Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı tümüyle böyle bir din adamını ele alır. Yazar onu İstanbullu Hoca’dan (Menfi) Küçük Ağa’ya (Müsbet) dönüşümünü gerek olay örgüsündeki gelişmelerle gerekse ruh âlemindeki dönüşümlerle başarıyla anlatır.

 

Yazar: Çetin Tokay

 

Milli Mücadele veya İstiklal Harbi diye adlandırılan dönem; 1919 – 1922 arasını kapsayan ve bir imparatorluk artığının tarihten silinip yerine Cumhuriyet idaresinde yeni bir devletin kurulmasıyla sonlanan savaşarak geçirilen dört yıllık sürenin adıdır.

Bu süre kendi içinde ikişer yıllık iki döneme ayrılır. 1919 ile başlayıp 1922 yılına kadar geçen sürede, Mondros Antlaşması, Yunan ordusunun İzmir’e çıkışıyla başlayıp, Sakarya Savaşı ile devam eden ateşler içinde, olayları, isyanları, ölüm kalım mücadelelerini sayarak bitiremeyeceğimiz dört yıl!

Bu dört yılın romanlarımıza yansıması otuz beş kadar romanda görülür. Bu konu ilgili romanlar tarihi zemin olarak daha mücadele sürerken Sakarya Savaşı’nın hemen sonrasında Halide Edip Adıvar’ın yazdığı ve 6 Ağustos -11 Ağustos 1920 tarihleri arasında İkdam gazetesinde tefrika edilen “Ateşten Gömlek” ile başlar, benim tespit edebildiğim kadarıyla 2015 yılında yayımlanan Tayyip Yelen’in Sevda Tutulması -3 “Kurtuluşa Doğru” eseri ile şimdilik son bulur. Bu dönemi; Kemal Tahir, Attila İlhan, Talip Apaydın, Halide Edip, Yakup Kadri, İlhan Tarus, Tarık Buğra, Samim Kocagöz, Bekir Büyükarkın gibi yazarlar romanlarında ele alıp işlemişlerdir.

Dönemin romanlarında gerçek veya kurgu olayları yaratan, yaşayan ve biz okurlara yaşatan insan kaynağını inceleyecek olursak; roman karakterlerini görev, sorumluluk ve konumları açısından beş gruba ayırmak mümkündür.

  1. Milli Mücadeleye katılan ve yerel savunma güçlerini örgütleyen ve onlara önderlik eden atanmış veya kendisi Anadolu’ya gönüllü giden zabitler. (Özellikle Orta ve alt kademe rütbedekiler)
  2. Özellikle Batı Anadolu’da mevcut silahlı genç, savaşkan güç olan efeler ve onların çeteleri.
  3. Anadolu şehir, kasabalarında yaşayan Osmanlı Devleti tarafından atanmış sivil memurlar, yerel yöneticiler. (Vali – Kaymakam – Mutasarrıf) ve diğer idadi mezunu okumuşlar, özellikle doktorlar bazı yerlerde muallimler.
  4. Yine İstanbul tarafından atanmış müftüler veya yerelde yaşayan medreselerde din eğitimi almış “Hoca” adıyla anılan din insanları. Bu kişiler yerelde cami imamlığı ve müezzinliği yapıyorlar.
  5. Anadolu kasaba ve özellikle köylerinde yaşayan evkaf ve esnaf ile köylüler ve toprak ağaları ile uyanık köylüler.

Milli Mücadele romanlarında sivil halkın mücadeledeki rolü:

Yazarlarımız bu dönemi gerek kendi büyüklerinin anılarından, gerekse mücadelede yer almış asker/zabit kişilerin hatıratlarından öğrenmiş, incelemiş ve Milli Mücadele döneminin özellikle Kuvayı Milliye dönemini olay örgüsü, mekân ve karakterlerle yer veren romanlar yazmışlardır. Özellikle mücadelenin ilk iki yılına odaklanan Anadolu halkının, düşman işgaline uğramış, Batı Anadolu bölgesinde yaşayan halkın Kuvayı Milliyeyi benimsemesi, katılması için şehirlerde, kasabalarda, köylerde kanaat önderlerinin menfi ve müspet telkinleri, mücadeleye yol göstermeleri veya karşı durmaları romanlarda işlenmiş, yazarlarımız romanlarında  önemli karakterler yaratılmışlardır.

Roman karakterleri 15 Mayıs 1919 İzmir’in işgali ile somutlayacağımız olaydan sonra tarih ve roman sahnesine çıkarlar ve Kuvayı Milliye’ye fikri ve fiziki katılım sağlamaya çalışırlarken bir yandan da olayların içinde yer ve rol alırlar. Bunlar “Kuvayı Milliyeci” olumlu karakterlerdir. Bir de İstanbul’daki Halife/Padişah’a bağlı olarak Kuvayı Milliye’nin karşısında olan ve dolayısıyla edebiyat eserindeki çatışmayı da yaratan olumsuz karakterler vardır. Olumsuz karakterler genellikle yerelde çok güçlü olan hocalardır. Hocalar (gerici, tutucu unsur) ile Kuvvacı zabitlerin (İlerici, savaşçı unsur) Anadolu halkını etkilemek için karşı karşıya gelirler.

Romanlarda Din İnsanları ve İstanbullu Hoca ile Tabip Yarbay Halis Bey Çatışması Örneği:

Bunlar içinde gerek dini temsil ettikleri gerekse cami hocalıkları nedeniyle köylü halkla en çok münasebet içinde olan, evvelden beridir saygı duyulan din adamları dönemi ele alan romanlarda sıkça karşımıza çıkarlar. Bu tipler ikiye ayrılırlar az bir kısmı Kuvva yanlısı tutumları ile köylüyü etkilerken, önemli bir kısmı ise “Halifemiz efendimiz, ruh-i zeminimizin buyruklarından zinhar dışarı çıkmak olmaz.” diyen menfi propaganda ile Kuvvacıların işini zorlaştıran tutum, duruş, düşünce ve eylemleriyle ele alınmıştır. Olay örgüsü ve romanın inşasında birer yan karakter olarak işlenen bu din insanları içinde biri diğer romanlarda olduğu gibi zenginleştirici karakter olmaktan çıkar başat karakter olur. Bu nedenle de çok önemli ve değerlidir.

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa adlı romanı tümüyle böyle bir din adamını ele alır. Yazar onu İstanbullu Hoca’dan (Menfi) Küçük Ağa’ya (Müsbet) dönüşümünü gerek olay örgüsündeki gelişmelerle gerekse ruh âlemindeki dönüşümlerle başarıyla anlatır. İstanbullu lakaplı Hoca çok ama çok genç biridir ve daha Akşehir’e gelmeden önce ünü gelmiştir. Zamanın Konya Valisi Cemal Bey (ki Kuvvacılara karşı durmuş Padişahçı biridir, bir süre sonra o da İstanbul’a kaçtığı bilinir) tarafından da önerilen ve ilmi fiziki yaşını aşkın biri olarak Akşehir’de yaşayanların dini bilgilerini arttıracak, soru ve sorunlarına dini yorumlar getirecektir. Hoca Akşehir’e gelmesinden az önce de iki ana karakter olan Çolak Salih ve hemen ardından Tabip Yarbay Halis Bey’in de kasabalarına dönmeleriyle çatışma başlar. İstanbullu Hoca çok genç olmasına rağmen dini bilgisi çok yüksek düzeydedir. Hoca bir din insanı olarak yetiştirilmiştir, saf inançlıdır. Onun otorite olarak bellediği göktedir, uhrevidir ve sorgulanamazdır. Padişahımız, halifemiz, ruhi zemin efendimiz ise O’nun yeryüzündeki yüzüdür. İstanbullu Hoca’nın en önemli  özelliği ise din tüccarı olmayıp hakikaten inançlı olmasıdır ve kuvvacılar için asıl zor olan bu inancı sarsabilmektir. Kasaba halkı ilk Cuma’yı, vaazı merakla bekler.

Ona öğretilen ve onun da söylediği dini otorite olan Halifeye tam itaat etmektir. Lakin pozitif bilimi temsil eden Doktor Halis vaazın sonunda soru sormadan edemez fakat Doktor endişelidir çünkü Hoca çok iyi bir hatiptir ve daha ilk vaazında kasabalıyı – kendisini de – etkilemiştir. Kuvvacı Doktor,  kitlenin elinden çıkacağını anlayınca müdahale eder ama Hoca ile baş edemez. Bir süre sonra Ali Fuat Paşa’nın emriyle Hocanın öldürülmesi işi kasabadaki zabitlere verilir. Bu arada hoca kasabadan gencecik bir kadınla evlendirilmiştir. Kuvvacıların bu öldürme görevini tartıştıkları sahne çok dramatiktir. Özellikle işi hayat kurtarmak olan Doktor bu işi üslenemeyeceğini söyler. Kuvvacılar gece bu konuyu tartışırken Hoca’da çok insani bir refleksle kasabadan kaçar. Romanın ikinci bölümü, Çakırsaraylı’ya sığınan hoca ve onu takip edip bulan Çolak Salih arasındadır.

 

“Beklenen Cuma”

Küçük Ağa Romanı’nın “Beklenen Cuma” adlı bölümü İstanbullu Hoca’nın Akşehirlilere ne diyeceği ve Kuvayı Milliye’yi temsil eden Doktor’un ona nasıl tepki göstereceği üzerine odaklanır. Ortam gergindir ve şöyle betimlenir:

          Bu Cuma o Cuma idi. Bütün bu sallantıları yatıştıracak cümlenin beklendiği ve ve söyleneceği Cuma! Bilgi ve düşünce yetersizliğinin sığındığı Cuma!

          Akşehir, İstanbul’lu Hoca’ya güveniyordu. Çünkü güvenecek birine ihtiyacı vardı:

          İstanbul’lu Hoca bilirdi. İstanbul’lu Hoca akıllı idi ve İstanbul’lu Hoca namuslu idi. Çünkü İstanbul’lu Hoca bilgi, akıl ve karakterinin en üstün örneği, gelenek, görenek ve inançları ile, hava gibi içinde yaşadıkları, kanlarında dolaşan hayatın yetkili, övülmüş, seçilmiş sözcüsü idi.

İstanbullu Hoca bakınız ne der ilk Cuma hutbesinde:

“ – Sen kendini yenilmiş, açık düşmüş bir pehlivan sanıyorsun. Sen kendini –sesi kızgındı- tek sanıyorsun. Yola tek çıkmaya kalkıyorsun. Tek olan yenildi mi biter. O ne ateşlik gaflettir ki seni cemaatinden koparmış, seni imanından, emirinden ayırmış, seni sırf kendi başının davasıyla, gönlünün kavgasıyla baş başa bırakmış. Şimdi sen – ses, hüzün tüllerine bürünmüştü- ağılında aç kurtla karşı karşıya kalmış bir kuzu gibisin. Şeriatten, ümmetten kopan, kendini her şey sanan aklın seni parçalamaya hazırlanıyor. Sarıldığın tek dal aklın mı? Tek misin artık? Uçurum seni yutacak. Kurtulamazsın. Uçurumun dibi tek kalanların, ümit gücünü sırf aklına bağlayanların leşleriyle doludur. Kurtulamazsın!” (…) İslam’ın kara günleridir bu günler. Bildiğinden de kara günler yaşıyorsun.  “Gafletin ebedi ruhu da örtmüş, sen tek başına, çulsuz çuvalsız aklının peşine düşmüş, yol bilmez, yordam bilmez, iz bilmez, başını alıp gidiyorsun, sırtını o ebedi nura dönmüş de, kendini kurtuluşa gider sanıyorsun.”

Şimdi yine o camide hutbeyi dinleyen Doktor’un duygu ve düşüncelerine bakalım ki kendisi vatansever ve milletin kurtuluşunu Kuvayı Milliye’ye bağlamış, pozitif bilim eğitimi almış ama köken itibarıyla o kasabada doğmuş, büyümüş biridir. Din ile bir derdi yoktur, tepkisi ve mücadelesi dini, milletin imanında kirleten ve dünyevi çıkarlara alet eden hocalaradır. Camiye “görevli” olarak gelmiştir. Ama İstanbullu Hoca’nın vaazında çok bambaşka biriyle karşılaşır.

“Doktor kendisini buraya getiren inattaki direnişin içten içe erir gibi olduğunu duyuyordu. İstanbul’lu Hoca’yı gören, İstanbul’lu Hoca’ya bakan hatta muayene eder gibi bakan bir o idi. Görecek, anlayacak, hüküm verecekti. Bu iş kendisine bir görev olarak verilmişti. Sonunda Hoca’yla verdiği hükme göre konuşacaktı. Rica veya Tehdit… Hangisi uygunsa o yoldan Kuvayı Milliye adına yardım isteyecekti. Ama şimdi karşısındaki adamın yalnız kuuvvetini anlıyor, onun söylendiğinden de kuvvetli olduğunu duyuyor, daha açık olarak da hakkında hüküm vermenin güçlüğünü kabul ediyordu.”

Yazar, Doktor karakterini açmazda bırakır, daha doğrusu bunca “temiz” bir din insanın söyledikleri karşısında onunla çatır çatır tartışacak gücü kendinde bulabilecek midir? Sonuçta Hoca hitabet sanatına hakimdir, o ise sadece görevlendirilmiştir. Doktor’un iç hesaplaşması ile devam ediyoruz;

           Hocayı bütün dikkatiyle dinliyor, fakat aynı zamanda düşünebiliyordu. İlk adımı yanlış attığını anladı. Buraya peşin ve kesin inançlarla gelmiş, asıl yanıltıcısı Hoca’yı hocalardan bir hoca, kontrol şansını yitirmiş veya inkâr etmiş, tuttuğu tarafa kör taasupla ve katı bir görev alışkanlığı ile bağlanmış bir adam olarak düşünmüş, bellemişti.

          Halbuki daha ilk cümleleri onun en az kendisi kadar samimi, kendisi gibi ölçüp biçen, kısacası inancında yaşayan bir mücadeleci olduğunu gösteriyordu.

          Üstelik bu “tek akıl” sarsıcı, hiç değilse insanı üzerinde durmaya, düşünmeye zorlayıcı bir mesele idi.

          Herkes bir yol tutarsa, hedef aynı da olsa, herkes birbirine düşecek demek değil miydi?

İşte Kuvayı Milliye hareketinin daha başında bu durum, İstanbullu Hoca tarafından Doktor’un suratına çarpılmış bir gerçekti. Yerelde can havliyle küçük ölçekli, düne kadar eşkıya olarak kabul edilen efelerin çevresinde başlayan ve gelişen ama bir başsız, otoritesiz silahlı mücadele ile ne yapılabilir, ne kadar etkili olunabilirdi? Doktor elbette bu durumun farkındaydı ama onu allak bulak eden, fikri zeminini sarsıntıya uğratan Hoca’nın da bunu biliyor olması ve cemaati oradan yakalamasıydı. Kuvvacı Doktor, yumuşak karnından yakalanmıştı.

Hoca’nın sesi birdenbire apatikleşti (Ne güzel bir durum tasviri) Bir insan ancak bu kadar hissiz, tarafsız olabilirdi:

– Tanrı ve onun sevgili kulu Hazret-i Muhammed… -O uyur sanılan kendinden geçmiş cemaat Hoca ile birlikte tekrarladı- Sallalahü aleyhi ve sellem sana felaketin devasızı diye nifak’ı öğretmedi mi? Nifak mahvın ta kendisidir. Ve sen nifakın eşiğindesin. Kendini mahvolmuş sayıyor, tek bıraktığın aklının peşine düşerek, bir bozgun içinde, mahvına gidiyorsun. Koşuyorsun.

          Doktor’a, camide, hatta bütün dünyada Hoca ile kendisi varmış gibi gelmeye başlamıştı. Aklı, vicdanı, bilgileri ve görgüleri topyekûn bir seferberliğe girmişti. Hoca’nın her cümlesi üzerinde bir otopsi yapar gibiydi.

– Düşmanın bir mi? Sen ona bir daha ekle. Üç mü, beş mi? Sen ona bir de kendini ekle ve üçse dört, beşse altı de. Ve sen sana düşmanların en çetini oldun, bunu böyle belle!..”

İşte iyi yazar, işte iyi edebiyat! Ruh tahlili, durum tespiti ve tahlili, işte okurun zihnini, algısını yönlendirme. Eğer benim gibi “Türkçe edebiyat eserleri tümüyle siyasidir!” fikrindeyseniz, şu kısacık cümle sizi alır götürür”. “ …sen ona bir de kendini ekle.”

          Ve Hoca şimdi bir hesap dersi verirmiş gibi devam ediyordu:

  • Seni birlik, beraberlik doğurdu, büyüttü, yüceltti. Bunu unutmuş, kendi başına gidiyorsun, Nereye? Uçuruma! Sen Müslümansın ve Osmanlısın.

 Cami “Elhamdülillah” diye bağıdı.

  • Hamd ile iş bitmez. Hem hamd ediyor, hem de hem de kanından, etinden ayrılmak istediğini fark etmiyorsun. Sedef-idürr-i kâinat efendimiz “Çapulculuk, soygunculuk eden bizden değildir.” buyurdu. Sen köyler basmaya, adam kaldırmaya başladın. (Kuvayı Milliye’nin mecburen eldeki tek silahlı güç olan dağdaki eşkıyaya dayanmasına dokunduruyor Hoca) O ki kainatın övündüğü, o Hakk’ın sevdiği, kulu,“Müslim dilinden ve ehlinden, Müslümanların selamette kaldığı kişidir.” buyurdu sen din kardeşlerine illallah dedirtiyorsun. Uçurum seni yutacak.”

Hoca günün meselelerine kendi üslubunca girmişti. Şimdi çeteleri, eşkıyaları lanetliyor, onların saldığı korkuya ve panik istidadına en kuvvetli ittifakı ilan ediyordu. Doktor: “Bu konuda yapacağı başka bir şey yok” diye düşündü. Fakat aldanmıştı:

  • Haydutu yalnız Allah’ın ateşine bırakma. Yalnız bedduana sığınıp onun sana saldırmasını, tıpkı komşun gibi eli kolu bağlı bekleme. Komşunla birleş. Belki ona gelen bela seni bir sonraki sıraya koymuştur. Birleşeceksin. Haksız kuvvet kullandı mı, haklıya da kuvvet farz olur, vacib olur. Bunun yolunu konuşacağız.”

Aslında Hoca ne kadar da Doktor’un bağlı olduğu fikirleri yani Kuvayı Milliye’nin düşüncelerini, halka söylemek istediklerini söylemektedir. Bu yüzden de Doktor sürekli olarak düşünmekte, durum değerlendirmesi yapmaktadır. O camide, o hutbeyi dinliyorsa, Hoca’yı susturmak veya alt etmek içindi, görevi buydu ama Doktor, Hoca’ya sürekli hak vermekten amacını neredeyse unutacak noktaya gelir.

DEVAM EDECEK…

 

 

2019-07-11T00:41:50+03:00Temmuz 11th, 2019|Bilmek Vaktidir, Satranç Dersleri|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam