Yazan: Thierry Lenain
Çeviren: Üzeyir Gündüz


Babam, otomobili evin önünde durdurdu. Yağmur, ön camı sel suyuna boğmuş olmasına rağmen, evi rahatlıkla görebiliyordum. Eski bir evdi. Ama önemi yok. Oldukça büyük gözüküyordu. Önemli olan buydu. Çünkü eski evimizi yeterince geniş değildi. Bu ev, bir bebek için daha elverişliydi. Bir bebeğimiz olacaktı. Dahası annemle babamın yeni bir bebekleri dünyaya gelecekti. Yani, benim minik bir kız kardeşim olacaktı. Her ne kadar annem, “Kız ya da erkek, bu konuda yüzde elli şansımız var Makro, şimdilik hiçbir şey bilemeyiz.” diyorsa da ben bundan emindim.

Evet, annemin karnındaki küçük bir kızdı. Açık yüreklilikle söylemeliyim: Küçük bir erkek kardeş istemiyordum. Hatta bu konuyu garantiye almak için, Baba’ya, Oğul’a Kutsal Ruh’a ve Bakire Meryem’e dua edip ayrı ayrı yalvardım. Neredeyse aracı kılmadığım bir tek Noel Baba kaldı.

Yeni evi gezdikten sonra, zihnimden bir yerleşim plânı oluşturdum: Çatı katında, penceresi göğe açılan oda benim olacaktı. Geceleri, yıldızları seyredecektim. Hemen yanı başımda da, doğacak olan kız kardeşimin odası.

İkimiz birlikte çok eğlenecektik. Ona bir sürü şey öğretecektim. Dövüşmeyi bile… Çünkü o, ağırkanlı, uyuşuk, oyuncak bebeğini sallayan, pısırık bir kız olmayacaktı. Kendi işini kendi gören, bileğine güvenen yiğit bir kız olacaktı. Kendisine sırnaşıklık eden olursa, ağzının payını verecekti.
Ev, bizim için tepeden tırnağa kusursuzdu. Dışarı çıktığımızda, yağmur kesilmişti. Çok güzel bir gök kuşağı oluşmuştu. Yeniden arabaya bindik. Annemin sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu. Sürekli gülümsüyordu. Emniyet kemerini bağlarken;

“Burada çok mutlu olacağız.” dedi.
Bense annemin şiş karnını işaret ederek, bir endişemi dile getirdim.
“Emniyet kemerinin küçük kız kardeşimi sıkıştırmadığından emin misin?” dedim.
Annem cevap vermedi, sadece gülümsedi.

***

Yaklaşık bir hafta sonra yeni evimize taşındık. Babam, ağır paketleri taşımaması konusunda annemi belki yüz kez uyardı:
“Hamileyken dikkat etmek gerekir hayatım.” dedi.
Annem gülüyordu. Ortalık karardığı halde, henüz hiçbir koliyi açamamıştık. Akşam yemeğimizi, bir karton kutunun üzerinde yedik: Dilimlenmiş birkaç parça salamla ambalajı patlamış bir torba patates cipsi. Yere dökülen patates cipslerini toplamaya çalışırken, tam karşımda, minicik bir kapı dikkatimi çekti. Merak ederek sordum:
“Bu kapının arkasında ne var?”
Bir yandan da “İnşallah bodruma inen karanlık bir merdiven yoktur.” diye dua ediyordum.

“Orası bir dolap.” dedi babam.
“Oh iyi ki dolapmış.” diye geçirdim içimden. Aslında ben korkak bir çocuk değildim. Ama o kapının ardında bir merdiven olması küçük kız kardeşim için çok tehlikeli olabilirdi. Babam:
“Ama kapının anahtarı kayıp.” diye ekledi. “İnşallah daha sonra bir yerlerden çıkar.”

Yaz ortasındaydık. Evimiz mükemmeldi. Geceleri açık pencereden yıldızları seyretmek harika bir duyguydu. Ama buraya taşındığımız günden beri canım sıkılıyordu. Çünkü çevrede kimseyi tanımıyordum. Ayrıca kız kardeşimin ne zaman geleceğine ilişkin kesin bir bilgi veren de yoktu. Bir iki kez, vakit geçirmek amacıyla oturdukları sitede benim gibi yalnızlık çeken bir çocuğun evine gittim. Gün ışığının bütün aydınlığına rağmen kir pas içinde, oldukça loş bir siteydi burası… Asansörlerinin içi de köpek çişi kokuyordu. Buna rağmen, orada birazcık eğlenebilmiştim.

Babam beni almaya geldiğinde, onu biraz kederli gördüm. Dalgınlığından beni öpmeyi bile unuttu. Otomobilde, bana hoşça vakit geçirip geçirmediğimi sordu. Ama verdiğim cevapları dinlemiyor gibiydi. Suskun bir biçimde yola devam etti. Evin önüne vardığımızda elimi tuttu. Bu tutuş biçimi, tıpkı beni mezarlığa götürüşündeki tutuş biçimine benziyordu. Büyüklerin ağlayışını görmeyeyim diye büyük babamın cenaze törenine beni götürmemişlerdi de; daha sonra mezarlık ziyaretine birlikte gitmiştik.

Annem kanepenin bir köşesine oturmuş bekliyordu. Yeni evi döşemek için alınan yeni bir kanepeydi bu. Annem beni görünce, zoraki gülümsemeye çalıştı. Bir iki güzel söz söylemeyi denedi. Ama gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı. Ağladığı belliydi:
“Haydi odana çık Makro, orada seni bir sürpriz bekliyor.” dedi.
Merdivenleri tırmanırken, annemin hıçkırıklarını işittim. Geri dönüp baktığımda, babamın kollarındaydı. Ortada bir gariplik hissettim, ama soramadım.

Yatağımın üstünde, uzun zamandır hayalini kurduğum bir oyuncak duruyordu. Ama ne olduğunu şu anda hatırlamıyorum. Demek bu oyuncak, kız kardeş hayali kadar güçlü bir istek değilmiş ki, hatırlayamadım.

Akşamüstü, babam odama geldi. Söylediğine göre, annem bir ilaç almış uyuyormuş. Babamın sesinde tuhaf bir titreme vardı.
“Makro.” dedi. “Sanırım bu seferlik küçük bir kız kardeşin olmayacak…”
Allah kahretsin!.. Demek dualarım boşa çıkmıştı.
“Neden?” diye sordum. “Yoksa oğlan mı?”
Annemle babamı bu konuda sıkıntıya sokmamak için de ekledim:
“Önemli değil, öyle de olsa onu seveceğim.” dedim.
Babam, daha sıkıntılı bir ruh haliyle;
“Yani, demek istediğim artık bebek falan yok.” diye mırıldandı.
Sanki mideme bir yumruk yemiş gibi, yatağın üzerinde, birden zıplayıp doğruldum. Sonra da;
“Neden? Onu elinizden mi kaçırdınız?” diye sordum.
Bunu neden yapmışlardı sanki?
“Hayır” dedi babam. “Bu bizim suçumuz veya kararımız değil.”
“Peki, kimin kararı?” diye bağırdım.
Babam, biraz tereddüt ettikten sonra;
“Belki de onun kararı.” dedi.
Bu ne biçim hikâyeydi böyle? Minik bebek neden gelmemeye karar vermişti ki? O anda, babamın taşınma sırasındaki uyarıları geldi aklıma:
“Annem ağır paketleri taşıdığı için mi?” diye sordum.
“Hayır Makro, annenle de bir ilgisi yok, lütfen inan bana”.
Eğer onun da bir suçu yoksa mutlaka benim yüzümdendir. Büyük bir suçluluk duygusuyla yutkunarak sordum:
“Benim kendisine iyi bir ağabeylik yapamayacağımdan dolayı mı gelmeyi reddetti?”
Babam, beni öpmek için üzerime eğildi. Kirpikleri ıslanmıştı. Yanağıma doğru bir damla yaş süzüldü. Belki de benim gözümden akmış olabilir. Artık bilemiyorum.
“Kendini suçlama Makro, sen ağabeylerin en iyisi olacaksın. Sanırım minik bebeğin, kendine özgü kaygıları olmalı.” dedi.
O gece, uzun süre uyuyamadım. Çatı penceresinden gökyüzünü seyrettim. Baba, Oğul ve Kutsal bakireyle (Meryem’le) konuştum. Onlara, kendileri hakkında ne düşündüğümü açıkladım. Niçin böyle bir iş yapmaya kalkıştıklarını sordum. Bunun çok sevimsiz ve haksız bir şey olduğunu belirttim. Onları kızdıracak hiçbir kötülük yapmadığım halde, küçük kız kardeşimi daha dünyaya gelmeden, niçin geri çağırmışlardı? Bu bir zulüm değil de neydi? Onlarla son kez konuştuğumu bildirdim ve her şeyin öyle, kendilerinin yaptığı gibi yıldızların arkasına saklanarak eğlenmeye benzemediğini belirttim. Hele biraz daha beriye gelsinler de görsünler, ağızlarını burunlarını öyle bir dağıtacağım bir daha yerlerinden kıpırdayamayacaklar, onları geberteceğim.

Sanırım bu sert çıkışım onları ikna etmeye yetmişti. O sırada hiçbir şey söylemediler. Ama on beş gün sonra, Baba, Oğul ve Kutsal Bakire (Meryem), bana bir küçük kız kardeş yolladılar.
Annemle babam gezintiye çıkmışlardı. Bu onlara iyi geliyordu. Annem artık ağlamayı kesmişti. Yine yalnızlıktan canım sıkılmaya başlamıştı. Bu ev gözüme oldukça büyük gözüküyordu. Daha önce oturduğumuz ev, üç kişiye yetecek kadardı. Zaten üç kişiden ibarettik.
Mutfak masasına oturmuş, resim çiziyordum. Evde yoğun bir sessizlik vardı. O sırada bir çıtırtı işittim. Öyle büyük bir çıtırtı değil. Duvara sürtünen bir kumaş sesi gibi bir şey. Ses, anahtarı kaybolan dolabın içinden geliyordu. Yerimden kalkıp, ayaklarımın ucuna basa basa oraya yaklaştım. Kulağımı dolabın kapağına dayayıp içeriyi dinledim. Aynı sesi yeniden işittim. İyice meraklanmıştım:
“İçeride biri mi var?” diye sordum.
Aptallık işte… Kilitli bir dolabın arkasında kim olabilirdi ki? Buna rağmen tekrar sordum.
“Orda biri mi var?”
Kumaş sürtünmesini andıran sesi bir kez daha işittim, ama daha sonra ses kesildi. Bunun üzerine yeniden resim defterimin başına döndüm. Ama bir gözümle de dolabın kapağını dikizliyordum.
Annemle babam, kucak dolusu bir çiçek buketiyle dönüp de beni kucaklayınca dolabı unuttum.
Akşamleyin, yatağımın içinde, gözlerim çatı penceresinde yıldızları izlerken, şu çıtırtı yeniden aklıma düştü. Yerimden kalkıp, sessiz adımlarla mutfağa indim. Mutfakta alacakaranlık bir ortam olmasına rağmen, dolabın bulunduğu duvar, pencereden süzülen ay ışığının egemenliği altındaydı. Oraya gelmek, aptalca bir şeydi. Tam yatağıma dönmeye hazırlanırken o çıtırtıyı tekrar işittim. Evet, ses dolabın içinden geliyordu. Dolabın kapağına iyice yaklaştım ama hala içimde, yatağıma dönüp dönmeme konusunda tuhaf bir kararsızlık vardı. Bilinçsiz bir ruh haliyle ağzımdan yine aynı, sözcükler döküldü:
“Dolabın içinde biri mi var?”
Gece yarısı, kilitli bir dolabın önünde, saçma bir soruya cevap beklemek, beni gerçekten gülünç duruma sokuyordu. Yeniden odama çıkmak istedim. Ama sırtımı döner dönmez, dolabın içinden bir ses soruma cevap verdi:
“Evet, burada biri var.”
Birden, olduğum yerde donup kaldım. Sanki taş kesilmiştim. Aynı ses:
“İkindileyin bana seslenen sen miydin?” diye sordu. Bu bir kız sesiydi.
“Ee… Evet bendim.” diye kekeledim.
“Sana o saatte cevap veremediğim için özür dilerim.” dedi kız.
Ateşim mi yükseldi, yoksa aklımı mı kaçırıyordum. Elimi anlıma götürüp baktım. Hayır, hiç ateşim yoktu. Tekrar sordum:
“Sahiden orada mısın?”
Kız bir kahkaha attı:
“Sesim işitilmiyor mu?” dedi.
Evet, işitiliyordu. Hem de dolabın arkasından geliyordu. Bütün cesaretimi toplayarak yeniden sordum:
“Peki dolabın içinde ne yapıyorsun?”
Kız benim sorumu cevaplamak yerine, kendisi bana bir soru yöneltti:
“Sen bu evde mi oturuyorsun?”
“Evet, ama sanırım sen…”
Yine sözümü kesti:
“Demek gittiler.” dedi.
“Kimler?”
“Annemle babam.”

İzalya’yla ilk kez o gece tanıştım. Anladığım kadarıyla satın aldığımız bu evin, eski sahiplerinin kızıymış. Doğduğu günden beri, bu dolaba kilitli olarak yaşıyormuş. Annesiyle babasının dışında hiçbir insanı tanımamış. Ne güneş, ne deniz ne de bir çiçek görmüş. Sadece bu dolabın içini tanımış ve orada büyümüş. Annesiyle babası buradan taşınırken, onu burada bırakmayı yeğlemişler.

İzala’yı dinledikçe, kan beynime sıçradı. Öfkeyle bağırdım.
“Annemle babamı uyandırayım da seni oradan çıkaralım bari!”
Merdivenleri tırmanırken kızın sesi beni durdurdu.
“Hayır Makro! Sakın kimseye haber verme!” dedi.
Bunun üzerine birkaç basamak geri indim.
“Neden?” diye sordum. “Sürekli orada kalacak değilsin herhalde!”
“Çıkmak istemiyorum.” dedi kız. “Doğduğum günden beri buradayım. Buraya alıştım. Çıkacak olursam, belki de ölürüm…”
“Saçmalıyorsun! Olmaz öyle şey. Oradan mutlaka çıkmalısın.”
“Hayır, istemiyorum Makro! Ayrıca bu sırrı kimseye söylemeyeceğine dair söz ver. Yoksa sonsuza dek kaybolurum.”
Kızın sesinde sanki bir yalvarış havası vardı. Buna dayanamadım.
“Tamam, söz veriyorum. Kimseye söylemeyeceğim.” dedim.
“İyi o zaman, şimdilik sana iyi geceler. Yarın yine gel Makro!”

Dolapta kalmayı o kadar çok istiyordu ki, onu kendi haline bırakıp yatağıma döndüm. Ama kafamda bir soru vardı. Sonsuza dek nasıl kaybolabilirdi?

***

Ertesi sabah, uyandığımda ister istemez bir rüya gördüğümü düşündüm. Uykudayken çoğunlukla bunun farkına varamayız. Gerçek hayatla rüyalar bazen birbirine karışıverir. Nitekim televizyon haberlerinde, kendi çocuklarını dolaba kilitleyen anne-baba hikâyelerini çok işitiyoruz. Bunlar yalan değildi. Kahvaltımı yaparken, bir gözüm hep dolabın kapağındaydı. Kafam karma karışıktı. Dalgınlığımı fark eden annem;
“Ayda mı geziyorsun oğlum?” diye takıldı.

Ama bu konuda ona hiçbir şey anlatmamaya karar vermiştim. Aksi halde benim aklımı kaçırdığımı düşünerek, dolabın kapağını açmaya yeltenebilir, böylece İzalya’yı sonsuza dek kaybedebilirdim. Nasıl davranacağımı bilemiyordum. Ama o beni uyarmıştı.

Günün önemli bir bölümünü mutfakta geçirdim. Annemle babam, kısa süreli de olsa, başka bir odaya gidecek olsalar, hemen dolabın önüne koşuyor ve soruyordum.
“Beni işitiyor musun İzalya?”
Ama cevap alamıyordum. Anlaşıldı, bu yaşadıklarım kesin bir rüyaydı.

***
Kafanızın içinde dönüp duran ve sizi terk etmek istemeyen bir düşünceden kurtulmamız için mutlaka başka bir şey düşünmeniz gerek. Ben de öyle yapmayı denedim, ama beceremedim. Kafamda hep aynı şey vardı. Kilitli dolap…

Gece yarısı, kimseye çaktırmadan, yine mutfağa indim. Ay ışığı bulutların arasına gizlendiği için, içerisi biraz karanlıktı. O nedenle yemek masasına tosladım. Dolabın kapağını tıkırdatmadan önce, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Sonra titrek bir sesle;
“İzalya?” diye seslendim.
Cevap geldi.
“İyi akşamlar Makro.”
“Orada mısın?”
Kız daha önce yaptığı gibi benimle dalga geçti:
“Kulaklarında arıza var galiba?” dedi.
“Ama gün boyunca sana seslendim, bana cevap vermedin…”
“O saatlerde burada değildim Makro.”
Demek anahtarı var, diye geçirdim içimden. O zaman dün neden çıkmak istememişti.
“Nereye gitmiştin?”
Kız yeniden güldü. Ardından da;
“Dolaşmaya tabi.” dedi.
“Anahtarın var mı?”
“Hayır. Annemle babam anahtarı yanlarında götürmüş olmalılar.” dedi. “Ama onlar benim sırrımı bilmiyorlar.”
Bu arada oturmak için dolabın önüne bir sandalye çektim.
“Hangi sırdan söz ediyorsun?”
“Onlar kapıyı sadece bana yiyecek vermek için açıyorlardı. Oysa benim onlara ihtiyacım yoktu…” dedi.

Sonra da bana, evin sessizliği içinde, sırrını açıkladı. İzalya’nın söylediğine göre dolaba açılan tek giriş mutfaktaki kapı değilmiş. Dolabın tabanın da başka bir delik varmış. Yani, bir tünel girişi… Oradan kayarak, bir mağaraya ulaşılıyormuş.

“Orası, senin düşündüğün gibi boş bir mağara değil Makro… Orada da oturanlar var. Minicik yaratıklar, cinler, periler var.”

Oturduğum sandalyeden birden irkildim. Az kalsın sandalyeden aşağı yuvarlanacaktım. “Bu kız beni makaraya sarıyor, alay ediyor, diye düşündüm.” Sonra da tepkimi gösterdim.
“Sen beni ne sanıyorsun?” dedim. “Ben Noel Baba yalanına inanacak yaşı çoktan geçtim.”
İzalya’nın sesi daha alaycı bir hâle bürünmüştü.
“Sanırım sen, yerin altında topraktan başka bir şeyin olmadığına inanıyorsun.” dedi.
“Mağaralardan benim de haberim var, ama şu cin peri meselesini abartıyorsun.”
“Bana inanmak zorunda değilsin Makro.”
Kalktığım sandalyeye yeniden oturdum.
“Bu mağarada gerçekten cinler mi var?”
“Evet Makro, cinler var.”
İzalya’nın anlattığına göre, cinler ve periler onunla dost olmuşlar. Onu her türlü yiyecekle besliyorlarmış. Onu zaman zaman, yerin derinliklerine oyulmuş, gizli mahzenlere götürüp gezdiriyorlarmış. İzalya’ya inanıp inanmamakta hala tereddüt ediyordum. Ama her şeye rağmen doğru olabilirdi. Nitekim, yerin altıyla ilgili ne biliyordum ki?..
“Oralar nasıl İzalya?”
“Çok güzel Makro… Tek kelimeyle harika!”
Sonra bana uzun uzun anlattı. Beynimin bir bölümü düşler âleminde dolaşırken, göz kapaklarım yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Sandalyenin üzerinde uyuyup kalmak istemiyorsam, bir an önce odama çıkmalıydım.

Gecenin geriye kalan bölümünde, rüya âleminde, İzalya’yla el ele tutuşup yerin derinliklerinde dolaşıp durdum. İzalya benim kız kardeşimdi. Yüreğimin derinliklerinde, onu öyle kabul ettim.
Annesiyle babası, henüz bu eve otururlarken, İzalya cin dostlarını sadece geceleri ziyaret ediyormuş. Ama şimdi, tercihi değişmiş. Onlara gündüz saatlerinde katılıyormuş. Her akşam, annemle babam uykuya dalınca, hemen mutfağa inip kulağımı kilitli dolabın kapağına yaslıyordum. İzalya bana maceralarını anlatıyordu. Söylediğine göre, bu güne dek, hiç kimse onun gittiği yere inmemiş ve cinlerle karşılaşmamıştı. Ona inanıyordum. Eğer cinler onu beslemiyorlarsa, kendi başına nasıl yiyecek içecek bulabiliyordu?
“Söylesene İzalya, bu dolaptan dışarı hiç mi çıkmayacaksın?”
“Şimdiye dek böyle bir istek duymamıştım…”
“Peki ya şimdi?”
“Bazen, kendisiyle oynayabileceğim bir ağabeyim olmalı diye düşünüyorum.”
“Evet İzalya, bu çok hoş bir düşünce… Haydi gel, öleceğim diye korkma. Sana söz veriyorum; dışarıdaki hayatın inceliklerini sana öğreteceğim.”
“Biraz düşünmem gerek Makro. Bu konuyu cin dostlarımla da konuşmalıyım. Çünkü onları da çok seviyorum.”

***
Annemle babama sezdirmeden yürüttüğüm bu dolap macerası, hayatımın bir parçası haline gelmişti. Gündüzler geçmek bilmiyordu. Gün batımına kadar, yeraltında gezintiye çıkan İzalya’yı bekliyordum. Ama akşam olur olmaz, inanılmaz öyküler dinleyeceğimi biliyor ve o doyumsuz anın hayaliyle avunuyordum. Kimi geceler, kız kardeşim İzalya’ya küçük hediyeler de sunmaya başlamıştım. Örneğin, bazı zamanlar, kapının altından ona kokulu sakızlar atıyordum. Ona sakız tadını keşfettiren bendim. O da buna bayılıyordu.
Birçok kez annemle babam, sabahları beni mutfakta soğuk fayansları üzerinde uyurken bulmuşlardı. Dolayısıyla benim bir uyurgezer olduğum kanısına varmışlardı. Bunun da nedenini son günlerde yaşadığım hayal kırıklığına bağlıyorlardı. (Kendi aralarındaki yorum böyleydi.) Asıl gerçeği öğrenmelerindense, olayı böyle yorumlamaları benim açımdan daha hayırlıydı. En azından, uzun bir süre daha onlara yalan söylemek zorunda kalmayacaktım. İzalya neredeyse, dolabı terk edip benim küçük kız kardeşim olmaya niyetlenmişti. Ama bu kararı almak, onun açısından pek de kolay değildi. Çünkü cinler onu uyarmışlardı: Eğer dolaptan dışarı çıkacak olursa tünelin kapısı ona sonsuza dek kapatılacak, İzalya da onları bir daha asla göremeyecekti. O yüzden, İzalya birazcık kararsızdı. Fazla değil, ama yine de biraz tereddüt gösteriyordu. İzalya’yı ikna edebilmek için, dışarı çıkınca onunla birlikte ne güzel şeyler yapacağımızı anlatıyordum.
“Bak, İzalya; şu sakızları görüyor musun? Dışarıda onların bin bir çeşidi var. Kapının altını geçemeyecek kadar iri olanları var. Hem de rengârenk. Tüp içinde ve rulo halinde satılanlar bile var…”
Nihayet bir gün, İzalya kararını açıkladı:
“Tamam, seninle geleceğim Makro.” dedi.
Ama birkaç saatlik zamana ihtiyacı varmış. Söylediğine göre cinler onun ayrılışı anısına bir eğlence düzenlemişler. Ona güzel bir uğurlama töreni yapacaklarmış. Eh, bu da normal tabi!..
Bu arada ben, evin her köşesinde dolabın kayıp anahtarını aradım. İzalya’nın annesiyle babası belki bir yerlere saklamış olabilirlerdi. Sonunda, mutfaktaki bulaşık eviyesine ait boruların arka tarafında bir anahtar buldum. Büyük olasılıkla, bu anahtar olabilirdi. Çünkü, uzun süre kullanılmadığı için paslanmıştı. İzalya cinlerin eğlencesinden dönmeden, anahtarı deneyebilirdim. Ama içimde bir kuşku belirdi: Dolabın kapağını İzalya tünelden çıkmadan açmaya kalkacak olursam; delik kapanır; zavallı kız da hayatının sonuna kadar orada hapis kalabilirdi. Sadece onun değil, benim de hayatım kararırdı. En iyisi yine akşamı beklemekti.
Onun evimize ayak basacağı anı hayal ediyordum. İkimiz birlikte, annemle babamın odasına girip onları uyandıracak ve sürpriz yapacaktık. Onlara her şeyi açıklayacak, özellikle de bu durumun kimseye haber verilmemesi gerektiğini söyleyecektik. Çünkü İzalya benim kız kardeşim olmak istiyordu. Sadece benim kız kardeşim… O nedenle başkalarından izin almaya ihtiyacımız yoktu.

***
Elimde anahtar, tepeden tırnağa giyinik bir halde dolabın önünde dikiliyordum. Ceplerim rengârenk sakızlarla doluydu.
“İzalya!”
Ses yok. Sanırım henüz tünelden yukarı çıkmamıştı. Veda partisi uzun sürmüş olmalı. Yeniden seslendim;
“İzalya!”
Yine ses yok. Eh, ne de olsa o kadar cinle tek tek vedalaşmak kolay iş değil… İzalya’nın söylediğine göre, sayıları yedi cücelerden kat kat fazlaydı. Ayrıca bu Pamuk Prenses gibi uyduruk bir masala benzemezdi.
“İzalya! Orada mısın?”
Bu kez hafif bir çıtırtı işittim. Tıpkı ilk gün işittiğim kumaş hışırtısını andıran bir ses.
“İzalya, orada olduğunu biliyorum; niçin cevap vermiyorsun?”
Bu arada yüreğimde hafif bir korku belirdi. Sakın kararından vazgeçmiş olmasın, diye düşündüm. Belki de cinler onu kendileriyle birlikte kalmaya ikna etmişlerdi.
“Bak İzalya, dolabın kapağını açıyorum!”
Hayır… Bunu yapamazdım. Eğer yanılıyorsam, İzalya henüz tünelden yukarı çıkmadıysa, delik kapanacak ve ben sonsuza dek kız kardeşsiz kalacaktım.
“İzalya, lütfen cevap ver…” dedim ve ardından hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Bütün gece orada bekledim. Sonunda, uyku bastı ve soğuk fayansların üzerinde uyuya kaldım. Beni güneşin ışıkları uyandırdı. Hemen, yerimden fırlayıp odama çıktım. Yatağıma girip yorganı başıma çektim. Eğer annemle babam, elimde anahtarla, giyinik bir halde beni mutfakta yakalayacak olurlarsa, anahtarı elimden alıp dolabın kapağını açmaya kalkarlardı.

***

O gün akşama dek, fırsat buldukça, İzalya’ya seslendim. Ama cevap vermedi. Sadece akşam vakti, kulaklarımın alışık olduğu o ünlü hışırtıyı işittim. Anlaşılan, İzalya tünelden çıkmıştı. Çağrılarıma hemen cevap vermediğine göre, veda partisi onu çok yormuş olmalıydı. Zavallıcık şu anda, dolabın içinde yorgun ve bitkin bir halde can çekişiyor olabilirdi. Büyük olasılıkla, onun dışarıya çıkmak istemesi üzerine cinler, tünel girişini kapatmış olabilirlerdi. Sanırım şu anda, açlık ve susuzluktan ölmek üzereydi. İyice telaşlandım. Dolabın kapağını yumruklamaya başladım:
“İzalya, cevap ver; kapıyı açabilir miyim? Yalvarırım sakın ölme!” diye haykırdım.

İzalya’dan hâlâ cevap yoktu. Bu kez sesimi daha da yükselttim. O sırada birden ışıklar yandı. Annemle babam, merdivenin alt başına inmişler şaşkın bir halde bana bakıyorlardı.
“Neler oluyor Makro, ne diye bağırıyorsun?”
Artık gizleyecek bir şeyim kalmamıştı.
“İzalya ölmek üzere” diye bağırdım. “Kapıyı açacak olursam delik kapanacak ve…”
Kafam allak bullak olmuştu. Annem beni bağrına basıp yatıştırmaya çalıştı. Hıçkırıklar içinde, bütün hikâyeyi ona anlattım. Ben sözümü bitirince, babam elimden düşen anahtarı yerden aldı.
“Anahtar bu mu?” diye sordu.
Başımı sallayarak “evet” diye hıçkırdım. Babam anahtarı bana uzattı:
“Haydi, aç Makro.” dedi. “Eğer İzalya oradaysa, sana ihtiyacı vardır. Orada değilse, bil ki, yeraltındaki dostlarıyla birlikte kalmayı tercih etmiştir.”

Bunun üzerine, annemin kollarından sıyrılıp babamın elindeki anahtarı aldım. Anahtar paslı olduğu için onu çevirmekte biraz zorlandım. Ama sonunda kapıyı açmayı başardım.

Karşımda, her yanı örümcek bağlamış eski bir dolap duruyordu. Her yer yarı kemirilmiş sakız artıklarıyla doluydu. Köşeye büzülmüş bir de minik fare… Zavallı hayvan, birkaç saniye süreyle hipnoz edilmiş gibi kıpırdamadan durdu. Bir süre sonra da, yan taraftaki küçük deliğe girip ortalıktan kayboldu.

***

İşte, hikâyenin hepsi bu… Artık Yüce Tanrı’ya, Oğul İsa’ya ve kutsal Bakire’ye kızgın değilim. Onlar ellerinden geleni yaptılar. İnşallah, günün birinde benim de küçük bir kız kardeşim olur.

 

 

2019-06-13T01:46:43+03:00Haziran 13th, 2019|Bilmek Vaktidir, Kıtalar Arasında|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam