Devasa bir kent, camdan ve çelikten yapılmış, gökyüzüne uzanan, gökyüzünü yansıtan, kendisini ve sizi yansıtan evler; imgelerine boğulmuş, acelesi olan, aşırı makyajlı, altınlar, incilerle kaplı ve şık deriler giyinmiş insanlar tahayyül ediyorum; yan sokakta yığılmış pislik ve uykuya ya da paryaların öfkesine eşlik eden uyuşturucu…

 

Bu kent New York olabilir, yarının herhangi büyük bir kentine, bizimkine benziyor…

 

Bu kentte ne yapmalı? Tek bir şey: Metalar ya da imgeler satmak ve satın almak, ikisi de aynı anlama gelir, çünkü bu metalar ve imgeler anlamdan yoksun ve derinliksizdir. Lüksü olduğu gibi dehşeti de etkisizleştiren bir yaşama sahip olabilenler ya da sahip olmaya çalışanlar, kendileri için bir “içeri” oluşturmak zorundadır: Gizli bir bahçe, mahrem bir ev ya da basitçe ve daha iddialı bir şekilde psişik bir yaşam.1

 

Yazar: Elif Okan Gezmiş

 

Bu yılın başında yayınlanan bir yazıda2 evdeki eşyaların iç dünyamızın uzantısı olarak okunabileceğini anlatmış ve sonunda “Çok boş kaldığı için tablo asmak istediğimiz o duvarın çıplaklığında aslında ne görüyoruz? Eşi kayıp çorapların karanlık bir köşedeki ümitvar bekleyişi hangi hayalimizi diri tutuyor?” diye sormuştum. Şimdi bir anlamda bu yazıya kaldığı yerden devam ederek evdeki “fazla” eşyalar (veya hayatımızdaki “fazla” insanlar) meselesini son dönemin sadeleşme furyası üzerinden biraz daha açmak istiyorum.

 

Yıllardır bize varlığından haberdar dahi olmadığımız ihtiyaçlar pazarlayıp türlü eşyayı ücreti mukabilinde evimize doldurmamızı sağlayan modern dünya düzeni, bir süredir aslında bu kadar çok şeye sahip olmanın gereksizliğini anlatır; az eşyayla, sıfır atıkla yaşamayı güzeller hale geldi. Bize mutlu olmak için sahip olmamız gerektiğini söyledikleri her şeyi aldık ama sonunda yine kabahatli biz olduk: Meğer fazla almış, fazla tüketmişiz; mutsuzluğumuz bundanmış. İşte sadeleşme akımının bu temel argümanı belki bir yanıyla haklı olmakla beraber diğer yandan, fena halde, kapitalizmin felaketlerinin sorumluluğunu bireye yıkma çabasına benziyor. Öyle ki açlıktan tutun da küresel ısınmaya ve daha nice geniş çaplı, çok eksenli probleme varıncaya dek dünyada ters giden ne varsa faturanın çoğu çoktan bireylere kesildi: Dev şirketler değil, devlet politikaları değil, sen ve senin ihtiyaç duymadığın halde tükettiğin şeyler. Hem dünyada hem de hayatında ters giden ne varsa sebebi de, çaresi de sensin.

 

Bireyi her tür sorunun merkezine oturtan ve kendisine derhal çeki düzen vermesini tembihleyen bu yaklaşıma bir de mutlu olma baskısı eklenince iş iyice içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Adeta tek başımıza yarattığımız iddia edilen ve tek başımıza değiştirmemiz beklenen mutsuz bir dünyada mutlu olmak, mutlu olmanın bir yolunu bulmak zorunda bırakılıyoruz. Gündüz kuşağının magazin yorumcuları bize ekonomik sorunlarımız olsa bile “yukarıda savaş uçakları uçmadığı”, “yanımızda insanlar ölmediği, kolları bacakları patlamadığı” için istersek mutlu olabileceğimizi, şükretmeyi bilmemiz gerektiğini öğretiyorlar. Yani pazardan fasulye dahi alamayacak noktaya geldiysek ve bundan dolayı yüzümüz gülmüyorsa, o da bizim kabahatimiz.3 Tek yapmamız gereken, bakış açımızı değiştirmek ve hayatımızda yapacağımız “küçük değişikliklerle büyük farklar yaratmak.”

Psikoterapilerde sıkıntı yaratacak ölçüde çarpık bir gerçeklik algısının düzeltilmesi için kullanılan, yeniden çerçeveleme olarak bilinen bu bakış açısı değiştirme yöntemi ne yazık ki popüler kültürün eline düşünce sistemin aradığı can simidine dönüştü: Ekonomik kriz yok, sen aç gözlüsün. Her şey çok pahalı değil, sen ihtiyacın olmayan şeylerin peşindesin. Toplu taşımada her gün balık istifi gibi seyahat etmek zorunda kalıyorsun belki ama hiç değilse şahsi arabanla çıkıp egzoz salınımına katkıda bulunmuyorsun, öyle değil mi? Yani bakış açını değiştirsen, şükretmeyi öğrensen, böyle gündelik sorunlara takılmayıp hayatın çiçek böcek gibi mucizelerinden mutlu olmaya odaklansan, sadeleşsen, organik beslensen, bir de karbon ayak izini azaltmaya çalışsan ortada mesele kalmayacak.

 

Artan teknolojik imkânlara rağmen içinde yaşaması giderek zorlaşan bir dünyada bir de böyle suçlayıcı bir iklime maruz kalan bireyin sınırlarını giderek küçültmek, evine çekilmek, kendisiyle uğraşmaktan başka pek bir seçeneği kalmamasına şaşmamalı. Sanki bir çevrenin, bir sistemin parçası değilmişçesine kişinin ruh halinin sorumluluğunu tamamen kendi bakış açısına ve tercihlerine yükleyen bir söylem doğal olarak kendisiyle (daha doğrusu, imajıyla) aşırı meşgul bireyler doğuruyor.

 

Evinizdeki eşyalara, gardrobunuzdaki giysilere, Instagram’da takip ettiğiniz hesaplara veya sosyal çevrenizin dış halkalarındaki insanlara mutsuzluğunuzun müsebbibi birer fazlalık gözüyle baktığınızda onlardan rahatsız olmamak zaten mümkün değildir. Hâl böyle olunca da dürtüsel bir toplu temizlik ihtiyacı baş gösterir. Koca bir pazar günü gardrobu seçmeye ayrılır, çıkan belki çuvallarca giysi bir yerlere bağışlanır. Bundan sonra “bir kot bir tişört” ile yaşama kararı alınır ama, sorun şu ki, kilolar da “fazla” olduğundan böyle bir giyim tarzına geçmek yakın zamanda mümkün görünmez. O hâlde kilo verilecektir. Hayır, daha sağlıklı beslenilecektir. Vücuda zehir sokulmayacaktır artık. Mutfağa girilir. Abur cuburlar bir çöp torbasına doldurulur; ilk iş en yakın organik marketten yoğurt mayalamak üzere pahalı bir şişe süt alınır. Derken sıra sosyal medya hesaplarına gelir: Artık kendi içime dönmek istiyorum, daha çok kitap okuyacağım, daha çok üreteceğim, sosyal medyanın gürültüsü beni yoruyor. Sonra? Bir hevesle kitap okumak üzere oturulan salon göze fazla kalabalık gelmeye başlar. Biblolar, fotoğraf çerçeveleri ortalıktan kaldırılır; salonun kalabalığı azaltılır ama eşyalar hâlâ o minimalist dekorasyon dergilerindeki gibi değildir sonuçta. Birkaç yeşil bitki, renkli bir koltuk, otantik bir kilim olması gereken yerde evlenirken özenle seçilmiş lake mobilyalar duruyordur. Böylelikle salonu yenileme kararı alınır ve alternatifleri araştırmak üzere internete girilir…

 

Kısacası, sadeleşeyim diye çıktığınız yolda kendinizi yeni bir imaj satın alırken bulursunuz.

 

Oysa sadeleşme akımının iyi niyetli yanı olan ekolojik duyarlılık talebinin ve yaratmaya çalıştığı tüketim bilinci farkındalığının kalıcı bir yer edinebilmesi için bireyin içkin gerçekleriyle örtüşür hâle gelmesi şarttır. Evde son derece iyi durumda belki on tane tişörtüm olduğu hâlde gidip bir yenisini alma ihtiyacını duymama sebep olan şeyin ne olduğunu anlamadan, bunun karşısına dünyanın sırf benim bu tüketim alışkanlıklarım yüzümden hızla yok olduğu bilgisini koyduğunuzda, o an o tişörtü almaktan vazgeçmemi sağlayabilirsiniz belki ama davranışlarımda kalıcı bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Bu mümkün olsa, sigara içenler kanser olma ihtimallerinin ne denli yüksek olduğunu duydukları an sigarayı bırakırdı veya diyet yaparken bize ikram edilen o lezzetli pastayı geri çevirmekte hiç zorlanmazdık. Oysa, belli başlı istisnai örnekler haricinde, insanlar genellikle kısa vadeli kişisel ihtiyaçlarını uzun vadedeki daha geniş çaplı faydaların önüne koyma eğilimindedir.4

 

Sadeleşme vb. akımların savunucularının bireyi zımnen de olsa suçlayan, her tür sorumluluğu ona yükleyen mesajlardan medet umması ne kadar beyhudeyse, bireylerin bu tür akımların peşine takılarak kendiyle barışık birine dönüşebileceklerini sanmaları da o kadar hayal kırıklığına gebedir. Instagram hesabımı kapamak istiyorsam, oradaki “kalabalığın” beni mutsuz ettiğine inanıyorsam, elbette bunu kolaylıkla yapabilir ve hatta alıştıktan sonra eksikliğini hiç hissetmemeye başlayabilirim. Ama başta beni bu kararı almaya iten asıl saik, asıl deneyim, örneğin başkalarının benden daha mutlu olduğunu görünce içimde uyanan hasetle baş edemeyişim veya onca “kalabalığa” rağmen paylaşımlarımın görece az beğeni almasının bende yarattığı değersizlik hissi baki kalacaktır. Çevremde bana kim olduğumu hatırlatan, bazısı çirkin olmak üzere muhtelif yanlarımı tıpkı birer ayna gibi bana yansıtan her tür nesneden, insandan, emareden kaçmak bir süreliğine kendimle daha az karşılaşmama yardımcı olabilir, bu da bana daha iyi hissettirebilir. Oysa bu duygular içimde durmaya devam edecek ve yarın başka nesneler, insanlar, emareler üzerinden kendilerini tekrar hatırlatacaktır. Modern şehir insanının belki en temel yanılgısı, ve sıkışmışlık hislerinin de başlıca sebeplerinden biri, “küçük bir sahil kasabasına” yerleşip hayatını tüm sözüm ona fazlalıklardan arındırdığında içsel bir hafifleme yaşayacağı umuduna bu denli bel bağlamasıdır.

 

Peki ne yapmalı? Bu sorunun yanıtına uzanan yol, en başta sorduğum sorulardan geçiyor: Çok boş kaldığı için tablo asmak istediğimiz o duvarın çıplaklığında aslında ne görüyoruz? Eşi kayıp çorapların karanlık bir köşedeki ümitvar bekleyişi hangi hayalimizi diri tutuyor? Hayatımızdaki her nesnenin, her insanın ve onlarla ilişkili her tür deneyimin bize dair bir şeyler söylediği önkabulüyle yola çıkıp bunları kendimizi daha iyi anlamak için birer araca dönüştürmekle başlayabiliriz. Senelerdir aynı yerde duran şu biblolar neden şimdi gözüme batar oldu? Bugüne dek defalarca giydiğim bu giysileri ne oldu da görmeye dahi tahammül edemez hâle geldim? Hayal ettiğim o daha sade yaşamda ben nasıl biriyim? Şimdikinden hangi açılardan farklıyım? Yani aslında neyi değiştirmeye, neyden uzaklaşmaya çalışıyorum? Diğer bir deyişle, dış dünyamızla, çevremizdeki nesnelerle takıntılı biçimde uğraşmayı bırakıp iç dünyamıza, içimizdeki nesnelere yönelmek; içeride neyin fazla ya da eksik olduğunu tespit etmek, söylemesi kolay, uygulaması zor, ama bir o kadar da önemli bir basamak. Çünkü aslında hiçbir eşyamız fazla ya da gereksiz değil; hepsi, hayatımıza aldığımız sırada, mutlaka bir ihtiyaca karşılık geliyordu. Bu ihtiyaç ekolojik kriterlere göre fuzuli olabilir ama şahsi dünyamız için değildi. Ve belki artık görevini tamamladı ya da, süreç içinde, başka (tahammül edemediğimiz) anlamlar kazandı. Keza tüm bunlar, hayatımızdaki insanlar için de geçerli. Dolayısıyla, iç dünyamızın bir uzantısı olarak düşünebileceğimiz evlerimizin, sosyal medya hesaplarımızın, sosyal çevremizin bizimle birlikte değişmesini, bazen kalabalıklaşıp bazen tenhalaşmasını yaşamın doğal akışının bir parçası olarak görmek; onların bize tuttuğu aynaya bakmaktan korkmamak gerekiyor: Her daim mutlu olmak zorunda değilim; hayat sadece neşeden ibaret olmadığına göre ben de evimde sadece bana neşe veren eşyaları tutmak zorunda değilim; beni hüzünlendiren fotoğraf albümlerini sevebilirim; bana iki beden küçük geldiği halde çok sevdiğim birinin hediyesi olan o elbisenin işlevsizce dolabımda durması beni rahatsız etmiyor; misafirler için aldığım bu 12 parça yemek takımını henüz hiç kullanmadım belki ama bir gün evimde o sayıda misafir ağırlamayı, hayatımda kendimi yakın hissettiğim en az 12 kişi olmasını çok istiyorum. Bunu başardığımız zaman, çağımızın çok sesli korosunun dayattığı mutluluk mecburiyetine, bunun için reçete ettiği yaşam biçimlerine direnecek gücü, “Benim ihtiyacımı, hayatımı nasıl yaşayacağımı sen bana dikte edemezsin” diyecek özgüveni kendimizde bulabilir;  asıl ihtiyaç duyduğumuz sadeleşmeye, yani bize ne yapmamız ve kim olmamız gerektiğini yüksek perdeden tebliğ eden tüm o sesleri susturmaya, başlayabiliriz.

Kendi sesimizi daha fazla duyar hâle geldikçe, hayatımızda olan bitenin ne kadarının bizden, ne kadarının başka unsurlardan kaynaklandığını ayrıştırmak da, bu doğrultuda adımlar atmak da kolaylaşacaktır. Bunu, merkezine zorla oturtulduğumuz bir dünyadaki konumumuzu tam tersi bir yerden, bu defa kendi hayrımıza olacak şekilde sahiplenmek olarak da düşünebiliriz. Evdeki eşyaların yarısından iki gün içinde kurtulup dengeli bir yaşama kavuşmayı beklemektense, uzun ve biraz daha zorlu yolu tercih edip kendi gerçeğimizle yüzleşmek, kendi kalabalığımız kadar tenhalığımızı da sahiplenmek, hayatın hiçbir zaman kusursuz bir dengeye oturmayacağını kabullenmek bizi dönemsel furyalardan kurtaracak ve bize şunun veya bunun gösterdiği değil, kendi çizdiğimiz yoldan ilerleme fırsatı sağlayacaktır. Herhalde kişinin yaşayabileceği en sade hayat da, başkalarının güdümünden olabildiğince arındırılmış olandır.


 

Notlar

 

  • Kristeva, J. Ruhun Yeni Hastalıkları (çev. N. Tutal). Ayrıntı: 2017, s. 43-44.
  • Okan Gezmiş, E. (3 Ocak 2019). Evceğizim evceğizim, saklar benim hâlceğizim. K24.
  • Seray Sever’in sosyal medyada epeyce yankı uyandıran bu tespitlerini izlemek için: http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video/1506607/Seray_Sever_den_fasulyeli_ekonomi_analizi.html
  • İnsanların bu eğilimiyle ilgili daha fazla şey okumak isterseniz, bkz. Mischel, W. Marshmallow Testi (çev. B. Satılmış). Pegasus: 2016.

Yazı görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/chrome/

2019-09-10T17:58:35+03:00Eylül 11th, 2019|Bilmek Vaktidir, Temalar|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam