“Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul.”

 

Söyleşi: Bülent Ata

 

-Peki yakın arkadaşınızı nasıl seçiyordunuz? Şu veya bu değil de neden o?

Ben fıkra anlatmayı, muziplik ve nüktedanlık yapmayı severim. Bunlardan birisi buna karşılık verdiği zaman o nükteye gülen çocuğa içim ısınır sonra ben ona her defasında nükteler yapmaya devam ederim.

 

 -Frekans tutuyor aslında…

Evet tutuyor. O arkadaşla göz göze geldiğimizde ben bir göz kırparım, bu kırpışı anlar. “Ben böyle söylüyorum ama sen inanma, ben şaka yapıyorum” manasında, o da karşılık verir. Kendiliğinden böyle olur. Muhatap anlarsa ne ala, anlamazsa daha da muhabbetim olmaz. İlgiyi kesmem ama ilgimin dışında kalır.

 

-Arkadaşlarınızda ya da kardeşinizle çete gibi kavga etmek, mahalle kavgalarına girmek, aynı çevrede bulunduğunuz insanlarla oynamak gibi olaylara yatkın mıydınız yoksa daha geri mi dururdunuz?

Yatkındık hatta Alaeddin’le biz organize ederdik. Oturduğumuz yerden taşındık. Orada ilkokula başladık. Okuduğumuz okul evimizin karşısındaydı. Şöyle söyleyeyim, bizim bahçe duvarının bittiği yerde okulun duvarı başlardı. Biz okula gitmeyi çok arzulardık. Öğlen paydosunda öğrencileri ayırırlardı; A mahallesine gidecekler, B mahallesine gidecekler dizilirlerdi. Biz de onlara gıptayla bakardık bir gün biz de onlar gibi olacak mıyız diye. Bahsettiğim ilkokulun, Sakarya İlkokulu, üstünde bir kışla vardı. Askerler borazanlarla tabur halinde uygun adım yürüyerek bizim evin önünden geçerlerdi. Ağşama bulgur lepesi ye ha ye ha ye ha!” diyerek melodisi şöyleydi (eliyle masaya vurarak ritim tutuyor) her gün sabah gider akşam dönerlerdi. Evimiz yakın olduğu için yat borusunu, kalk borusunu bizim evden işitirdik. “Lepe” dedikleri, lapa; “ağşama” akşama.

 

-İlk bayram namazını ya da Cuma namazına gidişinizi hatırlıyor musunuz?

Cuma namazını değil ama teravih namazına gittiğimizi hatırlıyorum. Henüz okula gitmiyorduk, 11-12 yaşlarında Sanat Okuluna giden Remzi ağabey bizi götürmüştü. Onunla ilgili bir başka hatıram da var, hala hatırıma gelince gülerim. Sanat Okulunda Fransızca okutuyorlar, Fransızca bir kartpostal var elinde. “Sen okumasını öğrendin mi? Her şeyi okuyor musun?”dedi, “Okuyorum” dedim. “Peki, şunu oku” dedi, kartpostalı verdi bana. Ben de “Carte postale” dedim. Çocuk karnını tuta tuta gülmeye başladı sonra “O Fransızca, ‘kartpostal’ diye okunur” dedi. İlk Fransızca dersimizi de böylece almış olduk. İşte bu çocuk bizi teravih namazına götürdü.

-Kur’an Kursuna gittiniz mi?

Evet, gittik. Elifbadan yukarısına yükselemedik, çok kalabalıktı. O tarihte Kur’an Kursu yasaktı. Sene 1947’den önce. Her yaz gönderirdi annem bizi. Elifba cüzümüz vardı, alır giderdik.

 

-Yasak olan kısım neydi?

Kur’an öğretilmesi.

 

-Yasak olmasına rağmen mi giderdiniz?

Yasağa rağmen giderdik. Bizim hocamız, Hatice hocamız, Allah rahmet eylesin, kapıda bir öğrenciyi nöbetçi tutardı. Mesela o nöbeti ben de tuttum. 5-6 yaşlarındaydık. Bekçiyi polisi tanıyoruz, üniformaları var. Bekçilerin kızıl kahverengi bir üniformaları vardı, polislerin açık mavi forması vardı. “Sokak başında polis veya bekçi görürseniz ‘Geliyor!’ diye içeriye seslenirsiniz” derdi. Benim nöbetimde bir vukuat oldu. İçeriye çok neşeli bir şekilde müjde verir gibi “Geliyor!” demiştim. Hoca bir görev vermiş ama anlamıyorsunuz tabi, ondan. Gidince de “Gidiyor!” diye söylememiz gerekirdi. Ben “Geliyor!” deyince sesler bıçak gibi kesildi. Bu oyun gibi çok hoşuma gitti sonra heyecanla bekçinin gitmesini bekledim. “Gitti!” haberini verince bağırış çağırış tekrar başladı. “İyiymiş” dedim. Sonuçta komut veriyorsun içeriye. (gülüyor)

 

-Çocuk aklı, kimsenin zarar vereceğini düşünmüyorsunuz, olumsuz bir şey algılamıyorsunuz tabi.

Tabi, heyecanla gelsin de “Geliyor” gitsin de “Gitti” diye haber vereyim telaşındayım. O zevki bir de ilkokulda tattım. Şimdi ben saate bakmayı diğer çocuklardan daha erken öğrendim. Başöğretmen hademelerin olmadığı gün diyelim dokuzda zili çalacağız, bana görev verirdi; elime zili alır beklerdim, saat gelince de şevkle şangırdatırdım. Benim şangırdatmamın üzerine bütün sınıflar boşalırdı. “Yahu ben neymişim” derdim. Bizim hademeye çavuş derlerdi, ben çavuştan daha iyi çaldığım kanaatindeydim.

 

-İlerde şu mesleği yapacağım gibi bir hedefiniz var mıydı?

Kendim için öyle bir hayalim yoktu ama etrafta eş dost akraba arasında benim iyi bir hâkim olabileceğim söylenirdi.

 

-Neden böyle düşünürlerdi?

Şöyle açıklarlardı: “Rasim ağırbaşlı, ondan iyi hakim olur.” Ama Alaeddin’e yakıştırmazlardı. Ona daha çok mühendislik, git gel koşuşturmaca işleri. Kafalarındaki hâkim tipi nasıldı bilmiyorum ama öyle derlerdi.

 

-Okulun ilk yılları nasıl geçti? Okumayı çabuk öğrenmek, arkadaş canlısı olmak gibi konularda kardeşinize kıyasla nasıldınız?

Biz baştan itibaren arkadaş canlısıydık. Okulun açılacağı günü iple çektik, o gece uyuyamadık. Sabah yüzümüzü yıkıyoruz, hala vakit gelmiyor, tekrar yıkıyoruz, gelmiyor. Bir havuzumuz vardı, kaynak suyu akardı. Oradan yüzümüzü yıkar, bahçemizi sulardık. Neticede annemiz kahvaltıya çağırdı, alelacele yedik ver elini okul. Üç kardeş canhıraş bir şekilde gittik, sükut-ı hayal, daha okulun kapısı açılmamış. Daha çok erken ama sabredemiyoruz. Kendimizi okulda bulmak istiyoruz. Acaba kapıyı açarlar mı dedik. Çavuş dediğimiz hademe de sağırdı ama şansımızı denedik belki duyar diye. Açılmadı. Neyse açıldığında içerde öğrenciler olacak zannediyorum, bağırış çağırış beklerken üçümüzden başka kimse yok ortada. Birden boşluğa düşmüş gibi oldum, bizimle birlikte okul muhabbetini yapan Talat diye bir çocuk vardı. Babası polisti, Anteplilerdi. Özellikle onun gelmesini bekliyoruz ama ortada yok. Talat da zil çalmasına yakın geldi. “Yahu Talat sen nasıl geç kalırsın” dedik, adamın umurunda değil.

Ha biz neden bu kadar meraklıyız, çünkü ablamızı annem okuturdu, derslerinde yardımcı olurdu. Kulak aşinalığımız vardı yani. Teravihe götürdüğünü söylediğimiz Remzi ağabeyler evlerini bekar genç bir mühendise kiraya verdiler. Mühendis annesine okuma yazma öğretiyormuş, annem dedi ki “Siz de oraya gitmek isterseniz teyzeden izin alalım, siz de gidin.” Bizim de canımıza minnet. O teyzeyle birlikte biz de dersleri takip ettik, teyze bize masallar anlatırdı.

-Okula başlama safhasına kadar anne babanızla ilgili hatırladığınız anılar var mı?

-Babamın atını hatırlıyorum. İlçelere o at sırtında gidip gelirlerdi. O atlar da babamın kendi malı mı beylik malı mıydı tam bilmiyorum.

 

-Tam olarak görevi neydi?

Fen memuruydu, inşaat mühendisi. Arada bizi dairesine götürürdü. Bir gün gittiğimizde simsiyah manyetolu bir telefon gördüm. Daha telefonun ne olduğunu bilmiyorum. Başkâtibin odasında duruyor. Telefon çalınca aniden ürktüm. Beklemediğim bir sesti. Eline aldı ahizeyi, kulağına koydu. Ben dehşetle seyrediyorum, uzaktan uzağa sesini işitiyorum. Benim böyle merakla ve dikkatle baktığımı gören kâtip, Esat Bey amca konuşmasını bitirince “Burada Hakkı Bey’in oğlu Rasim var seni onunla konuşturayım” dedi. Telefonu uzattı, aldım ama ürküyorum. Gaipten bir ses geliyor: “Rasim Bey, Rasim Bey!” Yahu bu neyin nesidir, in midir cin midir, cevap veremedim. Fiilen korktum. Korkmamın da bir sebebi vardı. Olaydan bir süre önce annemle yaşlı bir akrabamızın 15 yaşındaki torununun ölüsünden bahsettiler. Anneannesi ya da babaannesi o çocuğun ölümünü anlatırken “Şöyle benzi sararmıştı, hala kapıdan gelecek sanıyorum” deyince orada da dehşete kapıldım. Gelir de ayağımı kapıp beni çeker mi endişesiyle ayaklarımı yukarıya çektim. Böylesine korku yaşayınca gaipten gelen sesle birlikte hepsi kafama üşüştü ve çok ürkütücü bir durum oldu.

Öte yandan rahmetli Hatice Hoca Hanım’ın evine taşınmışız. Üç katlı bir ev. Üçüncü kat ebeveynin yatak odası, biz ikinci katta yatardık. En alt katta da mutfak, ambar; tuvalet de zemin kattaydı. Annem gelen erzakları kilere koyup kapatmış. Belirteyim o dönemde bile biz hiç açlık, kıtlık çekmedik. Her şeyimiz hükümet tarafından tedarik edilirdi. Annem, zemin kata inmiş, yukarı çıkarken kilerin lambasının yandığını görmüş. “Gittim, dışarıdaki düğmeyi çevirip kapattım.  Yukarıya çıkarken baktım yine yanıyor. Söndürmedim mi acaba diye tekrar gittim kapattım.  Merdivenlerden çıkarken baktım tekrar yanıyor. Sabahleyin oraya indiğimde kilerin ortasına koyduğum pirinç çuvalı dolu değildi. Ağzına yakın kadar doluydu ama taşacak değildi” diyor. Etrafta pirinçler dökülmüş, saçılmış pirinçleri görünce yardımcımız Sultan Bacı’ya sesleniyor. Niye döktüğünü soruyor, Sultan Bacı da “Ben dokunmadım” diyor. Peki evde kim var dokunacak, hiç kimse yok. Biz çocuklar zaten korkuyoruz aşağı inmeye. Daha sonraki anlatmalarında annem “O pirinçten komşulara tas tas dağıttım, annemlere götürdüm, herkese dağıttım. Neredeyse savaş boyunca o pirinç eksilmedi” diyor. Böyle de bir pirinç maceramız var.

Telefonu aldığımda duyduğum gaipten gelen ses, ölünün bacağımı çekeceğini düşünmemin korkusuyla birleşti.

 

-Bir korku sekansı yaşadınız yani. Peki, aklınızdaki anne ya da baba figürü nasıldı?

Annem otoriter bir kadındı. Söylediğini mutlaka yaptırmak isterdi. Yapmak istemediğimiz zaman da tehdit ederdi.

 

-Yalnızca size karşı mı böyleydi?

Herkese karşı baskın bir karakterdi. Zaman zaman annemin ağzından şu cümleyi işitmişimdir: “En zayıf erkek bile en kuvvetli kadından daha kuvvetlidir.” Annemin vecizesi, kim bilir kimden işitti.

 

-Diline pelesenk olmuş başka söylemleri var mıydı?

-Bize isimler yakıştırırdı. Hoşumuza gidecek isimler değil. (gülüyor) Yapılmaması gereken bir şey olduğunda yahut istemediği bir şey takma isimlerle hitap ederdi. Elini sakınmazdı mesela.

 

-Ya babanız?

Babamız tam tersine çok sabırlı, naif, mülayim, sevecendi. Babam 40 yaşından sonra evlenip baba olduğu için işin kıymetini bilirdi. Mesela leblebi getirdiğinde hemen dağıtmaz, yere serper “Haydi bunu ağzımızla toplayalım” derdi. Hep beraber üç kardeş ve bir baba, annem yok ortada.

Babam ses taklidi yapardı. İstanbullu olduğu için Maraş şivesine, yemeklerine hiç alışamadı. Annem içli köfte ya da çiğköfte yaptığında yemezdi. Israr edilince şöyle bir ağzına koyar, azıcık ısırırdı. “Hükümet zoruyla yenir ancak” derdi. Bulgur pilavını da yemezdi, çok sonraları bulgur pilavının üzerine ayrıca tereyağı eritip yedi. Evde iki çeşit yemek yapılırdı, babamın yemekleri ayrı bizimki ayrıydı.

 

-İlkokul bitinceye kadar Maraş’ta mı kaldınız?

İlkokul ikinci sınıftan üçe geçinceye dek yani 1949’a kadar Maraş’ta kaldık. Oradayken cambazlar gelirdi, ip cambazları. Üç kişilik bir ekipleri vardı; bir kız, bir esas cambaz ve esas cambazın delisi. Onları seyrederdik sonra evimizin bahçesine gelince bir incir ağacımız vardı, dalları üzerinde cambazlık yapardık. Bir de yine iki ağaç arasına kendir gererdik fakat kendirin diğer ucu dala bağlandığı için üzerine çıkınca dal eğilirdi, biz de dengeyi koruyamazdık. Maraş’ta cambazlara kendirci denirdi, herhalde iplerini kendire benzettikleri için.

 

-Bir oyuncağınız var mıydı? Mesela çamurla, suyla oynar mıydınız?

Suyla oyunu daha sonra oynamaya başladık. Bir tatilde bağa gittiğimizde bizim teyze oğluyla bir ağabey -bizden 10-12 yaş büyüklerdi- çamurdan köprüler yaparlardı. Biz de onlarla oynardık.

 

-Beslediğiniz hayvan var mıydı?

Kedimiz vardı. Kuşlara kapan kurmasını öğrenmiştik, kalburun altına yem koyardık kuş gelip o yemleri yiyeceği sırada çekince içinde kalırdı. Kuşu tam elimizde tutacağımız sırada kaçardı zaten, zapt edemezdik. Böyle bir iki defa yapmışızdır.

 

 

2019-08-15T10:57:16+03:00Ağustos 15th, 2019|Bilmek Vaktidir, Koşan Düş|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam