayınladıktan sonra, Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) bir toplantı düzenledik. O da çok güzel oldu. Kısacası Mihrabad, değerlerimizi ortaya çıkarma adına yapılan bu güzel yayın faaliyetlerinin içinde olmaya devam edecektir inşallah.

*Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

-Estağfirullah, sayenizde oldu. Ben de size teşekkür ederim.

Ahmet Sarı İle “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır” Üzerine…

Yayınladığı öykü, şiir ve diğer türlerden eserleri ile oldukça velud ve dili güçlü bir yazardır Ahmet Sarı.

Edebiyat dünyamıza farklı bir bakış ve soluk getirerek yeni bir zihinsel yol açma çabasını da büyük çoğunlukla başarmış, tabiri caizse “işinin ehli” bir isim. Ahmet Sarı ile son öykü kitabı “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır”ı konuştuk.

 

Abdullah Kasay: “Kendi İmdadına da Koşup Gelen Hızır” ismi ile başlamak istiyorum. Böylesi bir kitap ismi bile daha en başta çok sarsıcı. Ahmet Sarı böylesi kitap isimleri ile bize ne anlatmak istiyor?

Ahmet Sarı: Abdullah hocam, ilkin bana kitap hakkında konuşma imkânı sunduğun için sana bir teşekkürle sözüme başlamak istiyorum. Kitaplarımda senin de tespitin doğrultusunda, başlığında daha, okurları sarsacak, onları şoke edecek isimler bulmaya çalışıyorum. Felsefi bir dilemma, bir çıkmaz, insanı düşünmeye iten garip söyleyiş şekilleri buluyorum, serde biraz şairlik de olunca, böylesi başlıklar ortaya çıkıveriyor. Bu başlıkta da olduğu gibi çıkış noktam aslında herkesin imdadına koşup gelen Hızır’ın kendi imdadına koşup koşamayacağı durumudur. Aslında Hızır’ın imdadı olmaz. Hızır’ın kültürümüzde bir peygamber ya da melek olduğu söylenir. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”nde hatta ölümsüz ve zamandan müberra olduğu için canı sıkılan, can sıkıntısını gidermek için kendine oyun icat eden, dağlardan taş yuvarlayan bir Hızır izleği görülür. Hızır’ın geçmişin derinliklerine sarkabilmesi, hal’de nefeslenebilmesi, ölümsüzlüğü ve zamansızlığı düşünüldüğünde onun melek olduğu düşüncesi bizde güçlenir. Meleğin imdadı olur mu peki. Olmaz. Melek topyekûn bir bağımlılıkla Allah’a bağlıdır. Günah işleme derekesine sahip değildir. Bunun için ya ateşle (şeytanda olduğu gibi) ya da balçıkla (insanda olduğu gibi) ovulmalıdır. Bu bağlamda meleklerin günahı olmaz. İradesi olmayan neden düşsün ki. Düşen melek, iradesi olan melektir. Aynen diğer kitabımda “Sağ Omuz Meleğinin Omzundaki Sağ Omuz Meleği”nin isminde olduğu gibi. Bizlerde, insanlarda olur sağ ve sol omuz meleği. Bir meleğin omzunda sevap ya da günah meleği, kirâmen kâtibîn aramak, onun sevabını ve günahını kaydedecek hurufat melekleri aramak demektir ve beyhudedir. Melekler omuzları düşünüldüğünde çıkmaz sokaktır. “Hızır’ın İmdadı”ndan kastım daha çok yeri geldiğinde insanın kendi içine sarkıtacağı iplerle bağlantılı bir başlık tahayyülü. Dışarıdan gelecek yardımların nihayete erdiği, çözüm bulmadığı bir dönemde Zümrüdüanka’nın kendi küllerinden yeniden doğması gibi bir şey diledim başlıkta. Öyle zamanlar olur ki insanın hiçbir dış yardıma artık ihtiyacı olmaz. Kendine, içine, derinliklerine dönüp, kendi içsel ormanlarında gezinip, kendi ruhunun yaralarına eğilip yine yaralarını kendi sarması gerekir. Bu bağlamda işin felsefi ve dini anlamlarından çok da herkese yetişen Hızır’ın kendi imdadına koşma durumuna dikkat çektim. Kendi imdadına koşup gelebilme durumu bir dilemma oluşturmanın yanında elbette lirik bir söyleyiş de içinde barındırmaktadır.

Abdullah Kasay: Sayabildiğim kadarı ile 67 öyküden, aslında küçürek öyküden oluşan bir kitap “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”. Küçürek öykü yazma fikrini doğuran ne Ahmet Sarı’ya. Ya da küçürek öykülerin bizlere sunduğu teklif ne?

Ahmet Sarı: Ben her ne kadar üç şiir kitabından sonra “Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak” adlı öykü kitabımı basmış olsam da Yedi İklim dergisinde Ali Haydar Haksal’ın rahle-i tedrisinden geçerek öyküye başladığımı söylemek isterim. 1993 tarihinden beri öykü yazıyorum ve Yedi İklim’de yayımlanan “Dolunay, Kurtlar ve Akbaba” adlı ilk öykümden günümüze zihnimde hep öykü gezdirdim durdum. Akademisyenlik devreye girince, zihin dağılınca, söyleyiş sekteye uğrayınca elbette roman yazmanın o engin zamanlarını kendimde bulamadım. Bunun için akademisyenlik zorlu bir görev olarak durmakta. Roman için geniş zaman olmayınca, uzun öyküleri de akademik işler sıkıştırınca bizlere soluğu az öykü yazmak kalıyor. Şimdilik bendeki ruh durumu ve yazı dermanı ancak öykü ve küçürek öykü için uygun. İleride geniş zaman bulunursa başka türler de deneyebilirim. Bu bağlamda çağımızın sorunlarını, içinde bulunduğumuz zamanın dertlerini, Müslümanların hallerini küçürek öykünün sonunda o şok edici vuruşla da örerek vermeye çalışıyorum. İyi kotarılırsa, hele de bu twitter toplumunda artık jenerasyonun az okuduğu, görsel destekler istediği, dikkatinin çok erken dağıldığı ve dikkatini toparlamakta zorlandığı yerlerde damıtılmış sözlerle ve şok edici küçürek öykülerle okurun kalbine inmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski kalın klasik metinlere sabrın kalmadığı, zamanın değiştiği ve postyapısal milenyum insanının az derin bilgiden çok ama yüzeysel bilgi bombardımanı talep ettiği zamanlarda öyküyü, küçürek öyküyü onun da iştahını çekecek bir hal ile sunmamız gerekiyor. O nesilden vazgeçmek yerine onu da içine alabilecek, onu da kazanabilecek bir öykü formu şimdilik küçürek öykü formu gibime geliyor.

Abdullah Kasay: Bana hep bu tarz öyküler kurgunun ötesinde daha çok gerçeğe ya da yaşanmışlara dayalı ve hikmete en yakın metinler gibi gelir. Sizin gündelik hayatta yaşadığınız birçok şeyin aslında öyküye dönmüş halleri gibiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ahmet Sarı: Doğru söylüyorsun. “Huzur İslam’da” adlı öyküyü Bursa’da, Erzurum yolculuğumda aynen yaşadım. O olayı birebir aktarsanız da hikâye olurdu. Gündelik hayat biz dikkatli okur ve antenleri topluma ve aslında her şeye açık öykücülere çok güzel şeyler vaat ediyor. Ben öykülerimi, hepsi olmasa da, “Korku ve Dehşet Üçlemesi”nde olduğu gibi gerçeklikten çekip çıkarıyorum. Öykücü elbette sınırsız bir fantazmagoryaya sahip olduğundan, gerçekliği birebir öykülerine, romanlarına taşımak zorunda değil. Yaşadığımız çağ biz öykücülere sınırsız imkânlar sunuyor. Bu çağıltılı yaşamda insanın nutkunun tutulduğu, şaşırdığı, bocaladığı, gözlerine inanamadığı şeylerin yanı sıra insanın içinde kelebekleri uçuşturan olaylar ve durumlar da oluyor. Bunlar, dediğin gibi öykücünün kaygısı şayet bunları bir hikmet burcuna taşımaksa oraya doğru evriliyor. Öykücünün derdi bu değilse kendi zaviyesinden, fraksiyonundan, inandığı neyse o perspektiften meseleye bakıyor. Ben küçürek öykülerimin hikmet parıltıları olmasını isterim. Hakikati görmenin parçalı ve küçük hikmet kırıntıları. Damlanın okyanusa varması gibi bu küçürek öykülerden hakikatin, bizim hakikatimizin bizatihi kendisine gidilmesini temenni ederim. Ama bunu kitsch bir şekilde, iyi işlenmemiş, makyajı iyi yapılmamış bir şekilde değil; sırıtan, mesaj kaygılı ve insanın ensesine bir şaplak indirircesine, mesajı gözüne sokarcasına da değil, baldaki şekerin dağılması gibi öyküde hakikatin dağılmasını isterim. Bunu kotarabilirsek küçürek öykü daha neye hizmet edecek ki? Söz de, yazı da ister küçürek olsun ister olmasın şamanın elindeki şahin gibi dönüp dönüp o ele konar gibi dönüp dönüp tanrıya rücu etmelidir.

 

Abdullah Kasay: Kitaptaki “Kuytu” öyküsü beni derinden etkiledi. Sürekli temas halinde olmamız gerekenler bizim en kuytumuza dönüşmüş durumda. Bu da bir kabulleniş gibi esasen. İnsanları bu kabullenişe ikna eden, razı eden hangi durumları yaşıyoruz sizce?

Ahmet Sarı: “Başlangıcı Olmayan Bir Şeyin Sonu”nda, ikinci öykü kitabımda aslında Müslümanların zamane sorunları ve topyekûn dönüşümleri, zamanı algılama ve hakikatlerindeki değişik algı biçimleri üzerinde durmuştum. Yaşadığımız zaman öyle bir zaman ki Müslümanlar kişiliklerinin sert köşelerini dünyaya sürttükçe kaybediyorlar. İnsan içine girdiği ırmağın kokusunu alıyor. Hakikatimizin değiştiği, idealimizde olan inançlarımızı ne kadar yaşadığımız, bize vaat edilen inancı ne kadar taşıdığımız tartışmalıdır. Bugün selim topraklara baktığımda, Müslüman toprakların yerle yeksan ve dağılmış olduğunu gördüğümde bize hakikati dillendiren kitabın künhüne varamadığımız aklıma geliyor. Okumuyoruz. Okusak da anlamıyoruz. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saati”ndeki Hızır’ın tespitiydi bu. “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/okuyan kimseyi göremedim/ okusa da anlayanı görmedim.” Ne kadar acı, insanın kendi kutsalını tanımaması. Kendi kutsalını duvara asması ve ona bigâne kalması. Onu sadece mezarlarda yeşertmeye çalışması. Oysa bu tüm hayata içkin bir şey olmalı. Muska nasıl bedende taşınırsa, Kuran da kalpte muska gibi taşınmalı. O zaman işte içsel ve dışsal yenilikler, güzellikler yaşayacağız. Buna inanıyorum. Teorinin pratiğe uymadığı bir İslam tahayyülü ne işimize yarayacak. Tüm kötülükleri, üçkağıtçılıkları yapıp da arabasının arkasında “Huzur İslam’da” yazan birine nasıl inanabiliriz. Onun elinden, dilinden nasıl emin olabiliriz?

Abdullah Kasay: Aslında her bir şeye “hayretle” bakmamız gerektiğini de anımsatıyor kitaptaki tüm öyküler. Yanı başımızda yaşanan her şey birer öykü. Ve her birinin içinde de insan var. Tüm bu kaçırdıklarımızı Ahmet Sarı önümüze koyarken aslında edebiyatın büyülü dilinden ziyade olayların kendisinin büyülü olduğunu vurguluyor. Son zamanlarda edebiyatın ise olaydan oluştan ziyade içinde insanın da azaldığı, daha çok metinin kendisinden beslendiğini görüyoruz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Sarı: İnsan, senin de sözünü ettiğin hayreti bırakmasa, dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun eşyayı, olayları keşfindeki o hayret makamını ömür boyu sürdürebilse yaşantısını dolu dolu bir varoluşa çevirebilir. Bu mümkün görünmüyor. Postmodern dönem romanlarında dağılan, silikleşen öznenin çaresizliği, modern sonrası insanının değersizleşmesi, varoluşunda yaşadığı yaralarla derinden bağlantılı. Daha Lumiere kardeşlerin ilk sinema sekansında modern dönemlerde bir fabrikadan ırmak taşkınlığında çıkan insanların değersizleşmesi görülüyor.

Metropol ve büyükşehir dikey medeniyeti bize dayattıkça insanların muhabbetinde, sevgisinde, diyaloglarında da kelimeler azaldı. Komşuluk hukuku kalmadı. Bize de kötü şeyler olacağı şüphesi, sorumluluk almama, insani olanı ön plana çıkarmama duygusu hayatımıza nakşoldu. Açlıktan yerde uzanmış ölümü bekleyen Afrikalı bir çocuğun yardımını bırakın, şehirde uzun süre yerde yatan insanın yanından sel gibi akan insanoğlu ona eğilip de neyi olduğunu sorma cesaretini kaybetti. İnsan değeri silikleşti. Hızlı yaşamın büyüsü hepimizi içine aldı. Baudrillard “Yalnız yiyen ölüdür” der “Amerika”da, yalnız yemek değil, yalnız yaşamak, devcileyin arabaya yalnız binmek, yalnız nefes almak, yalnız ölmek kaderimiz oldu artık. Bu anlamda çağın getirdiği bir atmosfer olarak insanın silikliğini, insanın fluluğunu nasıl yeniden bir değere doğru tahvil edeceğiz? Onu nasıl bataklıktan çıkarıp, yücelteceğiz. İyiye, doğruya, hakikate bakmasını nasıl sağlayacağız? Bu bozuk ortamda, sodomize olmuş topraklarda bir nebi bilincini ona nasıl vereceğiz? Beni bu bağlamda bu silik insanlar da, yapıp ettikleri de çekmektedir. Bunları gözlemleyip o şok edici duygu durumunu, hali, tutum-davranışı, alışık olmadığımız bizim zihniyet dünyanıza da sığmayan olayları gördüğümde küçürek öyküye sığacak şekilde onu zihnimde yontuyorum ve bir kalıba sokuyorum. Gerisi artık okurun kalbine kalıyor.

Abdullah Kasay: Son olarak “Kendi İmdadına Da Koşup Gelen Hızır”da da gördüğüm belki diğer kitaplarınızda da bunu düşündürten bir his var. Ahmet Sarı sürekli bir “heyecanla” yazıyor gibi. Bu heyecan bize bundan sonra nasıl çalışmalar armağan edecek?

Ahmet Sarı: Şu anda elimde “Kabuk Tutmuş Yaralar Yüzünden” adında bir öykü kitabı var. Birkaç düzeltme, ekleme daha yapıp bir yayınevine sunacağım. Nasipse. Edebiyat kuramı bende hep zihinde bir bölmede akıp durdu. “Kurgu-Gerçek” ya da “Gerçek-Kurgu” olarak nitelendirebileceğimiz kurmacadan hakikat düzlemine, gerçeğe müdahalelerin olduğu eserler üzerinde epey kafa yoruyorum. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümünde doçent dostum Kamil Civelek hocamla birlikte edebiyata bir kavram daha kazandırıp onun teorik ve pratik temellerini oluşturmayı hedefliyoruz. Öyle bir niyete sahibiz. Kitabın adını “Kurmacanın Dayanılmaz Gerçekliği” koymayı düşünüyoruz. Fransız, Amerikan, Alman ve Türk edebiyatından örnek metinler olacak bu kitapta. Yaklaşık otuz yıldan beri ördüğüm “Tapılan. Bir Başdönmesi ya da Tanrıya Uzanmış Ellerin Göğü” adlı tanrı metnimi boş vakitlerde şekillendiriyorum. Hacimli bir kitap oldu, onu nasıl basacağımı, nereye sunacağımı şimdilik bilemiyorum.

Abdullah Kasay: Ahmet hocam çok teşekkür ederim verdiğin cevaplara.

Ahmet Sarı: Abdullah baba, ben teşekkür ederim bana bu imkânı sağladığın için. Sağ olasın.

“Hallac-ı Mansur’un Felsefesi ve Öğretisi Benim Tüm Bakış Açımı Değiştirdi”

Başak Sayan’ı ekranlardan, oynadığı dizilerden tanıyoruz. 2010 yılından itibaren ise Sayan’ın cümlelerini dizi repliklerinden değil de yazdığı kitaplardan takip ediyoruz. Sayan’ın bazı kitapları çok satanlar listesine girdi. Başak Sayan geçtiğimiz günlerde Nigahdar adlı bir roman yayımladı. Roman farklı zamanlarda ve birbirine teğet geçen bir hikâyeden oluşuyor.
Romanın merkezinde 9. ve 10. Yüzyılda yaşamış Hallac-ı Mansur var. Başak Sayan’la son romanı Nigahdar, Hallac-ı Mansur ve din üzerine sohbet ettik.

 

-Hallac-ı Mansur ile tanışmanızı merak ediyorum. Tanıştıktan sonra nasıl bir süreç yaşadınız da onu bir roman kahramanına dönüştürmek istediniz?

Hallac-ı Mansur ile doğumdan bir iki ay sonra tanıştım. Kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde bir anda aklıma düştü ve araştırmaya başladım. Hayatını ve öğretisini okudukça müthiş etkilendim. Ülkemizde adı bilinse bile Mevlana’nın, Şems’in, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın feyz aldığı, takip ettiği kişinin Hallac olduğu bilinmez. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Karakteri, Allah aşkı, hakikat yolunda çektikleri, Tavasin adlı kitabında anlattığı nokta öğretisi hepsi beni inanılmaz etkisi altına aldı. Uzun zamandır kuantum fiziğine ilgim olduğu için tasavvuf ve Hallac’ın öğretisini öğrendikçe aradaki müthiş benzerlik karşısında hayret ettim ve bu benzerliği okurlarıma göstermek istedim. Yani romanı yazma fikri Hallac-ı Mansur’un hayat hikayesinden ve öğretisinden çok etkilenmem ile başlayıp kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik ise karakterlerimi yaratmam da ve hikayemi geliştirmem de etkili oldu diyebiliriz.

-Romanı yazmadan önceki araştırma sürecinizden bahseder misiniz biraz? Nasıl okumalar yaptınız?

Romanlarımın tümünde okurumun hayata başka bir yerde bakmasını istediğim için mutlaka bir felsefe vardır. O yüzden araştırma kısmı önemlidir benim için. Ancak Nigâhdar’da u araştırma kısmı çok uzun ve meşakkatliydi. Hallac-ı Mansur’un hayatı ve öğretisi dışında, Abbasi imparatorluğunu, tarihini, Muktedir Billah dönemini, o döneme damga vuran siyasi ve toplumsal olayları, tasavvufu, Hallac’ı etkileyen ya da düşmanlık eden kişilerin hayat hikâyelerini, kuantum fiziğini, evrim teorisini, yaradılış meselesine hem ateistlerin hem deistlerin hem de tesitlerin bakış açılarını araştırmam gerekiyordu. Çok fazla kaynaktan araştırma ve okuma yaptım. Eşim odamdaki kitap dağını gördüğünde “nasıl başa çıkacaksın?” diyerek, inanamıyordu. Ama bunlar benim sevdiğim konular olduğu için zevkle okudum, araştırdım. Kitabın sonunda kaynaklar bölümünde merak edenler için bir liste verdim. Daha detaylı bilgi için o kaynaklara başvurabilirler.

-Bu okumalar sürecinde sizi çok şaşırtan, sizin düşünce dünyanızda değişime sebep olan bilgilerle karşılaştınız mı, nedir bunlar?

Karşılaşmaz olur muyum hiç? Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve öğretisi benim tüm bakış açımı değiştirdi zaten. O dinler üstü bir öğreti bıraktı gerisinde. Ne ben var dedi ne de sen. Var olan her şey, yerdeki taştan, gökyüzündeki buluta, bir böcekten bir balığa, bir kuştan bir insana her şey ama her şey Yüce Yaradan’dır dedi. Başka hiçbir şey yoktur. Her şey O’nun tecelli etmiş halidir. O yüzden ben O’yum diyor zaten. Nasıl ki bir damla okyanusun bir parçasıysa var olan her şey de O’nun bir parçası. Bu beni çok etkiledi. Uzun süredir içimde hissettiğim ama tam olarak anlatamadığım duyguların kelimelere dökülmüş halini buldum onun yazdıklarında. Dinlerin Allah’a gitmek için birer yol olduğunu anlatıyor. Onlar sadece yollar. Önemli olan O diyor. O’na nasıl ulaştığının bir önemi yok. Çünkü her insanın ortak amacı O’na ulaşmak aslında. Bu nedenle bir Hristiyan ile bir Musevinin, bir Müslümanla bir Hindunun bir farkı yok birbirinden. İnsanın dini ve inançları doğduğu coğrafyaya ve aileye göre belirleniyor. Nerede doğacağını, hangi ana babadan dünyaya geleceğini seçmediğine, ailenin ve bulunduğu toplumun dinine ve kültürüne göre büyüyeceğine göre kim onu nasıl suçlayabilir? Bu öğreti dışında elbette kuantum fiziği ile arasındaki benzerlik de beni müthiş etkiledi. İkisi de birlikten bahsediyor. İkilik denen şeyin bir aldanma olduğunu söylüyor. Kuantum fiziği tasavvufun ve Hallac’ın bin küsur yıl önce söylediklerini bilimsel olarak ispatlamış durumda.

 

-Romanın dili oldukça sade ve hızlıca akıyor. Bu dil genel olarak benimsediğiniz bir dil mi yoksa bu romana özgü tercih ettiğiniz bir yaklaşım mı?

Betimlemeleri ve detaylı anlatımı seviyorum ama bunu yaparken de hızlı akan bir kitap olmasına özen gösteriyorum. Bu benim tarzım diyebiliriz. Kitabı eline alan bırakamamalı. Zorlanarak okursanız kitabın sonunu getiremezsiniz.

-Kurgu olarak senaryo olmaya çok müsait bir roman Nigahdar. Romanın filme dönüşme ihtimali var mı?

Bunu söyleyen çok var. Film gibi kurgular tercih ediyorum çünkü ben aynı zamanda bir oyuncuyum. Mesleki olarak sinematografik düşündüğüm için romanlarımın kurguları da buna uygun oluyor. Her bölümün heyecan içinde bitmesi de bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sizin kitabı elinizden bırakamamanıza neden oluyor. Tıpkı televizyon dizileri gibi. Öyle bir yerde biter ki siz bir hafta boyunca ne olacak diye bekler durursunuz. En çok istediğim şeylerden biri de Nigâhdar’ın film olması. Bir gün bunların olacağını biliyorum ama ne zaman olacağını bilmiyorum.

-Din, romanınızın en temel öğesi. Ve tarih boyunca siyasal, ekonomik ve sosyal olarak hem olumlu hem de olumsuz olarak kullanılmıştır. Ne dersiniz bu konuda?

Din tarih boyunca yeryüzündeki en büyük silah olarak kullanılmış. Hâlâ da öyle. Daha büyük bir güç kaynağı yok. Kitapta bunu anlatıyorum zaten. Toplumların dizginlerini elde tutmanın başka hiçbir yolu yok bu denli etkili olan. O nedenle bu güce sahip olanlar ne kadar ayrıştırma, ötekileştirme, kamplaştırma yaparlarsa o derece etkili olacaklarını bilirler. İnananları kendi çıkarları için kullanırlar ve ne yazık ki o insanlar kullanıldıklarının farkında bile olmazlar. Din dediğiniz olgunun en başına gittiğinizde hakikati keşfetmiş bir insanın yani peygamber dediğimiz kişinin diğer insanlara keşfettiği bu hakikati anlatma gayretinin diğerleri tarafından kabul görüp takip edilmeye başlanması aslında. İslam mesela aslında ilk başta Araplar tarafından tehlikeli bulunmuş. O nedenle Medine’ye göç edilmiş ya zaten. O zamanlar da Kabe önemli bir hac yeri ve çok para kazanılıyor hacca gelenlerden. Bunu kaybetmek istemiyorlar. Ne zaman Hz. Muhammed Kabe’ye dönerek namaz kılmayı emrediyor o zaman anlıyorlar Kabe ticareti devam edecek ve para kazanacaklar. Kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, kimleri etkilediğini özellikle bu nedenle anlatıyorum. Araştırmadığımız için bize söylenen her şeye inanıyoruz.

-İslam coğrafyasında bu kadar cemaat, tarikat yapılanması varken dinin doğru anlaşılması mümkün müdür sizce?

Elbette değildir. Çünkü bu tarikatlara mensup kişiler biat ediyorlar bir kişiye. O kişinin dediklerini doğru kabul ediyorlar. Araştırmıyorlar bile. Kuran tefsirleri de çeviren kişinin yorumudur aslında. Sen bunu okurken o kişinin yorumunu alıyorsun doğru kabul ediyorsun. Kendin oku, kendin incele, soru sor, araştır. Mantıksızlıklara kafa patlat. Bu nasıl olabilir diye sor. Karşıt görüşleri de dinle. Anlamaya çalış. Ama hayır. Öyle değil işte. Her yerde böyle bu. Çünkü insan tembel. Hazır bilgi istiyor yorulmak istemiyor. Kafa patlatmak istemiyor. Rahat etmek istiyor sadece. Derdi hakikat değil yani.

-Son dönemde gençler arasında yaygınlaştığı söylenen deizm, panteizm ve ateizm tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tüm bunları kitapta anlattım zaten. O nedenle karakterlerimi pek çok görüşe mensup kişiler yaptım. Ateist de var, deist de, teist de. Bunlar sıfatlar ama. Neticede aslında ne mezhep var ortada ne de din. Ne sen var ne de ben. Var olan tek şey sadece Yüce Öz.

-Yakın geçmişte ülke siyasetinde ve sosyolojisinde meydana gelen olayları da romanda konu edinmişsiniz. Bunun romanı zenginleştirdiği kadar ona ideolojik bir boyut da kattığını düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, Nigahdar’ı ideolojik bir roman olarak okumak mümkün mü?

Romanlarımın hepsinin arka planında geçtikleri dönemdeki siyasi ve toplumsal olayları anlatıyorum. Çünkü edebiyat tarihe not düşmektir. Başka türlü nasıl anlaşılabilir o dönem, o hikâye. Nasıl gerçekçi olabilir? Sığ bir metin halini alır roman bunlar olmazsa. Tolstoy’u okurken o dönemki Rusya’yı, sorunlarını, siyasi atmosferini ve bunun insanlar üzerindeki etkisini de okuruz. O dönemi anlarız. Hikâyeyi daha içselleştiririz böylece. Edebiyat tıpkı sinema gibi yaşamın kâğıda yansıtılmasıdır. Biri perdeye yansıtır, biri kâğıda.

Murat Belge ile Safiye Erol Hakkında Söyleşi

Safiye Erol hakkında daha önce yazılar yazan Selim İleri ve yine hakkında bir yazı yazarak tanınmasına vesile olan sonrasında edebiyat dersinde okunmasına karar veren Murat Belge ile konuştuk.   1902 doğumlu Safiye Erol eğitimini yurt dışında tamamladıktan sonra 1926 yılında İstanbul’a döndü. Çevirmenlik, gazetecilik ve yazarlık yaptı. 1938 yılında ilk romanı yayınlanan Erol, dönemindeki edebiyat çevrelerince tanınsa …

Murat Belge ile Safiye Erol Hakkında Söyleşi Read More »

“Yusuf’un Not Defteri”ni Yazmak İstiyorum

“Sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikâyem olsun diye. Bıktım ardımda yarım kalmış hikâyeler taşımaktan. Çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim.” cümlelerini hiç unutmadık. Youtube kanalında milyonlarca defa izlenmiş bölümleri, replikleri ile on beş yıldan fazla zamandır akıllardan çıkmayan dizilerin senaristi Ali Ulvi Hünkâr.

İzmir’de gözlerden uzak yaşayan, tiyatro yaparak hayatına devam eden Hünkar, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu. Beş yıl Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra İzmir Devlet Tiyatrosu’nda göreve başlamış. Oktay Rifat’tan Öteki Yaz, Shakespeare’den Bahar Noktası, Albert Camus’den Doğrular başta olmak üzere yerli ve yabancı birçok oyunda hem yönetmen hem de oyuncu.

Usta senarist ile eski günleri, şimdiki izleyiciyi, ve neler yaptığını konuştuk.

 

*Yazdığınız diziler efsane bir şekilde hızını kesmeden izleniyor, caps’ler çıkarılıyor, ancak sizi göremiyoruz. Klasik olacak ama sormak istiyorum nerelerdesiniz? Neler yapıyorsunuz?

-Geçenlerde yayınlanan bir dizinin 184 dakika olduğunu duydum. Herhangi biri değil, benden senaryo isteyen bir yapımcı söyledi bunu. 184 dakika! Olacak iş mi? Hele benim gibi tek başınıza yazıyorsanız… Ne sağlığınız el verir buna, ne de iyi niyetiniz. Dolayısıyla bu tepkim nerede olduğumu açıklıyor değil mi? Tabii bu boş durduğum anlamına gelmiyor. Durmadan bir şeyler yazıyorum.

*Yazdığınız diziler kaç defa izlenirse izlensin, hayatlarının en güzel yerlerinde kalan insanlar her seferinde göze çarpıyor. Ama hep bir umut var. Sizce gerçek hayatta veya hikayede-kurmacada-insanı yaşatan şey hayatlarını o kaldıkları yere döndürme umudu mu?

-Bir mucizenin içindeyiz. Ama dünya gailesi bunu öyle örtmüş ki… Yine de bazen o his, o mucizevi haz, bir şekilde parlayıp sönüveriyor. O anlık şavkı tekrar görebilmek için kurmacaya -hikayelere- koşuyoruz. Bizi bir kere daha yaşama bağlayıp, korkularımızı geçici de olsa katlanılır kılıyor çünkü… Bazı filmler, diziler, kitaplar bunun için onca yıldır tekrar tekrar izlenip, tekrar tekrar okunuyor.  Mucizenin içinde olduğumuzu hatırlattığı için. Ve bu anımsama ilginç bir şekilde dert ortağımız oluveriyor. Birden kendimizi biraz daha iyi, az da olsa güçlü hissediyoruz.

*Senaryolarını yazdığınız dizi filmler neden o kadar yıl geçmesine rağmen halâ izleniyor? Bu sadece nostalji özlemi mi sizce?

Nostalji özlemi olduğunu sanmıyorum. İlk yayınlandığı gün neden seyredildiyse 15 yıl sonra bugün de aynı duygularla seyrediliyor. Birincisi sahici karakterle karşılaşıyorlar. Hepsi kendileri gibi. İkincisi, aşk, hayal ettiğimiz gibi, insanı iyileştiren bir şey olarak yüceltiliyor. Ve sonuncusu, bu diziler kendimize daha makul ve affedici yaklaşmamızı vaaz ediyor, tıpkı “Yeditepe” de Ali’nin, yıllar sonra ziyaretine gittiği hocasına aktardığı gibi: “Çünkü hepimiz hayata güzel şarkılar söylemek niyetindeyiz.” Kurmacanın böyle bir gücü var.

*En çok izlenen Yeditepe İstanbul ve Sultan Makamı dizilerini nasıl yazdınız? Biraz bu dizilerin yazım hikayelerinden bahseder misiniz?

-Biliyorsunuz, ben tiyatro bölümü mezunuyum. Ama daha önce İzmir Devlet Konservatuvarı’nda klasik müzik okudum. Bütün günü okulda geçirip akşam doğup büyüdüğüm kenar mahalleye dönüyordum. Ömer-Duru çelişkisinin kaynağına yani… Bütün hikaye kenar mahalleye gelen o kuyruklu piyanoda gizliydi. Yerini yadırgadı ve bu tuhaf insanların öyküsü çıktı ortaya. Sultan Makamı da yine bizim mahallenin hikayesiydi. Şehrin son yazlık sineması kışa girerken birkaç kafadarın sığındığı kurtarılmış bölgeye dönüşüyordu. Şehrin ortasında öyle acayip bir ıssızlık! Sonra oraya, doping ilaçlarıyla zehirlenmiş bir yarış atı getirip, onunla birlikte, hayattan bir şans daha istiyorlardı. Bu iki senaryonun arasında bir de Cesur Kuşku var… Maalesef altı bölüm yayınlanabildi. Onu da çok severim. Üzerine titrediğim bir hikayeydi. Yarım kaldı.

*İyi roman yazarları iyi senaryo yazabilirler diye bir öngörü her zaman vardır. Oysa tersi durumlarda bu pek söz konusu değil. Ancak sizin yazdığınız senaryolar adeta bir roman gibi. Bu sadece diyaloglarla sınırlı değil. Tıpkı İsmet Özel şiirinde “Şakaklarımda dövmeler beni ele verecek

cesur ve onurlu diyecekler

halbuki suskun ve kederliyim” diyen insanların suskunluklarından kederli oluşlarını anlatabilme başarısı gibi düşünebiliriz. Var mı yazdığınız bir roman? Veya hikâyeler?

-Hayır yok. Ama bir müddet önce bir arkadaşıma Yeditepe ile ilgili bir şey yazacağım sözünü vermiştim. Ne var ki bazı sebeplerden ötürü hep ertelendi.

İlk fırsatta o sözümü yerine getirmek istiyorum. Biraz daha açmam gerekirse, ‘Yeditepe İstanbul’daki romana (Sazanların Tarihi’ne) kafayı takan Yusuf defterini, koymayı düşündüğüm isimle “Yusuf’un Not Defteri”ni yazmak istiyorum. 

*İsmet Özel, Müşfik Kenter, Afşar Timuçin hocalarınızdan bazıları. Nasıl bir duydu bu isimlerin öğrencisi olmak? 

-İnanılır gibi değildi. Sürekli bir bilgi bombardımanı! Yine de o zamanların çok kıymetini bilemediğimi düşünürüm. Şimdi Afşar Timuçin’e, bir zaman öğrencisi olduğumu söyleseniz hatırlamaz bile! İtiraf etmem gerekirse, gençliğin o döneminde her teneffüs sevgiliye koşmak her şeyden daha cazipti. Bütün haytalığıma rağmen İsmet Hoca sayesinde kelimeleri şehvetle sevebilmeyi öğrendim, Müşfik Hocamla da bir karakter üzerine çalışırken onun insanlığına nüfuz edebilmeyi!

Hayatım boyunca iki konuda çok şanslı oldum; çok iyi hocalarım, ustalarım ve çok değerli arkadaşlarım oldu. Sözgelimi rahmetli Erdal Tosun sınıf arkadaşımdı. İnanılmaz zeki bir adamdı. Zevk sahibi olmak denilen şeyden biraz olsun nasibimi almışsam, yine arkadaşım olan, Türkiye’nin en büyük sahne tasarımcısı Ali Cem Köroğlu sayesindedir. Bana bütün kapılarımı açan Tomris Giritlioğlu’nu ve ilk ustam rahmetli Ayberk Çölok’u da bu isimlerin arasına katmak isterim. Onlara minnettarım. Ve bir de Cahit Koparal’ı… Sevgiyle, minnetle anıyorum.

Sabah “Gelin-Kaynana” kavgalarını seyredenler öğle saatlerinde, aydınlatılmamış cinayetleri “alenen” ve “tereyağından kıl çeker gibi” çözen bir kadını izliyorlar. Akşam dizilerin karşısına geçen de bu kitle! Kibir gibi görünmesin, samimi düşüncemi söylüyorum; onlara yazacak bir şeyim olduğunu sanmıyorum. Hoş, onların da benden bir şey beklemediklerini gayet iyi biliyorum.   

 

*Kendisi de artık hoca olan Ali Ulvi Hünkâr için hoca olmak nasıl bir duygu, sorumluluk?

-İzmir Ekonomi Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde üç yıl ‘Senaryo’ derslerine girdim… Ama maalesef iyi bir hoca olmadığımı fark ettim. Bu arada öğretmenliğin ne kadar zor olduğunu gördüm. Ben usta-çırak ilişkisini biliyorum. “50 alır geçerim” diyen birinin karşısında ne söylenir, ders nasıl anlatılır bilmiyorum. İsteyen biri olursa bildiklerimi aklımın erdiğince ve zevkle aktarırım. Ama tecrübeyle gördüm ki, bir okulda hocalık benim becerebildiğim bir şey değil.

*Sektöre dair konuşulacak çok şey var elbet ama sizce günümüz dizi filmlerinin en çok ve en sert değişim gösteren yerleri nereler?

 -Açıkçası dizi yazmak fikrinden her gün biraz daha uzaklaşıyorum. Başta da söylediğim gibi, her hafta üç saate yakın yazmak da bana anlaşılır gelmiyor. Öte yandan, sanırım, dizi izleyenler de epey değişti. Sabah “Gelin-Kaynana” kavgalarını seyredenler öğle saatlerinde, aydınlatılmamış cinayetleri “alenen” ve “tereyağından kıl çeker gibi” çözen bir kadını izliyorlar. Akşam dizilerin karşısına geçen de bu kitle! Kibir gibi görünmesin, samimi düşüncemi söylüyorum; onlara yazacak bir şeyim olduğunu sanmıyorum. Hoş, onların da benden bir şey beklemediklerini gayet iyi biliyorum.

*Neler okuyorsunuz? Dönüp dolaşıp okuduğunuz başucu kitaplarınız var mı?

-Mesleki bir bağımlılık olsa gerek, dönüp dolaşıp Shakespeare okuyorum. Pek çoğunu ezbere bilirim. Çehov’un oyunları ve öyküleri daima elimin altındadır. Ama tabii ki, Edip Cansever, İsmet Özel, Turgut Uyar hep… Daima!