Meriç Demiray’ı en çok yazdığı dizi ve film senaryolarından biliyoruz. Hâlen akıllarda olan, Gülbeyaz, Fikrimin İnce Gülü, Geniş Aile, Küçük Hanımefendi ve son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz Tek Yürek dizisi çalışmalarından bazıları. Elbette uzun süre konuşulan Martıların Efendisi sinema filmi de. Demiray’ın bir öykü bir de romanı var.

 

İlk öykü kitabı Rocky, Cohen ve Muhsin Bey’den Örneklerle Hayatım’dan sonra yazdığı incelikli anlatıma sahip yol romanı Kırmızı Bir Ölüm diğer çalışmaları gibi titizlikle hazırlanmış.

Kendisiyle hikâye, kurmaca, yazma (senaryo veya öykü ya da roman) üzerine konuştuk.

 

 “Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.”

 

Söyleşi: Zeynep Delav

 

-Sizi hayata uyumlayan şeyler neler? Neler olmazsa tıkanırsınız?

 

-Kahve, bira, edebiyat, müzik, planlar, hayaller, insanlar, sabahın erken saatleri, öğrenmek, anlamak, değişmek.

 

-Yazdıklarınızın-öykülerin ve romanın-çoğusuna sinen, “Hikâyeyi tam anlamıyla yaşayacaksın, bunun için konforlu alandan çıkıp rahatını bozman gerekiyor.” duygusu. Bu aslında kurduğunuz dünyalarda veya sizin dünyanızda bir varlık meselesi mi? Çıkmazsanız, keşfetmezseniz “tam” olamayacak mısınız?

 

-Bir bakıma dramanın da temel meselesi bu. Korunaklı alanlarımızdan çıkma cesareti gösterince değişmek ve öğrenmekle ödüllendiriliriz. Bunun için illa sırt çantamızı alıp Katmandu’ya gitmek gerekmiyor. Mahalle bakkalıyla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmek ya da uyandığımız anda elimize telefonu almamayı başarmak da devrimci ve heyecan verici olabiliyor.

İş ki günlük hayatımıza eleştirel bakışımız tetikte, uyanık ve daim olsun.

-Yazarken kendinizi de ifşa ettiğinizi düşünüyor musunuz?

 

-Düşünüyorum ve bunu gerekli buluyorum. Tersinden şöyle söyleyeyim; bunu yapmayan yazarlık beni çok ilgilendirmiyor. Bu hep kendime yakın karakterler yazmak anlamına gelmesin. Söz gelimi Orhan Pamuk “Kafamda Bir Tuhaflık” ta gecekonduda yaşayan ve boza satan bir adamı anlatır ama o adam kederi, hüznü, kafa karışıklığı, aşık oluşu ve İstanbul’u algılayışıyla çokça Orhan Pamuk’tur aslında.

 

Öte yandan yazdığım iki kitapta kendim dışındaki insanlar için ifşanın ucunu biraz kaçırdığımı düşünüyorum. Bir iki şey beni bayağı rahatsız, hatta tedirgin etti. İnsanların hayatına izinsiz, bu kadar girmemeliyim diye düşündüm.

 

-Günümüzde birçok hikâye, “Ne biçim hayat bu” diye şikayet ederken, sizin yazdıklarınız tıpkı Kırmızı Bir Ölüm’ün finali gibi “Yaşamaktan başka çarem yoktu” oluyor. Peki, bu çaresizlikteki güzellikler neler?

 

-Kora dokunabiliriz ama avucumuza alıp gezemeyiz. Çaresizliği bu derece dönüştürücü yapan şey orada uzun süre kalamayacağını bilmekten kaynaklanıyor sanırım. Çaresizliğin şartlarına uzun süre maruz kalırsan kimyasal bir dönüşüm yaşayacağını ve asla eskisi gibi olamayacağını bilmek.

 

Çaresizliğin güzelliği, kapısı açık unutulmuş bir kaplanla göz göze gelmek gibi, yaşamı dolaysız ve iliklerinde hissederken yerini unuttuğun -ve bir zamanlar adına “gençlik” dediğin-  içsel gücün yerini hatırlamaktan, yeni olasılıkların dünyasına adım attığını bilmekten ve bunca birbirinden ayıramadığın gün yaşadıktan sonra, hayat boyu unutamayacağın ve büyük ihtimalle gurur duyacağın bir maceranın kapılarını aralıyor olmanın içsel farkındalığından kaynaklanıyor olabilir.

 

-Anlatma ve yazma motivasyonunuz nedir? Derdiniz ne?

 

Bunun birden fazla sebebi var ama benim için en önemlisi kendi mitolojimi yaratma isteğiydi. 90’lar, çişli rock barlar, Taksim’in arka sokakları, Eskişehir öğrenci evleri, Hey dergisi, Ezginin Günlüğü, aşırı politize bir kuşağın ardından yolunu MTV’yle, Nirvana’yla, Sezen’le, Kusturica’yla bulmaya çalışan bir “kayıp” değil belki ama sessiz, “zararı kendine” bir kuşak  ve her yerde olduğu gibi bu kuşak edebiyat ve sanat alanında da atlandı. Çok üzerinde durulmadı. Kendinden önceki ve sonraki konjonktürün gölgesinde kaldı.

Sanki hiçbir şey yaşamamışız gibi yaşlanıp gitmek istemedim. Yazma çabam, en başta kendi kuşağım adına bir çabaydı sanırım. Sonra bir takım adaletsizliklerin, annemin erken ölümünün, 12 Eylül yüzünden çok çok mutlu olduğumuz bir kasabadan sürülmemizin kendimce rövanşımı almak, adaletini sağlamak istedim belki, bilmiyorum.

 

Bir de yazmaya başlayınca içimden çıkan şey, hem hoşuma gitti, hem garip bir şekilde kendime saygım arttı, içimde sadece yazarak açığa çıkmayı bekleyen birçok şey olduğunu keşfettim. Ben üslubu belirlerken bir çok noktada içerik de beni belirledi. Yaşama bakışımı, insanlarla, kendimle ilişkimi etkiledi.

-Öykü kitabınızdan bir öykünüzü dizi film yapmak isteseniz, hangisini yapardınız?

 

Tuhaf bir tesadüf,  bugünlerde hepsini demeyeyim ama bir çoğunu kullanabileceğim bir proje üzerinde çalışıyorum. “Sami bey” sinemacı çevremden en çok dönüş alan hikâye oldu.

 

-Görüntünün dili mi, yazının dili mi?

 

İkisinin de farklı olanakları var. Mesela bugünlerde bir kamera aldım ve bir gündoğumu görüntüsünün üzerine müzik koyabilmenin heyecanını yaşıyorum.

 

-Bir de “Anlat Hikâyeni/Hikâye Anlatıcılığı diye bir oluşumun kurucususunuz. Biraz bu oluşumdan bahseder misiniz?

 

Eşimin Amerika deneyiminde şahit olduğu hikâye anlatıcılığı etkinliklerini bana anlatmasıyla başladı her şey. Onbironsekiz’in sahipleri, ortak arkadaşlarımız Berna ve Onur’la konuştum. Onlar da birkaç yıldır insanların sesli hikâyelerini podcast formatında toplamaktaydı. Ben biraz kaygı bozuğuyumdur, her etkinlik öncesi insanlar gelecek mi gerilimi yaşadım, ama ikinci sezonun finalinde karşımda 250 biletli seyirci görünce başardığımıza inandım sanırım.

 

Şimdi etkinliği nasıl daha sağlam bir zemine oturturuz,  kendi kendine çalışan bir makineye dönüştürürüzü tartışıyoruz.

 

-Televizyon, sinema sektöründen bahsedecek olursak, televizyonlarda o kadar dizi film, gösterime giren film varken size göre asıl eksik olan şeyler neler?

 

-Öyle bir noktaya geldik ki doğru olan, ucundan tutabileceğimiz, örnek gösterebileceğimiz herhangi bir şey kalmadı. Bir ölünün başını bekliyoruz. Mesleğimizi yaparken ciddi şekilde acı çekiyoruz. Üç beş sene içinde İnternet Yayıncılığının gelişmesiyle ve Türkiye’nin siyasi ikliminin toparlanmasıyla yeni bir dönem başlayacak ve bugün sistemin köşelerini tutan hemen her kurum ve hemen herkes tarih olacaktır diye tahmin ediyorum. Gençler planlarını oraya göre yapmalı.

 

-Senaristin yüzü soğuk olur. Hikâyede istenilen şeyler olmayınca izleyici ilkin senariste veryansın ediyor. Peki, senaristin cephesinde durumlar nasıl?

 

Senaristlik de keza, sinema tv zaviyesinden baktığınızda bugün ölü bir meslek. 150 dakikalık diziler içinde herhangi bir mesleki hüner göstermeyi bir yana koyun, psikolojinizi ayakta tutmanız bile çok zor. Senaristin başarısı doğru yerde doğru zamanda bulunabilmek, büyük şirketlerin işlerine adını yazdırabilmek ve dişini sıkıp orada yeterince kalabilmekle ölçülüyor. Bir hafta kan ter içinde vücuda getirdiğiniz eser revizyonlarla paramparça ediliyor, bütünlüğü öldürülüyor. Ve her hafta sanki her şey yolundaymış gibi kendinizi motive etmeniz ve baştan başlamanız gerekiyor. Çünkü iyi yazmanın bu tür bir iyimserliğe ihtiyacı var.

 

Seyircinin tepkisi senaristin zaten pamuk ipliğine bağlı saygınlığını biraz daha zedelemekten başka işe yaramıyor.

2019-08-15T01:27:15+03:00Ağustos 15th, 2019|Bilmek Vaktidir, Satranç Dersleri|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam