Beyrut

Yersiz Yurtsuz Bir Yer: Edward Said

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Edward Said’in düşünsel ve yazınsal mücadelesi içinde dikkati çeken en önemli konulardan biri ‘Entelektüel’in konumu ise bir diğeri de kesinlikle ‘Filistin’ ve ‘Filistinli olmak’ ile ‘Batı’ ve ‘Batılı olmak ve olmamak’ bağlamında bir yersiz yurtsuzluktur.

O kadar ki, onun bir yere adanmış diğer yandan da başka bir yere bağlanmış bu mücadelesi içinde dikkatle bakıldığında, bir yandan entelektüellerin dünya ölçeğindeki plan ve programların inşa edilmesinde aldıkları rol(ler) pek çok açıdan incelenirken öbür yandan da Filistin ve Avrupa üzerinden bir yerli olmak ya da olmamak meselesinin bütün boyutlarıyla işlendiğini görürüz.

Bununla beraber E.Said’in özellikle kendi iç çatışmalarını, kırılma noktalarını ve açmış olduğu tartışma alanını da hesaba katacak olursak, kendi alışılmadık yabancılığını da içeren oldukça ayrıksı, içli ve kişisel bir mücadeledir bu ve bu mücadelenin de aslında onun aklında ve düşüncesinde yeşeren yerden başka bir yeri yoktur.

 

Denilebilir ki Edward Said’in mücadelesinde özellikle Filistin’le belirginleşen bu yerleşememiş haldeki mücadele boyutunun daha özet ve net biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle bu içli ve özel yersiz yurtsuz tarihin bilinmesi gerekmektedir. Zira her şeyden önce, onun mücadelesinde Filistinli olmasının, kendisini her zaman yabancı bir konumda görmesinin ve bir biçimde de bir sömürge uyruğu olarak yetişmesinin oldukça büyük etkileri vardır ve bu bir gerçektir.

Bu bakımdan Edward Said külliyatında aynı zamanda bir otobiyografik çalışma olarak değerlendirilmesi gereken ‘Yersiz Yurtsuz’ adlı katmanlı ve kapsamlı anıların yer aldığı çalışmanın en azından bu iki bakış açısıyla – Bir yandan Filistin’li, öbür yandan Batı’lı Edward Said’in bakışıyla- birlikte okunması gerekmektedir.

O daha çocukluk yıllarında Kahire’de bir Sami, üzerinde güneş batmadığı öne sürülen Britanya’nın sömürge okullarında bir Arap çocuğu, geneli Müslüman olan bir ülkede bir gayrimüslim ve ileri yaşlarında da sözgelimi 1967‘de Amerika’da İsrail devletinin başarısı için sevinen kalabalıklar arasında yapayalnız bir Filistin genci olarak yetişmiş, ruhu sarsılmış bir yurtsuzdur…

İşte bu sarsılmış ve yersiz yurtsuzlaşmış ruh dolayısıyladır ki, ruhunu bir ‘Kış Ruhu’na, dolayısıyla da ‘ağır ve kalın bir sürgün’e yakınlaştıran Edward Said, hiç hesaplamadığı bir biçimde, Konstantin Zureyk’ten aldığı ilhamla, Zureyk’in 1948’de Filistinlilerin içine düşmüş oldukları felaketi anlatmak üzere kaleme aldığı ‘Nakba / Büyük Felaket’ in Anlamı’ adlı kitabından yola çıkarak, doğduğu topraklara acıyla yerleşen bu ‘Nakba’ yı ‘Şarkiyatçılık’ın odağına yerleştirmiştir.

Ve bu sarsılma aynı zamanda ve başka bir anlamda da, daha en başından bir yerleşme kaygısıyla Edward Said’in 1935’te Kudüs’teki doğumundan sonra yeniden doğduğu tarihin başlangıcı mesabesindedir. O kadar ki, Zureyk’in Nakba’sıyla, 1967 ye kadar yaşadığı ülkeye inanarak çabalayan bir Amerikalı gibi yaşayan Said, New York sokaklarında yaşadığı yalnızlıkla bir bakıma kendisinin kuracağı ve yol vereceği bir ‘Uyanış / Nahdah’ fikrine de bu yerleşilememiş yerin arayışıyla ulaşmış gibidir.

Yine de pek çok bakımdan oldukça düşündürücü bir uyanıştır bu. Zira bir yanda Kudüs’te doğmuş ve Kahire’de sömürge okullarında okumuş, yazları Lübnan’ın uzak köylerinde piyano çalmış, kışları İngiliz edebiyatı okumuş, döneminin kıvrak dansözü Tahiya Karioka’nın danslarıyla cezbolmuş, Pinceton’u görmüş, Conradvari bir eleştiri diline kavuşmuş ve adeta bir entelektüel fabrikası olarak bilinen, Harward’dan mezun olmuş; deyim yerinde olursa bir yönüyle Arap bir yönüyle Amerikalı bir karışımın odağında yaşayan ‘Rabita Kalamiya’ gurubuna benzer biçimde kendisini Amerikalı hisseden ama hiçbir zaman onlar gibi olamayan birinin uyanışı gibi bir uyanıştır bu…

Bu çok katmanlı ama bir yerde de oldukça kişisel bir vicdanla belirginleşen uyanışla Edward Said; belki de farkında olmadan öne sürdüğü kendi uyanışının da temsilcisi olmuştur. Çünkü bu tarihten itibaren, içine girdiği bu duyarlılık evresindeyken bile bütün Amerikalılığına rağmen, tıpkı kendisinin Amerika’ya sığınmasına benzer biçimde, Kahire’ye sığınan Lübnanlı, Suriye li ve Filistinli entelektüeller gibi aynı zamanda Mısırlı ve belki de Amerikalı dır.

Yine o zamanların pek çok Arap entelektüeli gibi o da gerektiğinde bir Beyrut’lu dur. Çoğunlukla İngilizce yazan, Arapça ve başka bir çok dili bilen ve okuyan, Filistin aksanıyla Arapça konuşan ama Arapça’da aradığı sözcüğü bulamayınca tekrar İngilizce’ye dönen kah Filistinli bir militan, kah New York’lu bir akademisyendir.

‘Başlangıçlar’ adlı kitabında da söylediği gibi, ona göre, başlangıç keşfedilecek ya da bulunacak bir şey olmaktan çok yapılacak bir şey, yapılacak bir iştir. Ve onun başlangıcında ise işte bütün katmanlı biçimiyle hem böylesine modernist hem de böylesine içli bir yapma, eyleme nakışlı ‘Nakba / Nahda / Filistin / Amerika dizgesinde şekillenen bir yersiz yurtsuzluk söz konusudur.

Onun Batıdaki soy kütüğünü oldukça ışıldatan ve kıskandırıcı bir parlaklıkla ortaya koyan bu dizgedeki modernist ağırlığın, onu bir yandan Batılı kılarken bir yandan da Nakba ve Nahda ekseninde bir Filistin savunucusu haline getirmesi ise her şeyden önce Batı için oldukça şaşırtıcıdır. Zira, bu yöntem ve dizgeyle Said, sanki de hem Nakba’yı bir felaket anlatısı olarak yayıp yaygınlaştırmayı hem de bu yayıp yaygınlaştırma sonrasında olmasını istediği bir ‘Nahda – Uyanış’ fikrini filizlendirmek istemiştir. İşte bu sancılı arzu onu kendi geleneksel kalıpları içinde görmeye yatkın Batı için çok ama çok sarsıcıdır.

Öte yandan, Filistin konusunda uluslararası gözlemcilerin hemen tümünün kabul ettiği gibi, K. Zureyk’ in epeyce Milliyetçi, Modernist ve Seküler bir içerikle öne sürmüş olduğu ‘Nakba / Felaket’ fikrini sürdüren Said’in bununla yetinmeyerek ‘Nakba’nın sadece Arap yüzünü gösteren ve Arap seçkinlerinin elinde kalan anlamını yeni ve daha büyük bir perspektiften yorumlayarak yola çıkması başka bir anlamda da hem Filistin’ i hem de ‘Nakba’ yı Modern Tarihin merkezine yerleştirmek ve böylece bütün yersiz yurtsuzluğu boyunca aranan bir yeri işaret etmek anlamını taşır.

Bundan dolayı da Said’ in bu düşüncelerini içeren ve başka bir deyişle de ‘Şarkiyatçılık’ın somut bir uygulaması olan ‘Filistin Sorunu’ adlı kitabın da yapmak istediği şey tam olarak bu yersiz yurtsuzluk içindeyken bir yer aramaya çıkan özge duruştur.

Kefernahum

         Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

Günümüz dünyasının çok önemli sosyal sorunları var; mülteci olmak ve fakirlik gibi. Ülkemizde milyonlarca Suriyeli var. Savaşın ortasındaki ülkelerini terk ederek farklı bir ülkeye gitmeye ve burada yaşamaya çalışıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar botlarla Ege Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybeden Suriyeli mültecilerin haberlerini izliyorduk ekranda. Ülkemiz içinde ve etrafında yaşandığı için bu hikâyenin bizzat içindeyiz. Farklı kıtalarda da buna benzer durumların yaşandığını ise medyadan öğreniyoruz.

Fakir olmak ile mülteci olmak sanırım aynı sosyo-psikolojik sonucu doğuruyor; kendini yaşadığın yere ait hissetmemek. Mülteci olduğunuzda hiç tanımadığınız bir yerde yeniden doğmaya çalışıyorsunuz. Fakir olduğunuzda ise sınıf atlayarak bulunduğunuz yeri bir an önce terk etmeye çalışıyorsunuz. Bu modern his, belki de son elli yılın en önemli trajik sonuçlarından biridir.

Her iki sorunu gündeme getiren ve Lübnan’ın Oscar adayı olarak yarışan bir film var vizyonda: Keferhanum.

 

Kefernahum, Fransızca “Kaos” anlamına geliyor ve İncil’de geçen hikâyelerde lanetlenmiş bir köyün adı.

Filmde, 1974 Lübnan doğumlu kadın yönetmen Nadine Labaki’nin imzası var. Labaki’yi daha önce çektiği Karamel (2007), Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarda kadınları öne çıkaran filmlerinden tanıyoruz. Kefernahum’da ise çocuk bir oyuncu başrolde: Zain Al Rafeea.

Filmimiz Beyrut’un fakir sokaklarında geçiyor. Yönetmen fakirliğin kol gezdiğini filmin daha ilk dakikalarında bize gösteriyor. Sokaklar dar, pis; evler iç içe. Çoğu evin çatısı yok. Bazı evlerde aileler tek bir odada yaşıyor; Zain’in ailesinin yaşadığı gibi. Çok çocuklu bir ailede yaşıyor Zain. Doğum belgesi yok. Yaşını bilmiyoruz. Doktor dişlerine baktığında yaşını tahmin ediyor: On iki. Diğer kardeşlerinin de doğum belgesi yok. Zain okula gitmiyor ama istiyor. Ancak, babası da çalışıp eve para getirmesini istiyor.

Zain’in, Sahar adından bir kız kardeşi var. Ailesi, yaşı çok küçük olmasına rağmen beş tavuk karşılığında onu komşu bakkala satıyor. Zain’in ailesine karşı öfkesi bu olayla birlikte artıyor ve evden kaçıyor. Sokaklarda kaldığı bir gün Etiyopyalı bir mülteci olan Rahil ile karşılaşıyor. Rahil’in oturma izni yok ve burada doğurduğu çocuğunun da doğum belgesi yok. Polisten kaçarak yaşıyor. Yaşamak denirse… Bir barakanın içindeler sadece. Bir oda bile değil. Zain burada kalıp onlara yardım ederken Rahil polise yakalanıyor ve Zain, Rahil’in küçük çocuğuna bakmak, onunla ilgilenmek zorunda kalıyor. Filmin ikinci yarısı iki küçük çocuğun ayakta kalma mücadelesi şeklinde geçiyor. Zain’in bu mücadelesi aslında onun karakteriyle örtüşüyor: Azimli, kararlı, asla pes etmeyen tavrı.

Yönetmen, Ortadoğu’daki aile kavramını tartışırken, buradan yola çıkarak küresel bir sorun olan mülteciliği gündeme getiriyor. Filmde mahkeme sürecinde hâkimin “Neden aileni mahkemeye verdin?” sorusuna Zain’in verdiği cevap, aile kavramını tartışmak adına manidar: “Beni doğurdukları için.” Yönetmen, Beyrut’ta buna benzer çok sayıda aile olduğunu bize hissettiriyor.

 

Burada tartışılan sadece “bakabileceğin kadar çocuk doğur” tavrından ziyade ailenin hayata bütüncül yaklaşımıdır. Çünkü çocuklar, içinde doğduğu ve yaşadığı toplumda şekil alıyor. Fakirliğin içinde nefes alıp veren ve eğitimden yoksun kalan çocukların çıkış noktası genelde iyi bir sonla bitmiyor. Filmde de olduğu gibi çocuklarına “yol gösteremeyen” ve varlığını hissettiremeyen ailelerin parçalanması kaçınılmazdır. Bunu Ortadoğu topraklarının geneli için söylemek mümkündür. Çünkü Ortadoğu büyük bir ailedir fakat bu aile kendisine ait olmayan ve farklı bir yol gösteren Batılı devletler tarafından yönlendirilmiştir XX. Yüzyılda. Bu yönlendirilme ister istemez toplumun parçalanmasına neden olmuştur. Bu nedenle Zain’in öfkesini, sadece ailesine değil de topluma ve devlete yönelik olarak da okumak mümkündür. Çünkü fakirlik, sadece bireysel bir sonuç değildir.

Zain’in ailesinin akademik yoksulluğunu, mahkeme sahnelerinde kaçış noktası olarak görüyoruz: Bize kimse yol göstermedi.

Bu oldukça önemli. Çünkü Zain, belirli bir yaşa gelmiş anne ve babasının aksine, kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bunun sadece akademik bir öğretiden geçmediğini, hayata sahici duygularla yaklaşımın da insanı doğrulara götüreceğini hatırlatıyor bize. Hataya dair birçok konuda çocukların hisleri, ailelerinden daha da yakın oluyor.

Oyunculuklara gelince başrolde oynayan Zain Al Rafeea yaşına uygun rolde harika bir iş çıkarmış. Önü açık bir oyuncu. Yakın zamanda onu farklı projelerde de göreceğimizi sanıyorum. Filmdeki diğer oyuncular da filmin hakkını veriyor. Filmin ilginç yanlarından birisi Rahili karakterini canlandıran oyuncunun çekimlerden birkaç gün sonra gerekli evraklarının olmaması ve mülteci durumundan dolayı tutuklanmasıdır sanırım.

Filmin süresi iki saati aşıyor ve dram türü filmler için tekrara düşme, ajitasyona yaklaşma adına bir risktir bu. Film bu eksende tekrara düşme sıkıntısını yaşamış. Özellikle filmin son sahnelerine yakın bölümlerde kullanılan müziğin ajitasyon tuzağına düşmesine sebep olduğunu söylemem gerekiyor.

Filmde yer alan mahkeme sahneleri, oyunculukları bir kenara bırakırsak, altı yeterince doldurulmamış, buradaki diyaloglar gerçeklikten uzak ve ajitasyona açık.

Kefernahum filmi, mülteci olmanın, zengin bir dünyada fakir bir nefes alıp vermeyi anlatan, son derece önemli bir film. Filmden çıkarken yönetmenin kalbinize attığı tohumun yeşerdiğini, yolda yürürken, sarsılarak hissediyorsunuz. Bu tür filmlere bütün dünyanın ihtiyacı var.