Kutatgu Bilig Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf İlişkisi

Kutadgu Bilig’de genel anlatıma esas kurguya yerleştirilen olaylar, sarayda ve genel olarak yöneticiler arasında geçmekle beraber dönemin insanına özellikle de gençlere bir tür hayat felsefesi dersi vermek için kaleme alınmıştır denilse yeridir. O kadar ki, alt başlıklar altında bir yandan; doğruluk, mutluluk, akıl ve kanaat kavramların öne çıkarılırken diğer yandan dört ayrı kişilik etrafında dört ayrı konunun ele alınıyor oluşu eserde hem bu dünyada hem öte dünyada kut ve mutluluğa ulaşmanın yollarının anlatılıyor oluşu, bu meyanda verilen öğütler ve bu öğütlerin her birinin Kur’an’ı Kerîm’den ve Sünnet’ten süzülen damlalar şeklindeki epigraflarla verilmesinden de kolayca anlaşılmaktadır.

Sözgelimi; bu öğütlerden birkaçına yakından bakmaya çalışalım.

“Sadık olana danışır insan kendi düşüncesini, sadık olan harcar başka birisine kendini.” Şekilndeki öğütten yola çıkarak bakıldığında;

Kur’an’ı Kerîm’de  “ Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.”[1] Ayetiyle ne kadar da aynı sesi barındırdığı görülecektir. Dahası bu ayet üzerinde önceki ayetlerde işlenen konuyla bağlantı kurarak yorum yapan müfessirlerin  “ doğrular” diye çevrilen “sadıkîn” kelimesini, Hz. Peygamber ve onun ashabı şeklinde açıklarlar.[2] Vurgusunu da eklediğimizde Yusuf Has Hacip’in temel kaynaklarını daha yakından görmek mümkündür.

Benzer biçimde “Ey mümin, dilin ile öv O’nu, gönülden inanmış isen tut sözünü.” Şeklindeki öğütle “Sana vahyedilenleri oku, namazı kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten men eder. Allah’ı anmak her şeyden önemlidir. Allah Yaptıklarınızı bilir.”[3] Ayetine bakıldığında da aynı temel kaygıyı ve kaynağı görüyoruz.

Genişletecek olursak; Kur’an-ı Kerîm’de birçok yerde zikir kavramı geçmektedir. Sözlükte “bir şeyi anmak, hatırlamak” anlamındaki zikir (zikr) kelimesi (çoğulu zükûrezkâr) dinî literatürde “Allah’ı anmak ve unutmamak suretiyle gafletten ve nisyandan kurtuluş” anlamında kullanılır.[4] İnsanın, gerek ruhlar âleminde verdiği sözü; gerekse dünya meşgalesi içerisinde Allah’ı unutmamasına zikir denebilir. Tasavvufta cemaatlere zikir meclisleri denmesi bu yüzdendir. Karahanlı Türkçesinde insana “yalnguk” yani çok yanılan anlamından dolayı verilmiştir.[5]

Devamla tek tek vereceğimiz örneklerle de yine Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’de esasen ne yapmak istediğini bir biçimde de aşamalı bicilerde işlediğini görüyoruz.

Sözgelimi; “Gafletle yürüyen ey arzularının esiri, ölüm sana baskın yapmasın, o bir gün seni almaya muhakkak gelecektir. İstersen hekim getir ilaç ver, ister kam getir büyü yaptır, eceli gelen kişiye fayda sağlamaz, ey hayat sahibi kişi bugün diri olduğuna bakıp da gaflet uykusuna dalma, ölüm bir gün yakana yapışacaktır.” diye özetlenen öğüt ile verilmek istenen temel bilginin de İslam Tasavufunun ana izlekleriyle denk düştüğü görülmektedir.

Bilindiği üzere;  Tasavvufta, günlük ve haftalık derslere başlanırken gerek münferit gerek toplu olarak belirli bir süre ölümle bağ kurulmakta ve bu bağ kurmaya “tefekkür-i mevt” denilmekte.[6] Benzer biçimde Ayet-i Kerime’de ise bu konu da şöyle buyurulur: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi sınamak için şerre de hayra da uğratıyoruz. Sonunda bana döndürüleceksiniz.”[7] Buyurulmaktadır.

Keza konuya Sünnet ve Hadis çerçevesinde bakıldığında bir başka örnek; İbn Ömer anlatıyor: “Resûlüllah sallahü aleyhi ve sellem ile birlikte idim. Ensardan bir adam gelerek Hz. Peygamber sallahü aleyhi ve sellem’e selam verdi. Sonra şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Müminlerin hangisi daha faziletlidir?’ Hz. Peygamber, ‘Ahlak bakımından en güzel olanları.’ buyurdu. Sonra adam, ‘Müminlerin hangisi daha akıllıdır?’ diye sordu. Hz. Peygamber, ‘Ölümü en çok hatırlayanları ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananları. İşte onlar en akıllı olanlardır.’ diyerek cevap verdi.”[8] Şeklindeki İbn Mace yorumunu da eklemek gerekmektedir.

Kutadgu Bilig’in özellikle üzerinde durmuş olduğu iyilik- kötülük, güzellik, çirkinlik, sadakat, saygı, sevgi ve töre eksenli bakışıyla verilen ; “Beni bulacak kişi alçak gönüllü, yumuşak huylu tatlı dilli olmalıdır, kendine dikkat etmeli, aşırı gitmemeli, kötü ve çirkin işlere yaklaşmamalıdır, derip biriktirdiği malını, zenginliğini yerli yerinde harcamalı, yaşayışını, işini davranışlarını düzenlemelidir. Büyüğüne saygı göstermeli, küçüğüne tatlılıkla ve şefkatle davranmalıdır. Özünde sözünde dürüst ve güvenilir olmalıdır.’’ şeklindeki öğüdü de Türkün İslam’ı Kur’an ve Sünnet kaynaklı ve ahlak öncelikli yorumlayışı ile birlikte düşünmek gerekmektedir. Zira bu ahlak öncelikli yorumlama tasavvufun gelişmesine de oldukça Anadolu’ya ve Türk’e özgü bir zemin hazırlamıştır. İslamiyet, temizliği imandan sayan yegâne dindir. Bu temizlik insan vücudunun ve çevresinin olduğu kadar; derin bir ruh ve vicdan temizliğidir. Soyut manadaki temizliğin, somutlaşmış davranış halinde topluma yansıması ise bu biçimdeki tasavvuf pratiğidir.

Hz. Peygamber: “ Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur. Kur’an’ı Kerîm’de Hz. Peygamber için “Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin.”  ayetiyle Hz. Peygamberin güzel ahlakının Müslümanlar tarafından örnek alınmasını emreder.[9]

Hakeza, güzel ahlaka vurgu yapan çok sayıda hadîs-i şeriften birisi de şöyledir: “Kıyamet günü, müminin mizanda güzel ahlaktan daha ağır basan bir şeyi yoktur. Allah çirkin söz ve davranış sahiplerine buğzeder.”[10]

Devamla, benzer biçimde Kutadgu Bilig’in; ‘’Ey nimete ermiş kişi, gücün yerindeyken şükret, nimete kavuşan kişi çoğu zaman kendi eski halini unutur, az da olsa bir iyiliğe karşı şükür kıl, nimet çok olursa onun değerini bil, insan şükrederse nimetin biri on olur, on kat artınca evi nimetle dolar.” Biçimindeki öğüdünü “Ant olsun, şükrederseniz nimetimi arttırırım. Eğer nankörlük ederseniz azabım pek çetindir.”[11] Ayeti ve “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez.”[12] Hadisi ile birlikte düşünmek gerekmektedir.

Nimetin sahibinin Allah olmasına rağmen şükür ile teşekkür arasında bağ kurulması; nimeti kullara verenin Allah’ın olması insanların bir kısmına az, bir kısmına çok vererek az verdiğini sabır ve teşekkür ile çok verdiğini şükür ve infak ile imtihan etmesindendir.

Devamla ne Kur’an dan ne hadisten zerrece kopmadan siren bir izlekle dile getirilen bir başka öğütte ise; “Gerek oğlum gerek yakınım veya akrabam olsun; gerek yolcu gerek misafir olsun, töre yasa karşısında benim için birdir. Karar verirken beni farklı davranış içinde bulamazsın. Benim beğenmediğim şeylerden uzak dur. Onlara yaklaşma, temiz kalmaya çalış: Benim hoşlanmadığım şeylerin ilki yalandır, yalan sana uğrarsa zulüm gelir, daha sonra açgözlülük ve alçaklık gelir. Her işinde öfkelenenler, içkiye düşkünler, çalıp çırpanlar bana yaramaz.”  Denilirken aslında Gündoğdu’nun hakan-töre güneş sembolleri içinde değerlendirildiği görülür. ” Bak benim tabiatım yana yatmaz adildir; eğer doğru eğilirse kıyamet kopar.” Denilirken de Hakan’ın yeryüzünde adaletle hükmetmek mecburiyeti dile getirilir ki, hakan sırf bu sebeple dahi Allah’ın sevdiği işleri yapmakla mükelleftir. Yakınları da olsa adaletten ayrılmamalıdır. Hakan bu sezişle sevdiği ve sevmediği vasıfları vurgulamıştır.  Dahası Yusuf Has Hacip“ Allah temizlenenleri sever.” ayetine ‘’Temiz kalmaya çalış…’ diyerek manevi temizlik yönüyle göndermede bulunmuştur.

Öte yandan Yusuf Has Hacip; “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletten alıkoymasın. Adaletli olun; bu takvaya daha uygundur. Allah’tan korkun, Şüphesiz Allah Yaptıklarınızdan haberdardır.”[13] Ayeti  ve  “Kızım Fatma da aynı suçu işleseydi aynı cezayı verirdim.”[14] buyuran Hz. Peygamberle aynı hassasiyettedir.

Bilindiği üzere tasavvufta, ruhsal zekâya büyük önem verilir. Helal lokmanın ruhsal zekâya doğrudan etki ettiği savunulur. İmam-ı Azam’ın babasının dere kenarında abdest alırken bulduğu elmayı ısırmasını, Şeyh Vefa Hazretlerinin oğlunun su kırbalarını şişle delmesini ruhsal zekâya haramın etkisine örnek teşkil eden menkıbelerdir. Aşağı da bu durumu anlatan dizeler helal lokmanın ruhsal zekâya etkisini pekiştirmektedir.

“ İyilik ona süt ile girerse, ölüm yakalayana kadar doğruluktan ayrılmaz, yaratılışla birlikte var olan iyi huyları ve erdemleri, ancak ölüm bozabilir, ana karnında edinilen huylar, insanı ancak toprak altında terk eder.”

“ İyi ve kötü olmanın sebeplerinden birisi, yakın arkadaşlık kurmakla edinilen izlerdir, eğer iyi kendisine kötü arkadaş edinirse, onun da huyu kötü gibi olur.”

Örneklere de bakıldığında kolayca görüleceği gibi Kutadgu Bilig’i bütünüyle şekillendiren böyle bir söylemin oluşmasında sözgelimi; “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Sizden biriniz kiminle arkadaş olduğuna baksın.”[15] Şeklindeki hadis gibi benzer ayet ve sünnet örneklerinin etkili olduğu daha yakından görülecektir.

Benzer bir akışla; “ Akıllı doğrudur; hareketlerinin temeli doğruluktur, dili ve sözü yumuşaktır, işe çok dikkatle bakar ve sükûn ile ele alır. Diyen Yusuf Has Hacip sanki de ” Kur’an’ı Kerîm’de Musa Peygamber’e firavunla görüşmeye giderken nasıl davranması gerektiğine dair ayetin izinde yürüyerek yazmıştır diyebiliriz;  “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.[16]

Verilen tüm örneklerde görüleceği üzere Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adını vermeyi yeğlediği bu kadim kitap kimi yerde de kendi sesini Yunus’un sesine kavuşturcasına akışına devam eder.

Taş gönülde ne biter

Dilinde ağu tüter.

Nice yumuşak söylese

Özü savaşa benzer.[17]

Söz mana taşıdığı için manevidir. Anlam sözün yüzeyde olan kısmıdır. Görünmeyen kısmı ise manadır. Bundan olsa gerek, sözlerin manasına vakıf olmayanlar iddia ettiklerini bilemezler. İnsan dışında sese anlam veren mana yükleyen canlı yoktur. Sözle yaşanan süreç hayattır. Diğer çeşidi biyotiktir.[18]

Yunus Emre,  yukarıdaki dizeleriyle yumuşak dilli olmayanları yermiştir. Sözün etkili gücüne vurgu yapan şu dizeleri de söz söylemenin önemine örnek verilebilir;

Söz ola kese savaşı

Söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı

Bal ile yağ ede bir söz.

Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara Yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılır giderdiler.”[19]

“İşe çok dikkatle bakar ve sükûn ile ele alır.” Biçimindeki öğüt ile de yine Yunus Emre’nin aşağıdaki dizelerinin ayniliği açıklayıcı niteliktedir

Derviş bağrı taş gerek

Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek

Sen derviş olamazsın…

Buraya kadar tek tek örneklerle vermeye çalıştığımız Kutadgu Bilig, Ayet, Hadis, Sünnet ve Tasavvuf ilişkisini açıklama yapmadan sırası ile sürdürmeye devam ettiğimizde de bu sıkı ilişkinin hep devam edegeldiği ve Kutagdu Bilig’in Ayetten, Hadisten, Hadis, Sünnet ve Tasavvuftan hiç kopmadan şekillendiği daha açık biçimde görülecektir…

Sözgelimi;

Açgözlü adamı mal doyurmaz, dünyanın bütün mallarına sahip olsalar da onlar hep açtır, Onların gözünü ancak toprak doyurur.”

“O gün ne malın bir faydası olur, ne de evladın. Yalnızca Allah’ın huzuruna kötülükten korunmuş bir kalple çıkanlar kurtulacaktır!” [20] Bir hadisinde Peygamberimiz: “İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, muhakkak onun bir mislinin olmasını ister. Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder.”[21]

 

“Kadının güzelini herkes ister, iyi ve inançlı bir kadın bulursan fırsatı kaçırma, hemen onunla evlen fırsatı kaçırma.”

Kadın dört şeyi için nikâhlanır: malı, soyu, güzelliği ve dini; sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun.” [22]

Yusuf Has Hacip, dindar haricindeki kadınların kusurlarını buraya almadığımız dizelerinde teker teker izah etmiştir. Burada onlara yer vermememizin gerekçesi; olması gereken üzerinden hareket etmemizdir. Zaten Hadiste de böyle bir yol izlenmiş; tercih edilmesi gerekenin gerekçesi verilmiştir. Yazar içerikte olduğu gibi usulde de Hazreti Peygamberi takip etmiştir.

“Heva ve nefis ikisi de din hırsızıdır.” Tasavvufta nefis, kötülüğün ve şerrin kaynağı olan ve kötülüğü emreden nefsin hayvani arzularıdır. İnsanın nefis sahibi olması tercihlerini önemli kılar. Esas itibariyle nefis kötü olmayıp, mücadele edilmesi gereken formu olarak görülen emare tabiatlı nefistir. Bu nefis terbiye olmamış hayvani arzuların peşinde koşan, dünyada haz için yaşayan nefistir. Bu nefis terbiye edilirse kâmil bir nefse döner. Aksi durumda ayette belirtildiği gibi kişinin bütün hareketlerini kontrol eden sahibine hükmeden ilaha dönüşür.

“Ey Resulüm! Heva ve hevesini ilah edineni gördün mü? Artık sen onlara vekil değilsin.”[23]

“Ülkenin yararını kendi yararından üstün tut. Başkalarının gönlünü hoş etmek için ülke yararını feda etme. Bilginlere izzet ve ikramda bulun. Sözlerini dinle. Onlar hakkında dinin emirlerini yerine getir. Kararlarına itiraz etme.” İslam dini devlet çatısı altında yaşanan bir dindir. Bu yüzden ülül-emir kavramı vardır.

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, sizden olan ülül- emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz-Allah’a ve Peygambere götürün. Bu elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzeldir.”[24]

Ülül-emir, ümmetin derdiyle dertlenmiş âlimlerle beraber toplumun sorunlarına çözüm getirmekle yükümlüdür. Ulü’l-emir Peygamberin vekili; âlimler de O’nun varisleridir. Hazreti Peygamber vekillerine ve varislerine dünyalık miras bırakmamıştır. Onların varislikleri Ümmetinin sıkıntılarıyla dertlenmek şeklindedir. Kur’an’da Hz. Peygamberin ümmetine çok düşkün olduğu ve onların sıkıntıya düşmesiyle derinden sarsıldığı belirtilmiştir.

“Yararsız şeyleri bırakıp gönlümü masivadan arındırmalıyım. Kardeş, beni zamane vurdu. Zamanın yaraladığı gönlü ancak öğüt ve nasihat tedavi edebilir. Bu sebepten senin öğütlerine kulak vermeye geldim.”

Tasavvufta, Allah’ı anmaktan ve ona yönelmekten alıkoyan her şeye masiva denir. Kapsamı oldukça geniş olan tasavvufi bu kavramın kitapta kullanılmış olması eserin kavramı ortaya çıkaran ekolün etkisine güzel misaldir. Servet düşkünlüğü, kibir, riya haset vb. kötü huylar masiva olduğu gibi keşif, ilham ve keramette masivadır. İnsan işlediği kötülüklerle yolda kaldığı gibi yaptığı iyiliklerine güvenerek veya kendisini beğenmeyle de yanlışa düşebilir.[25]

“İnsan adını taşıyabilmek için iki şey gerektir: Biri merhamet diğeri cömertliktir. Her canlıya karşı merhametli ol. Gönlünü ve dilini bir ederek Allah’a ihlâsla ibadet et.”

Abdülkadir Geylani, ‘Maun Süresi’ tefsirinin hatimesinde “Ey Hak yolunu itaat ve ittiba etmek suretiyle talep eden kimse! Sana düşen vazife şudur: İçini dışını ilahi adalete ters olan her türlü rezillikten ve aşağılıktan temizlemektir. Sırrını, Hak’tan başka herhangi bir şeye iltifat etmekten arındırmalısın. Ancak bu şekilde namazın Allah’a yönelme, manevi bir miraç ve tevhide ulaştıran bir vasıta olur. Kendi cinslerinle mücadele etmekten, yarışmaktan onlara büyüklenmekten, gösteriş yapmaktan, onların arasında malın, mülkün, makamın ve mertebenle övünmekten kesinlikle sakınmalısın. Zira bunlar kalbi öldürür, nefsi diriltir, seni Mevla’dan uzaklaştırır. ” der. Riyakârlıktan, münafıklıktan uzak bir hayat yaşamayı salık verir. Psikolojik bakımdan sağlıklı bir insanın davranışı değildir, sırrında Allah’tan başka herhangi bir şeye iltifat etmek.[26]

Mevlana’ya ait olduğu söylenen: “ Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” Sözü de bu meyandadır.

Yusuf Has Hacip, Kutagu Bilig’de “düzen bozuldu” kısmına kadar Kur’an ve Sünnet kaynaklı ahlak merkezli, insanları kucaklayıcı yaklaşımıyla olması gerekenden hareket etmiştir. Tasavvufun tanımlarından birisi de dini emirlere uyup yasaklardan kaçınmak, kalbi kötü duygulardan arındırmak, güzel duygularla doldurmaktır.”[27] Olması gereken İslam anlayışı verilirken kişileri suçlayıcı değil, kişiler üzerinden onların görevleri gereği sorumluluklarının ne olması gerektiği felsefi yorumu da yapılmıştır. Konuşmaları buyurgan ve kınayıcı tarzdan uzak; ikna edici ve kucaklayıcıdır. Kitabı bitirirken bu durumu: “Sözlerini aktardığım hükümdar, vezir, zahit kim varsa hepsi sensin, sen ibret al. Eğer dünya istersen, onun yolu bu kitapta izah edildi. Eğer ahret istersen onun yolu da bu kitapta izah edildi. Sen kulluğunu yerine getir. Allah sana güç kuvvet verir. Yakın olsun uzak olsun ben herkesin iyiliğini diledim. Dilim söyledi, elim yazdı. Ey temiz kalpli insan, elim de dilim de fani idi. Ey anlayışına hayran olduğum insan, ben bu dünyayı bırakıp toprağa düşünce beni unutma.”

Kitabın son bölümünde “düzen bozuldu” mevcut durumu vererek toplumsal çürümenin ne boyutlara ulaştığının tespitini yapar. Bu kaygıdan olsa gerek kitabını gençlere yönelik yazdığını belirtir. “Ey yolunda sevinçle ilerleyen genç, sözümü boş sayma. Gönülden, içinden gelerek dinle ve uy.” Bu yönüyle Yusuf Has Hacip’in gençliğe hitabesi dense yeridir.

Neredeyse günümüz toplum sorunlarıyla bire bir örtüşen sorunların çözümünde Kutadgu Bilig aradan geçen bunca zamana rağmen karanlık köşelere kandil olma özelliğini koruyor. Bu özelliğinden dolayı “düzen bozuldu” bölümü kitaptaki haliyle yazıya eklendi. Bu bölümde şikâyetçi olduğu şeylerin hiçbiri İslam dışı ve tasavvuf ahlak anlayışı dışında değildir.

Düzen Bozuldu

Ey bilge kişi dikkat et. Günümüzde işler tamamen değişti. Bilgi sahibi olanlar küçük görülüyor. Bir kenarda sinmişler, aklı erenler, dillerini yutmuş gibi ağızlarını açamıyor. Ülkede kötü insanlar çoğaldı, uysal kişiler ayaklar altında kaldı, uğursuzların yüzünden baş açamıyorlar. Şarap ile yüzlerini yıkayıp ibadeti bırakanlar saygı görüyor. İçki içmeyenler cimri sayıldı. İstedikleri gibi at koşturuyorlar. Fesat karıştırıp kötülük kotaranlar mert sayılıyor. Namazına orucuna devam edenler bozguncu sayıldı. Helâl büsbütün ortadan kalktı, haram çoğaldı. Helâlin adı kaldı. Onu şimdilerde gören bilen yok. Haram kapış kapış gidiyor; ama bir türlü doyan da, harama “haram” diyen de yok. Onu bırakıp helâl yiyen ise hiç yok. Dünyanın hâli tamamen değişti. İnsanların gönlü ile dilleri birbirine uymuyor. Hâl böyle olunca, ben, bilgiyi yüzde bir işte bile kullanamam. Halktan vefa gitti. Yerini cefa aldı. İtimat edilecek, kendine güvenilecek kimse çok azaldı. Akrabalar arasındaki yakınlık kalktı. Kardeşlik uzaklaştı. Candan arkadaşlık hiç kalmadı. İnsanları ancak para birbirine yaklaştırır oldu. Küçüklerde terbiye, büyüklerde bilgi kalmadı. Kaba insanlar ortalığı doldurdu, nezaket çoktan kalktı, nazik insanı nereden bulacaksın? Emanetin adı kaldı, yerine getiren yok. Nasihatin sözü var, özünü tutan yok. Marufu emreden kim, münkeri nehyeden kim? Satıcılar emanetleri götürdü, ustalar nasihatlerini terk ettiler. Bilen kişi sözünü dosdoğru söyleyemez oldu. Kadınlardan hayâ gitti. Doğruluk, yerini nice eğriliğe bıraktı. Allah rızası için iş gören tek bir kul kalmadı. İnsanların hepsi paranın kulu oldular. Zengine boyun eğdiler. Cemaatler çok camiler az idi, şimdi camiler çoğaldı, cemaat azaldı.(Günümüzde camiler çok fakat içinde cemaat yok, ancak dışında cemaat(!) çok.) Müslümanlar karıştı, birbirlerinin etlerini yiyorlar. Kâfirler ise tam bir huzur içinde yaşıyor.         Müslümanların malı çalındı, yağma edildi. Bozgunculuk ile kötülük o kadar sesini yükseltti ki geceleri uyunmuyor. Kur’an sesi, ilim sesi gelmez oldu. Gönüller katılaştı, diller yumuşadı. Doğruluğun kendisi uçtu gitti, kokusu kaldı. Oğul babaya babalık eder oldu.  Hayat zorlaştı, endişe çoğaldı. Hırs ile tamah arttı huzur kaçtı. Fakir, dul ve yetimlere şefkat gösteren yok. Dünyayı bir başka kalıba soktular da hayrete düşen kimse yok. Oğul-kız, babaya saygıyı bıraktı. İhtiyar kelimesi hakaret sayıldı. Düzen değişti, yasalar bozuldu; ak ile kara ayırt edilemez oldu. Her şeye gücü yeten Rabbim, sonumuzu hayırlı kılsın. Bu fitne, belâ ve kötü gelenekleri ortadan kaldırsın.

[1] Et-Tevbe, 9/119.

[2] Fahreddin Râzî, Mefatihul-Gayb, XVI, 220

[3] El-Ankebût, 29/45

[4] Reşât Öngören, “Zikir”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXIV, 409.

[5] Kutadgu Bilig, Diyanet Vakfı yayınları, sayfa,3.

[6] Sadık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri-I, 221.

[7] El-Enbiya, 21/35

[8] İbn Mâce, Zühd, 31.

[9] El-Kalem, 68/4.

[10] Tirmizi, Birr, 62

[11] İbrahim, 14/7

[12] Tirmizi; Birr 35.

[13] El-Mâide, 5/8

[14] Asım Köksal, İslam Tarihi, VI/477-478

[15] Ebu Davut, Edep, 19

[16] Ta-ha, 44

[17] Yunus Emre Güldeste, S.111,Kültür Bakanlığı,1990

[18] Ş.Teoman Duralı, Felsefe Dersleri TRT.2, 2019

[19] Al-i İmran,159

[20] Şu’ara,88

[21] Müslim, Zekât, 117, 1048

[22] Buhari, Nikâh,15

[23] El-Furkan, 25/43.

[24] En-Nisa, 4/59.

[25] Süleyman Uludağ, “Masiva”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXVII, 76.

[26]Abdülkadir Geylani, Geylani Tefsiri 6.Cilt, 1.Baskı, (İstanbul: Ceylani İlim Araştırma ve Yayın Merkezi Yayınları, 2012),S. 35.

[27] Reşat Öngeren, “Tasavvuf”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXXX, 119-126.

Bir yorumunuz var mı?

%d blogcu bunu beğendi: