Adnan Saracoğlu

Barış Ne Bilsin Savaşı

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor.

 

Bak bakalım ne görüyorsun? Bir dost, arkadaş, akran, komşu, hemsal, insan…Olmadı, baştan! Giy şu üniformayı, kuşan bir de şunları, bekle şu sınırı, bak şimdi tekrar! Burada düşman, şurada düşman, orada düşman… Hah, oldu işte, güvenlik ayarları tamam.

“Savaş ne kadar uzun sürerse sürsün…” diyor kitabın son cümlesi. En kabadayısının bile üç-beş yıl ömrü var demeye getiriyor. (Bakmayın siz, sırf Guinness’e girmek için uzattıkça uzatılan yüz yıl savaşlarına) Savaşın arızi, barışın hakiki olduğunu anlamazlar için yeniden anlatmaya yelteniyor.

Ey insanları üryan yanından avlayan, üç-beş çocuk yeter seni maskenden etmeye, en akılcı  savlarını savuşturmaya. Neymiş savaş kapıdaymış, bombardıman başlıyasıymış, hayvanlar çıldırasıymış, bundan,şundan onları ölümle uyutmak akla yatasıymış!

Miriam Halahmy, “Sıcacık Bir Yuva”da, savaş arifesine odaklanıyor. İnsanlığı terk etme deminde, hayvanların candan sayılmayacağı çıldırı anaforunu çocuklarla delip, pazarlığı en yüksek fiyattan açıyor. Bir köpeği, bir kediyi, bir keçiyi, dahası bir yılanı canlı tutmanın her nevi milli çıkarın üstüne çıkacağını, öldürmenin kibarcasının olmayacağını, cinayetlere şık kıyafetler dikmekle, napalım herkes yapıyor demekle, üzerimizdeki kanlı damganın çıkmayacağını sessizce söylüyor. Sessizce, çünkü savaşı konu alan kitaplardaki hop oturup hop kaldıran, santimetrekareye dört gerilim sığdıran, keskin baht dönüşleriye dramatik marjı genişleten karakteri taşımıyor. Sessizce, çünkü insanlar büyük yıkımlara uğramıyor, en sevdiklerini kaybetmiyor, evin çocukları kayalaşmış kara ekmek kütlesini gözyaşları içinde kemirmiyor. Sessizce, çünkü şehirler kendisine yağmur payesi veren bombalarla yamyassı, delik deşik edilmiyor.

Savaşın geri sayımı on, dokuz, sekiz diye değil de, yirmi altı Ağustos, yirmi yedi Ağustos…otuz bir  Ağustos diye yapılıyor, biliyoruz ki ismi batasıca adam, 1 Eylül’de Polonya’yı işgal edecek ve dünyanın sonsuz iştahlı şişmanları birbirlerini diye milyonlarca çocuğu, kadını, yaşlıyı yok edecek. Tüm yok ediş savaşının sonunda katillik kaliteleri ondalarla ayrılanlar aynı adı batasıca adamı işaret edecek: “O başlattı!”

Peki Tinkerbell nasıllar acaba? Afiyetteler, dokuz canlarının muhasebesini tutuyorlar, eksik olmayın. Ya Bonny nasıllar? Kemiğin peşinde şımarıp günü kovalıyorlar işte, ne kadar düşüncelisiniz! Muhteşem Çek şair Miroslav Holub’un Napolyon şiirinde, tarihi despot ile kasabın köpeği Napolyon eşleştirilir. Bonapart’ı zerre takmayan çocuklar köpek Napolyon’un ölümüne üzülürler. Gölgesinde eğlendiğimiz kitapta da, yetişkinler; savaş, bombardıman, karartma, “stirb Hitler!” (geber Hitler) derken, çocuklar; kedi Tinkerbell’ın, köpek Bonny’nin, keçi Horaius’un, gine domuzları Toffee ve Apple’ın, papağan Pirate’ın, kral kobra Freddy’nin selametiyle dertleniyorlar.

Yetişkinler vasat bir toplumsal dayanışmaya bile yanaşamazken, anlamsız düşman mavallarıyla kahramancılık oynarken, çocuklar hazarda yüzlerine bakmadıkları zorba çocuğu, şaşı bakınca şımarık sandıkları züppe kızı bile yallah sefer deyip aralarına alırlar. Ne de olsa onlar hayvanların insanlarıdır, canlılara marka değeri üzerinden bakmayan pırıl pırıl çocuklardır. Gizli sözcükleri, şifreli iletişimleri, sadakatlari, sığınakları, erzakları vardır. Kendi boğazlarından geçmeden yılanın boğazını düşündüklerinden, savaş daha başlamadan savaşı kazanırlar. Böylece biz de kazanmış sayılırız. Hep Almanlar belirleyecek değil ya kaderimizi!

Büyük harfle yazılan savaşın ötesinde, barış zamanındaki savaşlarımızı hatırlatıyor Britanyalı Halahmy. Bir aileyi falan gerekçeyle dışlarkenki silahımızı düşürüyor elimizden, bir ablanın kendisi gibi yetim ve öksüz kardeşine ebeveynlik taslarkenki kof şövalyeliğini dumura uğratıyor, bir çocuğun, babasının zorbalığına karşı koyarken enfekte oluşunu ve akranlarına karşı hücum borusu çalarken uyanışını manşete taşıyor. Müebbet asalet yiyen annenin kızına normal çocukları yakıştırmayışına karşı hepimizi sevgi ile donatıyor. Güvenlik modundan çıkmayan toplumların, ulusların arka kapıda savaş tacirleriyle sarmaş dolaş olduklarını, mültecileri kabul etmeyenlerin toplu katliamların, soykırımların, toplu mezarların ucundan tuttuklarını pusulayla bildiriyor.

Çocuk Edebiyatımızda, biraz da kültürel yapının etkisiyle, iyi kitapların çoğunda bile alt tema bombardımanı eksik olmuyor, bütün yollar siyasi doğruculuğa çıkıyor, saat hep cinsiyet eşitliğini gösteriyor. Britanya bu anlamda çok güçlü bir geleneğe ve edebi birikime sahip olduğundan ortalama bir kitapta dahi böylesi mesaj kaygıları taşımıyor. Öğreticiliği estetik maya çalmadan öteye geçmiyor. Kitabın asıl karakterlerinin kız olması, çocukların bereketli dayanışmasına liderlik etmesi olay akışının ve çok bileşenli dayanışmanın önüne geçmiyor. Yeri geliyor kız olduklarını görmüyoruz, hatırlamıyoruz, umursamıyoruz. Öylesine doğal… Tıpkı güvenlik algısına uğramadan savaşın pozisyonunu bozmak gibi, telef edilmesi ön görülen ve salık verilen canları yanına katıp onlarla bir olmak gibi. İnsanı ezen büyük harfli özneleri (devlet, şirket,konsey) hiç bilmeyip, bir benzerimiz olan insanı hep bilmek gibi. Düşman yokmuş gibi…

Bahçemde Fil Olabilir; Savaş Asla Olamaz!

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

 

Bhopal felaketi, Dresden bombardımanı, Zilan deresi katliamı… hiç duydunuz mu? Peki ya Çernobil, Pearl Harbor, 11 Eylül…? Neden ikinci grup birincilere oranla zihnimizde daha diri, daha taze, daha bilindik? Trajediler bile yarışıyor maalesef dünyamızda, onlara bile el atıyor güç odakları. Hele bir de tarafsanız; pis naziler dünyayı mahvetmişken sivil Almanlardan nasıl bahsedersiniz, pis kızıllar milli birliğimizi bozarken gariban Rus halklarından söz etmek de neyin nesi? Japonlar Çin’e ve civardaki tüm Asya ülkelerine vahşice saldırırken Hiroşima ve Nagazaki’yi “gerekli tedbirler” kapsamına almayıp da ne yapacağız?

Neyse ki direnen, vicdanı her şeye rağmen körelmeyen, düşmanın ne olduğunu anlamakta zorlanıp, tanımı için defalarca sözlüğe bakıp duran güzel insanlar, gerçek dünyalılar da var aramızda.

Çocuk Edebiyatı en duyarlı edebiyat dalı olduğundan ve dünyanın dönmesi için çocukluğunu unutmayan koruyan yetişkinlere ihtiyaç duyduğumuzdan savaş ve düşman da yerini almıştır neşeli şarkılar ve mutlu düşler bahçesinin öte yanında. Savaş zamanında ne işe yarar merhamet, çocuklar ayakta kalıp ayak altında kalmamak için ne yapar? Düşmanı öğretmen kılmamak, ona dostça davranmak nerede yetişir? Temiz sayfa açma azmi nasıl hasat edilir? Bu ve bunun gibi yaşamsal değerdeki soruların peşine düşer Britanya’nın en nitelikli ve verimli yazarlarından Michael Morpurgo. Onun kitaplarında hayvanlar insan savruluşunun belleği olarak sağda solda; cephede, sahilde, evde, tarlada ve bahçede dolanıp dururlar.

Binicisi Alman olduğunda da, İngiliz olduğunda da insan ve yük taşır atlar, bakıcısı Rus olduğunda da, Japon olduğunda da patates yer filler, üstelik savaş ve barış nedir bilmeden yaşamaya çalışır ve başaramazsa ölür tüm hayvanlar.

Anne yaşlılar bakım evinde çalışan bir hemşiredir. Oğlu Karl, kısıtlanmamış tüm çocuklar gibi etrafını rüyalar ülkesine çevirme gayretiyle koşar, oynar ve durmaz! Arkadaşlarını  peşine takıp yaşlıların ölümle nişanını bozacak güzellikler saçarlar etrafa. Bir gün, dışarıdan yaşlı ve hasta görünen ama içinde insanlığı kurtaracak değerde anılar barındıran Lizzie ile  kırk yıllık ahbabı gibi laflarken yakalanır annesine. Lizzie’nin fil hikâyesine inanmayan annesine! Çocuklar şıp diye anlar neyin gerçek neyin yalan olduğunu, savaş mesela; külliyen yalan! Lizzie’nin çocukluğunu kuşatıp savaş günlerinde nefes almalarını sağlayan güzelim Marlene’nin, hani şu muhteşem Mavi Melek filminin başrol oyuncusu Marlene Dietrich’in adaşı filin ders diye okutulacak hikâyesi Karl olmasa ne annesine ulaşacaktı ne de biz okurlara.

Savaş gelmeden kokusu gelir önce, fay hattı kâh baba oğulu ayırır birbirinden, kâh amca yeğeni. Kırk yıllık komşular önceleri zorlukla heceleyerek dü-dü-düş-ma-ma-man derler birbirlerine sonra da düşmancadan başka dil konuşmaz olurlar. Mazinin yozlaştırıcı etkisine kısacık paragrafta çarpıcı bir şekilde yer verir yazar. Almanların yenilmiş olması, Alman milletinin yoksul ve güçsüz düşmesi, kifayetsiz muhteris Hitler’in büyük bir kurtarıcı olarak parlamasına neden olur. Onun tüm dünyaya delice meydan okumasını kitaptaki Manfred enişte gibiler kahramanlık sanırlar. Savaş güçlü bir tersine çeviricidir: “Öldürmeyin, savaşmayın!” diyenler hain diye damgalanır, çocuklar ölmesin diye çırpınanlar kodeslere tıkılıp, üç öğün dayakla mükâfatlandırılır. Lizzie’nin annesi savaş karşıtı, hayvanat bahçesi çalışanı orta yaşlı bir kadın olarak önce bu vahşi bağnazlıkla mücadele eder, sonra biricik sevgilisi kocasını istemeye istemeye savaşa gönderir. Mutti ve Pappi diye söz edilir onlardan kitapta, isimleri ve milletlerinden öte anne ve babadır onlar. Marlene de savaşın başladığı ve yakında bombalarının kokusunun çıkacağı sularda gelip oturur, kitabın ve gönlümüzün baş köşesine. Hayvanları ya bombalar öldürecek ya da ona arkadaşlık edenler. Üçüncü şıkkın imkânını zorlar anne ve resmi onayı, amir iznini de alarak fili peşine takıp bahçeye getirir.

Marlene’ye havlayıp rahatsız eden köpek, huzursuzluğunu gidermek adına çıkılan dolunay yürüyüşü, yolda karşılaştığı köpeğin peşinden trompetvari sesiyle gürleyip koşan Marlene, onun sesine karışan kahredici siren sesleri ve iki gün boyunca binlerce kez bombalanan güzelim Dresden şehri. On üç Şubat’ı unutma, unutturma! Yola çıkmışken, geriye dönüp cehennem yeri şehirlerine kısa kısa bakmaktan ötesini yapamazlar. Yurdumuzu koruyoruz yalanıyla milyonları seferber eden savaş on milyonları yurtsuz annesiz babasız kardeşsiz ve evlatsız bırakır.

Morpurgo’nun yazarlık gücü; savaşı tüm gerçekliğiyle sunarken, onun karşısındaki yaşamsal detayları öne çıkarmasında, küçük mutluluk anlarının savaşa karşı koymadaki büyük etkisini atlamamasında. Vahşeti olgu olarak yansıtıp, çirkin detaylarla oyalanmamasında, buna karşılık filin patates sevgisini, kardeşlerin basit sataşmalarını, candan kucaklaşmalarını mimarisinin fil ayakları kılmasında. İnsani derinliği ise, bir Britanyalı olarak, Britanya’nın sorumlusu olduğu, tarihin en vahşi bombardımanlarından birinde tarumar edilen Dresden’den yana olup onu yasını tutmasında.

Tragedyalardaki baht dönüşü sayılabilecek hamlesini yapıyor ve annenin çocuklarını bin bir güçlükle motive ederek ulaştırmayı başardığı Manfred enişte Lotti teyzenin çiftliğinde akrabalarını değil şehirlerini bombalayan askeri bulduruyor yazar. Yanlış olmasın; bombalayan bizzat o asker değil, sadece rotayı tespit eden asker o! Zaten bombayı da uçak bırakıyor, uçağın bırakmasını düğmeler sağlıyor. Asker sadece düğmeye basıyor!

Gerilim çok fazla yükselmiyor, şehrini yakan, yıkan kişiyi bulmuş savaş karşıtı anne ve karşısında n’olmuş dercesine bakan genç bir asker. Nasıl yaparsın? Almanların yaptığı gibi! Nasıl yakarsın? Böyle olacağını bilmiyordum! Ne olacağını sanıyordun? Luftwaffe’lerin Londra’da yaptıkları gibi! Anne sendeliyor adeta, Rusya’da savaşan kocasının farklı bir suç işlemediğini düşünüyor bir an. Emir komuta zincirinin esas olduğu orduda karacı makineyle ateş ederken, havacı  bombaları bırakıyor. Ama Dresden ne yaptı? Sorusuyla ilgilenmez asker kafası, Londra’ya karşılık Dresden diye bakar. Nazilerin yenilmesi için milletinin mecalsiz bırakılması diye strateji belirler. Saf akıldışılığı, boş bulunsanız makul zanneder başınızı sallarsınız. Eğer tarafgirlikle körseniz, düşman dedektörünüz sürekli mesaideyse tıpkı tarih boyunca milyonların yaptığını yaparsınız.

Askerin ismi Peter, Hıristiyanlığın kutsal karakterlerinden Petrus’un çeşitlemelerinden biri. Alman da olabilir, İngiliz de, Kanadalı da olabilir, Rus da. Sanki bu ortak paydayı temsil ediyor mecburi asker Peter. Karl, incelmiş buzu kırıp gölün sularına düştüğünde canla başla didinip onu kurtaran Peter. Hikâyeyi anlatan yaşlı Lizzie’nin gençken kalbini çalan Peter. Gönlünün tortusuyla kendisini  düşman sayan annenin, sonrasında üçüncü evladı olmayı başaran Peter.

Kanadalı havacı askerle genişleyen Alman aile için Alman askerleri tehdit haline gelir. Yol boyu fil Marlene’nin cazibesi Karl’ın oyunbazlığı ve pratik zekalarıyla savuşturmayı başarırlar, anne tarafından İsviçreli olan Peter’in kırık Almancası da işe yarar elbette. Kitaptaki tek aristokrat olan kontes, yazarın hamleleriyle bilge bir kadın olarak savaş zamanlarını dengelemeyi başarır. Malikanesine yolda kalanları sorgusuz sualsiz alan ve onları ısrarla insan olarak gören, zaafları devreye girmesin diye soru da sormayan kocaman bir kalp!

Pusula, fil Marlene’den sonra insan olmayan en önemli karakter! Anlatıcı yaşlı Lizzie, bugünün çocuk Karl’ına verirken, savaş zamanında asker Peter Lizzie’nin kardeşi Karl’a verirken, Karl, Marlene’nin üzerinde gösteri yaptığı sırada düşen pusula kontesin yardımcısı Hans’ın eline geçerken ve tek bir harf farklılığından dolayı Alman, İngiliz (aslında Kanadalı) dost düşman olurken.

Eylem ve karşı eylem: Hans’ın çiğ vatanseverliği  kontesin kemalatına ve basiretine tosluyor. Biraz ahde vefa biraz yarım elma gönül alma, biraz da üstü örtük korkutma ile gelen komutanı gönderip misafirlerini mecburen uğurluyor. Üstelik başsız kalan, neredeyse yetimler korosu diyeceğimiz çocuklar korosunu da aileye emanet ederek.

Kitabın başında savaşın kokusu geliyordu uzaktan, sonunda da batıdan ve doğudan gelen askerlerin ortada buluşmasıyla savaşın sonu beliriyor, ateş etmeyen tanklar bile yerine göre insana barışı düşündürtebiliyor.

Ama Marlene öyle düşünmeyip koştukça koşuyor ve bilinmezi kucaklıyor. Ta ki her şey düzelene kadar. Pappi esir düştüğü Rusya’dan dönene, Peter ve Lizzie evlenip Kanada’nın barışçıl vahşi doğasına sığınana kadar. Bir Fransız sirkinde gösteri yapan Marlene, fil hafızasını ispatlayıp yirmi küsur yıl sonra Peter ve Lizzie’yle selamlaşana, kucaklaşana kadar.

Savaş zamanında epeyce işe yarayan, insanca nefes aldıran çocuksu oyunbazlığın, gerçeküstü cesaretin, bağışlama ahlakının hem barışı kurtarıp hem de savaşı mahkum edecek gücünden her okuyan emin olana kadar. İnsanlık ufkunda hiçbir işe yaramayan savaş bir daha kafasını hiç kaldırmayıncaya kadar!

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk)

Yaşanan şeyler sevgiyi nefrete, iyiyi kötüye dönüştürür mü? “Sevgi ve nefret ne menem duygular”, “iyilik ve kötülük nasıl cevherlerdir”; kitabın değme cambazlara parmak ısırtacak kurgusunda peşine düştüğü temel sorular.   İnsanca hâllerimizi anlatmak için binlerce yıldır hayvanlardan medet umuyoruz. Hint-İran,Yunan, Mezopotamya, Mısır yetmezmiş gibi avcı toplayıcıların eğitici ya da eğlendirici hikâyelerinin çoğunda meydan hayvanlara kalmıştır. …

Sevginin Aşınmaz Gücü ( Boşluk) Read More »

Mizahımız Sümüklüdür, Sidiklidir Abiler!       

Sobelendiniz gene! Filler unutmaz ve çocuklar yutmaz. Çocuklar konseyinin görevlendirdiği haylaz yazarlar da gereğini yapar! Çocuklar için biçtiğiniz elbiseyi ters-yüz eder siz çokbilmişlere giydirir. Gereklilik kipinizi tepe taklak eder ve sizi dımdızlak bırakır. Bir pırtı çok görürseniz, en süslü, cicili bicili elbiselerinizi giyip gittiğiniz nezih konser salonunda “pırt senfonisi”ne defalarca bis yapmak için alkıştan ellerinizi patlatırsınız. Oh olsun size!

Mizahın nerede başlaması, neleri içermesi nerede durması, durmazsa bir zahmet durdurulması gerektiği çokça konuşulmuştur, yoksa buyurulmuş mudur? Tarihin belki de hiçbir noktasında anlatıyı kaynaktan, bize ulaştığı ve zihnimizin yudumladığı noktaya kadar takip etme fırsatımız olmadı. Ne kadar dikkatli hafiyelik yapsak da bazı “ambalajları”,“müdahaleleri” anlatının özünde varsaydık, fena halde aldandık. Halk hikayeleri, masallar ve fıkralarda yapılan kolektif uyarlamalar zamanla yazılı hale geçerek sabitlendiği için bizim nezdimizde sahih muamelesi gördü. Edepli, düzenli, normal, makul, hanım hanımcık, beyefendilere yaraşır, bir okuyup bin hisse alınan cevherlerdi bunlar. Önce haylaz haberi vereyim: öyle değillerdi! Uslanmaz, arlanmaz, eve akşam ezanında gelmez, üstünü başını temiz tutmaz yanları vardı o anlatıların, o mübarek ağızlardan çıkan, bizi aslında olduğumuz halde yansıtan aynalarımızın. Şimdi de içinizi rahatlatayım; o yaramazlıklar toplum sinesinde yumuşatıldığı için tehlikesiz toplardı. Mizahımız bugün bu denli güçlüyse bünyemizdeki bu faydalı mikroplar sayesindeydi.

Aristophanes komedyalarından tutun da, Commedia dell’arte oyunlarına, Rönesans’ın grotesk metinlerine, Karagöz-Hacivat gölge oyunlarına, Nasrettin Hoca fıkralarına,Tulûat Tiyatrosunun başıbozuk sataşmalarına kadar “mizahımız” pek uslu durmamıştır. Belki de yetişkinler, uslu durmadıklarını; arada haylazlıklar, yaramazlıklar yaptıklarını anlamayalım diye üretmişlerdir o “şimdi kuşa dönmüş” masalları, fıkraları, hikâyeleri…

Sobelendiniz gene! Filler unutmaz ve çocuklar yutmaz. Çocuklar konseyinin görevlendirdiği haylaz yazarlar da gereğini yapar! Çocuklar için biçtiğiniz elbiseyi ters-yüz eder siz çokbilmişlere giydirir. Gereklilik kipinizi tepe taklak eder ve sizi dımdızlak bırakır. Bir pırtı çok görürseniz, en süslü, cicili bicili elbiselerinizi giyip gittiğiniz nezih konser salonunda “pırt senfonisi”ne defalarca bis yapmak için alkıştan ellerinizi patlatırsınız. Oh olsun size!

Çocuk Edebiyatı’nda (gene) uzak komşumuz Britanya’nın  yetenekli yazarlarından, Roald Dahl’ın varisi deyu selamlanan David Walliams’ın Dünyanın En Berbat Çocukları kitabı hakkında yazmak için üstteki girişe ihtiyaç duydum. Kara mizah, kabalaşan şakalarla el ele vererek, iç içe geçerek kitabın omurgasını oluşturuyor.

Swift’in yüzyıllar önce karaladığı dahiyane metni “alçakgönüllü bir öneri” nin mizah cinsinden karşılığını buldum bu kitapta. On berbat çocuğun portresi peş peşe sıralanıyor ve ikinci cildin müjdesi verilerek kitap bitiriliyor. Kitabın giriş esprisi de yerli yerinde: Makbul çocuk sanrısından kurtulamamış normal yurttaş, gazete bayii Raj kitabı yerden yere çalıyor, okunmaması için brifing veriyor, çocuklardan yaka silktiğini marifetmiş gibi sayıp döküyor.

 

Gelelim çocuklara: Salyalı Sam, Zırlak Zooey, Bitli Billy, Suzan Yerinde Hiç Durmayan, Bruno Eli Burnunda, Pasaklı Paula, Hiç Yanılmayan Brian Yuan, Pırt Pırt Margaret, Ciddi Jimmy, Kanepe Karolin on numara çocuklar! Kiminde yetişkin kontrolcülüğünün anti-tezi, kiminde de aynı hamlenin aşırı pekiştirilmiş tezi çıkıyor karşımıza. Örneğin, gerçek hayatta kendisine “burnunu karıştırma”, “uslu dur”, “düzenli ol”, “televizyon izleme” denen çocukların kitapta, aşırı tepkisellikle, sürekli yasaklanan eylemi yaparak karakter kazandıklarını (Bruno Eli Burnunda, Pasaklı Paula…) bazılarının ise aynı komutlara uyum sağlamaya çalışırken devreyi yaktıklarını (Hiç Yanılmayan Brian Yuan, Ciddi Jimmy) görüyoruz.

Tony Ross

Tony Ross yazarın elini kuvvetlendirmekle kalmayan, mizahi unsurların temelini oluşturup, karakterlerin dünyasını mümkün olan en büyük abartıyla yansıtıp yer yer okuru tiksindiren, vıcık vıcık sümükleri gözünüze, leş gibi odayı adeta burnunuza sokan çizimleriyle sağlığınızı tehdit ediyor. Değişken ve oyunbaz font, diğer Walliams kitabında olduğu gibi taşıyıcı görsel enstrüman görevini layıkıyla yerine getiriyor.

Ebeveynler sürekli eleştirilecek değil ya, ara sıra tüyolar da veriliyor onlara: Ağlayarak (kitapta; zırlayarak) haklı çıkma silahını, menzil dışına çıkarak savuşturmayı, kokuşuk odanın dağınık saçların çocuğun başına bela olmasını sakince izlemeyi, yerinde duramayanın yeri geldiğinde nasıl büyük bir yoğunlaşmayla ve başarıyla işini yaptığını anlamayı vurguluyor.

Disipline etme takıntısı ve otoriterliğin teoride durduğu gibi durmayacağını, salyanın, pırtın, sümüğün fizyolojik çığ haline gelerek takıntılı düzeni alt üst edeceğini, adeta “bastırmayınız ters teperim, fena tepelerim” gizli mottosuyla hatırlatıyor.

Saymakla bitmeyecek cinliklerin arasında süper kahraman, dengesiz teknoloji, aristokrasi ve kutsal eleştirileri de var. Saçı dağınık Billy bitlenir ve cazip kafasıyla başkalarının bitlerini de kafa kâğıdına geçirerek bitlerden bir ordu kurar! Dünyaya kafa tutacak güce gelmişken akıl fukarası bitlerin komutu yanlış anlaması sonucu madara olur. Yeni umudu vücudunda çıkmaya başlayan siğillerdedir. O artık “siğil-çocuk”tur! Ünlü bilgin gıdıklama makinesinin kurbanı olur. Klozette oturması sanki kraliyet sırrı olan kraliçe dev sümük topağını kraliyet toplarıyla imha eder. Gelin görün ki kutsal kraliyet sırrını koruyalım derken, başka bir kutsalın başına bela olur küçültülmüş topak: Aziz Paul Katedralinin tepesine takke…

Gazete bayii Raj’a kulak verirsek; ne diye yazmış bunca iğrenç şeyi sayın yazar, tertemiz yüzü ve gıcır gıcır elbiseleriyle minik bir kediye süt veren kız çocuğunu yazsa, yaralanan kelebeğe yardım eden oğlan çocuğunu, hasta annelerine moral vermek üzere en güzel kır çiçeklerini toplayan kardeşleri… biraz da ben ekleyeyim; derli toplu  odasında sakince ders çalışan, gözünü öğretmenin gözünden hiç ayırmamacasına onu dinleyen öğrencileri, ülkesini seven, yöneticiye sorgusuz sualsiz itaat eden, argonun anlamını dahi bilmeyen yetişkinleri… Peki o zaman üç beş türkü dinleyin rendeden geçmemiş, beş on Nasrettin Hoca fıkrası okuyun “edeplendirilmemiş”, Keloğlan masallarını hatırlayın uslandırılmamış (ben annemden dinlemiştim birkaç tane) ve ortalamasını alın. Kaç çıktı? Bizden de o kadar uslu, o kadar terbiyeli, o kadar ciddi ve tertipli olmamızı bekleyin. Baktınız olmadı, sabredin kuşa benzetmeyin!

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı

Cadı, kral kedi Karbonel, konuşan hayvanlar bir yanda; ergenlikteki fiziki değişim, çocukluktan yavaş yavaş çıkma, ciddi haller takınma, dağınık saçlardan at kuyruğuna, rahat giysilerden formel giysilere geçiş öte yanda, uzlaşmaya çalışan çocuk ve yetişkin dünyalarıdır adeta. 1950’lerde fantastik edebiyat epik süvarilerine kavuşmuştu. Masallarla dile gelen hayaller, yeni bir adres belirlemişti. Siyasal eleştiriler, insanlığın yılgınlığından ve …

Karbonel: Çocuk Fantazyasının Kitabı Read More »