az

Az Çoktur

Siz işitmiyor musunuz? 

İşitmiyor musunuz?

Sâde yaşamak îmandandır;

 sâde hayat sürmek îmandandır.

Hadis-i Şerif

 

Basitliğin Kavram Haritası

 

“Basitlik” denildiğinde akla gelen çağrışımlara baktığımızda şu kelimeler öne çıkıyor: yalın, sade, temiz, hafif, dingin, bilge, berrak, açık, ferah, derin, yavaş, küçük, az, boşluk, kolay, güzel, sessiz, mütevazı… Bunların hepsi de çok güzel kelimeler ve hepsi de bambaşka dünyalara aitler. Hepsi de birbiriyle bir şekilde ilişkili; küçük güzeldir, yalın sessizdir, basit derindir, az çoktur, yavaş dingindir gibi… Bu yazının odağında daha çok basitlik, yalınlık, sadelik ve boşluk kavramları yer alacak.

 

Sınıf atlamanın üç yolu olduğuna inanıyorum; 1. eğitim, 2.  evlenmek ve 3. yalınlık! Evet, yalınlık da en az eğitim ve evlenmek kadar sınıf atlatan bir bilinç düzeyidir. Her gün bilgisayarlarımızda kullandığımız Google’ın bembeyaz ana sayfasında sadece bir boşluk vardır; siz oraya istediğiniz arama kelimelerini yazarsınız ve saniyeler içinde milyonlarca sonucu getirip önünüze koyar. Kullanıcı için çok yalın ve açık olan bir deneyimdir bu. Ama bu yalınlığın arkasında devasa bir mühendislik vardır, arşivleme ve programlama vardır; size görünen tarafıyla yalın ama aslında dahiyane bir kompleks mekanizma vardır arkada çalışan. Apple da tüm ürünlerini aynı mantıkla düşünür ve tasarlar. Yıllarca içinde çalıştığım reklam sektörünün de temel ilkesi bu olmuştur; karmaşık olanı yalınlaştır! zor olan basitleştir! Çünkü “az, çoktur! / less is more!”  Hem tasarım yaparken hem de metin yazarken bu basit ilkeler Delphi’de Apollon Tapınağı’nın girişindeki anıtsal tabela gibi aklımızda durmalıdır: “Gnothi seauton! / Kendini bil!

 

Doğa ve Yalın Yaşam

Bu konu hakkında hayatıma retrospektif bir şekilde baktığımda şu izlekleri görüyorum;

Antalya’da bir yörük aile geleneğiyle büyüdüm ve bu da modern hayatta basit yaşama motivasyonumu besleyen şeylerden birisi oldu. Yörük, yürümekten gelir. Yörükler yürür çünkü. Yürümek için hafif olmalısınız. Çok fazla yük edinmeden, doğayla ve kendinizle barışık bir şekilde yaşamaktır, yörüklük. Akdeniz Torosları’nda dedemle geçirdiğim çocukluk günlerinde, doğada çok az şeyle nasıl bir yaşam kurulabileceğiyle ve bu kadar az imkanın ve eşyanın içinde ne kadar çok mutlu olduğumuzla ilgili hatıralar oldukça berrak zihnimde.

Basit yaşam benim için o zamanlar ne zorunluluk ne de bir seçimdi. Kendiliğinden, doğal gelişen, organik bir şeydi; içine doğmuştum. Sabah güneşin keskin ışığıyla uyanır, gece gökyüzünün büyülü yıldızlarını seyre dalar, akşam erkenden yemeklerimizi yer, elektriklerin olmadığı dağ evinde odun ateşinde demlenmiş kekik çayımızı içerken büyüklerin sohbetlerini dinler ve sonra erkenden uyurduk. Yaşam basit ve berraktı. Her vaktin bir işi vardı, her iş bir vakitle “kayıtlıydı”. Bu herkes için “açıktı”.

Doğada olmak bize yalın olmayı öğretir. Özümüzle yetinme, farkına varma, bütün kaynakları israf etmeden kullanma, eşyaların gölgesinde değil de, kendi öz nefesinle kendin olmanın hafifliğine vararak özgürleşmeyi tattırır doğa. Güneş ve ayla senkronize olmayı, yani gece ve gündüzle, ışık ve karanlıkla… Suyla, toprakla, ateşle, ağaçla, bitkiler ve hayvanlarla, seslerle ve sessizlikle… Doğa sizin ışığınızı yansıtmanız için var. Ve o ışık basit yaşayarak ortaya çıkar.

Günümüzde insanların %75’i şehirlerde yaşamakta. İnsanoğlu kendini küçücük daracık betonarme şehirlere gönüllü hapsettiği sürece basit yaşamayı öğrenmek çok zor. Çünkü büyük kentler insanı doğadan koparıp kendi dinamikleriyle var olmaya zorluyor. Bu dinamikler: ‘daha çok tükettiğin takdirde değerlisin ve mutlusun’ (öz-saygı eksikliği), ‘ancak daha çoğuyla yaşayabilirsin’ (açlık korkusu) gibi, ‘helmin mezid’  çılgınlığı türünden şeyler.

Metropol günahlarının, kalp katılığının, nezaketsizliğin; tüm bunların sebebi doğadan kopuştur! demek geliyor içimden. Doğal yaşamdan uzak bir hayat ‘sorgulanmamış’ bir hayat demek çünkü.  Öylesine, -miş gibi bir hayat.

Basit yaşamak; günümüzde gittikçe zorlaşıyor. İhtiyacımız olmayan şeyler bize ihtiyaç gibi gösteriliyor ve insanlar aslında hiç ihtiyacı olmayan şeylere sahip olmak için amansız bir hırsın içine giriyorlar, borçlanıyorlar, adeta kendilerini kaybediyorlar. Bir an durup ‘gerçekten neye ihtiyacım var?’ sorusunu sormaya cesaretimiz yok. Yapay gıdalarla, yapay duygularla, yapay hayatlar yaşıyoruz.  Egolar tavan yapmış. Teşhirde zirveleri zorluyoruz. Böyle bir ortamda ‘Basit yaşam mı? Pardon, o da ne demek?!’ diyoruz yaşam tarzımızla. Basit yaşamak kısaca egosuz yaşamak demek aslında. Sosyal medya  basit yaşamayı zorlaştıran bir şey mesela. Sosyal medya çarkı ‘ego’ üzerinden dönen bir şey çünkü.

 

İskandinav Tarzı Yalınlık

Lisans eğitimim sırasında Erasmus programıyla Danimarka’ya gittim; orada birkaç ülkeyi görme şansım oldu ve İskandinav kültüründen oldukça etkilendim. Bu deneyim kafamdaki basit yaşam/simple life, az çoktur/less is more felsefesini pekiştirmemi sağladı. Kopenhag’da aralarında milletvekillerinin de olduğu çok geniş bir halk kitlesi (10 kişiden 9’u) bisiklet kullanıyor, binaların çoğunda tabela bile bulunmuyor. Marketler akşam 6’da kapanır ve haftanın her günü açık olmaz. Hayatın her alanında bir sadelik, yalınlık ve dolayısıyla kolaylık görürsünüz (Marketlerin her zaman açık olmaması bence bir kolaylık). Daha çok gülen insan ve en önemlisi de; daha az çalışma saatleri. Berbere bile randevuyla gitmiştim, berberlerin günlük traş yaptığı kişi sayısı sabit. Dünyadaki en mutlu şehirler sıralamasında Kopenhag’ın ilk sıralarda olmasının altında belki de bu ‘basit yaşam’ normları vardır. Yaşadığım süre boyunca korna sesini bir kez bile duymadım. Üstelik tüm sevimsizliğiyle güneşsiz geçen ve gündüzlerin 3-4 saate kadar kısaldığı kış aylarına rağmen. Beş milyonluk nüfusuyla bu kadar az çalışıp, çok kazanan başka bir ülke bilmiyorum doğrusu.

Kopenhag’ta hayatıma kazandırdığım üç alışkanlık: Gittiğim her yere sırt çantasıyla gitmek, öğlen yemeği için -hazır tüketmek yerine- evde sandviç ve atıştırmalık olarak meyve hazırlayıp öyle dışarı çıkmak, ayrıca bisiklet kullanmak. Bunlar basit ama çok etkili yaşam pratikleri oldu hayatımda.

Basit yaşamak deyince aklımıza şunlar gelmeli diye düşünüyorum; daha az karbon ayak izi, daha az su ayak izi, daha az tüketim, daha az şikayet, daha çok şükür.  Daha çok zaman; kendimiz, ailemiz ve dostlarımız için. Okumak ve düşünmek için. Basit yaşam sayesinde, ruhsal, duygusal ve fiziksel yönden daha sağlıklı ve huzurlu oluruz çünkü evimiz, bedenimiz ve zihnimiz temiz, sade ve açıktır. Uyku saatlerimiz düzenlidir. Basit yaşamak bizi zengin de eder. Çünkü ihtiyacımız olmayan şeylere para harcamayız. Basitlik özgürlüktür, müstağniliktir.

 

El-Bâsıt

 

O (cc), el-bâsıt (الباسط) olandır. En güzel isimlerin sahibidir ve el-bâsıt en güzel isimlerdendir. Bast kökünden gelir. Yeryüzünü yayan, rızkımızı bol bol veren, ilim ve güç bakımından üstün kılan, cömert olan şüphesiz O’dur. Basıt kelimesi herhangi bir terkip, te’lif ve kafiye gerektirmeyen şey olarak da düşünülebilir (Bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “b-s-t” maddesi.)

 

Abdükadir es-Sufi 100 Basamak kitabında Bast’tan şöyle bahseder: “Kabz, nasıl korkunun manası ise, bast da umudun manasıdır. Fakirin mahsus’dan (duyumsal olandan) manaya yaptığı bilinç hareketinin farkına varmak önemlidir. Mahsus (duyumsal olan) halâ nefse ve hadiseye bağlı olduğu hâlde, mana kişiyi ruha ve temaşaya yöneltir. Her hâl kendi içinde bir edeb ve onu izleyen bir edeb gerektirir. Şeyh İbn Ataullah, Hikem’inde “Arifler için genişleme (bast) daralmadan (kabz’dan) daha ürkütücüdür. Çünkü çok az kişi genişleme sırasında edeb sınırları içinde kalabilir” der. Bu haldeki zikir şudur: Sübhanallahi ve bi-hamdihi / Sübhanallahi’l azim.”[1]

 

Yalın

Yalınlık, kaynakları israf etmemektir. Kendi yeteneklerini israf etmemek, içindeki cevherin ortaya çıkması için zuhurata tabi olmak yalınlıkla mümkündür.

Görmek! Sonradan öğrenilen bir şeydir, insan ancak gözün ve zihnin terbiye edilmesiyle bir “görüş” sahibi olabilir. Görmek öğrenilmesi gereken bir şeydir. Yalın görüş de öyle. Yalın düşünce de. Yalınlık sıradışı bir hâl ve duygulanımdır. Özü itibariyle çıplaktır. Geçici kimliklerin gölgesi altında değildir. Öz’ün farkındadır, öz’dür. Ve varoluş iliklere kadar yalınlık suretinde hissedilir, hissedilebilirse.

 

Misal, rüzgâr yalındır. Su yalındır. Hava yalındır. Ateş yalındır. Toprak yalındır. Ve hepsi çok güzeldir.

 

İnsan bir şeyi basitleştirebildiği kadarıyla anlamış demektir. Fazlalıkları atarak. Geride gerçek bir öz kalıncaya kadar.

 

Giyimde yalın, sade olmak güzeldir. Beslenmede az çeşit ve az miktarda yiyerek sadeliğin gücüne ve basitliğin şifasına erdik demektir. Sözde ve yazıda yalınlık sözün tesirini arttırır, anlama heybet katar. Yüksek zirvelerden aşağı ovalara seslenmek gibi… Yüce olan şeyler hep sadedir. Yüce insanlar, yüce sözler, tüm yücelikler… İnsanın tıbben çoğu sudur. Yani saflığın, sadeliğin, temizliğin imgesi olan su. İnsan da su gibi yalın olmaya fıtraten meyillidir, onu arzular.

 

El-basıt olan nasıl ki el-kabıd olanla tamamlanıyor ve anlamlı oluyorsa, yalınlık ve karmaşıklık da böyledir. Her şey zıttıyla anlamlı, kaim ve daimdir. O hâlde,

yalınlık ve karmaşıklık dilde ve oluşta birbirlerini var ederler. Çok aşırı yalınlık ve çok aşırı karmaşıklık işlevsizdir. Bu zıtlık iyi harmanlanmalıdır. (Simple+Complexity= Simplexity!)

 

Müzik ve Resimde Yalınlık

 

Bir müzik eseri: 4’33’’ (4 dakika 33 saniye şeklinde okunur).  Sahibi, John Cage. 1912 Los Angeles doğumlu, besteci, filozof, yazar.

Cage bu eser için tam 4 yıl kafa yordu. 4’33” belki de müzik tarihinin zirvesinde bir eser, ötesi mümkün değil. Neden mi? 4’33” herhangi bir enstrüman (veya enstrüman grubu) için yazılmış olup partisyonda müzisyenlerin üç bölüm boyunca enstrümanlarını hiç çalmamaları gerektiği belirtilmektedir (yine de benim favorim piyano ile olan çalışmadır). Parçada birinci bölüm 30’’ (30 saniye), ikinci bölüm 2’23’’(2 dakika 23 saniye), üçüncü bölüm ise 1’40’’ (1 dakika 40 saniyedir). İlk bakışta 4 dk. 33 sn. süren bir sessizlik olarak düşünülse de aslında tam da öyle değil. Eserin icra edilmesi esnasında çıkan sesler, havalandırma sesi, sandalye sesi, nefes alış veriş, trafik sesi, kapı sesi, konuşmalar, kuş sesleri, yani o an orada olan ne varsa müziği oluşturan şey onlar. Biraz çılgınca mı geldi? Bilgeliğin de yolu biraz çılgın olmaktan geçiyor doğrusu. Belki 50 yıl sonra Stravinsky “eski moda/old fashioned” olabilir ama 1000 yıl sonra bile 4’33” hala taze, dinamik ve ilham verici olacak.[2]

 

Beyazlık

John Cage buradaki ilhamını ise Robert Rauschenberg isimli bir ressam arkadaşından almıştır. Rauschenberg, “Beyaz Boyama” adını verdiği bir tablo yapar. Tümüyle beyaz boyalı 7 parçadan oluşan bu yapıt, besteciye esin kaynağı olmuştur. Ressamın bu çalışmasında amacı şudur: sergiyi gezenler sanat eserine bakarken beyaz tabloya gölgeler/i düşer ve beyaz tablolar kendilerini ve hayatı yansıtır. Hareketli bir sanat eseridir yani. Zaten beyaz renk de yedi rengin kesişiminden oluşur. Ve beyaz olanda her renk, şekil ve form sonsuzdur, potansiyel bir varoluş düzlemidir beyaz.

 

Robert Rauschenberg, Beyaz Boyama, 1951

 

Sessizlik ve Boşluk

Sessizlik de öyle değil mi? Bütün müzik eserleri notalarla değil sessizlikle başlar ve sessizlikle biter. İki notayı ayıran şey sessizlik notasıdır.

John Cage aynı zamanda Zen felsefesiyle ilgilidir. Zen düşüncesinde boşluk evrenin ana malzemesidir ki bugünün fizik bilimiyle de uyum içindedir bu bilgi; zira atomun (tüm maddesel varlığın) %99.9’u boşluktur.

 

Ruhun Bulutsuz Hâli

1584 Japonya doğumlu ünlü Samuray ve Kensai (Kılıç Piri) Miyamoto Musashi’nin 1645 yılında ölmeden birkaç hafta önce çekildiği Kyushu dağlarındaki bir mağarada, tecrübe ve birikimlerini yazdığı Beş Çember Kitabı’nda Boşluk hakkındaki sözleri dikkat çekicidir: “Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur. Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Bu yolunu şaşırmadır. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, gerçek boşluk hâli, işte budur. Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, Yol’un varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.[3]

 

Klavye’nin Ruhu

Üzerinde bir şey yazmaz onun. Masumdur. Samimidir. Bizden biridir. Yaptığı iş çok büyüktür. Kelimelere hayat verir. Soluk aldırır. Önemini kavramak kolaydır; diğerlerine göre oldukça büyüktür. O olmasaydı iletişim olmazdı. Vazifesi anlamlıdır. Yerine başka bir şey ikame edilemez. Neden mi bahsediyorum? Klavyelerimizdeki boşluk tuşundan. Tasarımda bir şey göstermek istediğinizde, bir şeye vurgu yapmak istediğinizde altın kural şudur: etrafını boşaltın! Boşluk tuşu aslında bunu yapıyor. Ona basınca ekranda hiçbir şey yazmıyor ama aslında bütün yeni yazılabilecek şeylerin ham maddesi oluveriyor. Mucizevi. Boşluk! Siz onun açtığı boşlukta, kendinizi ve zihninizi, dünyanızı inşa ediyorsunuz. Nefes alıp vermek gibi bir şey.

 

Bu Bir Pipo Değildir

Resimde basitlik/yalınlık ve elbette derinlik deyince akla Rene Magritte de gelmeli! Magritte’nin o ünlü piposu!

René Magritte, “Bu bir pipo değildir.” (1929).

 

Buradaki espri (spirit / ruh!) gerçekten de çok yalın ama bir o kadar da sarsıcı! Çok söze gerek bırakmayacak kadar yalın, ama yine de tam olarak açık seçik değil.

 

Az Çoktur

Sessizlik bir ödüldür. Gürültü enerjimizi emer. Bir parka, bir camiye, bir dağa, bir göl kenarına çekilip kendimizi dinleyelim.[4] Kendimizi, kalbimizi. Sessizliğimizi. Zihnimizden geçenleri sinema izler gibi izlediğimizde, anında yok olduklarını göreceğiz. O gerçek sandığımız kukla gölgelerini.  Yapacak bir şey olmadığını iyice anlamak için, zihnimizi ve bedenimizi sükutun altın huzuruna kavuşturmak için, sessizliği yücelt, yalınlığı hedefle, basitleş. El-basıt’a yüzünü dön. Gün dönüyor çünkü. O geniş merhameti, mahviyeti, mahremiyeti sessizlik içinde anla. Anla! Az çoktur.

Özet yerine

Simplex Sigillum Veri / Yalınlık doğruluğun mührüdür!

*

Basitlik Notları’na bir şiirle son vermeden önce, notlar’ın gelecek sayılarında da Basitlik ve Doğa Yasaları üzerine yazmayı istiyorum, nasipse.

*

Kutsalla Demlenmek[5]

kuş dalgınlığında ellerim

avuçlarım kanat

alkışlamak için rüzgarı

*

bir göle değdi kelebeğin kanat titreşimleri

gölde bir yaprak kımıldadı

merhaba dedi kurbağa

*

kokulardan anlardım vaktin geçtiğini

sabah çiğ kokusu

akşam yaz sefası

öğlende katran ağacı

ikindide çay

kokulardan varırdım görevlerime

yanıldığım olmamıştır

*

uyudum çoğu zaman

fesleğen kokulu bahçede

bir taşın soğumasıyla anlardım

vakit ikindi

keçiler salınsın!

azık alınsın!

*

bir kaya gibi düşünürdüm

bir kaya kıpırtısız yıllarca

dinledi durdu yerin altını üstünü


[1] Yüz Basamak, Abdülkadir es-Sufi (s. 44). Yeryüzü Yayınları, İstanbul.

[3] İsteyenler bu eseri iTunes’tan 1$ karşılığında indirebilirler: itunes.apple.com/us/album/433/id406490689

[4] Beş Çember Kitabı, Miyamoto Musashi (s. 105-106). Anahtar Kitaplar, 1993, İstanbul.

[5] Okuma önerisi: Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Walden Gölü / Sivil İtaatsizlik, Henry David Thoreau. Hindistan’ı İngiliz sömürgesinden kurtaran Gandhi’nin ilhamı Henry David Thoreau’nun hayatıdır. Henry David Thoreau, Walden Gölü kenarında kulubesinde yazdığı ‘sivil itaatsizlik’ yazısıyla zulme uğrayan bütün insanlara ilham kaynağı olmuştur. İsmet Özel’in “Henry Sen Neden Buradasın?” kitabına ilham veren kişi mezkur Henry’dir.

[6] Mustafa İjaz. Dergâh Dergisi, Haziran 2007


Yazı görseli: Resim S. Hermann & F. Richter tarafından Pixabay‘a yüklendi 

Sadeleşmek Aslında Yeni Bir İmaj mı?

Devasa bir kent, camdan ve çelikten yapılmış, gökyüzüne uzanan, gökyüzünü yansıtan, kendisini ve sizi yansıtan evler; imgelerine boğulmuş, acelesi olan, aşırı makyajlı, altınlar, incilerle kaplı ve şık deriler giyinmiş insanlar tahayyül ediyorum; yan sokakta yığılmış pislik ve uykuya ya da paryaların öfkesine eşlik eden uyuşturucu…

 

Bu kent New York olabilir, yarının herhangi büyük bir kentine, bizimkine benziyor…

 

Bu kentte ne yapmalı? Tek bir şey: Metalar ya da imgeler satmak ve satın almak, ikisi de aynı anlama gelir, çünkü bu metalar ve imgeler anlamdan yoksun ve derinliksizdir. Lüksü olduğu gibi dehşeti de etkisizleştiren bir yaşama sahip olabilenler ya da sahip olmaya çalışanlar, kendileri için bir “içeri” oluşturmak zorundadır: Gizli bir bahçe, mahrem bir ev ya da basitçe ve daha iddialı bir şekilde psişik bir yaşam.1

 

Bu yılın başında yayınlanan bir yazıda2 evdeki eşyaların iç dünyamızın uzantısı olarak okunabileceğini anlatmış ve sonunda “Çok boş kaldığı için tablo asmak istediğimiz o duvarın çıplaklığında aslında ne görüyoruz? Eşi kayıp çorapların karanlık bir köşedeki ümitvar bekleyişi hangi hayalimizi diri tutuyor?” diye sormuştum. Şimdi bir anlamda bu yazıya kaldığı yerden devam ederek evdeki “fazla” eşyalar (veya hayatımızdaki “fazla” insanlar) meselesini son dönemin sadeleşme furyası üzerinden biraz daha açmak istiyorum.

 

Yıllardır bize varlığından haberdar dahi olmadığımız ihtiyaçlar pazarlayıp türlü eşyayı ücreti mukabilinde evimize doldurmamızı sağlayan modern dünya düzeni, bir süredir aslında bu kadar çok şeye sahip olmanın gereksizliğini anlatır; az eşyayla, sıfır atıkla yaşamayı güzeller hale geldi. Bize mutlu olmak için sahip olmamız gerektiğini söyledikleri her şeyi aldık ama sonunda yine kabahatli biz olduk: Meğer fazla almış, fazla tüketmişiz; mutsuzluğumuz bundanmış. İşte sadeleşme akımının bu temel argümanı belki bir yanıyla haklı olmakla beraber diğer yandan, fena halde, kapitalizmin felaketlerinin sorumluluğunu bireye yıkma çabasına benziyor. Öyle ki açlıktan tutun da küresel ısınmaya ve daha nice geniş çaplı, çok eksenli probleme varıncaya dek dünyada ters giden ne varsa faturanın çoğu çoktan bireylere kesildi: Dev şirketler değil, devlet politikaları değil, sen ve senin ihtiyaç duymadığın halde tükettiğin şeyler. Hem dünyada hem de hayatında ters giden ne varsa sebebi de, çaresi de sensin.

 

Bireyi her tür sorunun merkezine oturtan ve kendisine derhal çeki düzen vermesini tembihleyen bu yaklaşıma bir de mutlu olma baskısı eklenince iş iyice içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Adeta tek başımıza yarattığımız iddia edilen ve tek başımıza değiştirmemiz beklenen mutsuz bir dünyada mutlu olmak, mutlu olmanın bir yolunu bulmak zorunda bırakılıyoruz. Gündüz kuşağının magazin yorumcuları bize ekonomik sorunlarımız olsa bile “yukarıda savaş uçakları uçmadığı”, “yanımızda insanlar ölmediği, kolları bacakları patlamadığı” için istersek mutlu olabileceğimizi, şükretmeyi bilmemiz gerektiğini öğretiyorlar. Yani pazardan fasulye dahi alamayacak noktaya geldiysek ve bundan dolayı yüzümüz gülmüyorsa, o da bizim kabahatimiz.3 Tek yapmamız gereken, bakış açımızı değiştirmek ve hayatımızda yapacağımız “küçük değişikliklerle büyük farklar yaratmak.”

Psikoterapilerde sıkıntı yaratacak ölçüde çarpık bir gerçeklik algısının düzeltilmesi için kullanılan, yeniden çerçeveleme olarak bilinen bu bakış açısı değiştirme yöntemi ne yazık ki popüler kültürün eline düşünce sistemin aradığı can simidine dönüştü: Ekonomik kriz yok, sen aç gözlüsün. Her şey çok pahalı değil, sen ihtiyacın olmayan şeylerin peşindesin. Toplu taşımada her gün balık istifi gibi seyahat etmek zorunda kalıyorsun belki ama hiç değilse şahsi arabanla çıkıp egzoz salınımına katkıda bulunmuyorsun, öyle değil mi? Yani bakış açını değiştirsen, şükretmeyi öğrensen, böyle gündelik sorunlara takılmayıp hayatın çiçek böcek gibi mucizelerinden mutlu olmaya odaklansan, sadeleşsen, organik beslensen, bir de karbon ayak izini azaltmaya çalışsan ortada mesele kalmayacak.

 

Artan teknolojik imkânlara rağmen içinde yaşaması giderek zorlaşan bir dünyada bir de böyle suçlayıcı bir iklime maruz kalan bireyin sınırlarını giderek küçültmek, evine çekilmek, kendisiyle uğraşmaktan başka pek bir seçeneği kalmamasına şaşmamalı. Sanki bir çevrenin, bir sistemin parçası değilmişçesine kişinin ruh halinin sorumluluğunu tamamen kendi bakış açısına ve tercihlerine yükleyen bir söylem doğal olarak kendisiyle (daha doğrusu, imajıyla) aşırı meşgul bireyler doğuruyor.

 

Evinizdeki eşyalara, gardrobunuzdaki giysilere, Instagram’da takip ettiğiniz hesaplara veya sosyal çevrenizin dış halkalarındaki insanlara mutsuzluğunuzun müsebbibi birer fazlalık gözüyle baktığınızda onlardan rahatsız olmamak zaten mümkün değildir. Hâl böyle olunca da dürtüsel bir toplu temizlik ihtiyacı baş gösterir. Koca bir pazar günü gardrobu seçmeye ayrılır, çıkan belki çuvallarca giysi bir yerlere bağışlanır. Bundan sonra “bir kot bir tişört” ile yaşama kararı alınır ama, sorun şu ki, kilolar da “fazla” olduğundan böyle bir giyim tarzına geçmek yakın zamanda mümkün görünmez. O hâlde kilo verilecektir. Hayır, daha sağlıklı beslenilecektir. Vücuda zehir sokulmayacaktır artık. Mutfağa girilir. Abur cuburlar bir çöp torbasına doldurulur; ilk iş en yakın organik marketten yoğurt mayalamak üzere pahalı bir şişe süt alınır. Derken sıra sosyal medya hesaplarına gelir: Artık kendi içime dönmek istiyorum, daha çok kitap okuyacağım, daha çok üreteceğim, sosyal medyanın gürültüsü beni yoruyor. Sonra? Bir hevesle kitap okumak üzere oturulan salon göze fazla kalabalık gelmeye başlar. Biblolar, fotoğraf çerçeveleri ortalıktan kaldırılır; salonun kalabalığı azaltılır ama eşyalar hâlâ o minimalist dekorasyon dergilerindeki gibi değildir sonuçta. Birkaç yeşil bitki, renkli bir koltuk, otantik bir kilim olması gereken yerde evlenirken özenle seçilmiş lake mobilyalar duruyordur. Böylelikle salonu yenileme kararı alınır ve alternatifleri araştırmak üzere internete girilir…

 

Kısacası, sadeleşeyim diye çıktığınız yolda kendinizi yeni bir imaj satın alırken bulursunuz.

 

Oysa sadeleşme akımının iyi niyetli yanı olan ekolojik duyarlılık talebinin ve yaratmaya çalıştığı tüketim bilinci farkındalığının kalıcı bir yer edinebilmesi için bireyin içkin gerçekleriyle örtüşür hâle gelmesi şarttır. Evde son derece iyi durumda belki on tane tişörtüm olduğu hâlde gidip bir yenisini alma ihtiyacını duymama sebep olan şeyin ne olduğunu anlamadan, bunun karşısına dünyanın sırf benim bu tüketim alışkanlıklarım yüzümden hızla yok olduğu bilgisini koyduğunuzda, o an o tişörtü almaktan vazgeçmemi sağlayabilirsiniz belki ama davranışlarımda kalıcı bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Bu mümkün olsa, sigara içenler kanser olma ihtimallerinin ne denli yüksek olduğunu duydukları an sigarayı bırakırdı veya diyet yaparken bize ikram edilen o lezzetli pastayı geri çevirmekte hiç zorlanmazdık. Oysa, belli başlı istisnai örnekler haricinde, insanlar genellikle kısa vadeli kişisel ihtiyaçlarını uzun vadedeki daha geniş çaplı faydaların önüne koyma eğilimindedir.4

 

Sadeleşme vb. akımların savunucularının bireyi zımnen de olsa suçlayan, her tür sorumluluğu ona yükleyen mesajlardan medet umması ne kadar beyhudeyse, bireylerin bu tür akımların peşine takılarak kendiyle barışık birine dönüşebileceklerini sanmaları da o kadar hayal kırıklığına gebedir. Instagram hesabımı kapamak istiyorsam, oradaki “kalabalığın” beni mutsuz ettiğine inanıyorsam, elbette bunu kolaylıkla yapabilir ve hatta alıştıktan sonra eksikliğini hiç hissetmemeye başlayabilirim. Ama başta beni bu kararı almaya iten asıl saik, asıl deneyim, örneğin başkalarının benden daha mutlu olduğunu görünce içimde uyanan hasetle baş edemeyişim veya onca “kalabalığa” rağmen paylaşımlarımın görece az beğeni almasının bende yarattığı değersizlik hissi baki kalacaktır. Çevremde bana kim olduğumu hatırlatan, bazısı çirkin olmak üzere muhtelif yanlarımı tıpkı birer ayna gibi bana yansıtan her tür nesneden, insandan, emareden kaçmak bir süreliğine kendimle daha az karşılaşmama yardımcı olabilir, bu da bana daha iyi hissettirebilir. Oysa bu duygular içimde durmaya devam edecek ve yarın başka nesneler, insanlar, emareler üzerinden kendilerini tekrar hatırlatacaktır. Modern şehir insanının belki en temel yanılgısı, ve sıkışmışlık hislerinin de başlıca sebeplerinden biri, “küçük bir sahil kasabasına” yerleşip hayatını tüm sözüm ona fazlalıklardan arındırdığında içsel bir hafifleme yaşayacağı umuduna bu denli bel bağlamasıdır.

 

Peki ne yapmalı? Bu sorunun yanıtına uzanan yol, en başta sorduğum sorulardan geçiyor: Çok boş kaldığı için tablo asmak istediğimiz o duvarın çıplaklığında aslında ne görüyoruz? Eşi kayıp çorapların karanlık bir köşedeki ümitvar bekleyişi hangi hayalimizi diri tutuyor? Hayatımızdaki her nesnenin, her insanın ve onlarla ilişkili her tür deneyimin bize dair bir şeyler söylediği önkabulüyle yola çıkıp bunları kendimizi daha iyi anlamak için birer araca dönüştürmekle başlayabiliriz. Senelerdir aynı yerde duran şu biblolar neden şimdi gözüme batar oldu? Bugüne dek defalarca giydiğim bu giysileri ne oldu da görmeye dahi tahammül edemez hâle geldim? Hayal ettiğim o daha sade yaşamda ben nasıl biriyim? Şimdikinden hangi açılardan farklıyım? Yani aslında neyi değiştirmeye, neyden uzaklaşmaya çalışıyorum? Diğer bir deyişle, dış dünyamızla, çevremizdeki nesnelerle takıntılı biçimde uğraşmayı bırakıp iç dünyamıza, içimizdeki nesnelere yönelmek; içeride neyin fazla ya da eksik olduğunu tespit etmek, söylemesi kolay, uygulaması zor, ama bir o kadar da önemli bir basamak. Çünkü aslında hiçbir eşyamız fazla ya da gereksiz değil; hepsi, hayatımıza aldığımız sırada, mutlaka bir ihtiyaca karşılık geliyordu. Bu ihtiyaç ekolojik kriterlere göre fuzuli olabilir ama şahsi dünyamız için değildi. Ve belki artık görevini tamamladı ya da, süreç içinde, başka (tahammül edemediğimiz) anlamlar kazandı. Keza tüm bunlar, hayatımızdaki insanlar için de geçerli. Dolayısıyla, iç dünyamızın bir uzantısı olarak düşünebileceğimiz evlerimizin, sosyal medya hesaplarımızın, sosyal çevremizin bizimle birlikte değişmesini, bazen kalabalıklaşıp bazen tenhalaşmasını yaşamın doğal akışının bir parçası olarak görmek; onların bize tuttuğu aynaya bakmaktan korkmamak gerekiyor: Her daim mutlu olmak zorunda değilim; hayat sadece neşeden ibaret olmadığına göre ben de evimde sadece bana neşe veren eşyaları tutmak zorunda değilim; beni hüzünlendiren fotoğraf albümlerini sevebilirim; bana iki beden küçük geldiği halde çok sevdiğim birinin hediyesi olan o elbisenin işlevsizce dolabımda durması beni rahatsız etmiyor; misafirler için aldığım bu 12 parça yemek takımını henüz hiç kullanmadım belki ama bir gün evimde o sayıda misafir ağırlamayı, hayatımda kendimi yakın hissettiğim en az 12 kişi olmasını çok istiyorum. Bunu başardığımız zaman, çağımızın çok sesli korosunun dayattığı mutluluk mecburiyetine, bunun için reçete ettiği yaşam biçimlerine direnecek gücü, “Benim ihtiyacımı, hayatımı nasıl yaşayacağımı sen bana dikte edemezsin” diyecek özgüveni kendimizde bulabilir;  asıl ihtiyaç duyduğumuz sadeleşmeye, yani bize ne yapmamız ve kim olmamız gerektiğini yüksek perdeden tebliğ eden tüm o sesleri susturmaya, başlayabiliriz.

Kendi sesimizi daha fazla duyar hâle geldikçe, hayatımızda olan bitenin ne kadarının bizden, ne kadarının başka unsurlardan kaynaklandığını ayrıştırmak da, bu doğrultuda adımlar atmak da kolaylaşacaktır. Bunu, merkezine zorla oturtulduğumuz bir dünyadaki konumumuzu tam tersi bir yerden, bu defa kendi hayrımıza olacak şekilde sahiplenmek olarak da düşünebiliriz. Evdeki eşyaların yarısından iki gün içinde kurtulup dengeli bir yaşama kavuşmayı beklemektense, uzun ve biraz daha zorlu yolu tercih edip kendi gerçeğimizle yüzleşmek, kendi kalabalığımız kadar tenhalığımızı da sahiplenmek, hayatın hiçbir zaman kusursuz bir dengeye oturmayacağını kabullenmek bizi dönemsel furyalardan kurtaracak ve bize şunun veya bunun gösterdiği değil, kendi çizdiğimiz yoldan ilerleme fırsatı sağlayacaktır. Herhalde kişinin yaşayabileceği en sade hayat da, başkalarının güdümünden olabildiğince arındırılmış olandır.


 

Notlar

 

  • Kristeva, J. Ruhun Yeni Hastalıkları (çev. N. Tutal). Ayrıntı: 2017, s. 43-44.
  • Okan Gezmiş, E. (3 Ocak 2019). Evceğizim evceğizim, saklar benim hâlceğizim. K24.
  • Seray Sever’in sosyal medyada epeyce yankı uyandıran bu tespitlerini izlemek için: http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video/1506607/Seray_Sever_den_fasulyeli_ekonomi_analizi.html
  • İnsanların bu eğilimiyle ilgili daha fazla şey okumak isterseniz, bkz. Mischel, W. Marshmallow Testi (çev. B. Satılmış). Pegasus: 2016.

Yazı görseli: https://www.neilburnell.com/galleries#/chrome/