Kafka’nın Mektupları

Kısaca dönüp bir hayat hikâyesini hatırlayacak olursak eğer, 1883-1924 yılları arasında yaşamış Franz Kafka. Almanca konuşan ve yazan Bohemyalı bir Yahudi. Hukuk eğitimi tamamladıktan sonra bir sigorta şirketinde çalıştı. Defalarca nişanlanmasına rağmen hiç evlenmedi. Ailesiyle her daim mesafeli bir ilişkisi vardı.

20’nci yüzyıl edebiyatının en önemli isimleri arasında. Dönüşüm, Şato ve Dava en bilinen ve en önemli eserleri. Kafkaesk kavramı, onun yazınındaki durum, duruş ve oluşları tanımlamak için kullanılır. Gerçeğin barındırdığı mantıkdışılığı gerçeküstü öğelerle açığa çıkarttığı eserleriyle, asosyal kahramanlarıyla yaşadığı dönemin sorunlarını ele alır ve sosyal-bürokratik-ekonomik sistemleri eleştirir.

Öykülerinin ve romanlarının yanı sıra, Kafka’nın edebi nitelik de taşıyan mektupları bugüne kadar Türkçe’ye pek çok çevirmen tarafından çevrildi ve farklı yayınevleri tarafından yayınlandı: Babaya Mektup, Ottla’ya ve Ailesine Mektuplar, Felice’ye Mektuplar ve Milena’ya Mektuplar. Kafka’nın hayat hikâyesine ve yazarlığına pek çok bilgiye kaynaklık eden bu mektuplar, cevapları hiçbir zaman yayınlanmadığı için bir yanlarıyla hep eksik kaldı.

 

Babaya Mektup

Orijinal adı Brief an den Vater olan Babaya Mektup, Kafka’nın 1919 yılında yazdığı fakat babasına asla ulaşmayan sayfalarca uzunlukta bir mektup. Kafka’nın vefatının ardından uzun bir süre geçtikten sonra 1952 yılında ilk kez kitap haline getirildi. Bu uzun mektupta Kafka’nın babasına duyduğu sevgi, saygı ve derin korku ifadesini bulur. Yetersiz bir sav olsa bile, bu mektuptan yola çıkarak Kafka’nın hemen tüm eserlerinde baba-oğul ilişkisinin izleri olduğu ortaya atılabilir.

Mektuptan ve Kafka biyografilerinden anlaşıldığı kadarıyla Kafka’nın babası ticaretle uğraşan, çok çalışan ve parayla ilişkisi sıkı olan bir aile reisi. Taşralı, çocuklarına sevgisini gösteremeyen, psikolojik sorunları olduğu öne sürülebilecek davranış örüntülerine sahip. Kafka ile babasının arasında aşılamayan büyük bir mesafe olduğu anlaşılıyor. Babasından korkuyor Kafka ve bunun nedenlerini ona asla ulaşmayan mektubunda uzun uzun anlatıyor.

“Çok sevgili Babam, Geçenlerde bir ara, neden senden korktuğumu savunduğumu sormuştun. Her zaman olduğu gibi sana verecek yanıt bulamamıştım; bunun nedeni kısmen sana karşı gerçekten duyduğum korku, kısmen de bu korkuyu gerekçelendirmek için çok ayrıntının gerekiyor olmasıdır. Her durumda biz seninle çok farklıydık ve bu farklılığımız yüzünden birbirimiz için öylesine tehlikeliydik ki…” 

Kendi fikirlerinin şaşmaz doğrular olduğunu ve oturduğu koltuktan dünyayı yönetebileceğini düşünen babalardan biri Hermann Kafka. Sarsılmaz özgüveniyle kendinde erişebildiği tüm dünyayı yıkma hakkı gören ve yine aynı özgüven sebebiyle tutarlılık kaygısı olmayan bir erkek. O kendinden menkul haklı tavrıyla çocuklarının küçücük endişelerini ya da düşüncelerini çürüten ve onlara hayal kırıklarıyla yaşamayı öğreten bir baba.

Yedi çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu Kafka. Erkek kardeşleri erken ölüyor. Kız kardeşleriyse evlenip evden ayrılıyor. Savaşa giden eşlerinin başlarına neler geldiğini bilmedikleri için çocuklarıyla birlikte baba evine dönüyorlar. Kafka bütün bu aile ortamında anne ve babası tarafından yalnız bırakılan, çeşitli hizmetçiler ve bakıcılar tarafından büyütülen bir çocuk.

Kafka bu mektubuyla babasına yıllar boyunca söyleyemediği her şeyi söyler. Mektubu göndermediği için, bu sözlerin babaya hiçbir zaman söylenmediğini de düşünebiliriz. Geçirdiği ağır gribin yakalandığı veremin şiddetini arttırmasıyla yazmaya başlar. Öleceğini düşünür, içindeki kini, öfkeyi anlatmak ister. Babasına, ondan gördüğü baskıyı tasvir etmek ister. Kafka ve babası, fiziksel olarak da birbirilerinden hayli farklı iki erkektir. Hermann Kafka’nın güçlü ve iri yapılı bedeni, Kafka’nın çelimsizliğini vurgular gibidir. Aralarındaki her fark babasının Kafka’yı ezmesine bir mazeret ve zemin teşkil eder adeta.

Hayatı boyunca bir kez bile babasından gerçekten dayak yemez Kafka. Onun uğradığı şiddet fiziksel değil, psikolojiktir. Ve alabildiğine yıkıcıdır. Dönüşüm romanında bir böceğe dönüşen Gregor Samsa, Dava’nın içinde bitmek bilmez ama sebepsiz suçlulukla yaşamaya mahkûm Joseph K.’sı bu yıkıcı baskının ürettiği karakterlerdir sanki.

 

Ottla’ya ve Ailesine Mektuplar 

Ottla, ailenin en küçük kız kardeşi. 1882 doğumlu ve Kafka’nın öldüğü 1909’a kadar  en sevdiği ve en iyi anlaştığı kızkardeşi. Kafka’yı takdir eden ve onunla gurur duyan bir kız kardeş. Aralarındaki güçlü bağ Ottla’ya ve Ailesine Mektuplar ile ifadesini buluyor. Ottla, 1920 yılında ailesine isyan ederek Hristiyan bir Çekli olan Joseph David ile evleniyor ve iki kız çocuğu oluyor. Nazi döneminde eşini ve çocuklarını korumak için boşanıyor, kendisini Yahudi olarak kaydettiriyor ve Theresienstadt’a gönderiliyor. 1943’te Auschwitz ölüm kampına gönderilen çocuklara gönüllü olarak eşlik ederken kendi sonunu hızlandırıyor. Ottla da yüzbinlerce Holocaust kurbanından biri. Yıllarca yayınlanması ve yurt dışına çıkarılması yasak olan bu mektuplar ancak 1974 yılında yayınlanabiliyor.

Kafka ve Ottla arasındaki mektuplaşma kartpostallar ile başlıyor. Kartpostalların bazılarının görüntüleri kitapta da yer alıyor (Nora Kitap, Semih Uçar çevirisi, 2016). Mektupları okudukça anlıyoruz ki Ottla, Kafka’nın aile içerisindeki tek sırdaşı. Ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar Kafka’yı ailesine bağlayan şey Ottla. Kafka sıklıkla yaptığı seyahatlerden bahsediyor bu mektuplarda. Nerede olduğundan ve sağlığından bahsediyor. Mektupların bazılarında ona maddi destekte bulunmalarını rica ediyor. Ottla’ya yazdığı mektupların arasına annesine, babasına ve damadı Joseph’e ayrı bölümler ayırıyor. Hayatına dair kimi mahrem anları yine bu mektuplarda anlatıyor. Yine bu mektuplardan öğreniyoruz Kafka’nın vejetaryen olduğunu ve buna dair yaptığı güçlü savunuyu. Ottla’ya da vejetaryen olmasını tavsiye ediyor.

Aralarındaki ilişki sıradan bir ağabey-kız kardeş ilişkisinden daha yoğun. Yerine göre en yakın iki dost, sırdaş ve baba-kız oluyorlar adeta. Keşke Ottla’nın Kafka’ya yazdıklarını da okuma şansımız olsaydı. O zaman Kafka’nın Ottla için ne ifade ettiğine de kafa yorabilirdik.

 

Felice’ye Mektuplar

Kafka’nın iki kez nişanlandığı Felice Bauer’e 1912-1917 yıllarında yazdığı mektupların bir kısmı ilk kez 1967 yılında yayınlandı. Kafka’nın edebi üretim açısından en aktif olduğu yıllardı ve bu yoğunluğun onun Felice’ye duyduğu aşkla da bir ilgisi vardı. Ve bu mektuplar sayesinde Kafka’nın nasıl çalıştığını, ne denli detaycı bir yazar olduğunu, bir esere yoğunlaştığında, yazmaya başladığında psikolojisinin ne kadar hızla değiştiğini öğreniyoruz.

Yine tek taraflı mektuplardan oluşuyor kitap. Kafka, Felice’ye uzun ve detaylı mektuplar yazıyor. Felice’nin ona ara sıra kısa mektuplar yazdığını yine Kafka’nın sitem dolu ve kızgın mektuplarından anlıyoruz. Sevdiği kadının onunla daha çok şey paylaşmasını ve hayatına dair daha fazla detay vermesini talep ediyor Kafka. Bu arzusunun karşılanmadığını ise devam eden yazışmalarda artan sitemden anlıyoruz. Dahası Felice’nin yazdıklarını beğenmediği gibi, onun mektuplarını okuma şeklini de beğenmiyor. Aldığı cevaplardan özenerek yazdığı mektupların üstünkörü okunduğu sonucuna varıyor.

Felice’in bir zaman sonra mektuplardan sıkıldığı ve ilişkilerinin bir yere varmadığına karar verdiği anlaşılıyor. Çünkü Kafka’nın mektuplarında okunan mutsuzlukla baş etmek mümkün gibi görünmüyor. Kafka’yı üretmeye, daha çok yazmaya teşvik eden mutsuzluk, Felice’i alabildiğine yormuş olmalı. Kafka da bunun farkında belli ki, öyle olmasa şunları yazar mıydı: “En azından sezinliyor olmalısın, benim kesintisiz bir mektuplaşma talebimin esas nedeninin aşktan gelmediğini, tersine benim mutsuz ruh halimden geldiğini.”

Bir gün Felice’nin ansızın çıkıp gelmesinden korktuğu gibi onunla evlenmekten, baba olmaktan da korkuyor Kafka. Kendi hiçliğine kimseyi dahil etmek, birisiyle beraber mahvolmak istemediğinden bahsediyor. Bu mektuplarla Felice’nin sabrını sınıyor adeta. 700 sayfalık bir kitap halinde yayınlanan bu mektupların gerçekte kaç sayfa olduğu ise elbette muallak.

 

Milena’ya Mektuplar

Kafka’nın mektupları arasında en çok okunanlar herhalde Milena’ya yazdıklarıdır.1920-1923 yılları arasında yazılan bu mektuplar, ilk kez 1952’de yayınlandı.

Gazeteci Milena Jesenska aynı zamanda Kafka’nın çevirmenidir. Arkadaşça başlayan mektuplar zamanla bir aşk söylemine evrilir. Milena evlidir. Milena ve Kafka yalnız birkaç kez yan yana gelirler. Ama bu kadarı bile içtenlikle inandıkları bir aşkı tecrübe etmelerine yeter. Aşk heyecanıyla tanışan sonra da acısına katlanmak zorunda kalan pek çoklarımızın başvuru kaynağı olan Milena’ya Mektuplar da yine tek yanlı anlatılar. Milena Jesenska’nın verdiği yanıtlardan yalnızca birkaçı, Kafka’nın en yakın arkadaşı Max Brod’un yine Kafka’yı anlattığı kitapta yer bulur yalnızca.

Bütün bu mektuplar, Kafka’nın yaşadığı dönemde bir Yahudi olarak hayatta kalmak için verdiği mücadelenin de tanıkları. Her mektup kitabı bizi Kafka’nın hayatına biraz daha yakınlaştırıyor. Milena’ya Mektuplar’ı bu kadar benzersiz yapansa kuşkusuz uçsuz bucaksız bir aşk fikri hakkında kafa yorma arzumuz.

Felice’e ve Milena’ya yazılmış mektuplar arasındaki en önemli fark ise Kafka’nın kendisi hakkında ayrımına vardığı bazı değişimler. Örneğin Milena’ya yazan Kafka, insanları mutsuz ettiğinin farkındadır. Kusurlarını dile getirmekten korkmaz. Onu bu manada özgürleştiren, Milena’nın açık yürekliliğidir. Bu cömertlik karşısında mektuplarının hitap kısmına ne yazacağını şaşırır Kafka “Ve sana hitap ederken her şeyi unutuyorum,” der Milena’sına.

Seveni kadar sevmeyeni de çoktur Milena’ya Mektuplar kitabının. Kim bilir belki de bu tür aşklardan yorulmuştur insanlar. Aşkın bunca yüceltilip, hakkında çığırtkanlık yapılacak bir olağanüstülük olması sahici gelmiyordur belki de onlara.

Bir yorumunuz var mı?

%d blogcu bunu beğendi: