Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir.

 

Yazar: Muhammet Erdevir

 

Önce Biraz Tarih

Birinci Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yenilince, bu imparatorluğun topraklarında Çek ve Slovak uluslarını birleştiren Çekoslovakya devleti kurulduğunda tarihler 1918’i gösteriyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeyse Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildi. Savaşın ardından 1945’te Çekoslovak Cumhuriyeti adıyla görünürde bağımsız ama aslında Doğu Bloku’nun ve elbette Sovyet Rusya’nın kontrolünde bir devlet olarak yeniden sahneye çıktı. 1968’e kadar süren bu durum, liberal görüşlü Alexander Dubček’in iktidara gelmesi ile bir süre sallantıda kalsa da ülkeye yapılan askeri müdahalenin etkisiyle 1990’a kadar kesintisiz devam etti. “Prag Baharı” adı verilen bu çok kısa liberalleşme döneminde Alexander Dubček, özgürlükler alanında liberal adımlar atmış olsa da Romanya hariç tüm Varşova Paktı üyelerinin katıldığı bir askeri müdahale ile alaşağı edildi.

Milan Kundera, ilk romanı Şaka’yı yazdığında yıl 1967’ydi. Prag Baharı çok uzak değildi yani. Dışarıdan müdahalelerle dolu tarihlerinde Çeklerin ve Slovakların özgürlük arayışlarının izlerini ele veren Şaka, bir ilk roman olmasına rağmen topluma dair güçlü gözlemleri ile öne çıkar. Yazımın başında tarihi olayları vermek istememin de sebebi budur: Şaka, içinde doğduğu tarihi ve toplumsal düzlem idrak edilmeden doğru anlaşılamaz. Öyle ki Şaka, siyasi içeriği ve toplumsal-siyasal eleştirilerinden ötürü sansür kurulu tarafından yasaklanarak toplatılmış, birkaç yıl sonra da Kundera Fransa’ya iltica etmek durumunda kalmıştır.

Esasında Şaka, Kundera’nın hayatından izler taşır. Kundera da romanın başkişisi Ludvik gibi bir dönem Komünist Parti’ye üye olmuştur ancak görüşlerinden ötürü partiden çıkarılmıştır. İdeolojik tek yönlülüğü reddeden tavırlarıyla Kundera, pek de rejimin istediği yurttaş profiline uymamaktadır. 1975’te Fransa’ya ilticasına kadar ülkesinde hep sorun yaşamış, istediği çalışmaları yapma imkânı bulamamıştır.

 

Romancı, Romanı ve Okura Anlattıkları

Kundera, Roman Sanatı adlı kitabında Hermann Broch’a atıfla şöyle der:

“Bir romanın tek var olma nedeni, ancak bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir. Hayatın o zamana kadar bilinmeyen küçük bir kesitini keşfetmeyen roman, ahlaka aykırıdır. Bilgi romanın tek ahlakıdır.” ( Kundera, 2012: 17)

Görüldüğü gibi Kundera, romana bariz bir işlev yüklüyor. Hayatın o ana kadar göze çarpmamış alanlarını ortaya çıkarmak, böylece o görünmez alanı bilgi boyutuna aktarmak. Yine aynı kitapta felsefe ve bilimin insan varlığını unuttuğunu, Cervantes’in Don Quijote’u yazmasıyla birlikte insan varlığının yeniden keşfedildiğini söylemektedir. (Kundera, 2012: 16) Romancı, görünmeyen alanları ortaya çıkarmakla insan varlığına hizmet eden bir işçidir aslında. En azından Kundera’nın bakışı bu.

İyi bir roman temelde iki düzleme oturur. Birincisi bireysel/psikolojik düzlem, ikincisi toplumsal/siyasal düzlem. Şaka, anlatımı ve kurgusu itibarıyla her iki düzlemede yaslanan, bu düzlem üzerinde yükselen bir romandır.

Bireysel/psikolojik düzlem, okuru roman kişilerinin zihinlerinde dolaştırmakla kalmaz; roman kişilerinin çıkmazlarını, açmazlarını, karmaşık ruh hallerinin türlü sebeplerini ve zihinsel karmaşanın sonuçlarını da ortaya koyar. Okur, kahramanların karmaşık ve yer yer kaotik zihinsel dehlizlerinde dolaşırken hem görmediği ve bilmediği bir dünyanın kapısını açmanın hazzını yaşar hem de kendi duygusal – bilişsel tecrübeleri ile başkalarının tecrübeleri arasında bağ kurar.

Şaka’da romanın asıl kişisi Ludvik, gençlikten gelen bir heyecan ve toylukla içinde yaşadığı rejimi iğneleyen bir “şaka” yapar. Kendisini özlemediği için sitem ettiği Marketa’ya sinirlenen kahramanımız, kız arkadaşına yolladığı kartpostalın arkasına, “İyimserlik, insanlığın afyonudur! Sağlıklı ruh, hıyarlıktan başka bir şey değil. Yaşasın Troçki!” yazar. Troçki, Stalin yönetimine muhalif düşmüş bir Sovyet önderidir ve o dönemde Komünist bir ülkede Stalin’in karşısına Troçki’yi çıkarmak idam mangasının önüne atılmakla eşdeğerdir. Zaten kartpostal yapılan denetimde partinin eline geçince Ludvik önce partideki görevinden, sonra da üniversiteden atılır. Kazandığı her şeyi kaybetmiştir. Onu partiden atarken havaya kalkan kolları asla unutmayacaktır ama olanları durdurabilmesi de mümkün değildir. Sonunda askerlik adı altında bir çalışma kampına gönderilir. Basit bir gençlik şakası, Ludvik’in ömür boyu taşıyacağı bir hain/istenmeyen adam damgasına dönüşmüştür.

 

Romanın başkişisi olması hasebiyle, Şaka’nın psikolojik düzlemi Ludvik etrafına kurulmuştur. Aslında olaylar Ludvik, Helena, Jaroslav, Kostka adlı kişilerin gözünden aktarılan bölümler içine dağıtılmıştır ama tüm anlatıcılar adeta Ludvik’in türevleridirler. Ludvik hayatı ciddiye almayan, okul ve parti çevresinde sevilen ve sempati duyulan bir gençtir. Fakat onun alaycılığı, en ufak bir hatanın hapisle hatta darağacına gitmekle sonuçlanabileceği bir Doğu Bloku ülkesinde yaşayan biri için ciddi bir risktir. Tam da hayatı hafife alan birinden beklenecek bir şekilde bu riskleri hesaplamaz. Ludvik partide siyasetle ilgilenir ama adanmış bir uğraş değildir bu onun için. Üniversiteye gitmek veya sevgilisiyle buluşmak kadar doğal bir eylemdir. Ludvik politikayla ilgilidir ama politik biri değildir. Kız arkdaşından onu rahatsız ederek intikam almak için yazdığı iki satırlık bir yazıyla kendi kendini damgalaması ayrıca ironiktir. Çünkü siyaset denen mekanizmanın önemli bir kısmı muhtemel riskleri hesaplamakla ilgilidir. Ludvik, başına gelebilecekleri hesaplamaz ama yaşadıkları onda ciddi bir kırılmaya sebep olur. İnsanlara olan güvenini yitirir, kendisini parti ve üniversiteden atmak için havaya kalkan elleri asla unutmaz.

Kendi kendini damgaladıktan sonraki süreçte pasifliğinin devam ettiğini görürüz. İnancıyla ilgili pek tüyo vermeyen biridir Ludvik ama davranışlarında inanılmaz bir kadercilik ve teslimiyet görürüz. Bu teslimiyetçiliğin tevekkülden farklı olduğunu vurgulayalım. Ludvik içinde bulunduğu karmaşık durumu çözmek için pek bir şey yapmaz. Bu karmaşa içinde ordu kampında kendi gibi “sorunlu” yurttaşlarla zamanını geçirirken partiyle olan bağını, başına gelenleri düşünmek yerine aşkın bedensel ve ruhsal biçimleri üzerine kafa yorar. Kendine sevgili bile edinir. Bazen sarhoş olur, yaşadıklarını unutmak için değil sadece kendisi istediği için. Yaşadıklarından ders çıkarma endişesi yoktur onda. Bir sonraki güne ulaşmayı kâr sayan bir pasiflik vardır.

Bireysel/psikolojik düzlem dışında romanı ayakta tutan önemli bir etkendir toplumsal düzlem. Ludvik’in içinde yaşadığı Doğu Bloku toplumu sosyalist bir devlet modeliyle yeniden inşa edilmiş bir toplumdur.

Görevler belirlenmiş, yurttaşlara komünist ideoloji aşılanmış; kooperatifler, Fabrikalar, gençlik örgütleri kurulmuştur. Buna rağmen toplum geleneksel bağlarından kopmamıştır. Geleneksel müzikle ilgili gözlem ve analizler bunun güzel bir örneğini ortaya koyar:

“Tüm köy halklarının yaşamları törelerle sınırlandırılmıştı. Halk sanatı ancak bu törelerin içerisinde yaşayabiliyordu. Romantik dönemde, tarlada çalışan kimi köylü kadınların bir yerlerden esinlendiğine inanılırdı. Bu kadınların ağzından kayadan su fışkırır gibi türkü sözleri dökülürdü. Ama halk türküleri, bilinçli bir şiirin doğuşundan farklıdır. Ozan, kendini dile getirmek için yaratır, yalnız kendisine özgü düşünce ve duyguları dile getirmek ister. Halk türkülerinde ise insanlar başkaları arasından sivrilmek değil, tersine onlarla birleşmek amacı güderlerdi. (…) Hiçbir halk türküsü kendisi için var olmamıştır.” (Kundera, 2018: 168)

Ludvik, üniversiteden uzaklaştırılınca zorunlu askerlik görevi için orduya katılır. Fakat onun gibi sakıncalılar için askerlik eline silah almaktan çok daha farklı bir görevdir. Gönderildiği ordu kampı bir madenin yakınındadır ve Ludvik gibi sorunlu görünen bireyler madende çalışmaya gönderilmektedir. Madene gönderildikleri gün yaşananları romancı şu şekilde anlatıyor:

“Bedenlerimiz ağrı sızı içinde yukarı çıktığımızda bekleyen astsubaylar bizi sıraya dizdiler ve kışlaya götürdüler. Öğle yemeğini yedik, öğleden sonra gündemde bitişik düzende talim temizlik işleri, siyasal eğitim ve zorunlu marşlar vardı.” (Kundera, 2018: 61)

Ordu kampındaki bireyler her gün çalışma ve yoğun bir rutine tabi tutulur. Bunun elbette bir amacı vardır. Bunlardan beklenen, bireyler arasındaki farklılıkları en aza indirmek ve onları ideoloji potasında eritmektir. Otorite kişilikleri törpülemekte ve silmektedir:

“Bize zorla benimsettikleri kişiliksizlik (bizi kişiliğimizden arındırmaya zorlamaları ) ilk günlerde bana tümüyle donuk, karanlık bir iş gibi gözüktü. Kişiliksizlik, zoraki yerine getirdiğimiz görevler, tüm insanca tepkilerimizin yerini aldı.” (Kundera, 2018: 61)

Kundera çok açık bir şekilde sosyalizmin Doğu Bloku ülkelerinde uygulanan yorumundan rahatsızlığını dile getirir Şaka’da. Çünkü farklılıkların törpülenmesi ve bireylerin kişiliksizleştirilmesi esnasında duvarda yazan yazı şöyle demektedir: “SOSYALİZMİ KURUYORUZ.” Doğası gereği devrimci, yenilikçi ve özgürlükçü olması gereken bir ideoloji nasıl olmuştur da kendi yurttaşlarını sindirmeye odaklanan bir rejime dönüşmüştür? Bunun cevabı romanda değil ama “Prag Baharı” olayları esnasında yaşananlarda yatmaktadır. 1960’lara geldiğinde ekonomik bir durgunluk yaşayan ülkede birtakım ekonomik tedbirler almak gerekmiştir. Bu tedbirlerle birlikte sıkı rejim kuralları bir nebze olsun esnemiştir. Tam da bu esnada 1967 yılında yapılan Çekoslovak Yazarlar Birliği Kongresi’nde eleştirilerin dozu artar. Aralarında Kundera’nın da bulunduğu bazı edebiyatçılar edebiyatın parti doktrininden bağımsız olması gerektiğini savunur. Birkaç ay sonra parti bu yazarlara karşı bir kısıtlama uygular ve birçok kültür kurumu doğrudan kültür bakanlığına bağlanır. Basın yayındaki bu gelişmelerin yanında Alexander Dubček’in parti sekreterliğine gelmesiyle liberalleşme çalışmaları hızlanır. Dubček’in “Güleryüzlü Sosyalizm” dediği program çerçevesinde adımlar atılır. Tüm bu gelişmelere kayıtsız kalmayan ve Batı sınırındaki bu önemli devleti kaybetmek istemeyen Varşova Paktı üyesi sosyalist ülkeler, Çekoslovak yönetimi üzerindeki etkilerini artırmak için girişimlere başlar. Çekoslovakya, 20 Ağustos 1968’de başını Sovyetler Birliği’nin çektiği Varşova Paktı üyesi ülkeler tarafından işgal edilir. Yaklaşık 7.000 tank ve 200 binin üzerinde askerle yapılan müdahale esnasında Çekoslovak askerler ve bürokratlar ülkelerini savunmak yerine sessizce işgali izlerler.

Şaka’nın değeri, 1990’lara gelinceye kadar hakkında çok az şey bildiğimiz bir dünyanın kapılarını ardına kadar açmasından gelir. Öyle görünüyor ki Kundera henüz ilk romanında yazının başında vurguladığımız “Bilgi romanın tek ahlakıdır.” şiarını uygulamış, bilinmeyen yahut az bilinen bir gerçekliği elinden geldiğince ortaya çıkarmaya çalışmıştır. İçeriden gözlemler, değerlendirmeler ve eleştiriler her zaman önemlidir. Şaka, bütün bunları fazlasıyla sağlayan bir roman olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

KAYNAKLAR

Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Şubat 2012.
Milan Kundera, Şaka, çev. Zehra Gençosman, Can Yayınları, 11. Baskı, İstanbul, Nisan 2018.


Yazı Görseli Neil Burnell

2019-08-15T11:04:27+03:00Ağustos 15th, 2019|Bilmek Vaktidir, Temalar|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam