“Bilmek Vaktidir” Yazıları: 2

 Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

 Yazar: Feridun Andaç

“1950 Kuşağı” entelektüel arka planı olan bir kuşaktır. Ülkenin gerçeğine bakıp/yorumlarken, dünyada olup bitenler de ilgilendirir onları.

Öte yandan kent gerçeği/kentte yaşamak onların birey olma durumlarını etkileyen/öne çıkarak bu konuda düşünmelerine neden olan bir olgudur. 1950’ler Türkiyesinin kentleşme/gecekondulaşma/göç süreçleri…

Siyaset de buna göre el değiştirmiştir. Köylüleşme kabına sığmamaktadır. Çünkü ülkenin henüz oluşturamadığı toprak reformu, tarım politikaları onları üretimsiz ve işsiz/mesleksiz kılmaktadır.

Aslında Marshall Yardımı/ NATO, ülkenin toplumsal dokusuna müdahale adımıdır. Kırsal kalkınmanın önünü kesmek için atılan birçok adımdan biri, Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Çünkü buralarda yalnızca köy öğretmeni yetiştirilmemekte; adeta ülkenin köylülüğünü uyandırma, üretime katma, eğitme politikaları da amaçlanmaktadır. Evet bu bir temel eğitim hamlesidir.

Bunun yerine getirilen imam hatiplerle yoksul/alt kesimin çocukları dinsel eğitime odaklandırılarak muhafazakâr bir doku yaratmak amaçlanmıştır. Ki, bu doku bugüne değin sürgün vermiştir.

Ülkenin sosyolojik yapısındaki bu yönlendirici değişim siyasetin inşasıyla da biçimlendirilmiştir. İlk hamle, çok partili sistem; 1960 askeri müdahalesiyle biçimlendirilir. “12 Mart 1971” ise fazla özgürlüklere müdahaledir. “12 Eylül 1980” darbesine gelince, yarım kalanı tamamlayarak ülkenin, Batı ve ABD’nin Ortadoğu politikaları/hayalleri için adeta “tanzim” edilmesidir.

Evet, Türkiye bir tür “taşeron” ülke durumuna getirilmiştir.

Bu perspektifi çizme nedenim; eğer “1950 Kuşağı” edebiyatçılarının oluşumu ve sürdürülen yazınsal birikimini anlamak istiyorsak; bu süreçleri bilmemiz, anlamamız gerekir. Çünkü “1940 Kuşağı”ndan daha çok “1950 Kuşağı” modern edebiyatımızın kuruluşunu/yönelimlerini etkilemiştir. İtirazları olan bir kuşaktır bu kuşak. Yüzü “yeni”ye dönük, ülkenin ve dünyanın gidişatını izleyen 1930 doğumlular, o dönemin gençleridir.

Unutmayalım Sait Faik Abasıyanık, başlı başına bir ekol/okuldur, kurucu yazardır bu anlamda.

İşte “1950 Kuşağı” içinde Demir Özlü’nün edebiyatı bu süreçlerde filiz vermiş; yaşam/yapıt/ı ekseninde kendi yazınsal varoluş döngüsünü yaratmıştır.

Neler vardır burada?

Bunları da dilerseniz yapıtlarının ve yaşama izleklerinin kronolojik sırasıyla görelim:

Bu bağlamda Özlü’nün anlatı dünyasının ilk evresinde şu yapıtları çıkar karşımıza:

* Bunaltı (1958)

* Soluma (1963)

* Boğuntulu Sokaklar (1966)

İkinci evresinde:* Öteki Günler Gibi Bir Gün (1974)

* Aşk ve Poster (1980)

* Bir Uzun Sonbahar (1976)

* Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları (1979)

Bir bakıma ara dönemdir bu. Ardından sürgünlük dönemi ürünleri uç verir. Bunu da tematik olarak üç eksende değerlendirmek gerekir:

* öyküler/romanlar

* anlatılar/denemeler

* günceler

Özlü’nün edebiyatımızda “yenilikçiler” olarak adlandırdığımız “1950 Kuşağı” yazarlarından biri olması, yeni edebiyatın kuruluşunda dil/anlatım, yapı ve izlek çeşitliliği açısından farklı bir ses olması dikkate değer bir olgudur. Özlü, Türkçe’nin düzyazıdaki kullanım olanaklarını zenginleştirmiştir. Aynı zamanda edebî duyarlılığı/bilinci farklı yerlere/mekânlara taşıyarak yeni duyarlılık alanları açmıştır edebi anlatıya.

Ondaki kurgunun “ben” eksenli olması, bireyin varoluşsal sorunlarına değinmesi de bir anlatım tutumundan kaynaklanır. Öyle ki; zaman zaman “ben”le “öteki ben”in buluşup ayrıştığı yerleri/durumları anlatısının hem konusal/izleksel, hem de anlatım biçiminin belirleyici öğesi olarak öne alır.

Bu anlamda İthaka’ya Yolculuk özgün bir anlatısı olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Yerdeşliği, mekân duygusunu; kopuş ve bağlanışları önceler anlatısında Özlü. Ama anlattığı bireyin öyküsünde zaman yansımalarını da buluruz.

* anlatılan zaman

* geçen zaman

* yaşanan zaman

* unutulan zaman

* sığınılan zaman

*düşlenen zaman olarak karşımıza çıkar her biri bu anlatısında.

Yerdeşlik, anlatıcının bilincinde bir çıkış noktasıdır. Çünkü o, bir anlatıcı olarak, artık kronolojik öykünün (anlatının) uzağındadır.

Parçalanan, yabanlaşan bir dünyanın diliyle konuşmaktadır.

Yarattığı (zamanın) bellek havuzlarında gezinir adeta.

Anlatıcı orada hatırlayan, sorgulayandır. Ama neyin/nasıl yaşandığına bakarken; bir geminin palamarıyla bağlandığı yeri/kıyıyı da görmezden gelmez. Oradaki haline/durumuna da sık sık döner.

Onu, İthaka’da yolcu kılanlara oradan bakar, hatırlar, karşılaştırır, öfkelenir, yer yer de hüzünlenir.

* gezgin ruh / bakış

* ülkeden kopuş / varış

* anlatım biçimi

* yolculuk anlatımı / romanı

* parçalanan / anlatım è yer/zaman/kişi/olay örgüsü

* günümüz dünyasında iç sürgünlük

* kentler <Helsinborg> Stockholm

* sorularla yol almak

* yolculuk nereye = s.12

* sürükleniş

* hatırlanan geçmiş = Ödemiş- çocukluk

* Stockholm >13

Nasıl Bir Anlatıcı?

Demir Özlü, yazarak, kaybettiklerini elinde/hayatında tutmak isteyen bir anlatıcıdır.

Giden biridir.

Gezgin değildir asla, yolcudur.

Ferit Edgü’ye yazdığı bir mektubunda şunu der:

“Her şeye, yaşadığım her yere aidim.” (*)

Kendisini bir “sürgün” olarak nitelendirmek istemez:
“ ‘Sürgün’… ağır sözcük. Bütün yaşamımız boyunca, orada da burada da sürgündük. Artık ‘gezgin’ olalım. (s.149)

Hep gitmekten yanadır. İç huzursuzluğu, yersizleşme yurtsuzlaşma arzusu onu besler. Hayata oradan bakar; düne, bugüne, hatta geleceğe.

Zira yer/mekan/ özleyiş duygusunu filizlendiren “uzaklaşmak”tır onda.

Bir Beyoğlu Düşü (1985), Berlin’de Sanrı (1987), Kanallar (1991) bu uzaklıkta yazılır. Gelip gelip onu bulan hüzün, bu anlatıların neredeyse ana kahramanıdır.

Evet, bir yanıyla keder/hüzün vardır onda. Yitirilmişlik duygusuyla gelen hatırlayış, kopuş…

Hep uçurumdadır aslında. Kapanmaz yarası vardır. Ve baş edemediği için yazar.

Burada da öne çıkan işte yurtsuzluk/ev/aidiyet arayışı. Kendini gittiği, yaşamını sürdürdüğü yerde “yabancı” olarak hisseder, öyle de tanımlar.

Sürgün, mülteci, göçmen, sığınmacı değildir. Gezgin ve yurtsuz…

Evine gidemeyen biri. Bir “İthaka” yolcusu da diyebiliriz. Hatırlayalım bu addaki romanını:

İthaka’ya Yolculuk (1996). İmlediğimiz gibi öz yaşamsal izler taşıyan bu anlatının dokusu başlı başına Özlü’nün yeryüzü konukluğunun/sürüklenişinin yeni anlatı denemesidir.

Onun bu izleksel yolculuklarının izlerini anlatılarında sürerken, karşımıza şu gerçekliğin çıktığını da gözleriz aslında: Özlü’nün ki tümüyle yurt özlemi değil, yer/mekân/yaşanmışlık özlemidir. İşte bu özlemin katmanları yansır anlatılarına.

Örneğin; bir “sıla hasreti” yoktur onda, ama yitiklik/yitirilmişlik, hatta “kayıp zaman” duygusu baskındır. Bunu da “yaşanan zaman”ın döngüsünden geçerek hatırlar sürekli. Burada yarattığı ise elbette ki kendi zamanıdır.

Uyumsuz, huzursuz bir gezginin otoportresidir işte karşımıza çıkan da. “Kayıp yurt” yoktur onda, bir sürgündeki gibi. İmlediğim gibi, uzaklık duygusuyla arasındaki mesafe onu sürekli gitmek/sürüklenmek eylemine hazırlar. Bu da onun için yazmak eylemi demektir aslında. Ya da yazmak için gitmektedir de diyebiliriz.

Geçmişe dönüşünün izlerinde yer yer “avare göçmen” birinin izlerine rastlarız. Onun bu gezginciliği kimi kez yurt kaçkınlığını yaşayan bir “seküler yurtsuz”u çıkarır karşımıza. Çoğunlukla da bunların penceresinden bakarız anlatılan yere/insana/mekâna, hatta dönülen geçmişe.

Ne/nasıl yaşadığından az buçuk söz etse de gördükleri, algıladıkları, hissettikleri ve hatırladıkları ön plandadır.

Yerinden edilmişlik, başkalarının hayatı, sessiz sürgün/lük, yabancılık, evsizlik, uyum/suzluk, sürgün-göçmen imgelemi kendisine bu süreçte seçtiği konulardır.

Özlü burada kurup yansıttıklarıyla “yurtsuz bir düzyazı dili” kurmaktadır.

Tanımlar Ötesi

Onun anlatıcılığını/anlatılarını tanımların kalıplarına sokarak değil, anlatıp dile getirdiklerinin anlamına bakarak yorumlamak gerektiği düşüncesindeyim. Bu anlamda tek “bağ”, onu tanımlayan perspektif: “1950 Kuşağı” çıkışlı olması.

Ortak manifestosu olan bir kuşak değildir onlar. Yani ne Dadacılar ne Sürrealistler ne de gerçeküstücüler gibidirler. Bir aradalıkları zamanın ruhu, dönemin edebi duyarlığı, politik söylemiyle ilgilidir.

Çıkardıkları, yazdıkları dergiler; hatta okudukları da öyledir. Örneğin: “Mavi” dergisi, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Pazar Postası”, “Yeni Ufuklar”, “Yelken”, “A”…

Bir furya değil bugünkü gibi, bir ruh, bir iklim, entelektüelce bir bakış. İşte kurucu yanlarıdır bu. Önlerinde Sait Faik Abasıyanık gibi bir dil/anlatı ustası var. Ötede ise savaş sonrası Avrupa edebiyatı ve yeni düşün akımları… Elbette felsefe.

Sartre, Camus kuşağının yanı sıra Marksizm, yeni dalga sineması, yeni gerçekçilik akımı, yeni roman düşüncesi, varoluşçuluk düşünsel ve yazınsal iklim yaratmada onların ek-etkilenme kaynaklarıdır. Ötede ise önlerinde duran 1940 kuşağı yazarlarının birikimi, hayata bakışları, kendi öznelliklerinden beslenmeleri onlar için apayrı etkilenme/yönelim kaynağıdır…Boyutlanma ve açılım söz konusudur.

(*) Özyurdunda Yabancı Olmak, Demir Özlü-Ferit Edgü Mektuplaşmaları, 2017, Sel Yay., s. 182, 248 s.

2019-04-08T12:36:53+03:00Nisan 8th, 2019|Bilmek Vaktidir, Koşan Düş|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam