Köktür Gelenek, Sudur, Topraktır…

I.

Tarihin tecrübeye dayalı bir birikimi olarak gelenek, her zaman için tanıdık bir hayatın içerisinde varlığını sürdürür. Bu nedenledir ki güçlü bir geleneği olan toplumların varlık ve hikmet düşüncesi de böylesine tanıdık bir hayatın bilgisi üzerinde kurulur.

Bundan dolayı da her daim göğererek yeni yeni filizler veren bir köklü ağacın duruşu gibi, geçmişin şimdiyle buluştuğu daha güvenilir bir zamanda yaşarlar sağlam bir geleneği olan toplumlar.

Ve böylesi bir zaman üzere kaim olan toplumlar bilirler ki, kaderden emin olanlar kederden de emin olurlar.

Koskoca bir emniyet duygusunun beşiğidir böylesi bir zamanı yaşamak.

 

Zira, geçmiş kimi modern ya da postmodern yakıştırmaların indinde görüldüğü gibi yabancı ve arkaik bir sembol olmanın ötesinde o anki bütün bilgi ve birikimin kaynağı oluşu nedeniyle de her daim tanıdık ve her zaman yeni bir haldir.

Bilincin tarihsel gelişiminin asırlara dayalı katmanlarından bugünlere uzanan böylesi bir geçmiş;  bir diğer anlamda da gelenekle birlikte bünyesinde barındırdığı eşsiz bir kök’ün, asaletin ve sağlamlığın da açık bir ispatı gibidir.

 

Geçmiş zamanların gelenekle beslenmiş ve sadece toplumsal bellekteki süzülmüş bir hal diliyle açığa vurulmuş bu biçimi bir yandan o geçmiş zamanların sadece geçip gitmekle kalmayıp, iz bırakarak yaşanmış canlı birer belge olmasını sağlamış, bir yandan da bütün bu canlılığıyla o belge üzerindeki en küçük kayıt noktasına kadar benimsenen bir zaman, mekan ve insan birlikteliğinin aritmetiğini de koymuştur ortaya.

 

II.

Geçmişin gelenekle birlikte diri kaldığı bu türden bir mistifikasyon neticesinde de yine o modern ya da postmodern tariflere göre konformist yani rahatını bozmak istemeyen bir topluluğun şekillendiği söylenmişse de aslında tarih denen o kaotik tualin üzerinde dünyaya fazlaca meyletmeyen, tenezzülsüz ve kanaatkar bir insan gözünün gördükleriyle anlaşılabilecek bir başka resim çizilmiştir.

 

Hızlı, doyumsuz ve yorgun ilerleme algısının kandan kızıla kesmiş yollarda koşmaya durduğu bu resimde geleneğe düşen ise sonu hazırlamaktan çok sonu beklemekle şekillenmiştir.

 

Hız tapıcılığı ve iştah düşkünlüğüyle ayrılmaz bir kesinlik kazandırılan yenilik;  sanıldığının aksine zamanın ön ve arka yüzüne yapıştırılmış riyakar bir tazelik sunumuyla zaman kazandırmaktan çok fırsat biriktirmeye yazgılı bir acelenin mimarı olmuştur çünkü.

Bu haliyle de yenilik modern zamanlarda katline ferman okuduğu hakikatin yerine koymaya çalıştığı acelenin eşliğinde, kusursuz bir cinayetle ortadan kaldırdığı kadim hakikatin yerine illüzyona uğradıktan sonra koşturup durmaktan bezgin düşmüş bir şaşkınlar imparatorluğunu yerleştirmiştir.

 

Dünyanın aldatıcı cazibesi sanki de saf bir mutlakmış ve kaçınılmaz bir tutkuymuşçasına kabul edildiğinde ise yerin altından ve üstünden döşenen bütün yolların Roma’nın hamamlarına çıktığı söylenmiş, kusuncaya kadar yemeye ve göklerde ve yerde her ne kadar hak var ise onu yaratan kudret ile paylaşmaya yatkın bir yalanın egemenliği başlatılmıştır. Cennet az ötede ve burada peşin peşin insanlığı beklemektedir bu yalana göre…

Tek sıkıntı ve tek başarı ölçüsü de onu elde edecek ve dağıtacak gücün yanında, peşinde ya da eteklerinde olabilmektir.

 

III.

Dünya denen azgın nehir bu modern algının kıyılarında öyle hızlı akmaktadır ve o kadar çok kütük getirmektedir ki, kütük kapan kapanadır artık. Oysa geleneğin sözü kıyıdan biraz uzakta olgun dillerin gerisinde beklemekteyken söz sahiplerinin en ehemmiyetli tembihi ise kütük kapmaktan sakınmak üstüne söylenmiştir.

 

Bentleri yıkılarak azdırılan dünya nehri coşmuştur çünkü ve kıyılara vuran tomruk gümbürtüleri arasında akıp giden kütüklerden nasipleneyim derken nehre düşmeyi de kütüklerin arasında kaybolmayı da göze almak gerekmektedir.

Soruların cevap yerine konularak geri döndürüldüğü bu yeni zamanlarda geleneğin çizgi çizgi süslenmiş alnının altından bakan gözlerle sorduğu soru ise koşuşturup duran hiçbir kulağa ulaşmamıştır bile.

 

Bir günde ulaşılacak menzilleri bir saatte ulaşılır kılan bu aceleci yenilikten saat üstüne saat, zaman üstüne zaman kazanan insanlık kazandığı zamanı hangi  cebinde kaybetmiş ve kazana kazana biriktirdiği bu kadar vakit içerisinde sözgelimi kaç ağaç dikebilmiş, kaç çiçek koklamış, kaç çocuğun başını okşamış, kaç kere aşık olmuş, kaç şiir yazabilmiştir?…

 

Heyhat ki, kazanılan bunca zamana rağmen o hızlı, aceleci ve doyumsuz yenilik hala daha zaman fukarasıdır ve bu yenilik düşkünlerinin gözünde vakit ise hala nakit hükmündedir. Yenilik indinde nakit olarak harcana harcana çarçur edilen vakit gelenek için her daim süregelen bir yeniliktir ve vakit geleneğin vaktidir.

İşte bu nedenledir ki, geleneğin sessiz sayfalarında kaybedildiği sanılan zaman parçalarının her dakikasından bir çiçek kokusu yayılmakta, bir fide tomurcuklanmakta, bir çocuğun uçurtması göğe yükselmekte ve hala ölmeyen Leyla’lar için hala okunan şiirler yazılmaktadır.

 

IV.

Hızın doymak bilmez oyuncu demagojisi süredursun, bu yepyeni şaşkınlar imparatorluğun da zaman mücadelesine düşürülen insan hayatı her geçen gün yeni bir ikonun önünde diz çökmeye devam etsin, emin olun bu cennetsi dükkanın bütün rafları bir gün boşalacak, eskiyen en son modelin yerine yenisi gelmeyecek, gelemeyecek, en son modelden sonraki beklenen o en son model bir gün gelecek dizayn  edilemeyecektir.

 

İşte o gün, o en son modelin yontucularının/yapıcılarının/sunucularının kapılarında bekleyenler ellerinin boş kaldığı bir anda, tek bir kereliğine başlarını omuzlarının üzerinde döndürüp bakmanın yetmediğini gördükleri o ilk anda; isteseler de istemeseler  de döndüğü  tarafa bütün bedeniyle dönen son elçi’ nin döndüğü gibi dönüp bakmak zorunda kalacaklar.

 

Ve o zamana kadar önlerinde olduklarını zannederek ‘geri’de kalmakla suçladıklarının onlar aceleyle koşuştururken arkalarında unuttuklarını toplaya toplaya geldiklerini görecekler.

 

Unutulmuştur çünkü.

Dünya bir kere de ve bir kere yaratılmıştır ve her kim ne kadar hızlı koşarsa koşsun, dağlar yürüyene, denizler kabarana, gökler dürülene kadar süre verilmiştir.

 

Oysa, insan acelecidir; insan unutkandır; insan nankördür…

 

Fotoğraf: https://pxhere.com/tr/photo/1374048

Bir yorumunuz var mı?

%d blogcu bunu beğendi: