Metafiziği Tüketmek: Pop-Mitos’un Dayanılmaz Çekiciliği

Dini geleneklerin, kutsal tecrübesinin ya da en yaygın ve benimsenmiş kullanımıyla mistik-mitik verilerin kurgu dünyasına taşınması her anlamda heyecan uyandırıcıdır. Ele avuca gelmeyenin, yerinde yakıştırmalar ve düşük yoğunluklu sürümüyle biraz daha anlaşılabilir olması, kitleleri kutsalın neliğine yaklaştırması dahası edebiyat dünyasını  şenlendirmesi umulur. Ama elinde hamburgeriyle tipik bir anglo-sakson orta sınıf üyesine “çok ilginç” dedirtmesi dışında bir şeye yol açmıyorsa dağın fare doğurduğunu, hevesimizin kursağımızda kaldığını söyleyebiliriz.

Çocuk irisine uygun olan, gençlere de göz kırpan ana akım fantastik edebiyatın yeni yıldızı diyebileceğimiz Roshani Chokshi’nin Aru Shah dizisinin ilk kitabı, çocuk edebiyatına yeniden yeşil ışık yakan nitelikli yayınevinin hamiliğinde yola çıkınca çoğu oburokur gibi ben de çok heyecanlandım. ABD’de yaşayan Asyalı yazarların kültürleri ve anlatıları sentezleme yeteneğini de göz önünde bulundurunca yeni bir Grace Lin vakası için hazırlıklarımı tamamladım. En iyi yanı da kitabın tüketile tüketile anlamsızlaşan Grek mitolojisi ya da fantazyanın kalesi olan Kelt mitolojisiyle değil de onlarca destan ve yüzlerce ciltten oluşan muhteşem literatürün kaynağı olan Hint metazifiği ya da mitolojisiyle mayalanmış olmasıydı.

Annesinin çalıştığı Antik Hint Sanat ve Kültür Müzesi’nde annesine yardım etmekle kalmayıp orada yatıp kalkan ve dünyasını oraya göre ayarlayan Aru, ellenmemesi gerektiğini çok iyi bildiği yıkım lambasını eller ve nelere yol açabileceği annesi tarafından net bir şekilde sezdirilmesine rağmen, arkadaş ortamındaki fiyakasının sıfırı tüketmesi yerine felaketlerin zincirini tetiklemeyi tercih eder. Küçük şeyler büyük olaylara gebedir klişesi fantastik edebiyatı da besler. Ürperti, duyu dünyasının alt üst olması, panik havasıyla oraya buraya koşturulması, can simidinin atılması ve ajansın kahramana tuhaf bir kılavuz bulmasıyla devam eder.

Annesi, okul arkadaşları donmuşken, dünyanın hatta dünyaların dengesi kötü lehine hızla bozulmaya başlamışken tıfıl bir kızın omzuna yüklenir kaosu kozmosa dönüştürme işi. Aslında tam olarak böyle değil: Küçüğe kaldırabileceği kadar yük yüklenir ve onun kendisine, iradesine, kararlarına, yeri geldiğinde yoldaşlarına güvenmesi beklenir. Büyük harflerle kahraman değil de küçük harflerle kahramanlar vardır. Merkezi karizma değil de kolektif tavır ve dayanışma önemsenir.

Aru şaşkınlığını atamadan kılavuzu güvercin kılığındaki düşkün kral Subala, kendisini  görev kardeşi, ruhani bacısıyla  buluşturmak için peşine takar. Henüz kitabın en başlarında pop kültürle tanışırız ve kitap ilerledikçe sündürülen diyaloglar ve bıktırılan tekrarlarla Marvel’ın çizgi roman dünyasına, Amerikan süper kahramanlar diyarına batmaktan çıkmaktan halsiz düşeriz. Karalamadan ve anlamlandırmaya çalışarak dönüp dönüp baksak bile bu dolgu malzemeye yakışacağı yer bulmakta zorlanırız. Eli kalbine giden Aru derin düşüncelere ya da ruh yoklamasına kapılamadan tişörte ve tişörtün etiketine sıçranıyor, ruhun etiketi gibi tecrübe ötesine nanik yapan aşırı endüstriyel espride karar kılınıyor. Yarı tanrı pandava olduğunu öğrenince Aru, güçleri olabileceğini düşünüyor ve örümcek adamın ağ fırlatmasından, pelerinden, şapkadan, tanıtım müziğinden dem vuruyor. Harika bir şekilde kişileştirilen mevsimler, Aru ve Mini’yi türlü alet edevat, giyecek ve yiyecekle donattıktan sonra onlarla selfie çekilmek, instagramdaki popülaritesini takviye etmek istiyorlar. Neden ama neden! Keşke ironi derinliği ya da radikal bir eleştiri damarı bulabilsek ama nafile. Bulup bulabileceğimiz en fazla bir tutam kitch!

Kurgu devamlılığına, karakterlere, gizemin ayarlanmasına baktığımızda sorunsuz gözüken kitabın bu türden tercihlerle kendini boğmasına samimiyetle üzülüyoruz.

Aru, Mini ile tanışır. İki Pandava yola düşer önce dünyalar arasındaki  eşiğin gardiyanının, sonra gardiyanlar kurulunun sınamasından en sonunda da sahiplenme sınavından geçer. Tanrı kızları diye tescillenip çeşitli silahlara kavuşurlar. İlk bakışta ayna ve top, onlar inandığında ve yeri geldiğindeyse ölüm tanrısının illüzyon silahıyla, İndra’nın yıldırımı. Zeus mu? Ah evet, Greklerin, Hint seleflerinden epeyce şeyi ithal edip yeniden ürettiklerini söyleyebiliriz.

Zaaf için genişçe paragraf ayırdıysak, meziyet için de aynı zahmete girmeliyiz: Kitabın sonuna konan terimler sözlüğüyle sağlamasını yapacağınız kadar çok karakterle; tanrı, tanrıça, kutsal destanlar, krallar, yerler, tanrısal binekler, silahlar, mevsimlerle karşılaşıyorsunuz. Alana hiç göz atmamış olanlar Ramayana ve Mahabharata destanlarını duyup heves etseler o bile onları günlük hayatın büyüsüzlüğünden ve sığlığından epeyce uzak tutacaktır. Bense, bundan böyle dört mevsim dendiğinde dudağımı büküp, gururla altı mevsimlik muhteşem hint yılından bahsedecek olmayı, bizdeki “bâcıyân-ı rûm”un prototipi panchakanya kadın birliğini ve yedi kocalı Hürmüz’ün atası konumundaki erdemli prenses Draupadi’yle tanışma şerefini bu kitaba borçluyum. Tatlı niyetine hoş bir sürprizle de karşılaşıyoruz:  İblis kralı Mayasura’nın Pandava kardeşlerine, hayatını bağışlamaları karşılığında yaptığı saray Süleyman peygamberin kraliçe Belkıs’ı ağırladığı, zemini suymuş gibi gözüken sarayına benziyor. Aynı saray daha sonra kişileşerek kardeşlerin reenkarne olmuş halleri Aru ve Mini’den hesap soruyor. Sarayın gâh hüzün, gâh mutluluk gözyaşlarına, en civcivli anda çocuklara koruma sağlamasına  bile tanıklık ediyoruz.

Binbir Gece Masallarından kültürümüze yerleşmiş sihirli lambanın bir benzeri olan yıkım lambası diyanın içinden demonik varlıklara -raksha- ya da cinlere benzeyen “Uyuyan” çıkar. Aru ve Mini üç anahtara kavuşup tanrısal silahları kuşanana kadar uyuyan da uyanmaya yandaşı iblisleri kendi etrafında toplamaya başlar. A’dan Z’ye kütüphanesindeki ilk esaslı karşılaşmada kılavuzları Boo’yu (güvercin Subala) ele geçirir Uyuyan. Kahramaniçelerimiz ise tanrısal binekleri azat edip kendi saflarına katarlar. Masal kahramanının sihirli nesnelerle güçlenmesi ve yeri geldiğinde kullanmak üzere yola devam etmesi gibi.

Diller, dinler, kültürler, aile içi çatışmalar, cinsiyet rolleri de satır aralarında, alt tema oluşturabilecek bütünlükte yer alıyor. Hintçe bilmeyen Hindo-Amerikan kuşaklar binlerce yıllık Sanskritçe’nin suyunun suyunun suyu kıvamındaki dillerle dünyadaki yerlerini belirlemeye çalışıyor. Aile demişken kitabın üstü örtük geriliminin Aru’nun annesi ve babası arasında olduğunu bu gerilimin de bir yerde dharma ve kaderle hesaplaşmaya çıktığını hatırlatalım. Zengin metafizik özgür iradenin teminatı olamayabiliyor.

Eksikliğini hissettiğim unsurlardan biri de harita ve insan dışı varlıkların çizimleri. Aklım ister istemez proto-fantastik deha İbrahim Hakkı’nın metafizik alemleri de (melekut alemi) içeren şemasına, krokisine kayıyor. Tek dünyayı aşan Hint kozmografyasını arka planına yerleştiren Arun Shah kitabına ustalıkla çiziktirilmiş birkaç harita ve karakteristik illüstrasyon çok şey katabilirdi. Oysa elimizde kötü kopya yeni nesil kapak görselleri var. Bölümler bazen klasik dramatik damarı takip edip önemli yerlerin ya da karakterlerin adını taşırken, bazen kafasına göre takılıp bölüm adı olmayacak on şey listesine sadık kalıyor.

“Shukra’nın Öyküsü” benzerlerini görmeyi istediğimiz masalcıklar tadını damağımızda bırakıyor ve kitabın en güzel ahlaki ikilemlerinden birine imza atıyor. Shukra ile yaşananlar ise Aru ile Mini’nin temiz siciline şaibe bulaştırıyor. Karmayı düşündüğümüzde dananın kuyruğunun bu civarda kopacağını kestiriyoruz.

Devasa balina köpekbalığının ağzından ekmeklerini değil de daha önemlisi olan tanrısal silahları bulup çıkarıyorlar. Orada bile yazarımız rahat durmayıp Aru ile Mini arasında geçen yarım sayfalık diş ipi muhabbetiyle heyecanımızın köküne kibrit suyu dökmeye yelteniyor.

Ana karakterler kız, ben bir babayım yazılı tişörtü giyen adamın iblislerin başı olma süreci maceranın merkezinde yer alıyor, insan kayıtlarını tutan tanrı Chitrigupta’nın ağzından feminist sözcükleri yenilik ve ataerkilliği altüst eden devrim olarak selamlanıyor, Shukra’nın Öyküsünde erkeğin ahlaki düşüsü gözler önüne seriliyor ve haklı olarak okurlara, kitabın erkek egemen kültürün radikal bir eleştirisi olarak okunup okunamayacağı sorusu hücum ediyor. Beş kocalı erdemli prensesi de bu toplama dahil ettiğimizde cevabımız evetin yanı başında soluklanıyor.

İkinci cildin Türkçeleşmesiyle geçecek ayları düşünüp çarpıcı bir son paragraf yazmaktan geri duruyorum. Uyuyan ile ne ilk ne son olan büyük karşılaşmada güzel sürprizlerin okuru beklediğini söyleyip sıramı savıyorum.

Son sözü söyleyecek olgunlukta olmasa da güzel sözlere cesaret veren, en azından rotayı zengin kültürlerin beşiği olan Hind’e çeviren  Aru Shah’ı ve yazar  Roshani Chokshi’yi “Ölüm Şarkısı”nda bekliyorum.

Hint muhibbiler cemiyeti üyelerini de Ramayana ve Mahabharata muhabbetine davet ediyorum.

Bir yorumunuz var mı?

%d blogcu bunu beğendi: