Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

Yazar: Ümit Yaşar Özkan

Zeynep Öykü arp sanatçısı. Çocukken seyrettiği küçük deniz kızı animasyonu onu müthiş etkilemiş. Konuşamayan, aşkını arp çalarak dile getiren küçük deniz kızı figürü, duygularını doğrudan söyleyemeyen bu çocuğun zihninde yer etmiş. Yıllar sonra da Londra’da bir arpla karşılaştığında çocukluğunda duyduğu çağrıya uymuş. Zeynep Öykü’yü sahnede seyrettiğinizde upuzun saçları, kıyafetiyle onun gerçekten de deniz kızına dönüştüğünü görüyorsunuz. Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir anlatıcıya dönüştürme gücü vardır. Marquez gibi büyük romancıların çocukluk çağlarına baktığınızda anlatıcı bir anne, nine çıkar karşınıza. Ama bunu niye romancı ve hikâyecilerle sınırlandıralım ki? Sanat anlatmaksa, söylemekse bütün sanatçılar aslında duydukları andan itibaren benliklerini saran hikâyelerin peşine düşerek kendi masallarını yaşamazlar mı? O zaman yukarıdaki cümleyi şöyle düzeltelim: Çocukken dinlediğimiz masalların bizi bir sanatçıya dönüştürme gücü vardır.

Sanatçı kendi masalının kahramanıdır. Onun yolculuğunu bir masal gibi okuyabiliriz. Şimdi Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu şemasını sanatçının yolculuğuna serbestçe uyarlamayı deneyelim. Bakalım bu yol bizi nereye götürecek?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Bakışta Aşk ya da “Dünya’nın Orta Yerine” Çıkılan Seyahat

Ahmet Uluçay çocukken tanışır sinemanın büyüsüyle. Çağrıyı ikiletmez. “Kımıldayan resimler” ömrünün tutkusu olacaktır. “Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?” bu sinema delisinin günlükleri, iç döküşleri, çile kayıtları. 2000-2004 arasına ışık düşüren günlüklerinde Uluçay’ın sinema yolculuğunu okuyoruz. Çağrıya icabet eden kahramanımız hastalık (epilepsi), maddi sorunlar ve türlü imkânsızlık ifritleriyle boğuşarak dik duracak ve sinemasını yapacaktır. “Keloğlan padişahın kızını aldı. Hem de karpuz kabuğuyla.[1]” 10 kısa film ve uzun metrajlı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Onun demir çarık demir asa çıktığı yolculuktan devşirdiği, zamandan tırnaklarıyla söküp aldığı eserleridir.

“Benim çocukluğumda masal anlatan babaanneler olmadı hiç.” Belki de dinlediğimiz masallar kadar dinlemediklerimiz de biçimlendirir ruhumuzu. Uluçay, Anadolu’nun ortasında içine doğduğu sonra da yitirdiği çocukluk masalının peşindedir. ‘Yazlık bir sinemanın ahşap bir iskemlesinde unuttuğu ve bir daha bulamadığı çocukluğu’nun yurdunu özler. Kaybolup giden kırlangıçların, leylek yuvalarının, çınarların, menhir ve dolmenlerin yasını tutar. Hikâyelerin peşindedir. Tekinsiz mahallerin efsaneleriyle ürperir. Definecilerin düşleriyle keyiflenir. Yazdığı senaryo (masal mı demeli yoksa) kişileriyle birlikte nefes alır. Hatta bütün hane halkı için kanlı canlı varlıklardır onlar. “Hiçbir yoksulluk insanın yurduna sırtını dönmesi için bir neden değil.” yazacaktır günlüğüne yoksulluk ifritiyle boğuşurken zengin düşler kuran bu kocaman çocuk. Ama “kendimi her geçen gün biraz daha gurbette hissediyorum” diyen de odur. Sanatçı yerleşik bir yabancıdır. “İşbu yüzden (yani onlara benzemediğim için) pek de muteber sayılmıyorum ya…” Geçici ikametin yerlileri’nden biri olduğunu derinden hisseder. “Beni de oraya, garipler mezarlığına gömsünler.”

Sinema için yollara düşer. Çalmadık kapı bırakmaz. Ama köyünden çıkmadığında da zihni ve hayali hep yoldadır. Okur, görür, duyar. Aramaktan hiç geri durmaz. Daudet, Peyami Safa, Rilke, Dostoyevski… Döne döne okunan kitaplar. Rüyasına giren at, Guernica’dan çıkagelir. Sineması için aradığı ışığı, Caravaggio’da bulur.

Ahmet Uluçay’ın bu dünyadaki masalı bitti. Peliküle aktardığı düşleri ise hâlâ kımıldıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Duyuşta Aşk ya da “Sokak Büyük Bir Okul”

Sedat Anar’ın masalı Halfeti’nin bir köyünde başlar, çocukluğunda ninelerinden dinlediği ilahiler, Kürtçe ninnilerle. Sonra ilkokulda çalmaya başladığı cura. Ama asıl çağrıyı tarih okumak için gittiği Ankara’da santurun sesinde duyacaktır. İlk duyuşta aşktır bu. Sokaktan dünyaya açılan masalını Sokaknâme’de anlatıyor Sedat Anar. “Sokak için yaratılmış bir çalgı.” dediği santur, tutkusu oluyor. Musikimizin unutulan çalgısı, onun ellerinde yeniden canlanıyor. Santurun tınılarıyla kanatlanan Sedat, âlemlerde seyran ederken dinleyenlerin ruhunu coşturan, gönlünü doyuran (aslında açlığını duyuran, arttıran) besteler yapıyor. Ninelerinden dinlediği ilahi ve ninniler kadar “hem sırdaşım hem de babam” dediği aynı zamanda çirokbej (masal anlatıcısı) olan dedesi de gönlünü besliyor, ufkunu açıyor. Dedesinin vefatı kitabın en hüzünlü bölümlerinden. Sesini ilk kez duyduğu santur için, “yahu işte Allah’ın güzelliklerinden birisidir, Hint olsa ne olur Kürt olsa ne olur” diyen rahmetli dedesinin bu bilgeliği yetmiş iki telinde yetmiş iki milleti temsil eden santura, sokağa ve dünyaya doğru açmış, bilemiş olmalı Sedat’ın duyarlılığını. “Sokak büyük bir okul”dur. Sanatçı sokakta müziğini yaparken masalını da doğaçlar. Orada ifritler vardır; haraççılar, zabıtalar ve olmazsa olmaz kılavuzlar, dostlar. “Hiç aklınıza gelir mi içinden çöp arabası geçen bir sahne? Bizim sahnemizden çöp arabası geçiyordu.” Sanatın elitist ve popüler cenderelerden kurtulduğu, muhatabıyla doğrudan kucaklaştığı, hayatın sanata dönüştüğü mekândır sokak. Sedat, Ankara’nın sokaklarından İran’a yol alır. Santuru üstatlarından öğrenecek, sanatını geliştirecektir. Bu sevdayla yürüdüğü yollarda, defterini de elinden düşürmez, notlar tutar. İran’da Müsmir amcanın Sohrab’tan Sedat’ın İlhan Berk’ten karşılıklı şiirler okudukları kısım harika! Sesin ve sözün sanata dönüşerek, sınırları nasıl geçersiz kıldığına şahit olmak heyecan verici.

 

 

 

 

 

 

Sanatçı yoldadır ve dünyanın seslerini, sözlerini, renklerini diri bir tecessüsle duyar, kaydeder. Sedat, Sokaknâme’de okurunu macerasına, tecessüsüne ortak eden, dupduru bir üslupla paylaşır tecrübelerini. Sedat’ın odası da dünyanın sesleri ve sözleriyle doludur. İyi bir okurdur. Müziği, edebiyattan şiirden beslenir. Bestelerinin kaynakları Yunus’tan Niyazi Mısrî’ye Kemali Baba’ya Amak-ı Hayal’e uzanır. “Dünya’da yolumu yitirmişken sokak beni yeni ve saklı bir dünyayla tanıştırdı.” diyen Sedat’ın yolculuğu ve masalı sürüyor. Sözü ve sesi değerli, kulak vermeli.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mümkün olsa okul müfredatındaki kupkuru sanat ve sanatçı tanımlarını sildirir, gençlerin bu iki kitabı okumalarını sağlardım. Sadece tutkusunun peşinden giden sanatçının masalına şahit olsunlar diye değil, aynı zamanda sanatın teknik kısmının, zanaat tarafının göz ardı edilemeyeceği ancak çok çalışarak tekniği tutkuyla geliştirerek hakiki sanat adına bir yerlere gelinebileceğini göstermek için. Çünkü sanatçının yolu zorlu, yolculuğu çetindir.

 

[1] Der: Barış Saydam, Karanlıkta Işığı Yakalamak, Küre Yayınları, 2016, İstanbul, s. 69.

2019-05-10T01:34:43+03:00Mayıs 10th, 2019|Bilmek Vaktidir, Satranç Dersleri|
Bülten Üyeliği
Yayınlardan haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.
Gizlilik haklarınıza saygı duyuyoruz.
Bu İnternet Sitesi çerezler ve üçüncü parti uygulamalar kullanır. Tamam