İstanbul’un Çağrısı

İstanbul tarihin en eski şehirlerinden birisi. Bu da onun yaşanmışlıklarını artırıyor. Yaşanmışlık iz bırakmaktır. Bu izin hangi gönüllere dokunduğu ise tarihin eskitemediği sayfalarında yer alıyor: Roma, Bizans ve Osmanlı.

Tarihi romanlar yazmayı seven Ayşe Kara, bu önemli şehrin dönüm noktasını, İstanbul’un fethini anlatan bir roman yayımladı yakın zamanda: İstanbul’un Çağrısı. İstanbul’un kendisinin kaderi olduğunu söyleyen yazar ile fetih sürecini, roman ile ilgili okumalarını, Bizans’ı, dönemin toplumsal durumunu konuştuk.

 

*İstanbul’un Fethi ile ilgili birçok kitap yazıldı, film, belgesel çekildi. Bu mevzuyu sizin gündeminize getiren olay ne oldu ne oldu da İstanbul sizi yazmaya çağırdı?

İstanbul ruhu, masalı olan bir şehir. Masal şehir… İstanbul’a aşık biri olarak onun tarihi, Romalı, sultanlı zamanları, onun için verilen savaşlar her zaman ilgimi çekti. Bu sadece bir şehrin fethi değil, evrensel etkileri olan bir yeryüzü hikayesi.  “Coğrafya kaderdir. Ben de bir İstanbullu olarak kendimce onun masalını anlattım, şarkısını söyledim. Dünya durdukça İstanbul’un masalı anlatılacak, şarkısı söylenecek gibi.

 *Romanı okuduğumda şunu fark ettim. “İstanbul Çağrısı” romanı için önemli okumalar yapmışsınız. Bu okumalarınızdan bahseder misiniz?

Evet destanlardan, menkıbelere, İslam Tarihine, Kilise Tarihine, Roma tarihinden Osmanlı tarihine, dönemin klasik şiirinden halk edebiyatına geniş bir yelpazede ve çapraz okumalar yapmaya çalıştım.  Osmanlıyı, Roma’yı anlamak, fetihler dönemine dair bir dil kurmak, iletişim çağında yazarak bilek kuvveti ile dönen bir dünyaya nüfuz etmek bunu gerektiriyordu.

 Şehirlerin Kraliçesi o günün dünyası için ne ifade ediyordu? Onun için neden bunca savaş verilmişti? Şu kavramları da anlamak istiyordum: Gaza, Cihat, şehadet nedir? Zira bu savaş aynı zamanda Dinler, medeniyetler ve kültürler karşılaşmasıydı.

Bu okumaları yaparken çok şey keşfettim ama beni en çok mutlu eden İstanbul aşığı ruhdaşlarımdı. Aradan gecen onca zamana rağmen İstanbul’un hikâyesi çoğalan bir ilgi ve heyecanla halen yazılmaya devam ediyor… Kimi bir şehri, tarihini, havasını, suyunu sevmek diyordu. Kimi bir şehre, kimi imgeye âşık olmak diyordu.

Mesela Cambridge Üniversitesi’nden bir tarihçi, Roger Crowley, “1453 Son Kuşatma” kitabında esaslı bir ilgi ile, Müslüman fatihlerin fetihlerinin başlangıcına uzanan fevkalade bir çalışma yapmış.

Tabii bu okumalarda/kaynaklarda İstanbul eksenli düşmanlıklar da çok güçlüydü. Örneğin Babinger, beş yüz sene öncesine, Fatih’e sıkı bir düşmanlık sergiliyordu.

Olay mahalline dönersek herkesin bildiği gibi Fetih günlüğü Sur içinden tutuldu, savaşın detayları “karşı tarafın” gözünden anlatıldı. Bunların başında Nikola Barbaro geliyor. İmparator’un naibi Françes, Galatadaki Ceneviz kolonisinin yöneticisi v.s gibi isimler birebir şahitlerdi.  Benim bu şahitlerin yazdıklarından okuduğum, “savaşmak ve kazanmak” mubahtı. Kaybetmek elbette hüsrandı ama bu şahitler İmparatordan da samimi bir saygıyla bahsediyorlardı; hakkıyla savaşmış şerefi ile kaybetmişti.

Bu şahitlerin satır aralarında Sultan Mehmed’e küfrederken bile kıskançlıkla karışık takdir ve hayranlık vardı.  “Tarihteki muhasaraların en muhteşemi” ile fethe hazırlanmıştıGökler gibi gümbürdeyen sadece Şahi toplar değildi. Osmanlıların haykırışlarından göklerin nasıl çatlamadığına şaşıyordu Barbaro. Bir şafak vakti gemilerin karşı tepelerden Haliç’e doğru süzüldüğünü gördüğünde ise şöyle düşünüyordu. “Artık inanıyorum bütün masallar/ kurt masalları gerçektir.

Maalesef elimizde Babürşah’ın fetih günlüğü gibi Fatih’in bir fetih günlüğü yokKıvami, Kritovulos, Tursun Bey gibi çağdaş Osmanlı tarihçileri İstanbul’un fethini Fatih’in tarihini anlatırken ele almışlardı. Ama bunlarla başka bir kaynakta rastladığınız bir cümleyi birleştirdiğinizde çok şey söylüyorlardı. Bilhassa Kivami, Fatih, fetih ve o günün yönetici zümresinin zihin dünyasını çok iyi resmediyordu.  

Fatih Sultan Mehmed’i herhalde en iyi ifade eden kendi dikte ettirdiği “Kanunname” ve yazdığı şiirler ve onun için yazılan kasidelerdi.

Bu kaynakların büyük bir kısmını İstanbul’un Çağrısı sayfasında yayınladık.

İstanbul geçmişten günümüze herkesi büyülemişti. Hristiyan hacılardan Müslüman seyyahlara, Prokopus’tan Tursun Bey’e satırlarından hayranlık akıyor, güzelliğini tarifte aciz kalıyorlardı.  

Aslını isterseniz bir roman için muhteşem bir malzemeydi İstanbul’un fethi. Fatihin tutkusunu, Konstantin’in kaygısını, şehrin içinde mahsur hemşehrilerimin yüreklerinin titreyişini hissedebiliyordumTopların gümbürtüsü, kılıçların şakırtısı ve şehri saran binlerce asker… Evinizi, hayatınızı kaybetmek, esir ve sürgün olmak…  Karşı kıyıda; Üsküdar’da oturan sık sık karşılaştığınız alışveriş yaptığınız insanlarla şimdi savaşmak.  Bizans tarafındaysanız kaybedeceğinizi biliyorsunuz ama bu şehir başka bir şehir değil. Meryem’in şehri. Bir yandan da kuvvetli bir inanış var. Cenabı hak Meryem’in şehrini korur.

 Tabii ki önce yazılanlardan biraz farklı olmalı, hikâyenin derdi sadece suru aşmak; duvar yıkmak olmamalıydıZeminin o günkü anlayış ve hayat üzerine bir kurgu olmasını istiyordumDevşirmeler/ yeniçeriler müthiş bir faktördü. Bir yeniçeriye bana hikayeni anlat dedim, müthiş bir hikâye anlattı bana. Bir yandan yazarken bir yandan durmaksızın araştırıyordum. Bu araştırmalara kumaşlar, çiniler, minyatürler de dahildi. Minyatürlerde günlük hayata, savaş sathına müthiş ait detaylar vardı.

 Mesela Fatih dönemi sanatını araştırırken şunu keşfettim. Sarayların meşhur rengi güvez İstanbul’un fethinden sonra neşv-ü nema ediyordu sanatımızda.  Sanki Roma’nın moru (erguvan) ile Osmanlı’nın alı birleşmiş de mora bakar kırmızı; güvezi yapmışlardı. Bunu keşfettiğimde Fatih’in Baş nakkaşı bir roman kahramanı olarak hikâyeye girdi. Ve tabii Sultan da iki medeniyetin temsili olacak yeni bir renk bulmasını emretti Baş Nakkaş’ına.

Bu süreçte mükemmellik kaygım olmasa Fatih dönemine ait bir seri kitap herhalde çıkardı. Tabii ki efsaneye dönüşen bir adamın röntgenini çektim diyemiyorum ama ona yaklaştığımı düşünüyorum ki zaten Sultan Mehmed’ i Fatih yapan süreç bundan sonra başlıyor.

Konstantiniyye birçokları için bir şehirden daha fazlasıydı. Doğu ile Batının buluştuğu noktaydı. Bütün yolların kendisine çıktığı liman şehri, dünyanın antreposu.

Büyük Konstantin M. 330 da şehri Roma’nın yeni başkenti yaptığında ise artık dünyanın gözdesiydi; Şehri bir gül demeti gibi yeniden imar etmiş Hristiyanlığın başkenti yapıp Meryem’e adamıştı.

Ve İslam ile birlikte Meryem’in şehri Hz.  Peygamber’e müjdelenmiş, bu müjde ile müslümanlar gözlerini Konstatiniyye’ye çevirmişti.  Peygamber buyruğu La ilahe illallah deyin; İran, Bizans sizin olacak” idi.

Artık Müslümanlar duvarları kerpiçle örülmüş, hurma dalları ile örtülmüş mescitlerde ve evlerde, Ayasofya’ya sahip olup yerleri, yolları bile mermer döşeli Konstantiniyye’yi fethetmeyi hayal ediyorlardı

 Ve sonra da Türklerin Kızıl Elma’sı olmuştu Konstantinapol/ Konstantiniyye.

Bugünden bakıldığında ise Peygamberin mesajının/ müjdesinin gerçekleştiğini görmek hakikaten heyecan vericiydi. Tabii bu durumda Hz. Peygamberin kıymetli hadislerini araştırmak gerekti. Hadis sahihti. Araştırdıkça konu açılıyordu. Hz.  Peygamber çağdaşı Roma İmparatoru Heraklius’a birden fazla İslama davet mektubu göndermişti.

Birden hikâye bir çağrıya dönüştü. Tarihi kaynakların aktardığına göre Heraklius, kutlu mektuba hürmet etmiş, göğsünde tutmuştu. Bu noktada kutlu mektup romanın kilit noktası oldu. Ve kurmaca devreye girdi.  

 Romanı yazıp bitirdikten sonra bugün konuşmak kolay ama gerçekten de kalbim çırpınıyordu. Altından kalkamamaktan korkuyordum; bir yandan yabancısı olduğunuz bir dünya, bir yandan kaynakların üzerinizde (savaşölüm) üzerinizde yaptığı yıkıcı etki ile de baş etmeniz gerekiyordu.

 *Okumalarınızda dönemin toplumsal yaşamında sizi etkileyen herhangi bir olayla karşılaştınız mı?  

Çok ilginç şeyler var tabii.  Zira tarihin kendisi başlıbaşına bir olaylar dizimi. Ama en çok ilgimi çeken duya duya artık yadsıdığımız birlikte yaşama kültürü, din ve vicdan hürriyeti. Ve gerçek anlamda karşıdakine saygı!

 Osmanlı devleti, “birlikte yaşamak” şahikası. Bilhassa saraylar, yönetici zümre Birleşmiş milletler numunesi gibi…

Geleceğin Fatih’i böyle çok dilli, çok dinli, çok renkli bir ortamda büyümüştü. Mesela müteferrikalar denen bir gurup var. Bunlar Osmanlı’ya bağlı Vasal devletlerin prensleri veya komşu beyliklerin beyzadeleri. Bazıları zoraki misafir olan rehin prensler.  Bunlar sefer esnasında Sultanla at süren, ava çıkan satranç arkadaşları. Şehzadelerin ders, oyun arkadaşları. Osmanlı devletinde yetiştiriliyor, dil öğreniyorlar ve kendi ülkelerinde yönetime getiriliyorlar. Kazıklı Woyvoda bunlardan biri

 Fatih’in üvey annesi Prenses Mara’nın maiyetinde keşişleri ve ibadet ettiği şapeli var. Mara bir Sırp Prensesi olmakla birlikte anne tarafından Trabzon Rum İmparatoru Kommes’ların kızı. Daha sonra Fatih zamanında Balkan ve Avrupa siyasetinde çok etkili, Fatih’in gözü kulağı. Patrikhanede görev alacak patrik onun onayı ile atanıyor v.s.

Bu okumalarda gördüğüm devşirmelerin ise her biri başlı başına bir hikâye.  Mesela Kanuni döneminde 14 yaşında esir alınmış ve Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiş Ciğalızade Sinan Paşa.

Paşa’nın 56 yaşında iken, kırk küsur sene sonra İtalya açıklarında bir gemide annesi ile kısacık bir kavuşması buluşması var.

Sarıklar kaftanlar içinde Kanuni’nin Kaptan-ı Deryası; bir Osmanlı Paşası, farbalalar, danteller ve göz yaşları içinde İtalyan bir anneBu sahne beni üç gün göz yaşı ile ağlattı. Sinan Paşa babası ile esir alınmış, babası dönmüş ve muhtemelen oğlunu gönüllü bırakmıştı. Çünkü çarpışırken şiddetli, sulh içinde iken harikayız.

Bir yeniçeri,Türkler kimdir bunları nasıl yenersiniz’ diye hazırladığı raporda şöyle söylüyor: “Herkes mal toplar, Türkler adam toplar. Nehir denize nasıl karışıyor ve kayboluyorsa milletler Türklere böyle karışıyor, kayboluyorlar.”

 Mesela bir ismin önünde “sarı” sıfatı varsa bu genellikle sonradanTürk” olmuş, bir devşirmedir. Bu da yakaladığım çok hoş bir ayrıntıydı.

 Sosyal hayata dönersek, dönemi en kanlı canlı resmeden Cem Sultan’ın emri ile toplanan Sarı Saltık Menkıbeleriydi. Kültür tarihi açısından bulunmaz bir hazine Saltukname. Bilirsiniz neyi anlatırsanız anlatın, bu sizin ve zamanınızın bakış açısıdır. Osmanlıların dünya görüşleri, yaşayışları dünya bilişleri var burada. Dünyayı çok yakından takip ediyorlar, dünya ile müthiş irtibatlılar. Amazonlara, “Kız Han illeri “ne bile gidiyor Sarı Saltık.

 Yüzme bilmeyen roman kahramanlarımın kendilerini surlardan suya atarken bellerine bağladıkları su kabakları, deri tulumlar hep Saltukname’den yakaladıklarım.

 Bütün bu okumalardan sonra geriye dönüp baktığımda bu coğrafyada, Diyarı Rum’da kutlu bir hikâye, ilahi bir kurgu gördüm. Osmanlı, Mevlanaların, Yunusların, İbni Arabilerin, Konevilerin, buluştuğu kutlu bir vaktin meyvesiydi.

 Menkıbe diye okuduğumuz Diyarı Rum’a götüren kandillerin gerçek olduğunu gördüm. Önemli bir kaynakta bir mutasavvıf şöyle diyordu:

“Ben de bu topraklara Diyarı Rum’u gösteren o kandilin ışığında geldim.

 Ümit ederim ki günün birinde “hiç kimse” olan isimsiz bir dervişi yazabilirim. Bu dervişler taşlık arazileri temizliyor, toprağı İslam yurdu kılıyorlar; müslim, gayri müslim demeden gelene geçene hizmet ediyorlar, gönülleri fethediyorlar. İbni Battuta dünyada bir Pekin’de bir de Türkler ‘de böyle hizmet gönüllüleri gördüğünü söylüyor.

Bana çok ilginç gelen bir şey de ölümü hakikaten bir yeni bir hayata geçiş olarak idrak etmeleri, ahirete yakinen inanmaları… Ölümü yiğitçe göğüslemek bir onur meselesiydi onlar için.

 *İstanbul fethi ile ilgili bizim anlatılarımız, filmlerimiz genelde İstanbul’u fethetmek üzerine. Fakat şunu kaçırıyoruz. Karşı tarafta da yüzyıllardır burada yaşayan bir topluluk var: Bizans. Biz Bizans’ı Öteki’leştirerek değerlendiriyoruz. Ne yazık ki günümüz Bizans eserlerine bakış açımız da bu şekilde. Siz romanınızda bunu aşmaya çalışmışsınız. Ötekileştirme konusunda ne söylersiniz, romanın başına oturmadan önce neler düşündünüz bu konu hakkında?  

İstanbul’un fethi neden kıymetliydi bunu sorduğumuzda nasıl düşünmemiz gerektiği meydana çıkıyor bana göre. Biz büyük bir kıymete, Roma’ya varis olduk.

 Ben ne zaman bir Bizans/ Roma eseri görsem PeygamberimizinRum’un kırmızı köşklerini görüyorum” hadisi şeriflerini hatırlarım. Onlar bana bir peygamber hatırası gibi gelir. Okşar severim o taşları. Büyük Konstantin’e karşı bir muhabbet sezerim.

Ve ben bu şehrin her gününü olduğu gibi dününü de seviyorum. Romalılar benim hemşehrilerim. Hemen hemen bütün imparatorlarını bilirim. Örneğin dünya tarihinden bir şey okuyorsam hemen bu tarihte kim vardı tahtta bizimkilerden, diye döner bakarım.

 Romanı çalışırken yaptığım okumalar, ilginç bir şekilde Romalıları işaret ediyordu. Bir gün bir kitapçıda beklerken elimi raftan bir kitaba uzattım. Ne olduğunu bilmiyordum, sadece beklemekten sıkıldığım için herhangi bir kitaba bakmak istemiştimVe o sırada Peygamber Efendimizin mektubunu bir roman unsuru olması hakkında tereddüde düşmüştüm. Kitabı açtığımda önüme gelen sayfada peygamberimizin Heraklius’a gönderdiği mektup anlatılıyordu. Bunun gibi birçok işaret beni Rum suresine yönlendirmişti.

 Rum Suresinde çok ince bir şey vardı. Rumların yani Ehl-i kitabın İranlı müşriklere karşı kazandığı zafer Hz. Peygamberin ve müminlerin kalplerini ferahtacak bir unsur olarak anlatılıyordu bu surede. Bu müthiş sarsıcı bir şeydi. Buradaki inceliğe dikkat çekmek isterim.

 Osmanlı ne ile anılıyor bugün? “Pax Ottomana,” Ama bu aslında İslam hukuna dayanıyor Osmanlı Barışı dediğiniz şey. Bizans eserlerinden bu denli rahatsız olanların Hz. Ömer’in Kudüs Patriği ile olan diyaloğunu hatırlamaları gerek.  

*İstanbul romanınınız kahramanları arasında yer alıyor. İstanbul gibi bir şehri roman kahramanı yapmak, kaleminizde bir korku unsuru oluşturdu mu?

Mekânın ruhuna inanan biri olarak beni bu hikâyeyi anlatmaya kuvvetle iten nedenlerden biriydi bu.  Kendisi için onca can verilirken toprağı kanla yoğrulurken acaba İstanbul ne düşünüyordu?  

Bu sırada İstanbul acaba kimin tarafındaydı kalbi kimden yanaydı diye düşünüyordum. Sanırım bu düşünce onun kendi hikayesininin anlatıcısı ve bir karakteri olmasında etken oldu

 Hristiyanlığın ilk başkenti olan ve Meryem’e adanan şehir, Sultan Mehmed 21 yaşının bütün tutkusu ve İslam Başkenti vaadi ile tekbirlerle yeni bir solukla kapılarına dayandığında ne hissediyordu?  Galiba bundan korkmadım ama ne kadar konusacak ne kadar yansıtacak bu bir sorun oluşturdu. Sadece şehir konuşsa bu bir destan, epik bir şey olacaktı. Oysa ben ayağı yere sağlam basan bir hikâye istiyordumBu nedenlerle de fantastik öğeleri olabildiğince az kullandım.

 *İstanbul’un fethini anlatan bir romanda sonucu belli olan bir hikâye, “İstanbul Çağrısı. Fakat hem kurgu hem de dil başarısı ön plana çıkıyor burada. Okur, merak ederek okuyor. Romanınızın kurgu ve dili hakkında ne söylersiniz?

 Teşekkür ederim. Bunun sancısını çekmenin karşılığında Allah’ın lütfu diyelim.  Zira başlangıçta ki handikapların biriydi bu; sonu belli bir hikâye.

*Fetih sürecinde romanınızda Osmanlı tarafında Şeyhler ve Bizans tarafında Ruhbanlar var. İstanbul bir anlamda din üzerine inşa edilmiş bir şehir. Haliyle bu dinlerin gölgesi romanınıza nüfuz etmiş. Sizce dinin gölgesi olmasaydı nasıl İstanbul içinde yaşıyor olurduk?

Evet zamanın dili bu. Din adamları İmparatordan, Sultandan bile güçlüler diyebiliriz. Zaten Sultan da İmparator da ikisi de Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak kabul ediliyor.

İnsan yazarken düşünüyor, bir roman ne kadar dindar olmalı?

Cevabınız şu, hayat kadar…

Kaldı ki ben zaten Müslüman zihnin tasavvuruyla bir şeyler üretiyorum. Bu doğal bir dışavurum. Dünyevi veya semavi, din temel bir sosyal olgu. Dindışılık bile bir inanç biçimi.

Ama şunu söyleyebilirim eğer dinin gölgesi olmasaydı bugün İstanbul silueti dediğimiz siluetden yoksun; kubbelerin, minarelerin belirlediği Ayasofya’nın, Sultanahmet’in olmadığı bir İstanbul’da yaşıyor olurduk.  Daha  kavgasız daha hoş görülü bir hayat yaşıyor olurduk, hiç sanmıyorum.

Bir yorumunuz var mı?

%d blogcu bunu beğendi: