Prof. Dr. Hüsrev Hatemi Tıp doktoru olmakla beraber, biz onu daha çok şiirlerinde ve sosyal olaylara duyarlığından ve tarihe getirdiği ilginç yorumlarından tanıyoruz. Kendisiyle yakın zamanda Dergah Yayınları’ndan çıkan “Kimlik Kuyusu” kitabına dair konuştuk.

 

Söyleşi: Sedat Palut

 

-Hüsrev Hocam “ülke bunalımı ve köklerle bağlantıyı kesmede 1. ve 2. Dünya savaşlarının önemli bir payı vardır,” diyorsunuz kitabınızda. Malumunuz imparatorluklar bu savaşlarla dağıldı, modern devletler kuruldu. Bu eksen günümüzde tüm dünyada yükselen milliyetçiliği köklere dönüş olarak okumak mümkün mü, ne dersiniz?

 

 Ulus bakımından köklere dönme milli devletler kurulunca hızlandı. Fakat biz ve Avusturya Macaristan zaten yönetici ulus olduğumuzdan geleneksel kültürle bağlantımızı azalttık. Bunu köklere dönüş saydık. Köklere dönmek için de Büyük Selçuklulara veya Göktürklere kadar dönmek daha gerçekçi olacak iken Macarlar tarafından sahiplenilmiş Hunlara kadar gitmek istedik ve kafamız karıştı. Avusturya da Savaştan sonra ulus Devleti oldu. Onlar Cermen kabilelerine kadar dönmek istemediklerinden bir de ikinci Savaş geçirdikleri halde bizim kadar bunalım yaşamadılar.

 

-Kimlik Kuyusu kitabınızda bazı kelimeleri incelemişsiniz. Kavramların farklı toplumlarda birbirine ne kadar benzediğini… Bunu kültürel bir etkileşim olarak değerlendirebiliriz. Günümüzde ise etkileşim, iletişim ve ulaşım olanakların genişlemesiyle daha fazla. Ama etkileşimin o eksende artmadığını görüyoruz. Şimdilerde baskın kültür diğer kültürü kontrol altına alıyor. Bunu sadece kapitalizmle mi açıklayabiliriz?

Etkileşimler Tarihin bütün devirlerinde olmuştur. Ancak 20. yüzyıldan sonra toplumlar arası etkileşimleri kolaylaştıracak iletişim araçları çok artmıştır. Etkileri faydalı yönde geliştirmek, yozlaştırıcı etkilere karşı koymak için eğitim sistemimizin çok güçlü ve ilkeli olması gerekir ki bunu hiçbir zaman sağlayabilmiş değiliz.

 

-Kitabınızda “Türkiyelilik” üst kimliğinden bahsetmişsiniz hocam. Bu üst kimliğin toplumda çok karşılığı ne yazık ki yok. Sizce bir toplumda üst kimlik nasıl inşa edilmeli?

 

1940 lı yıllarda Üst kimlik anlayışı tam olmasa da vardı. Sonra Kıbrıs olayları, buna bağlı olarak 6 Eylül 1955 gibi olaylar sonra biraz da dış güçlerin marifeti ile Alevi-Sünni ayrımının genişletilmesi ve derinleşmesi sonra daha neler neler. Üst kimlik böyle bir kimliğin inşa değil de restorasyonunda fayda olduğuna çoğumuz samimi inanırsa restore edilir.

 

“Bu topraklardaki tarihimizin daha iyi tadına varmak için Osmanlı Devleti’ni sevsek bile, Osmanlı amigoluğundan vazgeçmeliyiz?” demişsiniz. Günümüzde tarihe bakış daha çok kutuplaşmanın doğal sonucu gibi. Tarihçiler bile inandığı tezi hayata geçirmek için kaynak arayışında. Arşivlere uğramayan halk “gerçek” tarihi nasıl öğrenecek?

 

Kahvehane tipi tarihçiler yerine TC yi samimi seven ve tarihi olaylara tarihçi gibi bakan tarihçiler danışman olarak seçilirse, halka onlar geçmişi öğretirler.

 

-Tarihe bu kadar düşkün bir toplumda çok iyi bir Bizans ya da Roma tarihçisi olmamasını nasıl yorumlamalıyız?

 

 Aynı sebep. Belge inceleyen tarihçilerin hatırını sormayıp davudi sesli tarihçilere rağbet gösterilirse sonuç böyle olur. Kitaplığı ağlanacak durumda olan üniversiteler de birbiri ardından açılırsa yine böyle olur. Böyle olmasa şaşılırdı.

 

-Cumhuriyet döneminde oluşturulmaya çalışılan kültürün çok başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Siz bunu asil sınıfın yokluğuna bağlıyorsunuz. Hocam bu konuda çok mu geç kaldık, nasıl telafi edebiliriz?

 

Asiller de burjuvalar gibi. Asilleri” tek hanedan olsun diğerleri fitne çıkarır” hırsı ile yok etmişiz. Burjuva sınıfı da gelişmemiş. Ama şimdiden sonra asil sınıf  aranırsa, bu eylem  zorba sınıfı kurmak olur. Asiller 18. yüzyıla kadar var  olsalardı fayda sağlarlardı.

 

-Kitabınızda çok önemli bulduğum bir cümle var. 17. yüzyılda bu toprakları ziyaret eden Thevenot, “Türkler bilim konularına pek meraklı değiller. Mamafih hukuk bilgileri vardır, müneccimleri vardır. Pek çok Türk, şiire meraklıdır. Bunda da başarıları fena sayılmaz.” Sanki bugünün kültür fotoğrafını çekmiş gibi. Bilime karşı merakımız yüzyıllar geçmesine rağmen yine az. Bunu nasıl açıklarız, devletin eğitime bakış açısıyla mı yoksa toplumun genleriyle mi?

 

Üniversite kuruyor laboratuar kurmuyoruz sonra fizikçilere kimyacılara “idare edin canım” diyoruz nasıl araştırma yapsınlar. Sihirbaz gibi bir cümleyle malzeme, kitap ve alet  getirecek lamba cinleri yok ortalıkta. Genlerin rolüne inanmıyorum. İmkân bulursa Türkiye insanı da. Türk insanı da bilgin oluyor.

 

 

2019-09-10T21:55:05+03:00Eylül 11th, 2019|Bilmek Vaktidir, Satranç Dersleri|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam